Skip to content

Archive for

Sadri Maksudi Arsal ve Milliyet Teşekkülünde Devlet Fikri

Ş. Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesinin, İsmail Hami Danişmend’in “Milleti oluşturan üç Türklük dairesi vardır” fikriyle bağdaşmadığına işaret etmiştik.

Sadri Maksudi Arsal’ın bu mevzudaki görüşü, Ş. Teoman Duralı’nın görüşüne benzemektedir. Duralı’nın görüşünü Danişmend’e referans vererek kritik ettiğimiz için, dengeyi sağlamak adına Arsal’ın da görüşünü de tetkik edeceğiz.

Arsal’ın millet ve devlet arasında kurduğu ilişkiye geçmeden önce onun ırk, kavim, millet kavramlarını nasıl anlamlandırdığına değinmek gerekir.

İnsanlığın menşei:

Sadri Maksudi Arsal, insanlığın menşei meselesi hakkında Yahudi, Hıristiyan ve İslâm âlimlerinin “tek selef nazariyesi”ni (yani insanlığın Âdem’den geldiği inancını) kabul ettiğini ve bu nazariyenin monogenizm kavramıyla adlandırıldığını ifade etmektedir. Antropolog ve sosyologların ise “muhtelif selef nazariyesi”ni savunduklarını, bu ikinci nazariyenin poligenizm olarak adlandırıldığını ifade eder (Arsal, 2018: 45).

Arsal’ın insanlığın soy menşei hakkındaki vurgusu önemlidir. Çünkü din-millet ilişkilerinin konumunu belirlemek için “insanın atası kimdir?” sorusu bağlamında verilecek cevap, ırk tartışmalarını doğrudan etkileyecektir. “Poligenizm/muhtelif selef nazariyesi”ni savunan düşünürlerin Kur’an’da insanlığın ikinci atası olarak işaret edilen Hz. Nuh’un tebliğini lokal bir bölgede gerçekleştirdiğine inandığı söylenebilecektir. Bu yaklaşımda Hz. Nuh, Mezopotamya’da İslâmî davet çalışması yapmış ve tufan da o bölgedeki nehirlerin taşması şeklinde gerçekleşmiştir. Nuh tufanının bütün yeryüzünü kaplamadığını ileri süren düşünceye göre Hz. Nuh’un ömür süresi, gemiye aldığı hayvanlar, tufanda bütün insanlığın helâk olduğu gibi yorumlar da kabul edilebilir değildir. Poligenist düşünürler “insanlığın atası” fikrini reddettikleri için kaçınılmaz olarak “farklı ırklar” nazariyesini de kabul etmek zorundadır.

Monogenist düşünürler ise soyların tek atadan (ilk ata Hz. Âdem’den ve ikinci ata Hz. Nuh’tan) geldiğine inanmaktadır. Bu inanç, millet tasavvurunda ırk yaklaşımını dışlamaktadır. Monogenist düşünce “ikinci ata Hz. Nuh”a bağlanmakta Türklüğü de kaçınılmaz olarak Hz. Nuh’un Yafes’ten gelen torunları olarak kabul etmeyi gerektirmektedir.

Türkiye’de İslâmcı düşünürler arasında da Türkçü düşünürler arasında da poligenist yaklaşımlar oldukça güçlü olduğundan soyculuk (ırk nazariyesi) bu ideolojileri menfi veya müspet etkilemektedir. Türk destanlarının hemen tamamı poligenist bir tasavvura açılmaktadır. İslâmcı düşüncede de Hz. Âdem’in “tek ata” olmadığını savunan müellifler bulunmaktadır.

Sadri Maksudi Arsal, “ırk nazariyesi” hakkında “Dünyada insan zümreleri içinde, hayvan ırkları gibi birbirinden tamamıyla farklı, zoolojik manada saf bir ırk yoktur. Irklar, tâ tarihten önceki devirlerden beri birbiriyle karışmıştır ve bugün de karışmaktadır (…) Irk mefhumu ile millet mefhumu birbiriyle karıştırılmamalıdır (iltibas edilmemelidir). Bunlar birbirinden ayrılabilen mefhumlardır” der (Arsal, 2018: 44).

“Çok ata” düşüncesi, “hangi ırkın üstün olduğu” soruşturmasına sebebiyet vermektedir. Arsal, Hegel ve Gabineau’nun “üstün Alman ırkı” fikrini savunduklarına işaret ederse de beyaz ırkın (Avrupalıların) diğer ırklardan yüksek olduğuna dair fikrin sadece Hegel-Gabineau’nun Alman-Aryan-Cermen nazariyesinde bulunmadığını, diğer Avrupa milletlerinde de bu fikri müdafaa eden müelliflerin çeşitli eserler verdiğini ifade eder (Arsal, 2018: 59).

Arsal, “Gabineau’nun Milletlerin medeniyet ve siyaset sahasındaki muvaffakiyet ve mağlubiyetlerinin sebebi, ırklarında, kanlarında aranmalıdır. Milletlerin tarihleri, ırklarında mündemiçtir” (Arsal, 2018: 50) şeklindeki düşünceyi eleştirir ve Avrupa’da ırk temelli millet kavramının doğmasına sebebiyet veren bu düşüncenin ilmi temelinin bulunmadığını belirtir. Arsal’ın millet tarifi şudur:

“Milliyeti, münhasıran antropolojik manada ırk esasına istinat ettirmek, ilmi bakımdan doğru değildir (…) Millet, antropolojik manada ırk birliği ile birbirine bağlanmış fertlerin mecmuu olmaktan ziyade, milli ruh birliği ve müşterek tarih, müşterek kültür, müşterek maşerî ruh, milli seciye, lisan, örf ve âdet birliğiyle birbirine bağlanmış insanlar kütlesinden ibaret, etnolojik ve psikolojik varlıktır” (Arsal, 2018: 44).

Millet nasıl teşekkül ediyor?

Arsal, ırk nazariyesini reddettikten sonra insanlığın menşei problemini ve milletlerin teşekkülü meselesini tartışır.

İnsanlığın menşeinin ister tek seleften (monogenism), isterse çok seleften (poligenism) geldiği kabul edilsin, sosyologların ve hukuk tarihçilerinin ekseriyetinin kabul ettiği bir gerçek vardır. Uygar insan camialarının mebde ve menşei, baba riyaseti esasına göre kurulmuş “aile”dir. Aile, baba-ana ve çocuklardır (Arsal, 2018: 67). Baba-ana ve çocuklardan çoğalarak kalabalık zümre teşkil eden zümreye “soy” dendiğinden, “aile”den sonraki ilk beşerî camia “soy”dur. Bu soyların âzaları da zamanla çoğalarak daha büyük kalabalık kütleler oluşmakta, alt dallara ayrılmakta, alt dallardan yeni soylar da çoğalarak birbirinden ayrı sahalara yerleşmektedir. Akrabalığı unutan bu alt soylardan kendilerini kuvvetli sayanlar, zayıf gördüklerinin oturmakta oldukları sahalarını, mahsuldar arazilerini istila ederek birikmiş servetlerini gasp etmek istemektedir. Zayıf soylar varlıklarını sürdürmek, güçlü soylar refahlarını arttırmak için birbirleriyle mücadele içindedir. Bu mücadele, dünyada hâkim en mühim biyolojik kanundur; biyolojinin ‘kategorik emperatif‘idir (Arsal, 2018: 69).

Ancak mücadele zarureti sonsuza kadar sürdürülemeyecektir. Yaşamak için düşman soy ve zümrelerle mücadele zarureti, mücadele için de kuvvetli olma şartı, birbirine yakın sahalarda yaşayan soylarda birleşme ihtiyacı doğurarak “oymak”ları meydana getirir. Bilahare, oymaklar da birleşerek “kabile” teşekkül eder.

Arsal’a göre kabile ittihatları, barış imkânı vermemekte ve inzibatı sağlayamamaktadır. Zira bu kez de farklı kabile ittihatlarının birbiriyle çatışma, kavga ve savaşları ortaya çıkmaktadır. Bütün kabile ittihatlarının tek bir merkezî hakimiyet altına alınması, yani bir devlet kurulması gereklidir. “Devletin kurulması, milletler tarihinde çok mühim ve müspet bir hadisedir. Bu sayede, bir devlet içinde birleşen kabileler-zümreler, barış ve intizam içinde yaşayan bir kavim-millet teşkil ediyorlardı” (Arsal, 2018: 71).

“Kavim-millet” ile “tarihi millet” kavramları:

Sadri Maksudi Arsal bu noktada “kavim” ve “millet” kavramlarını tanımlar:

Kavim tâbirini halk (ethnos, peuple, Volk) manalarında, millet terimini de Avrupa dillerindeki nationalité tâbirinin mukabili olarak kullanıyoruz (…) Her kavim, tarihî ve siyasî inkişafının muayyen bir safhasında millet mahiyetini iktisap eder; teşekkülünü tamamlamış her kavim millettir. Kavimlerin millet olarak teşekkülü daima bir devlet içinde vuku bulur, devlet sayesinde tamamlanır” (Arsal, 2018: 77).

Arsal’a göre kavim-millet: “Aynı sahada yaşayan, ekseriyeti etnolojik bakımdan aynı ırka mensup birçok oymak ve kabilenin, bir kuvvetli zümrenin hâkimiyeti altında devlet şeklinde birleşmesinden doğan, uzun zaman aynı tabiî, iktisadî ve tarihî şartlar altında, aynı inzibat kaidelerine tâbi olarak yaşamış, bunun neticesinde müşterek lisana, müşterek örf ve âdetlere, müşterek dinî inançlara, müşterek milli seciyeye mâlik olan, oldukça kalabalık, mütecanis ve mütesanit bir insan kütlesidir” (Arsal, 2018: 79). Arsal, kavim-millet’in teşekkülünde dokuz âmil görür: 1) Ekseriyeti aynı ırkî zümreye mensup birçok kabilenin bir devlette birleşmesi; 2) Kalabalık nüfus; 3) Saha birliği; 4) Devletin aynı sahada uzun müddet kalabilmesi; 5) Lisan birliği; 6) Örf ve âdetlerin birleşmesi; 7) Müşterek dini inançlar; 8) Milli seciye birliği; 9) Irkî maya (Arsal, 2018: 80).

Müellifin milli seciye ile kastı, bütün millete şâmil, milletin bütün fertleri arasında müşterek ruhî temayüller ve bu temayüllerden doğan hareket ve düşünce tarzıdır.

Müellif, ırkî maya kavramını da şöyle izah eder: “Her milletin teşekkülünde etnolojik manada bir ırkın büyük rolü vardır. Yeni kurulan bir devletin içinde teşekkül edecek bir millette, hangi ırkın “maya” olacağını, yani hangi ırka mensup zümrenin lisan, kültür ve ruhî temayüllerinin yayılacağını, tarihi şartlar tayin eder” (Arsal, 2018: 87).

Arsal’ın milletin teşekkülüne ilişkin getirdiği açıklama son derece özgündür. Yazara göre her millet, bir devlet çerçevesi içinde teşekkül eder. Hiçbir zaman devlet haricinde millet vücuda gelmez. Millet daima devlet sayesinde meydana gelir ve her bir milletten de etnolojik bir ırk doğar.

Sadri Maksudi Arsal, millet teşekkülünde esas âmil olarak müelliflerin kiminin dinî akideleri, kiminin lisanı, kiminin coğrafî sahayı, kiminin ırk esaslarını, kiminin iktisadî şartları ileri sürdüğünü fakat kendisinin bu âmilleri bir araya topladığını ifade eder. “Milletleri saymış olduğumuz âmillerden ancak birinin veya ikisinin mahsulü telâkki etmek yanlıştır ve tarihi gerçekliğe uygun değildir” (Arsal, 2018: 90-91).

Yazara göre “Fransızların bir kısmı Katolik, diğer kısmı Protestan olduğu için millet teşkili için din birliği şart değildir” düşüncesi yanlıştır. Çünkü Protestanlık Fransız milletinin teşkilinden sonra vukua gelmiştir (Arsal, 2018: 91).

Arsal, “Millet teşkili için lisan birliğine de lüzum yoktur. İsviçre milleti üç ayrı lisanla konuşmaktadır” ifadesini de kabul etmez ve İsviçre’nin nationalité manasında millet olmadığını iddia eder. Yazara göre İsviçre devletlerarası hukuk bakımından bir nation ise de etnolojik bakımdan bir millet değildir. İçinde birbirinden tamamen farklı üç millet (nationalité) vardır: Fransız, Alman, İtalyan (Arsal, 2018: 91).

Arsal, “Millet teşekkülünde saha birliğine de ihtiyaç yoktur. Nitekim Yahudi ve Ermeni milletleri asırlardan beri bir devlete sahip olmadıkları ve dünyaya yayılmış bulundukları halde millet olarak yaşamışlardır” itirazına da “milletlerin teşekkül safhasında saha birliğine ihtiyaçları olduğu, milletin teşekkül ettikten sonra o sahada kalmaları gerekmediği” cevabını verir. Arsal’a göre Yahudilerin milletleşme safhaları Hz. Davud (M.Ö. 1071-1001) ve Hz. Süleyman (M.Ö. 1001-962) zamanındaki devlet içinde gerçekleşmiştir. Arsal, Ermeni milletinin de yine bir devlet içinde teşekkül ettiğini belirtir (Arsal, 2018: 92).

Arsal’a göre bir de tarihi millet olgusu vardır. Tarihi millet; bir kavim-millet’in diğer kavim-milleti yutarak, yoğurarak, temsil ederek teşekkül etmiş milletlerdir. Müellife göre, Romalılar, Romalı olmayan, Roma dilini konuşmayan kavim ve milletleri temsil etmek suretiyle yaratılmış bir büyük tarihi millettir. Fransız milleti de Galyalı, Romalı, Frank, Burgond, Vizigot ve Norman kavimlerini temsil etmek suretiyle teşekkül etmiştir.

Kanaatimizce Arsal’ın “bir millet devlet içinde oluşur” yargısı İsrailoğulları bakımından doğrulanabilir değildir. İsrailoğulları’nın milletleşmesi Hz. Yakub’un töresiyle başlamıştır. Hz. Yusuf, on kardeşinin töreyi çiğnemesi üzerine Mısır’a köle olarak gitmiş, çileli bir hayat neticesi yüksek bir göreve gelmiştir. Mısır’da milletleşme çalışması başlatmış ve ilk hamlesini kardeşi Bünyamin’i Mısır’da alıkoymaya yönelik olarak gerçekleştirmiştir. Hz. Yusuf, elindeki devlet gücüyle değil Hz. Yakub’un töresiyle Bünyamin’i Mısır’da alıkoymuştur.

Benzeri şekilde eski Türklerin milletleşmesi de devlet teşkilinden sonra değil Hz. Nuh’un töresine tâbi Yafes’in aynı töreyi oğlu Türk için uygulamasıyla gerçekleşmiştir. Yafes, oğullarını toplamış ve bunların Türk adlı oğluna tâbi olmasını istemiştir. Nitekim, Ziya Gökalp’in de belirttiği üzere “Türk” kelimesi “töreli” anlamına gelmektedir. Bu anlamda devleti de “töre” kurmakta, esaslarını “töre” belirlemektedir.

Bilge Kağan’ın sözleri de devletten önce “töreli millet” varlığını ortaya koymaktadır:

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilin töreni kim bozabilecekti? (…) Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz, perişan milletin üzerine oturdum (…) Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su, kılmadım. Ben kendim kağan olarak oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çin’e doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım” (Ergin, 2015: 49-51).

Kültigin Yazıtı’nın doğu yüzündeki bu ifadeler töre fikrine bağlı bir milletin devlet kurma sürecini anlatır. Bilge Kağan, töresi olduğu halde ülküsünü yitirmiş milleti teklif ettiği birlik programıyla ikna edince “her yere dağılmış millet, öle yite, yaya ve çıplak olarak” dönüp gelir.

Sadri Maksudi Arsal’ın “milleti devlet inşa eder” fikrinin tam aksine 1918-1923 arası İstiklâl savaşı veren “millet” de devlet inşa etmiştir.

  • Arsal Sadri Maksudi, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, 2018
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015

Şaban Teoman Duralı’nın Omurgasız Türklük Paradigmasının Eleştirel Tetkiki 3

Ş. Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesinin İsmail Hami Danişmend’in “Dil, ırk ve kültür bakımlarından üç Türklük dairesi vardır. Türk milliyetinin tek ve müşterek tarifini tavzih için bunları gözden geçirmek gerekir” ifadesini aşarak yeni bir Türklük ve Türk milleti tanımı getirdiği sanırım tespit edilmiş oldu. Bu tanımı Duralı’nın şöyle izah ettiğini görmekteyiz:

“Türk’ün, Rûmeli ile Anadolu’da bin yıllık yerleşme ve yaşama serüveninin devlet şeklindeki teşkilatlanmış şekline Osmanlı denmiştir. Türk Oğuz kavmine mensup Kayı boyunun on üçüncü yüzyıl sonlarında (1299) kuzey batı Anadolu’da kurmuş olduğu Osmanlı devletinin çerçevesinde bir milli varlık kimliği oluşmuştur. Genelde soyca ve/veya kültürce türdeş toplumlar, teşkilatlanmanın en üst basamağını temsil eden devleti kurarken, Osmanlı tarihinin başlangıcında bunun tersi cereyan etmiştir. İlkin devlet kurulmuş, akabinde millet oluş/turul/muştur. Baştan beri bu, İslâm ahlâkını esas edinmiş bir imparatorluk devletidir. Kurucusu Osman Gazi (1258-1326) ve oğlu ile varisi Orhan Gazi (1281-1360) dönemlerinde soydaş olmayan ve din ile dil birliği bulunmayan çok çeşitli bireyler ile insan öbekleri, şaşırtıcı hızda, kısa sürede millet teşkil etmişlerdir” (Duralı, 2010: 112).

“Osmanlı, bir birlikli (unitaire) imparatorluk devleti, yani kavim esasına oturtulmamış devlet devlet ile temelini, özünü Türklerin teşkil ettiği, kandaş, türdeş olmayan toplumlardan yahut halklardan kurulu milletin sanı olmuştur. Osmanlı, dilce, dince, mezhepce, tarikatca, örfce, âdetce ve iktisadî geçim araçları ve yolları itibariyle çok çeşitli alt-toplum dokularından örülmüş bir üst yapıdır (…) İlk başta gelen ilkesi Allah inancı; ikincisiyse, Devlet ülküsüne bağlılıktır” (Duralı, 2010: 113).

Ş. Teoman Duralı’ya göre Osmanlı’nın millet tecanüsünün dayandığı beş sütun sayılabilecektir:

1) Çok eski Türk geleneğinin devamı, devlet millet kaynaşmışlığının -Eski Türkçede ordu denmiştir- ifadesi,

2) Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi ve geçmişten alıp getirdiği meşruluk ruhsatıyla geleceğin teminatı muzaffer kumandan olarak hanedan mensubu önder,

3) Matürîdî-Hanefî yorumuna dayalı devletin denetimi ile gözetiminde Müslümanlık,

4) Hz. Peygamber ile ehl-i Beyt aşkı,

5) Dokuzuncu asırdan bu yana yazılı klasik Türk yazısı (Duralı, 2010: 112).

Dikkat edilirse Ş. Teoman Duralı’nın tanımladığı şekilde “millet” kavramı Anadolu’nun Türkleştirilmesini gerçekleştiren Selçuklu geçmişi dışarıda bırakmakta ve milleti “unitaire devlet” kavramının halkına indirgemektedir. Bu durumda Türklüğü Anadolu’ya yerleştiren “soy/teşkilatlı obalar sistemi/töre toplumu” ile bağ kırılmaktadır. Türklüğü kültür toplulukları olarak yaklaşık iki bin yıllık tarihle sınırlayan Ş. Teoman Duralı, “Türk milleti”ni ise 1299’da Osmanlı’nın devlet olarak kuruluşuyla ilişkilendirmektedir.

Müellifin “Türk milleti” tanımının, modern zamanlarda “Türk Milleti nedir?” sorusunu cevaplamakta zorlanacağı da ifade edilebilecektir. Zira “Türk milletini 1299’da kurulan devletin teşkil ettiği bir varlık olarak kodlamak”, müellif tarafından Osmanlı devlet pratiğinde Osmanlı hanedanının Türk kökenli olmasıyla açıklanmıştı.

Osmanlı devleti Oğuz toplum teşkilatının ordu-millet düzenine bağlılığının bir neticesi idi. Müellif, İngilizlerin kendi hanedanlarını tasfiye etmediklerini, Batı’da meşrutî hükümdarlığın ve din devleti yönetim tarzının insanlıktan saklanarak yürütüldüğünü de ifade eder:

“Bunu bir defa yıktınız mı, tekrar teşkili imkânsızdır. Hadi, Osmanlı hanedanına dayalı hükümdarlığı yeniden kuralım, derseniz, bu, artık olmaz. Hanedan mensubu olarak tahtın varisii devlet adamı şeklinde dünyaya gelir. Ömrünün ilk anlarından itibaren böyle bu maksat doğrultusunda yetiştirilip eğitilir (…) Bunun bilincine tarihte ziyadesiyle erişmiş olan İngiliz’dir. Başkasına (…) cumhuriyeti telkin ederken -meşrûtî- hükümdarlığı kendine saklamış, benzer kurnazlığı laiklik konusunda da göstermiştir. İngiltere herkese dindışı devlet yönetim tarzını tavsiye ederken, kendisi din devleti kurmaya özen göstermiştir” (Duralı, 2010: 114).

Ş. Teoman Duralı’nın “millet inşa eden devlet” teorisinin Osmanlı modelini açıklarken Selçuklu geçmişe ihtiyaç duymaması belli düzeyde anlaşılabilir bir tercihtir. “Oğuz soyundan gelen bir hanedan mensubu olarak Osman Bey’in muzaffer komutanlığı etrafında örgütlenen bir toplumun devlet kurmakla millet inşa ettiği” fikri bir açıklama modeli getirmektedir.

Ancak bu açıklama modelinin “Tarihimizi Talas’ta 571’de başlatmıştık” (Duralı, 2010: 123) ifadesinde saklı tarihine ve Selçuklu geçmişe referans vermemesi çelişki oluşturmaktadır.

Müellife göre “Bir imparatorluk devleti özelliğine sahip Devlet-i ebed müddet, anavatan-müstemleke yahut sömürge ikiliğine dayalı emperyalisme hiçbir zaman kaymamıştır (…) Sırf talan maksadıyla elin günün malına, mülküne, ırzına, canına, yerine, yurduna tamah ve tecavüz etmek, Allah yolunda gaza değildir (…) Aslında gaza, meşru müdafaadan başka bir şey olamaz” (Duralı, 2010: 135-136).

Bu yargılar Duralı’nın Selçuklu tarihini niçin referans almadığını da izah etmektedir. Yahya Kemal’in de ifade ettiği üzere Türkler Balkanlar ve Anadolu’ya sadece Oğuz boyu olarak gelmemiş, farklı boylarla da bölgeye yerleşmişlerdi:

“Osmanlı Türklerinin Rûmeli’ndeki sağlam tutunuşlarının (…) çok mühim bir sebebi, Türklüğün Rûmeli’nde hayli eski zamandan beri yerleşmiş olmasıdır. Osmanlı’nın Rûmeli’yi fethedişlerindeki mucizevî süratin sebebi de budur (…) Trakya ve Balkanlarda bu tarihlerde Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Vardar Türkleri bulunuyordu (…) Bir kıtada askerle değil milletle durulur. Bizim Rûmeli’de duruşumuz burada kendi milletimizin bulunmasındandır” (Beyatlı, 1974: 23).

Diğer ifadeyle Türklüğün Balkanlar ve Anadolu’ya öncelikle millet olarak yerleştiği, fakat bu millete ait boyların bir kısmının yerleştikleri coğrafyanın dini kültürüyle temasa geçerek Hıristiyanlaştığı teslim edilmelidir. Peçenekler güçlü boy teşkilatlanması ve yüksek askeri teknikleriyle Avrupa’da ülkeler fethetmiştir. Fakat Hıristiyanlık dinini kabul eden ilk Türk kavim olma özelliği de taşımaktadır. Saadettin Gömeç, “Peçenekler Hazarları en fazla sıkıntıya sokan boy olduğundan, Hazar hakanları tabiileri durumundaki Oğuzları (Uzlar) bunlara karşı kışkırttılar. Bu yüzden onların 860-880 tarihleri arasında İdil Nehrinin batısına geçtikleri sanılıyor” der. Yine Gömeç’e göre “Bütün Kök Türk ülkesinin karıştığı 7. asır ortalarındaki hadiseler sırasında batıya doğru geldiler ve bilhassa Karlukların taarruzlarına maruz kaldılar. Bu Türk boyunun Hunların akrabası olduğu söylenen ve Çin yıllıklarında adları K’ang-chü şeklinde yazılan Kengereslilerle gerçekten bir akrabalık durumları var ise, tarihleri çok daha eskilere, Milattan önceki çağlara kadar gider” (Gömeç, 2013). Bizans’ın değişik Türk kavimleriyle ittifaklar kurduğu ve bu kavimlerin 1299’dan en az 300 yıl önce Anadolu’da, Balkanlarda, Karadeniz’in kuzeyinde yerleştiği de söylenebilecektir. Saadettin Gömeç’e göre “914’lerde Bulgar çarı Simeon Edirne’yi zapt ederek, Trakya’da bir dizi faaliyetlere girmişti. Bu sıralarda Peçeneklerin Hazarlardan izinli veya izinsiz bir şekilde Karadeniz’in kuzeyinde görülmeleri Bizans için bir şanstı. 915 tarihlerinde Bizans onlarla irtibata geçti ve Bulgarlara karşı kışkırtıldılar. Peçenekler, Bizanslılar tarafından Bulgar Türkleriyle savaştırılmak üzere çağrıldılar ve Tuna’nın aşağısına gittikler, ancak Bizanslı komutanlarla araları açılınca 917’lerde geri döndüler” (Gömeç, 2013). Peçenekler, 1071’de Alparslan ile Malazgirt’te savaşan Bizans ordusunda da yer almıştır.

Az Milleti Çok Etmek:

Ş.Teoman Duralı’nın “millet” kavramına verdiği anlam karşısında, Yahya Kemal’in “millet” tanımlamasının daha tutarlı olduğu söylenebilecektir. Yahya Kemal’e göre milletleşme, Türk vatanında kalan Türklerin İslâm diniyle yoğrulmuş millî hareketiyle gerçekleşebilecektir. Yahya Kemal “Türk mayası” kavramını da kullanarak farklı etnisiteleri, kabileleri “millet” haline getiren hususiyetin İslâm dini olduğunu ifade eder: “Türk memleketinin asıl sırrı Türk’tedir. Arnavud’u, Çerkez’i Kürt’ü hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıdır” (Beyatlı, 1976: 50). Yahya Kemal, farklı etnisitelerden olsa dahi Türkçe konuşan Müslüman kavimlerin “Türk” sayıldığına da işaret etmektedir.

Milletlerin bazı durumlarda bir devletin siyasal sınırlarını aşacak büyüklükte farklı ülkelerde yerleştikleri görülmektedir. Ş.Teoman Duralı’nın yaklaşımı bu örneklemi tasnif dışı saymaktadır.

Ş.Teoman Duralı’nın Osmanlı’nın devletinin kuruluşuyla varlığa çıkan millet kavramına dair bir diğer eleştiri Hz. Nuh’tan gelen soyu “ümmet dışı” bırakan millet tasavvurudur. Bilindiği üzere Hz. Peygamber (asv) Medine şehrini kurduğunda eski Yesribli ahali ile sözleşme yapmıştır. Bu ahalinin bir kısmı Yahudi kabileleri (Benî Nadir, Benî Kaynuka, Benî Kurayza) diğer kısmı müşrik Arap kabileleri (Evs, Hazreç) idi. Hz. Peygamber (asv) ile bu kabileler arasında yapılan anlaşma metninde tüm kabilelerin Resulullah’ı “Hâkem” olarak kabul edeceği ve kurulmuş toplumun “ümmet” sayıldığı ifadeleri bulunmaktadır.

Ş.Teoman Duralı’nın “ülkü devleti” teorisinde ise Devlet Töresi ile Türkçenin kaynağı olan soy hem millet kavramının dışında kalmakta hem de tarihsel süreklilik anlamında referans alınmamaktadır. Duralı’ya göre “Toplumumuz ve milletimiz, tarihin en gelişmiş biçimini ifade eden çoğulcu cihanşümul ülkü devletinden, gerçekleştirilmesi imkânsız, kavimci milli ve mevzi devlete geçmenin medh-ü senasını seksen senedir tüketememiştir” (Duralı, 2010: 134).

Türk’ün Hz. Nuh’tan gelen bir soy olduğu, Türkçenin Hz. Nuh’un töresini (hanif dinin yasalarını) aktaran bir dil olduğu Ş.Teoman Duralı’nın argümanında tefekkür dışı kalmaktadır. Lütfü Şehsuvaroğlu’nun da işaret ettiği üzere millet kavramı “ırk” kavramına indirgenemez ise de reddi de mümkün değildir:

“Elbette yeri geldiğinde, dönemin dili söz konusu olduğunda soycul bir birlikte tutma ameliyesi olarak işlev görecektir. Bu anlamda Türklerin çok geniş bir coğrafyaya uzanan soy birliği umdesi müthiş bir potansiyel olarak durmaktadır. Ancak dil birliği, kültür birliği, din birliği, coğrafya birliği, siyaset birliği, ortak yaşama iradesi, ortak geçmiş ve daha bir sürü umde, yeri geldiğinde kullanılabilecektir. Milliyetçilik, mümkün olan en büyük birlik projesidir. Geçmişten ilham alır, ancak geleceğini inşa etmek için hangisini öncelikle gündeme getireceğine ve işleyeceğine karar verme bilincidir. Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük, hatta Turancılık bu anlamda milliyetçiliğin dönemsel birlik projesidir (…) Osmanlıcılık, devrinin siyasi toplumunda, yani devlette, millet kavramı etrafında örgütlenen milliyetçiliğin adıdır. Osmanlı milleti vardır ve onun milliyetçiliği de Osmanlıcılıktır. Hıristiyan unsurlar ortak Batı stratejisi koşutunda koparılınca İslâmcılık, yeni milliyetçiliğimizin adı oldu; millet kavramı da bu çerçevede yeni şeklini aldı (…) Fakat Şark meselesini sonuna kadar köklü bir strateji olarak uygulayanlar, Müslüman unsurları da bin bir dalavere ile bünyeden koparınca, ister istemez Türkçülük yeni Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıktı. Turancılık, Çarlık emperyası komünizm ile  yeni vizyona kavuşunca ve Rus emperyal miraslarını bu yeni kuşatıcı milliyetçilikle-büyük birlik projesiyle devam ettirince Türkiye’deki yeni ve heyecanlı iktidarın, İttihat ve Terakki paşalarının alelacele yapıştıkları projenin adıdır (…) Eğer İslâmcılık, Çarlık Rusya’sındaki komünizm tutkalı gibi, Afgani ve Abduh gibi dışardan aydınların desteğine rağmen köklü bir reform projesi hazırlayabilseydi ve birliği muhafaza etmede başarılı olsaydı, ne Türkçülüğe ne de Turancılığa ihtiyaç kalmayacaktı (…) Anadoluculuk da coğrafyanın milliyetçilik umdeleri arasındaki yerini öne çıkararak Anadolu toprağını bin yıllık İslâmla hem de üzerinde yaşayan bileşimiyle hür ve müstakil kılmaya çabalamıştır” (Şehsuvaroğlu, 2008: 20-22).

Lütfü Şehsuvaroğlu’na göre Orhun Kitabeleri’nde geçen “Az milleti çok kılmak” düsturu milliyetçiliğin büyük projesidir ve Türk milliyetçiliğinin tarihinin başladığı andır. Şehsuvaroğlu, aydınların genellikle milliyetçiliği Fransız İhtilali ile başlattıklarını ve ondan önce milliyetçiliğin bulunmadığı, feodalizmin milliyetçiliğe imkân vermeyen asabiyetler geliştirdiği tezini savunduklarını belirtir. Şehsuvaroğlu, Üç büyük kitabenin (Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk) Türk milletini uyardığını, milletin Çin’in ipeğine, kadınına aldanmaması gerektiğini işaret ettiğini belirtir. “Az milleti çok kılan” ve etraftaki bütün budunları toplayan, açları yediren, çıplağı giydiren kağanların milletiyle hesaplaştığını, bir yönetim planı ortaya koyduğunu ifade eder (Şehsuvaroğlu, 2008: 7-8).

Nitekim Hikmet Kıvılcımlı da dahil olmak üzere pek çok müellifin eserinde Türk adının aslında “birçok ulusu bir bayrak etrafında toplayıp siyasi bir birliğe kapı aralayan üst bir yönetim sanatı” olduğu düşüncesi bulunmaktadır.

Bu zaviyeden bakıldığında “Türk milleti” kavramını bin yıllık bir İslâm-Osmanlı projesi olarak temellendirmek yerine Hz. Nuh’un hanif dinine bağlı Yafes’ten gelen ve vahyin dili Türkçeyi konuşan “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” geniş coğrafyada yayılmış soylarının kapitalist dünya sistem karşısındaki birlik projesi olarak görmek de bir imkândır.

“Millet” kavramının din/dil/soy/kültür/töre temelinde yeniden tanımlanması, merkezi şimdi Anadolu’da bulunan bir düşüncenin “dilde işte fikirde birlik” ülküsüne dair çerağını uyandırabilecektir.

  • Beyatlı Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1974
  • Beyatlı Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim Edebi ve Siyasi Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1976
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasız Türklük, Dergâh Yayınları, 2010
  • Gömeç Saadettin, Türk Tarihinde Peçenekler, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Sayı: 53, ss: 251-266, 2013
  • Şehsuvaroğlu Lütfü, Büyük Birlik Projesi Olarak Milliyetçilik ve Namık Kemal, Elips Yayınları, 2008

Lütfi Bergen Şaban Teoman Duralı’nın Omurgasız Türklük Paradigmasının Eleştirel Tetkiki 2

Türkçü düşünce akımının öncelikle kendi müellifleri arasında “Türk kimdir, Türklük nedir?” sorusunu izah bakımından uzlaşamadığı fikrindeyiz. İsmail Hami Danişmend’in Türklük Meseleleri başlıklı kitabında Türklük tanımlarının kökeninde üç yaklaşım bulunduğu ifade edilir.

İsmail Hami Danişmend’in Türklük Tarifi- Dil, Irk ve Kültür:

Danişmend’e göre “Dil, ırk ve kültür bakımlarından üç Türklük dairesi vardır. Türk milliyetinin tek ve müşterek tarifini tavzih için bunları gözden geçirmek gerekir” (Danişmend, 1966: 147).

Dil Dairesi: Yeryüzünde Türkçe konuşan insanların hepsi Türk ırkından değildir. Muhtelif ırklarla muhtelif kültür dairelerine mensup oldukları halde sırf dil bakımından Türkleşmiş bazı Şark ve Garb unsurları bu daireye dahildir. Bunların içinde birçok Mongoloidlerle bir kısım İranî unsurlar bulunduğu gibi, son zamanlara kadar gazeteleriyle kitaplarını Yunan ve Ermeni harfleriyle Türkçe yazan Karamanlı Rumlarla bazı Ermeniler bulunmaktadır. Bütün bunların ana dilleri Türkçedir. Rusya’nın Ekaterinoslav ve Kırım taraflarına yerleşmiş sekiz bin kadar Karamanlı Rum kütlesi hâlâ Türkçe konuştuğu için “Türk” tasnifine girmektedir (Danişmend, 1966: 147)

Irk Dairesi: Lisaniyat sahasında Türk dairesine giren Yakut zümresi, antropoloji sahasında Türk sahasına girmeyerek Mongoloid sayılır. Türklerle Mongoloidlerin ırk itibariyle birbirinden ayrı olduğunda artık umumiyetle ittifak edilmektedir. Buna mukabil Çinde, Hindistan’da, Suriye’de, Irak’ta, Balkanlarda, şimalî Afrika’da ve hatta Sumatra’da anadillerini unutmuş ırk Türkleri vardır (Danişmend, 1966: 149).

Kültür Dairesi: Etnograflar arasında “culture=kültür” demek, cemiyet hayatının maddî ve manevî tezahürlerinin mecmuu demektir. Âdet, an’ane, itikad, kıyafet, mimarî, aile hukuku, cemiyet teşkilatı, sanat, askerlik, vs. gibi şeylerin mecmuu bir kavmin kültürü sayılır. Lisaniyat sahasında “dil”, antropolojide “ırk” ne ise, etnografyada “kültür dairesi” işte öyle tetkik unsurudur. Her dil lehçelere veya her ırk tâli ırklara, milliyetlere ayrıldığı gibi, her kültür dairesi de “cultures” ve “facies culturels” isimleriyle daha küçük dairelere ayrılır. En eski ana kültür bakımından Türk kavmi “cycle pastoral” denilen göçebe kültür dairesine mensuptur. Fakat Türkler yayıldıkları coğrafî sahalara göre ikinci derecede bir takım küçük kültür daireleri teşkil etmişler ve garba doğru gelip “İslâmoide” denilen Müslüman kültür dairesine girdikten sonra eski pastoral ve askerî kültürlerinin İslâm esaslarıyla ihtilatından (karışmasından) dolayı yeni bir kültür çevresi kurmuşlardır. Bilhassa Oğuz Türklüğünün Anadolu fethinden sonra Bizansla çok sıkı temas halinde bulunması ve Haçlı seferlerinden itibaren “Occidentaloïde” denilen Garb kültür dairesiyle harb ve sulh münasebetlerine başlaması, Türkiye Türklüğünü “Pastoral”, “İslâmoide”, “Occidentaloïde” kültürlerin halitası denilebilecek bir tâli daire haline getirmiştir. Bu tâli dairenin coğrafî vaziyeti kara kültürüne deniz kültürünü de dahil etmesi, Türkiye Türklüğünü diğer Türk kollarından farklılaştırmıştır.

Türk âleminde din kültürü bakımından da bir vahdet bulunmamaktadır. Bütün Türklerin büyük kısmı Müslüman olmakla beraber, Şamanî, Budist, Ortadoks, Gregoryen, Yahudi dinlerinde bir hayli Türk olması kültür dairesinde nisbî bir manzaraya neden olmaktadır (Danişmend, 1966: 149-150).

Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğunun üç kıta üzerinde asırlarca süren hâkimiyeti Türk kültür dairesini Arab, Balkan ve Kafkas sahalarına yaymış ve Türk olmayan unsurlar da bu tâli daireye girmişlerdir.

Yukarıdan beri ifade edilen bu üç Türklük dairesinden hiçbiri tek başına bir milliyet miyarı (ölçütü) imkânı vermemektedir. Çünkü dil dairesinde muhtelif dillerle muhtelif ırklar bulunmaktadır. Buna mukabil ırk dairesinde de anadilini unutmuş ve ecnebi kültür dairesine girmiş Türk unsurları bulunmaktadır (Danişmend, 1966: 150).

Türk milliyetinin tek ve müşterek bir tarifini yaparken bunların hepsine birden istinad etmek zarureti işte bu karışık vaziyetin tabiî bir neticesidir. Türk âlemi, işte bu üç dairenin her üçüne mensup olup hem antropoloji hem lisaniyat hem de etnografya sahalarındaki Türk tasniflerine girebilen insanlardan mürekkeptir. Umumî ve müşterek bir ideal ancak bunlar arasında kurulabilir. Türk milliyeti ırk, dil, din, kültür, vatan, tâbiiyyet, ideal-tarih birlikteliği ile birbirine bağlı insanlardan mürekkep tâbiî bir kütle ve daha doğrusu bir tabiat mahsulü demektir. Bu tabiî bağlardan birini veya bir ikisini koparan kimse Türklükten ayrılmış olur. Meselâ, din ve tâbiiyyetini değiştirip Protestan mezhebiyle Amerikan tâbiiyyetine geçen bazı ırk ve dil Türklerinin ana milliyetle hiçbir alakaları kalmamıştır (Danişmend, 1966: 151).

Şaban Teoman Durali’nin Türklük Tanımı:

İsmail Hami Danişmend, Türklüğü üç Türklük dairesi kavramlaştırmasıyla temellendirirken Şaban Teoman Durali “medeniyet” kavramını kullanır ve bir kültürün varabileceği en üst orunun felsefileşmiş medeniyet seviyesi olduğunu söyler (Duralı, 2010: 69). Duralı’ya göre “Türklük, İslâm’dan önceki kısmen Göktürk ve nihayet Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri camiasına mensupken Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri camiasının üyesi olmuştur. Ne var ki, olağanüstü biçim değiştirmesine rağmen kimliğini yitirmemiştir” (Duralı, 2010: 78). Duralı’ya göre “Dil bilincin ifade aracıdır” (2010: 75) ve “Felsefe kumandandır, fünun onun ordusudur” (2010: 79). Türkler İslâm’dan önceki dönemde dahi hikmet binalarını inşa etmiş olduklarından Müslümanlığa geçişleri bir kırılmaya neden olmamıştır. Eski medeniyet döneminde “alp” karakteri yeni medeniyet döneminde “gazi” tipini oluşturmuştur. Türkler Müslüman toplumlarda seçkin yer tutan hikmet geleneğine velî, sufî, eren, ârifleriyle dahil olmuştur.

Teoman Duralı’nın bu argümanı Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımını hatırlatmaktadır. Bilindiği üzere Ziya Gökalp de Türklerin önce uzak-Şark medeniyetine dahil olduğunu ve Şamanizm-Budizm gibi din daireleri içinde yer aldığını, İslâm’ı kabul ederek medeniyet değiştirdiğini ve İslâm-Şark medeniyetine geçtiğini ifade eder. Ziya Gökalp’in kavramlaştırmasına göre eski Türkler kavmî devlet hayatı yaşarken aksâ-yı şark medeniyetine mensuptur. Aksa-yı şark medeniyetinin izlerine bilhassa şifahî an’aneler, masallar, menkıbeler ve cahil halk arasında yaşayan anlatılarda rastlanır (Gökalp, 1990: 50). Türkler İslâm dinine girmekle yakın-şark medeniyetine de girmiştir. Gökalp, dinleri medeniyetten ayrı bir şey olarak değerlendirdiğini ifade eder. Hiçbir medeniyet hiçbir dine nispet edilemez. Ona göre İslâm medeniyeti yoktur (Gökalp, 1990: 51-52). Şark medeniyetine İslâm medeniyeti adını vermek yanlıştır. Roma İmparatorluğu “Şarkî Roma” ve “Garbî Roma” namlarıyla iki müstakil devlete ayrılınca Avrupalılar Garbî Roma’ya varis oldukları için Garbî-Roma medeniyetini devam ettirdiler. Müslümanlarsa Şarkî Roma’nın varisleri oldukları gibi medeniyetlerinin de halefleri oldular. Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans modelleridir. Şark’ta havasa mahsus bir düm-tek musikisi vardır. Farabi bu musikiyi Bizans’tan alarak Arab’ın, Acem’in, Türk’ün havas sınıfına sunmuştur. Türkler hariçten aldıkları Bizans modelleri taklit etmekle kalmadılar onları dinî imanlarının, ahlâkî mefkûrelerinin ilhamıyla şahsileştirdiler (Gökalp, 1990: 52-53).

Görüldüğü üzere Ziya Gökalp Şark medeniyetinin Doğu Roma devletiyle ilgili olduğu iddiasına rağmen Türklerin İslâm dini ile bu medeniyeti şahsileştirdiğini de ikrar etmektedir. Bu durumda Avrupa toplumlarının da Batı Roma’nın halefi olarak Hıristiyan kimlikleriyle medeniyeti şahsileştirdiği söylenebilecektir. Nitekim Yılmaz Özakpınar, “Bugünkü Avrupa ya da Batı medeniyeti bilincini doğuran kaynak, Hıristiyanlık inancıdır. Hıristiyanlık, Avrupa’yı medenileştiren büyük tarihi kaynaktır” der (Özakpınar, 1999: 108).

Ziya Gökalp’ten farklı olarak Duralı, “İslâm medeniyeti çerçevesinde kimliğini kazanan Türk kültürünün, bu medeniyetle et ve tırnak misali” bütünleştiğini ileri sürer (Duralı, 2010: 100).

İsmail Hami Danişmend’in Üç Türklük Dairesi kavramlaştırması, Ziya Gökalp-Teoman Duralı ekseninde kültür-medeniyet tefriki üzerinden yürümektedir.

Duralı, kültürü medeniyet öncesi bir hayat tarzı, yazısız ve felsefesiz toplumsal hayat olarak ele alır. Duralı’ya göre Göktürkler henüz medeniyet safhasına geçmemiş bir KÜLTÜR iken, Uygurlarda MEDENİYET halinin getirdiği şehir hayatıyla ilgili maddî ifadeler, dinî ve maneviyat âlemine ait unsurlar hâkimdir. Teoman Duralı’da “kültür”, toplumun maddî ve manevî devamlılığını sağlayan “kalıt-miras”tır. Kültür kalıtımını ise yazı sistemi sağlamaktadır. Göktürkçede at, devlet, kağan, savaş gibi kavramlar hâkim iken Uygurcada yerleşik şehir sistemine ait kavramlar hâkimdir (Duralı, 2010: 72-73).

Ziya Gökalp, medeniyetin insanlığın evrensel değeri olduğunu, Batı’nın bugün bu evrensel değer olan medeniyeti geliştirdiğini, Türk’ün şarkî medeniyeti bu nedenle garbî medeniyetle değiştirerek Batı medeniyetine geçmesini teklif eder. Teoman Duralı bu yaklaşımı Bilge Kağan-Tonyukuk çelişkisi doğuran bir sapma olarak görür. Duralı’ya göre Bilge Kağan bozkır Türk kültürünü terk edip Çin medeniyetine intisap etmekle, oynak devlet merkezi geleneğini bırakıp sabit başşehir inşâasına geçmeyi teklif etmiştir. Tonyukuk ise bu tür değişimlerin Türklüğü harab edeceğini, zira bu değişimler sonrasında Türk’ün yazısı çizisiyle, kılığı kıyafetiyle, yiyişi içişiyle, barınağı mimarisiyle, geleneği göreneğiyle, kadın-erkek ilişkisiyle, diniyle, kısacası tüm yaşayışıyla artık Çinli olduğunu ifade eder. “Bedenin anlamı maneviyatındadır. Bir kavim kültür değerleri çerçevesinde yapılanabilir” (Duralı, 2010: 142). Duralı’ya göre uzun geçmişimizde Tonyukuk-Bilge Kağan aykırılığını defalarca yaşadık. Bu nedenle medeniyet değiştirmek ve başka bir topluma iltihak etmek yerine, Türk’ün kendine mahsus kültürünü esas alarak maddî-manevî yapılanmayla çevresine ayak uydurması gerekir. Sorunu hasmının medeniyetini kabul ederek çözemezsin. Bilakis, düşünerek taşınarak kendin öz medeniyetini kuracaksın. Değişime ve mutasyona uğrayan canlı ortadan kalkarken, çevresine ayak uyduran canlı varlığını devam ettirir (Duralı, 2010: 142-143).

Duralı’nın bu noktada Türk’ün tarihsel kendine mahsus özgün devlet-toplum yapısı olan “hareket halinde devlet ve asker-toplum teşkilatını” günümüz zaman dilimindeki şartlara uygun düşmediğini ifade ettiği görülür (Duralı, 2010: 143). Dolayısıyla Teoman Duralı bir taraftan Türk’ü “hareket halinde devlet ve asker-toplum teşkilatı” ve bu teşkilata hikmetleriyle yol gösteren velî, sufî, eren, ahi zümreler olarak tanımlar ve diğer yandan da bu teşkilatlanışın yaşadığımız zaman diliminin şartlarına uygun düşmediğini ifade eder. Duralı’ya göre Osmanlı Türk’ü hükümdarıyla, rençberiyle, bilgini, dervişi, zanaatkârıyla topyekûn savaş gücüydü. Yalnız İslâm öncesi Türklükten farklı olarak Osmanlı Türkleri savaşmak için savaşmamış, ülke ele geçirmek ve toprakları genişletmek ve bu yoldan servet elde etmek için mücadele etmemiştir (Duralı, 2010: 136).

Teoman Duralı’nın “Osmanlı’nın savaş için savaşmadığı” tezi Yahya Kemal’in Osmanlı yorumunda kabul edilmemiştir: “Yağma edecektik. Hatta Kara Mustafa Paşa, bizzat, kendisi Viyana hazinelerine göz dikmişti (…) Tek başına Kara Mustafa Paşa yerinde onun muasırları olan bir Köprülü Fazıl Mustafa Paşa yahut da bir Şeytan İbrahim Paşa yahut bir Amuca Hüseyin Paşa, Uzun İbrahim Paşa olsa Viyana seferi olmazdı” (Beyatlı, 1975: 24-25). Yahya Kemal’e göre Viyana bozgunu olmasaydı, o bozgunu gören Venedik ve Rusya üzerimize atlamayacak, Türkler Fransız İnkılâbı’na kadar Avrupa içinde kalacak, 1699’da Karlofça’da biten harp silsilesi yaşanmayacak, on altı senede şehit verdiğimiz asker kitlesi telef olmayacak, İstanbul ve Anadolu’da bu sebeple çıkan ihtilaller çıkmayacak ve bugün Türkiye çehresi başka olacaktı (Beyatlı, 1975: 24-25).

Teoman Duralı, Türk’ün ordu-devlet, asker-millet teşkilatlanmasının onun iki bin yıldır asıl kimliğini inşâa ettiğini ifade etmekle beraber günümüzdeki Türklüğe gelecek vizyonu olarak klasik yazının mevcut Latin abeceli yazının yanında yer verilmesi, dilin köklü onarımına girişilmesi, geleneksel mimarînin günün şartlarına uygun tarzda geliştirilmesi, musiki ve edebiyatın ihyası, eğitim ve öğretimin topyekûn yeniden ele alınması, iç ve dış siyasetle hukuk-iktisat nizamının tekrar şekillendirilmesi teklifinde bulunur. Âdetlerimizi, örfümüzü hayata geçirmeyi hedefleyen namuslu, haysiyetli, iffetli, disiplinli, nesiller yetiştirmeye yönelmiş bir eğitim öğretimin, akıllı-edepli-becerikli insanlardan oluşmuş ve kamuca seçilmiş takımlar önderliğinde toplumsal adaleti gözeterek planlı programlı iktisat ve adl nizamı medinesine götürmesini önerir (Duralı, 2010: 143-144).  

Duralı’ya göre medeni yaşayış ancak adil düzende mümkündür. O da yalnızca devlet çatısı altında olur. Medenî yaşayışın teminatı devlettir. Türk’ün birinci hasleti devlet kuruculuğudur. Devletini kurmadan milletini oluşturamamıştır. Devlet biçiminde teşkilatlanmış toplum demek olan millet için felâketlerin en büyüğü devletsizlik ve devlette ülküsüzlüktür (Duralı, 2010: 110).  

Kanaatimizce Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesi Batılı ulus-devletler için söylenebilir. 1918-1923 yılları arasında Osmanlı Devleti ülkesiyle işgal edilmişken İstiklâl Harbi’ni veren millet, Türk milletidir; devleti millet kuracaktır.

  • Beyatlı Yahya Kemal, Tarih Musâhabeleri, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1975
  • Danişmend İsmail Hami, Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi, 1966
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasız Türklük, Dergâh Yayınları, 2010
  • Özakpınar Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları, 1999

Havva’nın Evsiz Kızları

Elinizdeki kitapta yazar, Anadolu geleneğinde mündemiç olan, fakat modernleşme politikalarıyla büyük oranda hasara uğrayan ev-hane-beyt ve ailenin tanımını yaparak, günümüzdeki kadınların ‘evsizliği’ne işaret etmektedir.
Türkiye’de İslâmî kamusal alan mücadelesi; tevhid dininin nikâh, mehir, nafaka, mesken, boşanma ve miras ile ilgili fıkhına uzak kalmıştır.
Havva’nın Evsiz Kızları ailenin kurumsal yapısına bu uzak kalışa fikrî bir müdahalede bulunmaktadır. Ayrıca, başörtü mücadelesinin ileri sürdüğü hak taleplerinin ‘ev kurma’ yani ‘ahlâk toplumu inşa etme’ hedefinden uzaklaşma temayülüne karşı, İslâm aile hukukunun değerleriyle barışık bir dünya kurmanın her zemin ve zamanda mümkün olduğunu dile getirmektir.

Türk’ün Kanadı At

“At, Tanrı’yı iyi bilen insanlar için yaratılmıştır.”
Türklerin töresinin kaynağını Hz. Nuh’un Allah ile misakı olarak gören Lütfi Bergen, bu kitapta yeryüzünde binlerce yıl demirle hüküm sürmüş Türk’ün sudan çıkan kanatlı atları ehlileştirdiğini anlatan efsaneleri “soluk soluğa koşan atlara” yemin eden İslâm vahyi ile buluşturmayı hedeflemektedir.
Yazar, bu iddialı eseri ile tahayyülü zorlayarak “at/hayl” peşinde koşmakta, Türk’ün at ile macerasını dillendirmekte, bir yandan eleştirel yaklaşımlarıyla teknolojiyle hesaplaşmakta diğer yandan yeni tezler öne sürerek Türkiye’nin yerleşme düzeninin ve ulaşım sisteminin değiştirilmesi teklifinde bulunmaktadır.