Skip to content

Archive for

Evlenmek Kutsal Bir Hayat Birliği Kurmaktır

Oğuzhan Çağlar (Yeni Akit Gazetesi-İnternet): Evlilik ne demektir?

Lütfi Bergen: Evlilik ya da evlenmek “yeni bir ev kurmak” demektir. Bu da aralarında evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâhıyla gerçekleşmektedir. Bu anlamıyla “evlenmek” çift anlamlı bir kelimedir. Dikkat edilirse “beyt” kelimesi de böyledir. “Beyt”, bir yönüyle “ev” ve diğer yönüyle de “aile” anlamına gelir. Yine beyt kelimesi “mescid-kıblegâh” olarak da kullanılmıştır. Eski Türklerde “ev-bark” olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram da bu kutsallığı içerir. Bark kelimesi, “tapınak, mabet” anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır.

Ayrıca beyt kelimesinin “iki mısra”dan oluştuğu da hatırlanmalıdır. Mısra, vezinli, uyaklı şiir dizesidir. Demek ki, aynı vezinli, uyaklı iki mısra, beyt oluşturmaktadır. Mısranın bir diğer anlamı ise “kapı kanadı”dır. Bu anlamıyla kadın ve erkek birbirinin üstünü örterek kapıları kapatır ve otağı (odayı) tesis eder. Bu kapıların birinin içten diğerinin dıştan kapanması gerekir ki kapılar birbirini örtsün. Aksi halde “Amerikan kapı” olur ve kapı kanatları birbirini örtmez, bağımsız çalışır.

Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal hayat alanını ve kutsal birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise “ocak”tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılırarak “ocak” tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle “ev” sadece “evli” yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede “ev açma izni” verilmezdi. Bekârlar “bekâr odasında” kalabilirdi. “Ev açmak” kadın ve erkek için bir imtiyaz ve sosyal statüdür. Bu statüye erkek-kadın ancak nikâhla ulaşabilir.

Günümüzde modern hukuk sistemleri, toplumların temelini bu tür “cemaatik” oluşumlara dayandırmaktan özenle kaçınıyor. Çünkü kapitalizm için “aile” tüketim dışında kalma potansiyeli taşıyor. Düşünün ki, anne-babasını evine ve ailesine dahil eden bir sosyal birim anında “yaşlılar evi” anlayışını kıracaktır. Bu yaşlılara evde bakan oğul/kız, toplumun yaşlılar için öngördüğü bina, personel, yemek, bakım-onarım, yatak masraflarını asgari düzeylere çekecek, minimize edecektir. Aile kırılırsa herkes kapitalizmin müşterisi olur.

Oğuzhan Çağlar: Evliliğin Türk kültüründeki ve İslam uygulamalarındaki yeri ve önemi nedir?

Lütfi Bergen: Evlilik “ev kurma” kavramını da içerdiğinden kadın-erkek evlenmekle mahalleye katılma hakkı elde etmekteydi. Erkek, evlenmedikçe çalıştığı iş kolunda “usta” olamazdı. Aynı uygulama Osmanlı timar sisteminde de geçerlidir. Dirlik araziye yerleştirilen çiftçinin karısı ve çocukları olmak zorundaydı. Bekâra timar araziyi işletme hakkı verilmezdi. Yani evlenmek ekonomik istiklalin ve ehliyetin ilanıdır. Bu istiklal kadın-erkek için aynı etkiye sahipti.

Evliliğin sosyal hayatın inşasında da iktisadî niteliğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bugün kadınlar evlenirken baba evinden geçimliklerini sağlayacak bir servet almıyorlar. Aileler kızlarını okutarak “ücretli” kılmaya dönük bir yaklaşım geliştirmektedir. Oysa Türk töresinde kadının babasından alması gereken Çeyiz-Cihaz denilen bir hakkı vardır. Çeyiz-Cihaz, çoğunlukla bir koyun sürüsü, düveler, atlar, dokuma tezgâhı, meyve bahçesi, tarla, mera gibi bir geçimliktir. Türkiye’de bu gelenek, evlenecek kıza bir sandık dantelli havlu, yastık kılıfı, çarşaf verilerek yozlaştırılmıştır.

Bugün kadın okuyor, diyelim öğretmenlik diploması alıyor. Ancak atanamıyor. Bu kadına ailesi tüm öğretim hayatı boyunca belki 80-100 bin TL harcıyor. Kadın mezun olduğunda bir de yüksek lisans yapıyor. Ailenin harcadığı para yanında bir de öğrenim kredisi nedeniyle mezun kişinin ödemesi gereken 40-50 bin TL borcu oluyor. Bahsi geçen bu meblağlar, yani öğrenim masrafları ve öğrenci kredisi toplamı yaklaşık 150 bin TL’dir. Kadın tüm öğrenim hayatı boyunca aile içi emeğin “imece” değerlerinden de soğuyor. Dolayısıyla evlendiğinde eşiyle ilişkisini de “Ev hanımı olursam ev içi emeğimin ücretini alırım. Yok, çalışan kadın olursam, kendi emeğimin ücretini kendimi geliştirme masraflarına harcamam gerekir” denklemiyle kuruyor.

Geleneksel toplumda ise kadın babasından Çeyiz-Cihaz alacağını bildiği için “ev içi emek sömürüsü”ne uğradığını düşünmez. Kocasının evine gelirini sadece kendisinin kullandığı tarla, sürü, mera, atlar, dokuma tezgâhı gibi iktisadî servetle gider.

Yine geleneksel toplumda erkeğin de babasından alacağı Kalın hakkı vardır. Eski Türklerde Kalın, baba tarafından ödenmediğinde oğul babasından zorla alabilirdi. Kalın, kız tarafına verilir ve dört parçadır: 1) Kızın annesine süt hakkı; 2) Kızın babasına, düğün masrafı olarak, 3) Kızın ailesine, kızın ihtiyaçlarına karşılık olarak, 4) Kızın kendisine. Dikkat edilirse kadın hem evlenirken hem de kızını evlendirirken pay almaktadır. Bu nedenle “kız” eski Türklerde değerli sayılırdı.

İslâm’da ise evlilik sırasında doğrudan kadına verilen Mehir hakkı vardır. Bazı mezheplerde mehir verilmedikçe evlilik sahih değildir. İslâm fıkhında da bekârın kendi başına ev açmasına izin verilmemiştir. Ashab-ı suffa uygulaması bununla ilgilidir. Hz. Peygamber’in (asv) “Evlenmeye muktedir olduğu halde evlenmeyen benden değildir” dediği rivayet edilmektedir. Kur’an, “İçinizden bekâr olanları nikâhlayın” (24 Nur 32) ayetiyle de toplumun temelini “aile” üzerine yerleştirir. Evlilik hem eski Türk töresinde hem İslâm fıkhında küfüv=denk kişiler arasındaki bir akittir. Çeyiz-Cihaz, Kalın, Mehir uygulaması bu hususu sağlamaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun içine düştüğü sıkıntının temel sebepleri nelerdir?

Lütfi Bergen: Gelenek eleştirisi Türk toplumunu Batı tipi bir sosyal yapıya yönlendirmektedir. Son 150 yılda önce Çeyiz-Cihaz geleneği bozuldu. Babalar kızlarına paylarını vermediler. Ayrıca bazı bölgelerde Kalın, Başlık haline geldi. Başlık parası bir tür kadının “evlilik yoluyla satış bedeli” özelliği taşır. Evlenecek kız, bundan bir pay almaz. Gelenekteki bu yozlaşmayı gören idareciler Avrupa hukukunu aktararak medeni hayatı inşa etmek istemiştir. İkinci bir konu toplumumuzun kentleşme ve okullaşma süreci içinde denklik=küfüv hassasiyetini yitirmesinden doğan çatışmalardır. Evliliği sürdürmeyi sağlayacak geleneksel yapılar yıkılmıştır.

Türkiye’de dindarlar “aile” tanımı yapamamaktadır. Bu durum ailenin Batı’da tanımlanarak ülkemiz mevzuatlarını belirlemesi neticesine yol açmaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun eski önemine ve işlevine kavuşturulması için neler yapılmalıdır?

Lütfi Bergen: Öncelikle toplumuntemelinin “aile” olduğu hususu dindarlar tarafından teslim edilmelidir. Türkiye’de dindarlık İnsan Hakları teorisinin “birey” kavramını referans almaktadır. Geleneksel düşüncede “aile” deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Yani “aile” mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek “konut kredisi” borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın “aile” tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, “aile” olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de evlilik son 20 yıllık süreçte “borçlanma” anlamına geliyor. Oysa gelenekte “ocağın tütmesi” anlamını haizdi. Dindarlar “ev” edinme yollarını değiştirmedikçe “evlilik” ve “aile” hakkındaki mevcut kafa karışıklıklarını aşamaz.

Not: Bu röportajın özeti 16 Ağustos 2019’da şu sitede yayımlanmıştır: https://www.yeniakit.com.tr/haber/lutfi-bergenden-evlilik-karsiti-soylemlere-tepki-evlilik-kutsal-bir-hayat-birligi-kurmaktir-888216.html