Skip to content

Archive for

Dil, Logos, Modern Dindar-Entelektüel

Hayvanlar ve hatta bitkiler dahi dil, sembol kullanımı ve hakları ihlal etmek gibi konularda insan gibi “özne”dir. Bunu bana şu rivayet ilham ediyor:

“Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır.”

Kur’an, bazı taşların Allah korkusu ile hareketinden bahsettiğine göre kâinatta canlı olmayanlarda dahi “özne” olmak iradesinden bahsedilebilir:

“Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, Allah korkusuyla (aşağıya) yuvarlanır” (2 Bakara 74).

Teknoloji büyük gelişme içinde “insan”ın sınırlarını zorlamaktadır. Bu gelişme süreci nedeniyle belki de geleceğin insanının çalışmaya ihtiyacı olmayacak. Gelişen teknolojinin insanı ittiği gerçeklik şimdilik böyle görünüyor.

Bu durumda geleceğin insanının düşünmeye ihtiyaç duyacağını söyleyebiliriz. Başka türlü ya makineleşecek ya da hazlarının tatmini hevesiyle kendini ezecek.

Dindar entelektüel, teknoloji meftunluğu nedeniyle teknolojiye karşı çıkamıyor, “ilerlemeci tarih” anlayışı ekseninde düşünce üretiyor. Bu düşünce, doğayı ve doğayla uyum içinde yaşam biçimlerini uygarlaştırma zihniyetinin pratiği olan kolonyalizmin meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir. Ancak teknolojinin kendini dayatmasına karşı bir teorik mevzi, bir pratik model geliştiremediği için, dindar entelektüelizm modernitenin aracı haline gelmiştir.

Oysa Yunus Emre’nin “Sarı Çiçek” ile konuşması insan dışında kalan canlılığın ve hatta cansızlığın dahi Allah korkusunu güderek “yaşadıklarını” göstermekte değil midir? “Cansızların yaşaması” ifadesini bilinçli bir tercihle kullandığım anlaşılmalıdır. Bu haliyle aslında “ölü varlık”ların da “ölüm halleri”nin bir “yaşama hali” olduğunu ileri sürmekteyim. Şimdi Yunus’a bir dönelim:

“Sordum sarı çiçeğe evlat kardeş var mıdır
Çiçek eydür derviş baba evlat kardeş yapraktır.”

Yunus Emre’nin Sarı Çiçek’i, yaprağı “kardeş” gördüğüne göre insanın doğadan kopmuş varoluşa sürüklenmesi bu çiçek nazarından acınası ve istilacı/eziyet edici bir yabaniliği ifade etmektedir. Çiçek açısından insan, doğayı heimat (ev, yurt-yuva) olmaktan çıkaran bir bozguncuya dönüşmüştür.

“Heimat” kavramı, bir özne olarak çiçeklerin de insanlar gibi aynı toprakta “kul hakkı”nı güderek yaşamasını yani töreyle davranmasını şart koşan dirlik mekânına işaret etmektedir.

Böyle bir tanımla, “yerel” olarak “yuva”nın, töreli toplumların siyasal cihazıyla bütünleşebileceği umudu taşıyabiliriz. Fakat dikkat: “töreli” dedim. Bu “töre” nasıl anlaşılmalıdır?

Bir yuva olarak toprağa vurgu yapan Yunus Emre’nin çiçeği, töresiyle Hakk olana koşmaktadır.

“Sordum sarı çiçeğe niçin boynun eğridir
Çiçek eydür derviş baba özüm Hakk’a doğrudur.”

Anlaşılacağı üzere töre, toprağı varlığın esası/özü kılmakta ve onu da Hakk’a doğru yürür görmektedir.

Dindar entelektüelin ise, “sarı çiçek” gibi “basit” bir varlığı “özne” görmediğini, kendisine muhatap kabul etmediğini söylemek mümkündür. Çünkü bu entelektüel, modernitenin içinde kalmakta, kırsal olanın kentsel değerlerle teçhizatlanmasını talep etmekte, bu vasatı koruyarak “kültürel iktidar” olmaktan bahsedebilmektedir. Dindar entelektüel, kendisini, edindiği “akılsal yetenek” ile doğa/toplum/varlık için düzenleyici görerek sekülerleştirmekten kurtulamamaktadır. Sarı Çiçek ile Yunus arasındaki ilişkide “düzenleyici akıl”dan bahsedilememekte, tam aksine Yunus’un “kâinattan hikmet öğrenme cehdi” öne çıkmaktadır. Oysa dindar entelektüelizm, kâinatı “öğretici” görse dahi, kavramsal temellerini “kültürel iktidar” gibi bir zeminde tesis etmektedir. Buna göre, tabiata nazarı bile ona iktidar olmaya yöneliktir.

Yunus Emre’nin “Sarı Çiçek” ile konuşması ise çiçekteki varlık bilgisini ortaya çıkararak ters bir sorgulama yapmaktadır. Burada “öğreten” kişi, konuşabilen insana (hayvan-ı nâtık) daha üst bir DİL ile ve ÇİÇEK olarak konuşmaktadır. Dolayısıyla Yunus Emre, aciz olanın üstün olana öğretmesini şiirinin merkezine yerleştirmiştir.

Yunus, bu şiirinde DİL ve AKIL sahibi insanın, basit bir varlık olan “sarı çiçek DİLİ”nden dökülen beyana (LOGOS’a) muhtaç olduğunu göstermektedir.

Bu haliyle şiirin muhatabı “dindar entelektüel”, DİL sahibi kudretli bir varlık olduğu halde, bu cihazlarıyla kozmosa içsel aciz varlıkların ağzından dökülen LOGOS ile ilişkiyi kuramayan bir cahillikle gösterilmektedir.

Entelektüel, din ile ubudiyet ilişkisine (dindarlığına) rağmen sekülerleşmekten kurtulamamaktadır.

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001

Türk Seciyesini İnşa Eden Türkçedir

Bazı görüşlere göre “dil, toplumsal ilişkilerden doğan bir sembolleştirmedir.” Biz bu görüşten farklı olarak dilin Allah tarafından yaratılmış bir mahluk olduğunu düşünmekteyiz. Böyle bir yaklaşım şu iki neticeden birinin kabulünü de gerektirir: 1) Bir mahluk olarak dil, onu konuşan toplulukları bir millet olarak inşa eder; 2) Eğer dil yaratılmışsa, -Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmadığına göre- bu dili konuşmak için bir milleti yarattığı da söylenebilecektir.

“Dil”in Allah tarafından yaratıldığı hususu Kur’an’ın beyanına yaklaşan dikkatin fark edebileceği bir hakikat olur. “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması, O’nun varlığının ayetlerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır” (30 Rûm 22) ayetinde dillerin “ayet” olduğu ifade edilmiştir. İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Diller yaratılışı bakımından farklı değildir. Fakat konuşulan diller bunlarla konuşma bakımından farklılaşmaktadır” (Mâtürîdî, 2018: 203).

İmam Mâtürîdî’nin ifade ettiğini şöyle anlıyorum: Diller “yaratılmak” bakımından birbirine göre üstünlük kazanmazlar fakat onu konuşan milletler bakımından, bu milletlerin yeryüzündeki iktidarları bakımından bazıları diğerlerinden farklılaşabilirler.

İmam Mâtürîdî, bu ayetin teviline şöyle devam eder:

“Bu beyan, Mûtezile’nin şu görüşüne karşı delil teşkil eder: “Kulların sözleri yaratılmamıştır; Allah’ın bunlarda bir etkisi bulunmamaktadır.” Eğer insanların farklı dilleri konuşmasından Allah’ın yaratma etkisi olmasaydı, bunda O’nun varlığına bir delil olmazdı. Şu hâlde bunda Allah’ın yaratma etkisi bulunduğundan dolayı, O’nun varlığına bir delil olmuştur” (Mâtürîdî, 2018: 203).

Görüldüğü üzere bu ayet günümüzde kimi etnikçiler tarafından “ana dilde eğitim haktır; çünkü, diller Allah’ın ayetleridir” gibi bir söylemle savunulmaktayken, İmam Mâtürîdî, bu ayetin “yaratılmış bir mahluk” olduğu hususunun Allah’ın varlığına delil sayıldığı görüşü getirmektedir.

Şimdi iki ayeti hatırlayalım: “(Firavun ve adamları boğulup gidince, arkalarında) onlar nice bahçeler-bağlar ve pınarları terk etmişlerdi (44 Duhân 25); “İşte böyle oldu ve sonra başka bir toplumu, onların geride bıraktıklarına varis kıldık” (Duhân 28).

Dil konusunu da milletlerin yeryüzünde iktidar kılınması meselesini düşünmeksizin kritik edemeyeceğimizi sanıyorum. Diğer değişle “yeryüzüne varis kılınmış” bir milletin varlığı hususu dikkate alınmadan bir “dil” teorisi yapılamayacağı kanısındayım. Bu noktada bazı kavimlerin yeryüzünde “iktidar” kılınmasının da “ayet” olduğunu görmemiz gerekir. Nitekim, “Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz” (10 Yunus 14) ayeti, kimi milletlerin yeryüzündeki üstünlüklerinin izahında bize rehberlik etmektedir. Dolayısıyla bir milletin iktidarı, aslında bir DİL İKTİDARI da oluşturacaktır.

Bir hükümranlık dili olan Türkçeye de Hz. Nuh’tan gelen töreyi taşıdığı, Hz. Peygamber sonrası da nebevi fıkhı yüklendiği kabulüyle bakılması gerekir. Yani Türkçe eğer Macaristan’dan Çin sınırlarına kadar başat bir dil olarak yaşamaktaysa, bunun gerekçesi 1) Bu bölgede Türkçe konuşan bir millet varlığının bulunması, 2) Bu bölgede binlerce yıllık bir Türk iktidarının bulunması olmalıdır.

Binlerce yıl yeryüzünde muktedir olan bir dilin, Resullerle de muhatap edildiği düşüncenin doğası gereği kabul görmelidir. Böylece her Peygamber, her vahyedilmiş KİTAP, bu DİL içine kendini katmış olmalıdır. Böylece “dillerin ayet olması” konusu yeni bir perspektifle yorumlanabilecektir. Bir dil kaç peygamber/KİTAP ile muhatap olduysa, o nebilerin ve kitapların kavramlarını içselleştirecek, yani fıkıh taşıyacaktır.

Böylece şu söylenebilir: Bir toplumun nasıl yaşayacağının fıkhını “DİL” inşa etmekte veya “DİL” onu konuşmaya başlayan topluma fıkıh vermektedir. Fakat her millet, kendi hayat biçimine uygun kavramları alacak, millet varlığını vahiy temelinde yeniden yorumlayacaktır. Burada şu probleme gelmiş olduk: Milletler mi kavramlarını seçmektedir, yoksa diller mi milletlere kavram ihraç etmektedir?

Soruyu şu sebeple gündeme getiriyorum: Arapçanın Türkçeye kelime verdiği iddia edilmektedir. Biz başka bir yorumla meseleyi izah etmekteyiz.

Türk savaş stratejisi kaçarak hilalin ortasına aldığı düşmanı yandan baskınla çevreleme ve imha hareketi olarak bilinir. Bu husus dilde de benzer bir şekilde gerçekleşmiştir. Türkler Arapçayı hilal içine alarak kendi dil varlığını yükseltmiştir. Türklerin başka milletlerden kelime veya harf/sembol alması, “töreli toplum” olarak Türk’ün bilinçli tercihi olarak görülmelidir. Nitekim Türklerin dua/davet anlamındaki “salat” kelimesini değil, saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna anlamındaki “namaz” kelimesini Türkçenin söz varlığına uygun görmesi, Tanrı’nın bu dili bu millet için yarattığını gösterir. Bilindiği üzere günümüzde “Kur’an Arapçası” çalışmaları yapan kesimlerde “salat, duadır” şeklinde bir görüş beyan edilmektedir. Oysa Farsçadan Türkçeye geçen “namaz” kelimesinin anlamı “ateşin karşısında saygı ile eğilmek”tir. Demek ki Türkçe, fıkıhla yaşamayı gerektiren bir dildir.

Gerçekte vahiy (KİTAP) da meseleyi böyle temellendiriyor kanısındayım. Çünkü Arapçada “kafir” kelimesi, Kur’an bu kelimeye şimdi bildiğimiz anlamı vermeden önce şu anlamdaydı: “Tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir” (http://kuranetimoloji.com/category/kokler/page/7). “Küfr, nimeti örtmek yani nankörlüktür.”

Kur’an vahyi Arapçadaki bu anlamı tashih ederek anlamı şöyle belirlemiştir: “Küfür kelimesinin dini anlamıyla lügat anlamı arasındaki ilişki şöyle izah edilebilir: Münkir (inkâr eden) veya inkârcı, dinde iman edilmesi gereken hakikatlerden birisini veya Allah’ın kulları üzerinde gerekli gördüğü emir ve yasakların tümünü inkâr edendir” (https://meal.ihya.org/kurani-terimler/kufr-kafir.html).

Görüldüğü gibi Kitap ve Peygamber, DİL üzerinde doğrudan etkilidir ve dili Allah yaratmaktadır.

İkinci olarak milletler de bir “yaratık” oldukları için başka dillerden kendilerine kavram veya sembol seçerken “millî varlıkları”na münasip bir aktarım yapmaktadır. Nitekim Süleymenov’un bu görüşüme uygun bir beyanına rastladım:

“Türkler Aramilerden yalnızca kalın harfler için kullanacakları işaretleri aldılar. Çünkü Türklerin alfabelerinde ince sesleri karşılayacakları işaretleri bulunmaktaydı” (Süleymenov, 2016: 182).

Türklerin konuştuğu dil bu milletin varlığı için gerekli olan dildir. Şimdi iki örmek vererek meseleyi izah edeceğim.

Birinci Örnek: Türk şehir varlığı, Batı kent/metropol zihniyetiyle ortaya çıkarılamamaktadır. Bu husus, Türk şehrinin fıkıhla inşa edilmesiyle ilişkili olduğu gibi, Türklerin anlam dünyasını oluşturan Türkçenin de bir fıkıh dili olarak şehrin kuruluşunda etken olmasıyla ilgilidir. Türkçe, “hayat” gibi bir kelimeyi şehrin en küçük birimi olan ev-meskenin mahremiyet alanı olarak kodlamıştır. “Türk evi”nin karakteristiği “hayatlı” olmasıdır. Dolayısıyla bu kavramın Türkçenin söz varlığında yer alması, onun fıkhı ve mahremiyeti evden başlatan bir dil olduğunu da göstermektedir.

İkinci Örnek: “Allah katında din İslâm’dır” beyanının yansıması olarak yeryüzündeki milletlerde birbirine benzer ibarelerin olması tabiîdir ve olması gerekendir. Türkler, Hz. Peygamber (asv) ile muhatap olmadan önce dahi Hz. Peygamber’in tebliğine münasip bir “töre”ye sahip görünmektedir. Bunu aşağıdaki kıyaslama ile izleyebileceğimizi düşünmekteyim:

Bilge Kağan: “Ebedi Gök Tengri lütfettiği için ölmek üzere olan halkı besledim; sırtı açıkta olan halkı giydirdim. Yoksul halkı zengin ettim. Az milleti çok millet ettim.”

İnsan suresi 8: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”

Görüldüğü üzere Türkler Hz. Peygamber (asv) ve Kur’an ile muhatap olmadan önce de İnsan suresinde idealize edilen şahsiyetlere vurgu yapmaktaydı. Bu nasıl gerçekleşmiş olabilir?

Türk milliyetçileri Türk töresinin kaynağının “Hz. Nuh’a indirilmiş vahiy” olduğu gerçeğini dile getirebilseydi, Türkiye’de İslâmcılık düşüncesinin pek çok söylemine yol vermeyeceklerdi.

Türk seciyesini inşa eden Türkçe idi; Türkçeyi yaratan ise Allah’tır.

Allah Türkçeyi Üstün Yarattı

Bazılarının Türkçenin üstünlüğünü anlayamamaları ideolojik yüklenmeleri nedeniyle çok tabiîdir. Onlara kalırsa Türkçe ile örneğin Almanca arasında bir üstünlük farkı olamaz.

Oysa her dil, kendi milletinin seciyesini inşa eder. Türkçe, Türk milletine “Tanrı’ya boyun eğ” diyerek seciyesini belirlemiş bir dildir. Oysa Arapçada “Allah’a kul olun” beyanının dile girmesi Hz. Peygamber’in tebliği neticesidir. Şunun şurasında 1400 yıldan beri bu tebliğ, dile karışarak Arapların seciyesini inşa etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in tebliği sadece Arapçaya değil Türkçeye de karışmıştır, Kur’an’dan ve hadislerden Türkçeye giren kelimeler Türk seciyesini yeniden tazelemektedir. Diğer değişle Türkler Arapça bilmedikleri halde eski Türkçeden gelen “Allah’ın ordusu” olarak inşa edilmiş seciyeleri nedeniyle Kur’an’ın “ordu-millet” beyanını Türkçeye taşımışlardır. Böylece Türkçe tarihsel olarak üstün konumunu Kur’an’a boyun eğerek yeniden elde etmiştir. Bu hadise sadece Türkçeye nasip olmuştur. Çünkü Türkçe ordu-millet bir varlık için yaratılmıştır.

Dolayısıyla Arapça tarih boyunca puta tapan bir milletin seciyesini getirmekte ve ancak son 1400 yıldır (yani Hz. Peygamber’in daveti, Kur’an beyanının bu dilde zikri nedeniyle) bu seciyeyi tevhide tahavvül etmektedir. Yani Arapçanın bir tevhid dili olmasının ve bir tevhid toplumu inşa etmesinin tarihi şurada 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Oysa Türkçe 15.000 yıldır “Tengri biz menen” içeren bir dildir ve Türk milletinin tevhid dinli seciyesini binlerce yıldır fıkıhla inşa etmektedir.

Bir dil, içerdiği fıkhî emirlerle Tanrı’ya yaklaştığını gösterebilir. En büyük fıkıh ise tevhiddir.

Görüşlerime itiraz edenler benimle “Türkçenin grameri mi Arapçadan üstün? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diyerek tartışmaktadır. Oysa millet varlığı bir dili gramer ile konuşmayı önemsemekte değildir. Bu ifademi aşağıda örnekleyerek açacağım:


Örnek 1: Türk milleti evine misafir kabul ettiğinde misafirin ayakkabısını çıkarmasını, elini yıkamasını, eve ihanet etmemesini sağlayacak dille konuşur. Türkler “misafirlik üç gündür” deyimini söz varlıklarına almışlardır. Bu deyim bir fıkıh kaidesidir. Yani bir evde üç günden çok misafir olmamayı kaide olarak getiren dayanak hadistir: Misafirlik ve üç günden fazla misafir kalmanın durumu nedir? “Misâfırlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır” (Buhari, Edeb 85). Türkler demek ki hadiste geçen fıkhî düzenlemeyi dile aktararak Türkçeyi “fıkıh dili”ne dönüştürmüştür.

Örnek 2: Türkler “Azıcık aşım, kaygısız başım” dediler. Kaygı kelimesi aşağıdaki gibi evrilmiştir: Kaygı < Kaygu < Kayğu < Kadğu.


Kad- “bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak” fiilinden +gU sonekiyle türetilmiş ve Eski Türkçe kadğu sözcüğünden evrilmiştir. Demek ki Türkler aş ile kaygıyı ilişkili saymaktadır.

Şimdi Uygurlardan çok başka bir coğrafyaya indirilen Kur’an “Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor” (2 Bakara 268) şeklinde beyan ederek AŞ ile KAYGI meselesini insanlığa ihtar eder, Allah’a tevekkülü tavsiye eder. Tevekkül, tevhid ile çok yakın ilişkisi bulunan bir ameldir.

İşte Türkler tevekküle ilişkin bu beyanı, Araplardan önce ve Kur’an’ın etkisi dışında olarak işitmiş ve Türkçe olarak dile getirmiştir. Türkçedeki bu HİKMET, Türkçenin Hz. Nuh’un töresiyle ilişkisinden ileri gelmektedir.