Skip to content

Archive for

Kırklar Şehri-İslâm Şehir Teorisi

İslâm şehir teorisi üç boyutlu bir tasavvurun fizik oluşumunu ifade edecek şekilde ele alınmalıdır.

  1. Tevhid.
  2. Ahlâk ve aile.
  3. Şehir ve medeniyet.

TEVHİD:

İslâm şehir teorisinde tevhid toplumun Allah’a dayanmasını, işlerinde ve sosyal teşkilatlanmalarında Allah’a dönmelerini ifade eder. Bunun tarihsel anlamda ilk örneği Kâbe merkezli şehirdir. İkinci örnek ise yine ibadethâne merkezli olarak inşa edilmiş Medine’dir.

Toplumun Allah’a dayanması, din ve adalet ilişkilerini hatıra getirmelidir.
İslâm şehrinin kuruluşunda temel vasıf MAHKEME’nin ve PAZAR’ın varlığıdır.
Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinin inşa ettiği ilk sosyal kurum Yesrib’de yaşayan Müşriklerin ve Yahudilerin ihtilaflarını Hz. Peygamber’e getirmesini zaruri kılan Hâkemlik Sözleşmesi idi. Hz. Peygamber bu sözleşmenin hükümlerinin denetimini kendisinin beyti olan ve Müslümanların ibadethanesi olarak inşa edilen, aynı zamanda bir tür akademi ve kardeşlik müessesesi olarak görülmesi gereken Ashab-ı Suffa’ya yer açan Mescid-i Nebevi’den yürütmüştür.

“Tevhid ve Adalet” İslâm’ın metafizik boyutudur. Adaleti tesis etmek için bir adalet idesine yani hikmet bilgisine ihtiyaç vardır. Adalet idesini İslâm belirlemiş ve bunu insanlar arasında Hâkem (Hz. Âdem ve Hz. Muhammed) uygulamıştır.

Hz. Peygamber (asv) Yesrib’de 120 yıl süren Buas Harbi’nin hemen sonrasında Medine Sözleşmesi ile HÂKEMLİK tesis ederek mahkeme makamı olarak Mescid-i Nebevî’nin müşrikler için de ehl-i Kitap için de üstün bir müracaat makamı olduğunu göstermiştir. Adalet, din-ahlâk-toplumun inşa edilmesini sağlayan örf değerleri ile doğrudan ilişkilidir.

Toplumların merkezinde mahkemenin bulunmasıyla ilgili diğer örnek olarak Hz. Âdem görülmelidir. Hz. Âdem de Kâbe’yi inşa ettikten sonra kurduğu şehirde “Hâkem” olarak ortaya çıkmaktadır. Habil ile Kabil arasındaki ihtilafı Hz. Âdem karara bağlamıştır.

İnsanlığın başında (Hz. Âdem) ve sonunda (Hz. Muhammed) tevhid ve mahkeme tasavvuru şehir kurucu olarak zuhur etmektedir.

“İnsanlığın ilk atası kimdi?” veya “Hz. Âdem birden fazla olabilir mi?” şeklinde sorularla evrimci bir yaklaşımla tarihi kronolojikleştirmeye çalışan bütün teorilere karşı bir hususu daha dile getirmek gerekmektedir. Müslümanlar insanlık tarihine şehir kurarak çıkmışlardır. Bu sözün anlamı şudur: İnsanlığın atası hakkında kim neyi tartışırsa tartışsın sadece Müslüman adam-kadınlar tarihe çıkarken Kâbe’yi inşa ettiler ve şehir kurdular. Bu şehir mahkemeli yani yüce adalete dair hükümleri bulunan bir şehirdi. Bu şehir teorisine tarihsel olarak eklemlenenler de sadece nebevî gelenek olmuştur. Buna göre Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) Kâbe’yi yeniden inşa etmiş ve Kâbe’nin etrafında oluşan şehir Hz. Hacer’in hizmeti gereği yeniden varlığa çıkmıştır. Şehirlerin anası olan Mekke’yi inşa eden bir anlamıyla Hz. Peygamber’in atası olan Hz. İsmail’in Annesi Hacer’dir. Bir diğer anlamıyla Mekke nasıl şehirlerin anası ise, o şehrin anası da Hacer sayılabilir.

Benzeri şekilde Medine de Hudeybiye sonrasında erkeklerin hicreti kesildiğinden “Kadınların Hicreti”yle kurulmuş gibidir. Bütün bu sembolizm şehirlerin temelinde kadına bir işlev yüklemektedir. Bu işlev AİLE ile dört boyutlu BEYT inşa etmektedir.

TEVHİD ve AİLE:

İslâm dini tevhid dışında bir ilke daha getirmiştir: AİLE.

Tarih boyunca tevhidin amelî tezahürü AİLE’dir. Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e değin İslâm tarihi bekârlığı korunması gereken bir hayat biçimi olarak görmez. 

AHLÂK ve AİLE:

Farabi, Nasreddin Tûsî, İbn Sina, Îcî, Kâtip Çelebi, Kınalızâde çizgisinden gelen İslâm düşüncesi “ahlâk” meselesini “aile” temelinde ele alır. Bu filozoflar için bir kişinin ahlâklı olması için aile sahibi olması kaçınılmazdır. Diğer taraftan bu filozoflar toplumu da aileden hareketle inşa ettiklerinden ilimler tasnifinde ahlâk siyasetle birlikte “amelî ilim” olarak ele alınır. İslâm toplumlarında bekârlık sosyal hayat kuramaz. Bunun anlamı şudur: Bekâr bir kişi mahallede oturamaz, kendine ev açamaz. Bekâr kişi esnaf, zanaatkâr, iş adamı, çiftçi de olamaz.

ŞEHİR ve MEDENİYET:

İslâm toplumlarında bekârlığa sosyal ve iktisadî alan açılmaması nedeniyle kadın da erkek de birlikte hareket etmek zorunda kalmaktadır. Birlikteliğin meşru yolu ise nikâhtır. Nikâh kurumu kişileri ev/beyt/aile inşa etmeye mecbur kılmaktadır. Evin inşası iki boyutta şehri ortaya çıkarır: 1) Ev, Farabi, Nasreddin Tûsî, İbn Sina, Îcî silsilesinde iktisadî ve toplumsal bir tarife kavuşmaktadır; 2) Ev, kendisi gibi evlerle müşterek bir kefalet sistemi, sosyal dayanışma inşa etmektedir.

İşte “Kırklar” fikri bu noktada ortaya çıkmaktadır.

KIRKLAR ŞEHRİ:

Kur’an’da Kırk Sayısı:

Müslüman toplumlarda “Kırk” sayısının kaynağı Kur’an’dır. Arapça’da ‘kırk’ anlamına gelen erbaîn kelimesi dört âyettte yer alır.

Bu ayetlerden ikisi Hz. Musa’nın Tûr dağında kırk gün kalışıyla ilgilidir:

“Musa ile kırk geceliğine sözleştiğimizde onun arkasından buzağıyı ilah edinmiştiniz” (2 Bakara 51).

“Musa ile otuz geceliğine sözleşmiştik; buna on gece daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceyi buldu” (7 Arâf 142).

Bir diğeri, İsrâiloğulları’nın kırk yıl kutsal topraklardan yasaklanmasıyla ilgilidir:

“Tanrı demişti ki: Orası, tam kırk yıl onlara haram edildi. Çölde sersemcesine dolaşacaklar” (5 Mâide 26).

Sonuncusunda ise kırk yaşına varan kişinin rabbine yönelişi, ana ve babasına iyilik yapması, şükretmesi, hayırlı işler yapmaya dua etmesi, zürriyet sahibi olarak iyiliğin devamını istemesi anlatılır. Bu amellerin Müslümanlıkla ilişkili olarak düşünülmesi gerektiği beyan edilir.

“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım” (46 Ahkaf 15).

Hadis’te Kırk Sayısı-Komşuluk:

Kur’an toplumu aileden başlatıp ailelerin birleşmesiyle oluşmuş KOMŞU tasavvuruna getirmektedir. Nisâ sûresinin (4: 36) ayetinde “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” buyurulmuştur. Bu ayette ‘câri zil kurbâ-yakın komşu’ ve ‘câril cunubi-uzak komşu’ kavramlarını getirmiştir.

İbn-i Abbas’dan (ra) rivayet edildiğine göre “Komşusu aç olup da karnını doyuran (tok yatan) kimse, mümin değildir.” Bazı rivayetlere göre “Komşu hakkı dört taraftan kırk evdir.” Hasan Basrî’ye komşuluğun hudûdundan sorulduğunda O’nun “Ön tarafından kırk ev, arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev ve sol tarafından kırk evdir” dediğinden bahsedilmektedir. Ayette (4: 36) geçen yakın komşu ile 1) Evleri en yakında bulunan komşular, 2) Kendileriyle akrabalık bağı olan komşular; 3) Müslüman komşular kastedildiği düşünülebilir. Böyle bir tanımlamayla “uzak komşu” da tanımlanmaktadır. Hz. Ali (ra) kişi evindeyken “sesini işittiklerinin” komşu sayılacağı görüşündedir.

Cuma Namazı-Şehir ve Kırk:

Fıkıh mezheplerine Cuma namazı ya “kırk er kişi” ile ya da “şehir” hükmünde bulunan beldede kılınabilir. Hanefi mezhebinde mahkemesi olan yer şehir hükmündedir.

Kardeşleşme-Muâhât:

Hz. Peygamber’in Medine’de hayata geçirdiği uygulamalardan biri de “Kardeşleştirme-Muâhât”tır. Bu uygulama hukukî neticeleri bulunan bir “bağlanma” olarak ortaya çıkmıştır. Kardeşleştirme tatbikatının neticesi birbirine kardeş kılınan sahabeden biri savaşa gittiğinde diğeri onun ailesine hâmî oluyor ve nafakalarını temin etmek dahil maddi ihtiyaçlarını karşılıyordu.

Bu tatbikatın Osmanlı asırlarında avarız akçası ve mahalle kefaleti sistemiyle yeniden hayata geçtiği görülmektedir. Osmanlı mahallesinde vergi bireyden değil haneden alındığından haneler birbiriyle kefilleştiğinde “KIRK” haline gelmekteydiler.

Bu anlamda KIRKLARA KARIŞMAK deyimini kefaletle MAHALLE haline gelmek şeklinde ele almak da mümkündür. Mahalle sisteminde sahip olunan evin mülkiyeti dışarıdan birine satılmak istendiğinde mahalledeki kefil zincirinde yer alan kişilerin onayını almak zorunda kalınıyordu. Kefalet sistemi gereği mahalleye girmek çok zor olduğu gibi başka mahalleye katılmak da çok güçleştirilmişti. Zira başka bir mahalleye geçmek isteyen malik önce eski mahallesindeki mülkünü kefil bulmuş bir yeni malike satmalı ve sonra da yeni mahallesinde kendisi için kefil bulmalıydı. Komşulara sormadan yapılan taşınmaz satışı iptal ettirilebilirdi.

Bir diğer konu da mahalleye girişin ancak evli kişilere mahsus kılınmasıdır. Bekâr kişi evlenmediği takdirde yeni ev açamıyordu. Bu nedenle “evli” demek hem “nikâhla yaşamak-aile kurmak”hem de “ev sahibi olmak” şeklinde çift anlam taşıyordu. Osmanlı’da bekâr kişi ailesinden ayrılarak yaşamaktaysa -ki bu sadece erkekler için meşru görülürdü- mutlaka “bekâr odaları”nda ikamet ederdi. Bu odalarda banyo, mutfak imkânı verilmiyor ve bekârın hamama, lokantaya gidiş-gelişleriyle “gözetlenmesi” sağlanıyordu.

Pazar:

Kırklar Şehri tasavvurunun bir diğer neticesi pazarın inşasıdır. Müslümanlar Medine’de “Millet Pazarı” kurarak “Yahudi Pazarı”ndan da Mekke’deki “Putperest Pazarı”ndan da bağımsız bir iktisadî yapı oluşturmuşlardı. Bu hadise, ev sisteminin “pazar”dan bağımsız olarak ele alınamaması nedeniyledir.

Osmanlılar da Karacabey’i fethettiklerinde pazarı yeniden düzenlediler ve bir Kadı atadılar. Bu pazara mal getirenden vergi alınmamış, malını satan vergilendirilmiştir. Bu fıkhın Hz. Peygamber’in uygulamasından hareket ederek geliştirildiği, konunun Cengiz Kallek’in kitaplarında ayrıntılı olarak ele alındığı bilinmektedir.

Pazar inşası şehir tasavvurunun eksik bırakamayacağı bir olgudur. Bu nedenle İslâm şehrinin tanımı “Pazar kurulur, Cuma kılunur” cümlesiyle yapılmıştır. İslâm şehirlerinde Pazar denetiminde kadınların bulunduğundan söz eden günümüz kadın yazarları bu denetimin kadınların “ev içi” imalatın yöneteni olduğunu hatırından çıkarmıştır. İslâm iktisat ve toplum sistemi bütüncül bir yapı kurmuş, pazardan alınan her türlü ürün/emtianın evde işlenmesi kaçınılmaz görülmüştür. Bir rivayette Hz. Fatıma’nın Resulullah’tan hizmetçi istediği ancak babasının bunu reddettiği görülmektedir. Hz. Peygamber’in kızının talebini reddetmesini iktisadî bağımsızlığın gereği olarak kabul edebiliriz.

Pazar sisteminin kaçınılmaz bir diğer neticesi, benim “asal meslekler” diyerek kavramlaştırdığım sosyal-iktisadî yapılanmadır. Modern toplumda kentleşme gereği toprakla ilişkisi kesilen kent paryaları gıdaya, elbiseye ve meskene doğrudan ulaşabilme kabiliyetlerini kaybetmiştir.

Bilindiği üzere nafaka libas, taam, mesken olmak üzere üç başlıkta ele alınmaktadır. Modern toplumda bireyler bu üç nafaka konusu olan mesleklerini ve bilgilerini kaybetmiştir. Hz. Peygamber’in kızı Fatıma’nın el değirmeninde un öğütmeye devam etmesini istemesi bu zaviyeden okunmalıdır.

Pazar-Ev ilişkileri, Müslümanların “sofra açan” gelenek içinde yer almalarını sağlamaktadır. Ev, bu şekilde “ocak” haline gelmektedir.

Kırklar Şehri, bu anlamıyla “Kırk Ocaklı Kefiller” olan bir topluluğun yani MEDİNE oluşumunun yansımasıdır.

Yeni Emperyalizmin Şafağı

Bugünkü modern dünya eski Batı’nın sömürgeci faaliyetlerinin Avrupa’ya taşıdığı servetlerle varlık kazanıyor. Tarihte ilk sömürgecilik faaliyetlerinin M.Ö. IX. yüzyılda Fenikeliler tarafından başlatıldığı, ardından Helenler, Grekler ve Romalıların sömürgecilik faaliyetlerinde bulundukları belirtilmektedir (Gündüz, 2016: 764). Batı’nın Doğu’ya ait sömürgecilik faaliyetleri farklı metotlarla yürütülmüştür. a) İşgal edilen topraklarda ticarî koloniler oluşturmak (Yunan ve Fenike kolonileri); b) İşgal edilen topraklara genel vali atayarak ülkenin servetlerine el koymak(İngiltere’nin Hindistan’daki uygulaması); c) İşgal edilen topraklarda sömürgeci ülkenin siyasî/iktisadî çıkarlarına hizmet eden devlet sistemleri kurmak(1096-1099 yıllarında gerçekleşen I. Haçlı seferinde Antakya ve Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar, Kudüs’te bir Lâtin Krallığı, Urfa ve Antakya şehirlerinde birer dükalık ve kontluk kurmuşlardı. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından İsrail’in kuruluşu da benzer bir modeli çağrıştırır); d) İşgal edilen topraklara sömürgeci ülkenin nüfusunu yerleştirmek(Amerika kıtasına İngiliz, Fransız halklarının yerleşmesi); e) İşgal edilen topraklarda yerli nüfusa soykırım uygulayarak başka kıtalardan köleleştirilmiş nüfus iskân etmek (Amerika kıtasında yerli nüfusun soykırıma uğratılarak Afrika’dan köleleştirilmiş nüfusun yerleştirilmesi); f) Demiryolları, limanlar, enerji hatları, serbest ticaret bölgeleri (pazar yerleri) gibi teknolojik-iktisadî yatırımlarla yürütülen sömürgecilik; g) Sömürge topraklardaki yerli halka sömürgeci ülkenin dilini ve dinini yerleştirmek.

Ahmet Gündüz demiryolu yapımının sömürgecilik faaliyetleriyle irtibatını kurmakta, sömürgeci devletlerin demiryolunun her iki tarafında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklarını işletme hakkını elde ettikleri gibi demiryolunu inşa ettikleri o ülkenin içlerine kadar girmeyi de başardıklarını ifade ederken haklıdır (Gündüz, 2016: 765).

Ahmet Gündüz’ün analizi sömürgeciliği dönemlere ayırarak ele almaktadır:

“Tarihsel süreç içerisinde emperyalizm üç farklı dönemden geçmiştir. Birinci dönem eski çağ dönemidir.  Bu dönemde Babil, Asur, Mısır, Pers, Yunan ve Roma imparatorlukları yabancı toprakların ele geçirilmesi ve buralarda yaşayan halkların sömürülmesine dayanmaktadır. İkinci dönem Avrupalı milletlerin XV. ve XVI.  yüzyıllardaki ticarî  sömürgeciliğidir.  Bu dönemde İspanya, Portekiz, Britanya gibi denizlerde güçlü olan devletler donanmaları vasıtasıyla denizlerde hâkimiyet kurarak dünyada belli başlı ticaret merkezlerini ele geçirmelerinden başka büyük toprak parçalarını da ele geçirerek hâkimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Bu dönemde altın arayıcılığı ve baharat ticareti ön plandadır. Emperyalizmin üçüncü safhası ise 1870’lerde başlamış ve II. Dünya Savaşı’nın sonunda bitmiştir.  Bu dönemdeki emperyalizm şekline modern emperyalizm adı verilmektedir. Bu üçüncü devrede Britanya (İngiltere), Rusya, Fransa, Belçika, Almanya, İtalya gibi Avrupalı devletlerle ABD arasında bir yarışın sürdüğü görülmektedir” (Gündüz, 2016: 765).

Lütfi Sunar emperyalizm kavramı ile sömürgecilik kavramının farkını vurgular:

“Sömürgecilikten ayrı bir olgu olarak emperyalizm çağından bahsetmek için emperyalizmi yüzyıllar boyunca siyasî pratiğin bir parçası olan sömürgecilikten ayırmak zorundayız. Sömürgecilik uzun bir zaman farkıyla emperyalizmden önce gelir. Her ikisi de tarih içinde farklı yöntemler kullanmış ve farklı işlevler yerine getirmiştir. John Eaton’a göre ‘Emperyalizm terimi, ekonomi politikte kapitalizmin gelişiminde belirli bir aşamayı tanımlamak için kullanılır.’ Ona göre emperyalizm ’16. ve 17. yüzyılın sömürge imparatorluklarından (tüccar sınıflarının servetlerini kapitalizm yoluyla çoğaltmaları henüz çocukluk çağındaydı) ve kölelik üzerine kurulu eski dünyanın imparatorluklarından (Atina İmparatorluğu, Büyük İskender’in imparatorluğu veya çok geniş vergi gelirlerine silah yoluyla sahip olan Roma) tamamen farklıdır.’ Daha önceki imparatorluk yapılarında daha güçlü olan yönetici sınıfların, daha zayıf olan kesimleri sömürmeleri olgusu ortak olsa da her bir dönemde ekonomik temeller ve sömürü şekilleri tamamen farklıdır (…) Tarihçiler emperyal çağın genelde 1870’li yıllarda, Afrika için kapışma ile başladığını düşünürler. Bu kapışmayı bir düzene bağlamak için temelde bir ‘centilmenlik anlaşması’ ile neticelenen Berlin Konferansı (1884-1885) düzenlenmiştir. Oyunun kurallarını belirleyen bu anlaşmaya göre: ‘Avrupalı güçlerin her biri bir diğerine haber vermeksizin vahşiler gibi toprak elde etmeye kalkışmayacak ve itirazda bulunulabilmesine zaman tanıyacaktı.’ Berlin Konferansı, ‘kendilerince tepki gösteren ilgili Afrikalı halklardan bağımsız bir biçimde’ oyunun kurallarını koymuştu (…) Bu sürecin neticesinde her bir Avrupalı devlet bayrağı ilk diken olabilmek için Avrupa dışını çılgın bir işgal sürecine girmiştir” (Sunar, 2007: 58-59).

Lütfi Sunar’a göre emperyalizmi sömürgecilikten tefrik etmeyi gerektiren üç temel güdü vardır: a) uygarlaştırma misyonu, (b) ekonomik kâr ve kapitalizm, c) siyasî prestij.

Lütfi Sunar 1870 yılından sonra sömürgeciliğin emperyalizme dönüşmesinde, yarışa yeni giren devletlerin rolü olduğuna işaret etmektedir. Bu devletler, ulusal birliklerini yeni tamamlamış olan İtalya ve Almanya ile, Pasifik Okyanusu’na çıktıktan sonra gözlerini Uzak Doğu’ya çeviren Amerika Birleşik Devletleri ve yabancılara açıldıktan sonra bir kalkınma denemesine girişen Japonya’dır. Emperyalizm kapitalist endüstrileşmesini yeni tamamlayan Almanya ve Japonya gibi ülkeler için daha acil bir önem ifade etmektedir. Afrika’nın paylaşımından pay alamayan Almanya’nın daha fazla emperyalist hırslara kapıldığını, İtalya’nın ise üretimleri için “yeni pazarlar ve hammadde kaynakları bulmak isteğinden çok” ekonomik kalkınma ve güçlenme için emperyalist siyasetler takip ettiğini belirtir.

Lütfi Sunar, Hilferding, Luxemburg ve Lenin’in emperyalizm tanımlarını verir. Hilferding’in tanımının sermaye ihracını merkeze aldığını belirtir: “Kapitalist olmayan toplumların şiddet yoluyla parsellenmesinin ardındaki birincil itici güç, sermayenin ihracıdır. Sermayenin ihracı, tüm eski sosyal ilişkilerin ortadan kaldırılmasını ve tüm dünyanın kapitalizme bulaştırılmasını hızlandırmıştır.” Luxemburg’un görüşünde “Kapitalizm bütün küreyi bir talep havuzu olarak gördüğünde gelişebildiği için yaşamını sürdürmek için kapitalist olmayan bir ortama ihtiyaç duymaktadır.” Luxemburg’un emperyalizmi kapitalizmin Mısır ve Osmanlı’ya girişini inceleyerek analiz ettiğinden bahseder. Osmanlı, Mısır gibi hükûmetler tarafından alınan borçlar, toplanan vergilerle ödenmiştir. Buralarda üretilen artı değer sermaye aracılığıyla Almanya’ya aktarılmıştır. Sermaye ihracı, kapitalizmin kapitalist olmayan toplumlar üzerine yayılmasına ve eski doğal ekonomilerin yıkılmasını sağlamıştır.  Lenin’in ise tanımı şudur: “Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir” (Sunar, 2007: 64).

Sunar’ın işaret ettiği iki hususu daha dikkate almak durumundayız: 1) Avrupa’nın en ulvi duyguları emperyalistleri kutsamak için harekete geçmişti: Papa ile krallar, demokratlar ve revizyonist sosyalistler, işçi sınıfı ve patronlar, misyonerler ile dinsiz kapitalistler el ele, çağa damgasını vuran emperyalizmin peşine takılmakta bir beis görmüyorlardı. Avrupa’da emperyal olguların dokunmadığı yaşam parçası pek kalmamıştı; 2) Avrupa merkezci kültür, Avrupalı olamayan ya da çeper dünyada yer alan her şeyi hiç durmadan kodlamış ve gözlemiştir: Bu gözleme/dikiz ve envanter çalışması, dokunulmamış pek az şey, incelenmemiş pek az kültür, üstünde iddiada bulunulmamış pek az halk ve toprak parçası bırakmış ve onların kimliklerini (düşük düzeyde bir varlık olma dışında) kültürden hatta beyaz Hıristiyan Avrupalı kavramından sürgün etmek yoluyla gerçekleştirmiştir (Sunar, 2007: 60, 66).

Batı uygarlığının talan ettiği “Doğu”, maruz kaldığı sömürüye rağmen günümüzdeki kurtuluşunu ekonomik/siyasî/teknolojik-kültürel yapılanmasını Batı’ya benzeterek sağlayabileceğini düşünmektedir. Ancak böyle bir tasavvur Doğu’nun tarihe Batılı gibi çıkmasını gerektirdiği gibi tarihin akışının da Batılıların açtığı yollardan geçtiğinin kabulünü esas alır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, iki indirgeme içererek Doğu’yu (kendini) ikincilleştirir: 1) Tarih Batı’nın inşa ettiği uygarlık mecrasında akmaktadır; 2) Azgelişmişlikten Batı’ya benzeyerek kurtulabiliriz.

Doğu’daki bu düşüncenin “doğru” olduğu teslim edildiği takdirde ise azgelişmiş ülkelerin kendilerine ucuz hammadde, ucuz emek vaat eden ülkeler bulması ve yukarıda tasnif edilmeye çalışılan sömürgeci faaliyetleri hayata geçirmesi, kendi dışındaki kültürlerin envanterini çıkaran bir bakış geliştirmesi gerekmektedir. 1299-1922 arasında varlık gösteren Osmanlı Devleti’nin nüfuz coğrafyasında Batı’nın kolonyalist uygulamaları ortaya çıkmamıştır.

Batı’nın “Doğu” Karşısında Referansı Olan Üç Kavram- Uygarlık, Hıristiyanlık, İnsanlık:

Batı’nın Batı-dışı kültürlere karşı üç kavram ile kendisini tefrik ettiği söylenebilecektir. Bu üç kavram, Doğuluların niçin Batılı olamayacağına dair sınırları belirlemektedir. Batı, karşılaştığı kültürlerin gücüne/yapısına göre “Haçlı”, “Uygar”, “Humanist” değerlerle hiyerarşik konum kazanmaktadır.

Yüksel Kanar “Batı’nın yegâne uygarlığı mevcut uygarlıktır” demektedir. Batı tarih boyunca başkaca bir uygarlık getirmemiştir. Batı için Avrupa ve onun uzantıları dışında kalan dünya “kurgulanmış Doğu” kapsamına girmektedir. Sadece kuzeydeki Avrupalılar (Katolik ve Protestan nüfus) safkan Avrupalı kabul edilir, kalanı “Doğu”dur. Bizans coğrafyası Ortodoks olduğundan “Doğu” sayılmaktadır. Kanar’a göre Avrupa uygarlığının özü “barbarlık”tır. Müellif tarihçilerin de kuzey Avrupa’yı “barbarların yurdu” olarak tanımladığını belirtir. Avrupa-Batı kendi barbar kimliğini zor kullanarak “kurgulanmış Doğu”ya dayatmış, tarihin gördüğü en yıkıcı uygarlığı tesis etmiştir. Batı uygarlığının evrensel gibi görünen değerleri “Avrupa barbarlığının küreselleşmesi” olarak kabul edilmelidir (Kanar, 2016: 10-11).

Tarihçiler uygarlıkların beşiğinin Akdeniz olduğunu ifade etmektedir. İslâm, hicretten (622) sonra çok kısa sürede yayılarak Akdeniz havzasına çıktı; 649’da (Hicri 28) Kıbrıs fethedildi. İslâm’ın Akdeniz’e ulaşmasının ve İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethinin (711, Tarık b. Ziyad) Avrupa’nın dengesini bozduğu ifade edilmiştir. Ortodoks Hıristiyanların eline geçen Roma İmparatorluğu da Batı’nın gözünde fiilen bir “Doğu imparatorluğu” sayılmıştır.

Henri Pirenne, İslâm’ın yayılışıyla Avrupa’nın ağırlık merkezinin kuzeye çıktığını, Şarlman’ın (742-814) siyasal tasarrufuna geçtiğini söyler. Papa da “Kilise’nin Germenleşmesi”ne ve Akdeniz-Roma geleneğinden kopuşuna onay vermiş, Avrupa-Batı’nın imal edilmesi işinde vazife almıştır (Pirenne, 2012: 306-307). 1492’de Reconquista bir “dinsel ayıklama” olarak kullanıldı ve İspanya Yahudilerle Müslümanlardan “arındırıldı.” Avrupa kimliğini belirleyen de Katolisizm oldu. Reconquista ile sömürgecilik, Avrupa’nın kendisini Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığı da Avrupalı olarak tanımlamasına yol açmıştır.

Avrupa’nın kimliğini Doğu’dan koparmasını İbrahim Kalın da ifade eder: “Bir Haçlı askerinin şu ifadesi çarpıcıdır: ‘Türkleri, putperestleri kutsal topraklardan sürdük; ama Rûm (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Ya’kûbî sapıklardan kurtulamadık.’ Haçlılar Doğu Hıristiyanlarına karşı en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdır” (Kalın, 2008: 68).

Serge Latouche’ye göre “Dünyanın batılılaşması hareketi öncelikle bir Haçlı seferidir” (Latouche, 1993: 19). “Haçlı ruhu” Avrupalı tüccar, asker ve misyonerleri birlikte hareket etmeye zorlayarak beyaz adamın kendisine kutsal bir misyon verildiğine inanmasını sağladı. Batılı beyaz-Hıristiyan açgözlülükle yeni bölgeleri denetlemek için kanlı bir sömürgecilik politikası uyguladı. Emperyalizmin üç sınıfı (asker, burjuva, ruhban) baharat, altın, esir, ticaret eşyası yağmasıyla gezegene el koyarken, sömürgecilik sadece köleleştirme, talan, soygun değil doğaya tümüyle egemen olma, zenginlikleri ve ruhları ele geçirip envanterini çıkarma işlemi olarak hareket etti (Latouche, 1993: 21). Hıristiyanlık İslâm’ın ayak basmadığı topraklarda Batı’nın talanı için araçlaşmaktaydı.

Ramazan Kurtoğlu da Batı emperyalizminin Hıristiyanlıkla ilişkisinden bahseder. Misyonerlerin Hıristiyanlığı ticari çıkarlarla ve bilgiyle harmanlamalarını metodlaştırdıklarını ifade eder. Hıristiyanlık silahlı güç kullanmadan mahalli geleneklerin üzerinde ciddi bir psikolojik üstünlük sağlamaktadır. İngilizler kriket oyununu Hıristiyanlığı kullanarak sömürgelerine yerleştirmiş, Fransızlar koloniler üzerinde Katolik kilisesini yerleştirdikten sonra etkili olmuş, İspanyollar Hıristiyanlığı kullanarak Amerika kıtasına Hispanik mirasını bırakmıştır (Kurtoğlu, 2017: 23).

Yukarıdaki alıntılardan Batı’nın kendi dışındaki kültürlerle “din savaşı” yürüttüğü anlamı çıkmamaktadır. Batı’yı “Batı” yapan üç yapı bulunmaktadır: 1) Roma-Germen hukuk sistemi, 2) Katolik (ve Protestan) kültür, 3) Hümanizm, sömürgecilik ve kapitalizm. Hümanizm Tanrı’nın varlığını kabul etmekle beraber ahlâkı doğaya ve insan aklına dayandırmaktadır. Batı’yı inşa eden üç yapı da sınıflı toplumu meşrulaştırmakta, seçkinlerin “öteki” üzerinde hegemonyasını tesis etmektedir.

Baykan Sezer Avrupa’nın İslâm karşısındaki konumunu, haç-hilal kavgasından değil tarihteki Doğu-Batı çatışmasından kaynaklandığını savunur. Batı, hammadde ve zenginlik bakımından kendisinden üstün olan Doğu’nun servetlerini yağmalamaya mecburdur. Ancak İslâmiyet, Doğu-Batı arasındaki bu çatışmada bütün Doğu’yu saran bir dünya görüşü olarak belirmiştir (Sezer, 2011: 101).

Antonio Negri-Michael Hardt, Uluslararası Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi insanî yardıma adanmış STK’ları yeni dünya düzeninin misyonerleri saymaktadır. Bu örgütlerin faaliyetlerini sömürgecilik döneminin Cizvit ve Dominiken tarikatlarının kullandıkları ahlâkî araçlara benzetirler. Seküler görünümlü ahlâkî mücadele, emperyal müdahalenin cepheye sürdüğü kuvvet haline gelmektedir (Negri-Hardt, 2003: 61).

Batı’nın misyonerlik faaliyetleri sadece “insancıl” STK’lar eliyle yürütülmemektedir; kiliseler Asya, Afrika ve Latin Amerika’da evangelizasyon (İncil mesajını öğretme) çalışmaları yapmaktadır. Afrika ve Amerika kıtaları günümüzde emperyal Hıristiyanlığın tebaasıdır.

Kültürel saldırısında Hıristiyanlık artık çatışmacı değil benzeştirici söylem üretmektedir. Bağışlama, diyalog, insan gibi kavramlar “evrensel” değer yüklenerek gündeme getirilmektedir. Batı, küresel karnavallar, dinleştirilmiş kutsal günler, dijital ağ cemaatleriyle “Doğu’da kalan” dünyanın geleneklerini çözmekte, kültürsüzleştirici bir karşı-kültür olarak yayılmakta ve bütün toplumları “evrensel tek halk” formunda birleştirmeyi hedeflemektedir.

Çağımızda Batı’nın sömürgecilikten vazgeçtiği düşüncesi yanlıştır. Dikkat edilirse gerek insan hakları teorisi, gerek uygarlık misyonu “evrensellik” iddiası taşımaktadır. Katolik kelimesinin anlamı da “evrensel”dir. Modern zamanlarda Batı, uygar-hümanist-insancıl söylemleri idealleştirerek Hıristiyan ve Roma-Yunan özünü örtmektedir. Fakat Batılı sömürgeciliğin farklı odaklarının kendi aralarında güç savaşı verdiği unutulmamalıdır.

15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’da yapılmış saldırıyı planlı ve uzun vadeli bir hesaplaşmanın uyarısı olarak görmek imkân dahilindedir. Katliamı gerçekleştiren tetikçinin kullandığı çoklu okumaya müsait semboller ve yetmiş dört sayfalık beyanname metninde yer alan ifadeler önümüzdeki yıllar içinde Batılı ülkelerde İslâm’a ve Müslümanlara karşı geliştirilecek tavrın işaretini vermektedir.

Bu eylem Batı içi hesaplaşmaları ifade etmekte, Batı’nın kendi arasındaki güç mücadelesinde Müslümanlar ve Türkiye üzerinden mesaj ilettiklerini göstermektedir. Batı’da küresel egemenliğin başat ülkesini sırasıyla İspanya, İngiltere, ABD temsil etmişti. Yeni bir şekillenme beklenebilir.

18 Mart 1915 Çanakkale zaferinin yıldönümü öncesinde gerçekleşen bu saldırının Türklerle savaşan Anzakların savaş yenilgisine atıf yaptığı söylenebilecektir. Bu anlamıyla eylem Batı ülkelerine “Türk tehdidi” uyarısında bulunmaktadır. Nitekim eylemci “Turkofagos-(Türk yiyici)” ifadesini kullanmıştır. Terör saldırısı İngiliz sömürgeciliğinin emperyal ve kültürel sahası olan Yeni Zelanda’da gerçekleşmiştir. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Yeni Zelanda üzerindeki etkisi bilinmektedir.

Teröristin ceketindeki “Black Sun-(Kara Güneş)” de dikkate alınması gereken bir semboldür. Bu simge 18 Kasım 2018’de Yunanistan ile Estonya arasında oynanan maçta Türk bayrağının yakılması eylemi sırasında da ortaya çıkmıştı. Black Sun, Alt-Right (alternative right-alternatif sağ) denilen aşırı ırkçı, göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçü, neo-monarşi yanlısı, neo-Nazi yapılar tarafından kullanılmaktadır.

Ancak bu sembol Avrupa’da Rusya’nın desteklediği Slav Birliği’ni savunan örgütlerin de amblemidir. Terör saldırısını gerçekleştiren tetikçinin beyannamesinde “Türkler kendi topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz ve size zarar vermeyiz. Ancak Boğaz’ın doğu tarafında. Avrupa topraklarında yaşamaya çalışırsanız, Boğaziçi’nde, sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e geleceğiz, her camiyi yok edeceğiz ve Ayasofya da minarelerden kurtulacak ve şehir Konstantinopolis olacak” ifadeleri Dostoyevski’nin İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösteren pan Slavcı görüşleriyle benzerlik taşır.

11 Eylül 2001 tarihinde İkiz kulelere yapılan saldırıdan bir ay sonra ABD’nin bu olayı gerekçe göstererek Afganistan’ı ve 2003’te de Irak’ı işgal ettiği hatırlanmalıdır. ABD Başkanı George Bush, bu işgalleri “terörizme karşı Haçlı Seferi başlattığını” söyleyerek gerekçelendirmişti.

15 Mart 2019’daki eylemi, benzer şekilde bir milat saymak mümkündür.

Saldırganın İngiliz havzası ile pan Slav havzasının tarihi mirasına sahip çıkan sembollerle eylem yapması, iki yaklaşımla ele alınabilir:

Birinci olarak saldırganın eylemi, Avrasya merkezli, Çin-Rusya ve Çin-İngiltere eksenli yeni küresel denge arayışı içinde anlamlandırılabilecektir. Bu ihtimal Türkiye’nin İpek Yolu projesi çerçevesinde yatırımlar yapmasının, bazı ülkelerin enerji politikalarıyla çatışmasıyla ilişkilendirilebilir. Nitekim son dönemde Amerikan Exxon-Mobil şirketi Akdeniz’de (Kıbrıs) büyük miktarda doğal gaz keşfetti ve İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan-İtalya arasında EastMed Boru Hattı Anlaşması imzalandı.

İkinci olarak ise eylem istihbarat açığını ortaya çıkarmıştır. Yeni Zelanda saldırısıyla istihbaratı güçlü ülkelere, güvenlik açıklarına dair ikaz verilmiş olabilir.

Netice itibariyle kapitalizmin kendi iç çelişkilerini İslâm’ı bahane ederek yürüttüğü, sömürgeciliğin yeni bir pozisyon aldığı düşünülebilir.

  • Gündüz Ahmet, Sömürgecilik Kavramı ve Sömürgeci Devletlerin Uyguladıkları Taktikler-Ortadoğu Örneği, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Yıl: 9, Sayı: XXV, ss.763-784, 2016
  • Kalın İbrahim, İslâm ve Batı, İsam Yayınları, 2008
  • Kanar Yüksel, Batının Doğusu: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi, Mahya Yayınları, 2016
  • Kurtoğlu Ramazan, Küresel Para Oyunları ve Psiko-Siber Savaş, Destek Yayınları, 2017
  • Latouche Serge, Dünyanın Batılılaşması, Ayrıntı Yayınları, 1993
  • Negri Antonio-Hardt Michael, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2003
  • Pirenne Henri, Hz. Muhammed ve Şarlman, Pınar Yayınları, 2012
  • Sezer Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Kitabevi Yayınları, 2011
  • Sunar Lütfi, XIX. yüzyıl Avrupa’sında Emperyalizm Algısı, Sosyoloji Dergisi, Sayı: 14, 2007

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İle Aile Olmak

  • KAVRAMLAR:

Biyolojik Cinsiyet (Sex):

Erkekle kadın arasında duygusal/psikolojik anlamda farklar bulunmaktadır. Bebeğin cinsiyetini erkekten gelen sperm hücresi belirlemektedir.

Erkek Kadın
Aile Reisi Aileye Bağımlı
Özgür Hamarat-Duyarlı
Korumacı Sadık-Tutkulu
Cesur-Mert Özverili
Yiğit Üretici-Neşeli
Ocağı yakan Ateşi canlı tutan
Atılgan-Cesur Narin-Şefkatli
Güçlü Sevecen

Biyolojik cinsiyet (sex); kadın ile erkek arasındaki biyolojik/fizyolojik farklılıkları esas alan bir sınıflandırma kavramıdır. Bir insanın erkek veya kız olarak doğması onun gelecekteki hayatını belirleyecektir.

Biyolojik Cinsiyet
Doğuştan gelen biyolojik-fizyolojik nitelikleri ifade eder
Erkeklik veya kadınlığı tabiat tayin eder, sonradan öğrenilmez
Erkeklik ve kadınlık genler, üreme organları, hormonlarla açıklanır
Erkek ve kadın kimlikleri evrenseldir

Dünyadaki Cinsiyetle İlgili Tartışmaların Temelinde “İnsan” Kavramı ve İnsan Hakları Teorisi Vardır:

Bugün Türkiye’de aile, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi meseleler İstanbul Sözleşmesi üzerinden tartışılıyor. Oysa problemin kökeninde Batı’nın “insan” kavramı ve bu kavrama yaslanan “insan hakları” teorisi vardır. 6284 sayılı yasa mülga olsa bile Türkiye’de “aile” kurmanın önündeki büyük engeller kaldırılmış olmaz.

İslâm’ın ve Türk kültürünün “Erkek” Kavramı Batı’nın “İnsan” ve/veya “Eril” Kavramına İndirgenemez:

İslâm ve Türk Kültüründe Erkek Kavramları

Recul Zekât veren, Allah’ı unutmayan
Feta Muvahhid, Namusunu Koruyan, Zina etmeyen, Helal Kazanan
Gazi Allah için cehdeden
Ahî Allah için kardeşlik yapan, doğru söyleyen, miskin/yetim/esire sofra açan
Ahi Yiğit, civanmert
Alperen Yiğit, nizam-ı âlem davası için cehdeden
Herif Zanaatkâr, helal geçim sahibi, esnaf teşkilatlanmasının neferi
Asgar-Asker Er. Dîvânü Lügâti’t- Türk’te: “Kuş kanatın er atın.”
Eren Er, eren, yiğit, asker.

Kur’an’da Batı’da doğan feminist teorinin dikkate almadığı “iki erkek” ve “iki kadın” tipleme bulunmaktadır. Kur’an, bütün erkeklerin aynı kavramlarla tanımlanamayacağını işaret etmektedir.

İki erkek hangi amelde farklılaştılar?

Habil Kabil Kurban, adaleti yerine getirmek
İbrahim Nemrut Hanif olmak-Allah’tan başkasına tapmamak
Musa Firavun Aileyi ve akrabalığı korumak
Yusuf Firavun Yoksulu, yetimi, miskini doyurmak; iffeti korumak
Hz. Muhammed Ebu Cehil Kimseyi haksız yere öldürmemek
Hz. Muhammed Ebu Süfyan Kimseyi haksız yere yurdundan çıkarmamak
Recul (24: 37) Karun Reculler namazı kılar, zekât verir, Allah’ı tesbih eder

Toplumsal Cinsiyet (Gender):

Toplumsal Cinsiyet kavramını sosyolojiye kazandıran ismin Ann Oakley olduğu ifade edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet terimi İstanbul Sözleşmesi’yle uluslararası hukuk sistemine girmiştir.

Toplumsal Cinsiyet-Gender
Erkek Kadın
Erkek bıyıklı olur Kadının saçı uzundur
Erkek silah kullanır Kadın yemek pişirir
Erkek ava çıkar, dağdan odun getirir Kadın ineğe bakar
Kamusal alan: erkek para kazanır Özel alan: kadın çocuk yetiştirir
Erkek rengi: mavi-siyah-kahverengi Kadın rengi: mor-pembe-yeşil
Erkek otomobilde şofördür-aktiftir Kadın şoförün yanında pasiftir
Erkek saygın görevlere gelir Başarılı erkeğin arkasındadır
Erkek hâkim-doktor-asker olur Kadın öğretmen-hemşire olur
Erkek sanayici-büyük tüccar olur Kadın sekreter-muhasebeci olur
Erkek ceket-pantolon giyer Kadın pardösü-etek giyer

Toplumsal Cinsiyet Rolleri (Gender roles):

Her toplumda erkek ve kadın rolleri yani maskülen ve feminen sayılan davranışlar birbirinden farklıdır:

Cinsiyet Rolleri
Türk Toplumu Diğer Toplumlar
Eski Türk erkeği pantolon giyer Eski İskoç erkeği etek giyer
Osmanlı erkeği çoğunlukla tek eşlidir Arap erkeği polijeni-çok eşlidir
İslâm kültüründe kadına mehir verilir Yahudi kültüründe gelin damada drahoma götürür
Eski Türk kadınının gelinliği al-yeşildir Batı’da kadınlar Kilise’de beyaz gelinlikle evlenir

Sanayi toplumu yapısının giderek bütün dünyayı belirlemesine bağlı olarak Batı-dışı dünyada da erkek ve kadının toplumsal cinsiyet rolleri tek tipleşme karakteri göstermektedir. Bütün insanlık simgesel bir kimlik dayatmasına uğratılmaktadır. Bebeklikten itibaren kızlara “pembe”, erkeklere “mavi” renkli elbiseler giydirilmekte, oyuncaklar alınmaktadır. Masallarda “beyaz atlı prens”, “uyuyan güzel”i öperek kurtarmaktadır. Tüm toplumsallaşma süreçleri erkeği kamusal alana, kadını ise özel alana doğru koşullamakta ve cinsiyetçi bakış açılarını pekiştirmektedir (Ersöz, 2016: 26-27).

Toplumsal Cinsiyet’in Ayrımcı Hiyerarşisi:.

  1. Yatay Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı
  2. Dikey Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı. (Ersöz Aysel Günindi, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anı Yayıncılık, 2016)
  • TCE TEORİSİ CİNSİYET KİMLİKLERİNİ VE ROLLERİNİ NASIL ETKİLİYOR?

TCE, toplumumuzun yapısını BEŞ ETKİ ile değiştirmektedir:

Birinci Etki: Uluslararası Sözleşmelerle İç Hukukta Mevzuat Değişiklikleri ve Yerel Mahkeme Kararları.

CEDAW-Medeni Kanun-4320 sayılı yasa-Ceza Kanunu: Süresiz Nafaka

Süresiz Nafaka

Yeni Medeni Kanun

Evin Reisi Düzenlemesi

Mal Rejimi Düzenlemesi

4320 sayılı yasa

5237 sayılı ceza yasası

İstanbul Sözleşmesi-6284 sayılı yasa-Ev İçi Şiddet: Meşru Nikâh Aranmamaktadır

İkinci Etki: Kadın ve erkekleri birbirine benzeştirerek cinsiyetsizleştirmeye yönelik resmi ve gayr-ı resmi çalışmalar.

Üçüncü Etki: Dinde ve dilde TCE “eğitim” çalışmaları:

Dilde TCE Dinde TCE
Bayan Kadın İnsanın atası Âdem İnsan nefs-i vâhideden yaratılmıştır
Âdemoğlu İnsan evladı Peygamberler erkektir Hz. Meryem’e vahiy indirildi, kadın peygamber olur
Bilim adamı Bilim insanı Erkek kadınlara imamdır Allah insanı halife yarattı kadın imam olur
Annesi onu iki yıl emzirdi-Bakara 233 Kadının çocuğunu emzirme yükümlülüğü yoktur.
Peygamber’i süt annesi emzirmiştir

Dördüncü Etki: Giderek büyüyen lbgti (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireylerden oluşan beşerî toplumsal zemindir.

  • Aile kurmanın önünde yasal engeller bulunmaktadır.
  • Öğrenci kitle büyütülerek cinsel yönelime açık bir bekârlık imal edilmektedir.

Beşinci Etki: Transhumanist çalışmalar.

  • Yapay Zekâ
  • Posthuman
  • AİLEYİ NASIL KURACAĞIZ?

Milletler aile temelinde varlıklarını sürdürür ve devlet kurabilir: Kural olarak bütün toplumların temeli ve hayatını sürdürebilme kabiliyeti aileye bağlıdır. Batı’da toplumun temeli “aile” olmaktan çıkarılmıştır:

Toplumu kadın temelinde değil aile temelinde inşa etmek devletin görevi ve varlık sebebidir. Devlet gençliğin evlenmesinin önündeki engellere yol vermemelidir.

Bacıyan-ı Rûm

Osmanlı Tarihçisi Âşıkpaşazâde (ö. 1481/886) “Tevârih-i Âl-i Osmân” isimli kitabında dört zümreden bahsetmektedir: “Anadolu’da misafirler ve seyyahlar arasında dört tayfa vardır ki anılır. Biri Anadolu Gazileri, biri Anadolu Ahıları, biri Anadolu Abdalları, biri de Anadolu Bacıları” (Derviş Ahmet Âşıkî, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Yayınları, 2011: 206).

Âşıkpaşaoğlu Tarihi’ne göre Hacı Bektaş-ı Veli (d. 1209, ö. 1271) Hatun Ana’yı kızı (evlatlığı) seçti ve bütün gizli bilgilerini ve kerametlerini ona gösterdi. Hatun Ana’da ona ölünce mezar yaptırdı (Derviş Ahmet Âşıkî, 2011: 207).

Mikail Bayram Hacı Bektaş-ı Veli’nin menâkıbnamesi olan Velâyetnâme adlı eserinde bu bacının “Fatma Bacı”, “Kadıncık Ana” ve “Fatma Ana” olarak sık sık geçtiğini, Velâyetnâme’de Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nden fazla olarak şu bilgilerin yer aldığını ifade eder: “Fatma Bacı erenler ve dervişlerin saygı gösterdiği, Hacı Bektaş’ın sık sık ziyaret ettiği yaşlı bir kadındır. Bu yüzden kendisine Kadın Ana dendiği muhakkaktır. Bu yaşlı Ana’nın erenler meclisine girdiği, bazen erenlere sofra düzdüğü, misafirleri ağırladığı, Sivrihisarlı Nuru’d-din’in kızı olduğu, bilahare Sulucakaraöyük’e yerleştiği, babasından kalan servetini erenler yoluna harcadığı muhakkaktır” (Mikail Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rûm-Anadolu Bacılar Teşkilatı, Çizgi Kitabevi, 2016: 23).

Türkmen toplulukları binlerce çadırla Anadolu’ya girdiler ve coğrafyada yayılarak yerleştiler. Coğrafyaya yayılma, toprağı iktisadî anlamda verimli kullanma amacı taşımakta ve aynı zamanda Roma ülkesi olan toprakları kontrol (gözetme) amacı taşımaktadır. Ahilik, fütüvvet düşüncesinden doğmuş bir muâhat/musahiplik tasavvuru olarak anlaşılmalıdır.

Türkmenlerin iki katmanlı bir toplum yapısına sahip bulunduğu ifade edilebilir: 1) Selçuklu Sultanlarının yönlendirmesiyle Anadolu’ya gelen teşkilatlı büyük nüfus kitleleridir; 2) Mürşid-talip toplulukları olarak fütüvvet-musâhiplik marifetini yürüten teşkilatlardır.

Türkmenlerin yerleşme düzeninin yani iktisadî/siyasi/askerî gayelerin gereği olarak teşkilatlı bir yapı arz ettiği ve bunun yanında İslâmî gayelerle ayrıca bir teşkilat sistemi kurulduğu düşünülebilir. Yesevî irfanına bağlanan bu ikinci teşkilat modelinin gazi/ahî/abdal/bacı zümreleri olarak ortaya çıktığı ve binlerce çadırdan oluşan Türkmenlerin siyasî/iktisadî/askerî teşkilatlı yapısına yön verdiği söylenebilecektir.

Ankara’dan Kızılcahamam-İstanbul yolu istikametinde 70. km’de Taşlı Şeyhler köyündeki “Kırmızı Ebe” ve “Oruç Gazi” hakkında anlatılan efsane de Bacı hareketinin örneği olarak okunabilir. Kırmızı Ebe’ye atfedilen efsane sadece Bacıyân-ı Rûm’un faaliyetlerini yansıtmakla kalmamakta, bu topraklara “Anadolu” adının verilmesiyle ilgili bilgi de üretmektedir.

Efsaneye göre Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) ordusuyla Yabanabad (Kızılcahamam) kazasına bağlı Taşlı Şeyhler Köyü’nde konaklar. Köylüler askerleri ağırlamakta çaresiz kalmışken sırtında yetim yavrusu Oruç’la “Kırmızı Ebe” diye bilinen “Kırgız Ebe” adlı kadın elinde bir helke (bakraç) ayran ile ordunun konak yerine gelir. Küçük bir taş oluğa bir bakraç ayranı döker. Gaziler sırayla gelip hem içerler hem de kırbaları doldururlar. Bir bakraç ayran koca orduyu doyurur.

Ayranı içen Gazilerle Kırmızı Ebe arasında şu konuşma geçer: “Doldurun gazilerim, -Doldur ana, -Doldurun yavrularım”. Askerler içerler, kırbalarını doldururlar. Kırmızı Ebe hâlâ “Doldurun gazilerim” demektedir. Kırbaları dolan askerler: “Ana, dolu” diye cevap verir. Bu cevap diyar-ı Rûm toprağına “ANADOLU” adının verilmesinin sebebi olarak gösterilir. Bu hadiseden sonra Selçuklu Sultanı Taşlı Şeyhler köyünü Kırmızı Ebe ve oğlu Oruç Gazi’ye yurtluk ve ocaklık olarak vakfeder ve köye atlıların (vergi tahsildarlarının) uğramayacağı hususu ferman buyrulur. Oruç Gazi, 90 yaşına kadar gaza eder ve sonunda şehit düşer. Cenazesi köyün alt başına defnedilir. Kırmızı Ebe’nin türbesi ise köyün üst başındadır.

Anlatılan bu efsane ile Mikail Bayram’ın Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rûm adlı eserinin birlikte değerlendirilebileceğini düşünmekteyiz.

Ahilik eksik bir bakışla “esnaf teşkilatı” olarak görülmektedir. Ömer Lütfi Barkan’ın işaret ettiği üzere ahiler köylerde de teşkilatlanmışlardır. Kırmızı Ebe efsanesinde de görüldüğü üzere “Bacılık” muhtemelen Taşlı Şeyhler Köyü’nde de teşkilatlıdır. Büyük ihtimalle Selçuklu Sultanı’nın köyde konaklaması da Bacı teşkilatıyla ilgilidir.

Dokumacılık-El Sanatları:

Mikail Bayram’a göre Türk kadını çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık, kumaş imalatı, giysi imalatı gibi sanatları yürütmektedir. Mikail Bayram, Fatma Bacı’nın Bacı teşkilatını Kayseri’de Külahduzlar mahallesinde kurduğunu ve burada bacıların örgü ve dokumacılık mesleğiyle uğraştığını belirtmektedir. Mikail Bayram, Abdal Musa’nın başındaki ak börkün (bükme elif tac) Bacı’ların Kayseri ve Kırşehir’deki Külahduzlar mahallesinde imal ettikleri külahlardan olduğunu da işaret eder. Müellife göre Bacılar, Ahilerle birlikte Uc bölgelere giderek sanatlarını icra ettiler ve Yeniçerilerin ak börkleri ile giysilerini (askerî kıyafetlerini) imal ettiler (Bayram, 2016: 74). Mikail Bayram’a göre Evhadü’d-din-i Kirmanî’nin seccadesi de Bacıların dokuma tezgâhında imal edilmiştir (Bayram, 2016: 75).  

Mikail Bayram Bacı teşkilatının başlangıçta Ahi teşkilatının bulunduğu Kayseri, Konya, Kırşehir, Larende gibi yerleşim merkezlerinde kurulduğunu ancak Moğol istilası sonrasında Uc bölgelere ve Moğolların ulaşamayacağı bölgelerde köylerde teşkilatlandığını ifade etmektedir (Bayram, 2016: 76). Konya’nın Başara köyünde menşei tarihin derinliklerine uzanan motif ve desenlerde halılar imal edildiğini söyleyen Mikail Bayram’a göre köyün adı Ahi Başara’dan gelmektedir. Ahi Başara, Ahi Türk’ün kardeşi olup Mevlana’nın dostu Hüsamu’d-din Çelebi’nin amcasıdır. Bu bilgiden hareket eden Mikail Bayram, Başara köyünde imal edilen halıların Bacı teşkilatının faaliyetinin eseri olduğu kanaatindedir.

Köy Kuruculuk:

Mikail Bayram’a göre Konya’nın 20 km. batı istikametinde Ulumuhsine ve Kiçimuhsine adlarındaki iki köyde de bu köylere has motiflerde halılar bulunmaktadır. Bu köylerin halkı Kiçi Muhsine ve Ulu Muhsine adlı iki kız kardeşin bu köyleri kurduğuna inanmaktadır. Mikail Bayram köylülerin bu inanışı ve halılardaki motiflerden hareketle köyde Bacı teşkilatının bulunduğunu düşünmektedir (Bayram, 2016: 77).  

Askerî Yapılar:

Yine Mikail Bayram’a göre Türk kadınları binicilik ve atıcılıkta usta olduklarından savaşlara da katıldılar. Bayram, İbn Batuta’dan nakille Özbekler arasında “Havatin-Hatunlar” şeklinde adlandırılan bir kadın teşkilatına vurgu yapar. Bayram’a göre Uc bölgelerde Türkmen aşiretler arasında savaşçı kadınlar bulunmaktadır.

Sofra Hizmeti:

Mikail Bayram’a göre Fatma Bacı’nın babası Evhadü’d-din-i Kirmanî, çevresindekilere yolcu ve kimsesizlerin yedirilip, içirilmesi, barındırılması ve çamaşırlarının yıkanmasına dair öğütlerde bulunmuştur.  Kirmanî, bu tür işleri kadınların yapmasının büyük sevap kazanmaya vesile olduğunu telkin ettiğini ifade etmiştir. Kirmanî, ahiliği, “malını ve servetini yolcu, yoksul ve muhtaca harcamayı ülkü edinmek” olarak tarif etmektedir (Bayram, 2016: 79).

Genel Değerlendirme:

  1. Bacıyân-ı Rûm hareketi bir kadın hareketi olmayıp Ahiyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Abdalân-ı Rûm zümreleri ile birlikte hareket eden bir teşkilattır.
  2. Mikâil Bayram’ın işaret ettiği şekliyle Bacı hareketinin bir askerî yapı olmadığını zira Gaziyân-ı Rum’a dahil edilmedikleri ifade edilmelidir. Gaziyân-ı Rum zümrelerinin akıncı oldukları, Bacı hareketinin savunma amaçlı işlev yüklendiği söylenebilecektir.
  3. Bacı hareketinin toplumun temel teşkilatı olan aile sistemini koruduğu, bir eşitlik davası gütmediği de ifade edilmelidir. Türkmenler iktisadî ve sosyal varlıklarını bir taraftan Bizans ve diğer taraftan Moğol baskısına karşı aile-devlet modelini koruyarak sağlamıştır.
  4. Bacı hareketinin meslek aidiyetlerinin “cinsiyetçi” karakter taşıdığı görülmektedir. Bacılar dokumacılık, sofra hizmeti, köy/kasaba kuruculuk gibi faaliyetlerle Ahi/Gazi/Abdal teşkilatlarının faaliyetlerini entegre etmiş ve kırsal-kentsel alanları birbirine eklemleyen bir hizmet modeli geliştirmiştir.
  5. Mikail Bayram’ın da işaret ettiği üzere Bacı hareketi, Ahilerin teşkilatlandığı yerde teşkilatlanmıştır. Hareketin bu niteliği, onun modern zamanların Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) veya Toplumsal Cinsiyet Adaleti (TCA) kavramsallaştırması içinde değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Bu anlamıyla Bacı hareketi bir cinsiyet hareketi olmayıp Türkmenlerin bu topraklara özgü yerleşme düzenine dair bir seferberliğidir.

Kadınların Çift Hukukla Evlenmesi

Boşanmış kadının nafakasının eski eşi tarafından karşılanması (yoksulluk nafakası) kadın-erkek eşitsizliğinin itiraf edilmesi değil midir?

Kadının yasal düzenlemelerle yoksulluk nafakası adı altında aralarında nikâh/akrabalık gibi ilişki kalmamış adamdan “alan el” haline getirilmesi erkeği kaçınılmaz olarak “veren el” kılmaktadır.

İslâm hukukunda kadın-erkek eşitliği teorisi bulunmamaktadır. Kadın-erkek eşitliği teorisi 1789 Fransız devriminin “eşitlik” fikrine dayanmaktadır.

Türkiye’de kadınlar evlenme aşamasında “geleneksel” olanı önemsemekte ve eş (koca) adayından altın/ağırlık talep etmekte, aslında İslâm mehir hukukuna dayanarak nikâh akti yapmak istemektedir. Erkek taraf, “İslâmî bir evlilik” yapma arzusuyla altın/ağırlık taleplerini, düğün masraflarını, gelinliği, ev eşyalarını ve belki “balayı masrafları”nı karşılamaktadır.

Yargıtay’ın kararlarında da düğünde takılan altının kadına ait olduğu kabul edilerek aslında “mehir” geleneğinin korunduğu söylenebilecektir.

Ancak evlilik gerçekleştikten ve karı-koca olduktan sonra eşler arasında “eşitlik hukuku” devreye girmektedir.

Erkek bu çift hukuk yükümlülüğü nedeniyle gerek evlenirken ve gerekse boşandıktan sonra “veren el” olmaya zorlanmaktadır. Türk hukuk sistemi erkeği zımnen sürekli “akdin kadın öznesine ödeme yapmaya mahkûm varlık” olarak tanımlamış gibidir.

Kadınlar “eril iktidar-patriyarkinin kaynağı gelenektir” dedikleri halde geleneğin mehir hukukunun kendilerine uygulanmasını talep ederek çelişkiye yakalanmaktadır.

Zira, “Hem mehir alırım hem de evlendikten sonra edinilmiş mallarına ortak olurum, boşanırsak ömür boyu yoksulluk nafakası ile geçinirim” şeklinde yürütülen bir ilişki düzeni AİLE inşa etmez; kadının erkeği sömürme düzenini inşa eder.

Kadınlar eğer “eşitlik” temelinde bir evlilik istemekteyse:

– Nişan ve düğün masraflarını, takıları koca adaylarına yükleyememelidir (eşitliğe aykırılık).

– Eşit olduklarına göre evin nafakasını erkeğe/kocaya yüklememelidir (eşitliğe aykırılık).

Mehir hukuku varoluşsal anlamda kadın-erkek eşitliğini kabul etmeyen bir hukuktur.

Mehir hukukunda 1) Mal ayrılığı rejimi vardır; 2) Erkeğin evlilik birliği içinde karısının nafakasını karşılama yükümlülüğü ve evi tedarik etme, eşyaları dizme yükümlülüğü vardır; 3) Erkeğin mehir vermesi, düğün masraflarını karşılaması yükümlülüğü vardır.

Bu üç ilke 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi madde 152’de “Koca, birliğin reisidir.Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir” hükmünde mündemiç olarak muhafaza edilmekteydi.

Eşitlik hukuku ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186. maddesi uyarınca düzenlenmiştir: “Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.”

Eşitlik hukuku seçildiğinde 1) Erkek mehir ödemekle, altın/takı vermekle yükümlü tutulamayacaktır; 2) Erkek düğün masraflarını ödemekle yükümlü görülemeyecektir; 3) Evin geçimi için kadının da çalışması ve maaşını eve harcaması zaruret hale gelecektir; 4) Evlilik mal rejimi olarak “edinilmiş mala katılma rejimi” uygulanacaktır.

Bu durumda evlilik görüşmeleri sırasında taraflara şu soru sorulmalıdır: Mehir hukukuna göre mi nikâh akdi istiyorsun, yoksa kadın-erkek eşitliği hukukuna göre mi?

Evlenecek kadın ve erkek “kadın erkek eşitliği hukuku istiyorum” cevabını verirse ortaya çıkacak hukukî statü şöyle olacaktır: 1) Düğün masrafları kadın ve erkek tarafça “eşit” olarak katlanılmalıdır; 2) Erkek tarafın kız tarafa altın/ağırlık takma yükümlülüğü kalkar; 3) Ev eşyaları konusunda kadın ve erkek eşit masraf yapar. Kız tarafı “şu marka ve değerde eşya istiyoruz” demekteyse bunu karşı tarafa yükleyemez. Mütekabiliyet (karşılıklı muamele) esası hâkim olur; 4) Evlenen kadının çalışması mutlaklaşır. Kadın evin gelirine ortak olmaya mecburdur.

Diğer ifadeyle evlenecek kadın eğer “kadın erkek eşitliği hukuku” seçmişse koca adayından altın, gelinlik, çiçek, çukulata, balayı, evlilik hayatının sürdürüleceği ikametgâhta kullanılacak eşyaları vs. talep edemez. Bu taleplerini müstakbel eşiyle birlikte yapacağı masraflarla karşılayabilir. Keza evlendikten sonra da evin masraflarına katılmak ve ortak olmak zorunda kalır. Bu katılım ya ailesinden getirdiği bir gelirle ya da çalışarak sağlanabilir. Aksine talepler eşitliği bozmak, erkeğe angarya yüklemek anlamı taşır.

Evlenecek kişilerin hangi hukuku seçtiğinin belirtilmesi akitlerin dengeyi bozmaması ilkesinin bir gereğidir. İfade etmek istediğimiz ilke şudur: İki hukukla evlilik olmaz.

Diğer ifadeyle 1) Eğer mehir hukuku seçilmekteyse, noterde mal ayrılığı sözleşmesi yapılması gerekir. Bu durumda erkeğin düğüne ait masrafları karşılaması istenir; evlilik hayatını idame ettirecek nafakayı kazanması beklenir. Kadın “çalışmama hakkı”nı kullanır. Eğer koca nafakayı temin edemiyorsa, kadının boşanma hakkını kullanması meşru olur/olmalıdır; 2) Eğer akit “eşitlik hukuku” kapsamında gerçekleştirilmek isteniyorsa, o halde düğün masrafları, altın/balayı/ev eşyaları gibi masraflar erkeğe yüklenemeyecektir. Erkek karısının çalışıp evin giderlerine katkı yapmasını talep edebilecektir.

Çift Akit Problemi:

Hanefiler, aynı anda iki akit yapılmasının hadislerle yasaklandığını, iki akit niteliğindeki bağlayıcı hükümlerin sözleşmedeki dengeyi bozacağını ifade etmişlerdir. Nikâhta hem mehir hukuku hem eşitlik hukuku hükümlerini ihtiva edecek ve borç doğuracak şekilde akitleşmek “aynı anda iki akit”tir. Bu tür bir akitleşme dengeyi bozacaktır. Nitekim bozmaktadır.

Akdin Feshi Halinde Borç ve Sorumlulukların Hitamı:

Bir akit feshedildiğinde taraflar birbirlerini ibra etmekle borç ve sorumlulukları da hitama erer. Nikâh akti feshedildiğinde ise taraflara (erkeğe) “yoksulluk nafakası” yükümlülüğü getirilmiştir. Bu yükümlülüğün akdî kaynağı bulunmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi boşanmış kişinin yoksulluk nafakası yükümlülüğünü devlete ait olan “sosyal yardım ilkesi”ni eski kocaya getirmiştir:

“Sosyal hukuk devleti, ‘insan onuru’nun korunmasını amaçlar ve bunun için sosyal adaleti sağlamaya çalışır. Sosyal hukuk devleti, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak eşitliği, sosyal adaleti sağlayan ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir.” (Anayasa Mahkemesi Kararı: 2011/136 E-2012/72 K, tarih: 17.5.2012, R.G. Tarih-Sayı: 26.06.2012-28335).

AYM’ne göre sosyal devletin vatandaşlarının ekonomik yönden desteklenmesi, nikâh aktiyle birliktelik kuran eşler bakımından bir istisna oluşturmaktadır. AYM, boşanan eşe yoksulluk nafakası yükümlülüğünü “sosyal devlet ilkesi” gereği getirildiğini karara bağlamaktadır:

“Kanun koyucunun 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 175. maddesinde ‘süresiz olarak’ ibaresine yer vermesinin amacı, boşanmadan dolayı yoksulluğa düşecek olan eşin diğer eş tarafından, şartları bulunduğu sürece ekonomik yönden desteklenmesi ve asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır (…) Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür (…) Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğinde olan yoksulluk nafakasının özünde, ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi yer almaktadır (…) İtiraz konusu kuralda, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşen eşi korumak için diğer eşin, koşulları bulunduğu sürece, herhangi bir süre sınırı olmaksızın yoksulluk nafakası vermesi düzenlenmiş olup bu yükümlülüğün sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği olarak getirildiği kuşkusuzdur.       Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir” (Anayasa Mahkemesi Kararı: 2011/136 E.-2012/72 K., tarih: 17.5.2012, R.G. Tarih-Sayı: 26.06.2012-28335).

Ancak AYM, bu kararında erkeğe boşandıktan sonra nafaka ödeme yükümlülüğü getirilmesinin SÖZLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLALİ kapsamında olduğu hususunu değerlendirmemiştir.

Anayasa MADDE 48- “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir.” Süresiz nafaka uygulaması sözleşme özgürlüğüne aykırıdır.

Diğer taraftan yoksulluk nafakası angarya yasağının ihlali olarak da değerlendirilebilecektir.

Anayasa MADDE 18- “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.”

TMK 364. Madde Niçin Hükme Esas Alınmıyor?

AYM’nin yukarıda alıntı yaptığım kararında gerekçe olarak “yoksulluk nafakasının özünde, ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi yer almaktadır” beyanı yer almaktadır.

“Ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi”nin niçin boşanmış eşe yüklenen yoksulluk nafakası ile karşılanmak zorunda olduğu AYM 2011/136 E.-2012/72 K. sayılı kararında belirtilmemiştir. AYM, TMK 364. maddenin işletilmesini hangi gerekçe ile kabul etmemektedir?

TMK 364: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür. Kardeşlerin nafaka yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır. Eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklıdır.”

Yargıtay bir kararında “Yardım nafakası, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı sosyal ödevdir ve kanun koyucu, kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiş, bu ödevin ortadan kaldırılmasını ise, MK m. 365 ile sınırlamıştır. MK’nun 366. maddesi uyarınca, korunmaya muhtaç kişilerin bakımı bununla yükümlü kurumlar tarafından sağlanır. Bu kurumlar yaptıkları masrafları nafaka yükümlüsü hısımlarından isteyebilir. Yasanın bu hükmü de gözetildiğinde, nafaka yükümlülüğünün yasanın emrettiği ve özellikle refah içerisinde olan altsoy (oğul) için kaçınılmaz bir yükümlülük olduğu görülmektedir” hükmüne yer vermiştir (3. H.D. 2007/19271 E- 2008/860 K. sayılı karar).

Anlaşılacağı üzere AYM’nin 2011/136 E.-2012/72 K. sayılı kararındaki “Ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi” şeklindeki gerekçenin yasal delili TMK 365 ve 366. maddelerde mündemiçtir.

Teklifler: 1) Nikâhta mal ayrılığı rejimine geçilmelidir; 2) Boşanan kadının nafakası TMK 364 gereği kendi babasının veya erkek kardeşlerinin yükümlülüğünde olmalıdır; TMK 175 kaldırılmalıdır. 3) Boşanma davaları 3 ay içinde karara çıkmalıdır. Kişilerin evlilikleri askıda kalmamalıdır; 4) Nafaka ödememe durumuna tazyik hapsi uygulaması kaldırılmalıdır; 5) Mevcut yasal düzenleme (6284 sayılı yasa madde 7/1) sadece şiddeti değil “şiddet tehlikesi”ni de aile hayatına devlet müdahalesini meşru kılmaktadır. Şiddet suçu TCK kapsamında yargılama konusu iken aile içinde bundan muaf tutulması ceza yargılaması bakımından tutarsızdır; 6) Kadının beyanıyla (6284 sayılı yasa madde 8/1, madde 8/3) yargısız tedbir kararları verilerek aile kurumuna yönelik devlet müdahalesini düzenleyen hükümler kaldırılmalıdır; 7) Mal ayrılığı rejimini seçen eşler için eski Medeni Kanun’un 152-155 maddeleri yürürlüğe girmelidir.

Ek:

6284 sayılı yasa madde 7/1: Şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkesbu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir.

6284 sayılı yasa madde 8/1: Tedbir kararı, ilgilinin talebi, Bakanlık veya kolluk görevlileri ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine verilir.

6284 sayılı yasa madde 8/3: Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Bu kararın verilmesi, bu Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 152: Koca, birliğin reisidir. Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 153: Kadın, müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavin ve müşaviridir. Eve, kadın bakar.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 154: Birliği koca temsil eder. Mallarını idare hususunda karı koca hangi usulü kabul etmiş olursa olsun koca, tasarruflarından şahsen mesul olur.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 155: Evin daimî ihtiyaçları için koca gibi kadın dahi birliği temsil hakkını haizdir. Karının üçüncü şahıslar tarafından malum olabilecek surette salahiyetini tecavüz etmeyen tasarruflarından koca mesuldür.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 170: Karı koca, evlenme mukavelenamesi ile kanunda muayyen diğer usullerden birini kabul etmedikleri takdirde veya kabul edip de kanunda gösterilen sebeplerden birinin hüdusu halinde, aralarında mal ayrılığı cereyan eder.