Skip to content

Archive for

Ayasofya’nın Mesajları-Yol Ayrımı


Ayasofya’nın ibadete açılması Türk milletine hayırlı olsun.

Bu ibadethanenin açılması aslında bir hususun da itirafıdır: Türkiye 3. Roma’dır. Ayasofya 532-537 yılları arasında inşa edilmiştir. Hz. Peygamber (asv) ise 571’de doğmuştur.

3. Roma kavramı, Türk düşüncesinde Yahya Kemal’e aittir. Bu tarih felsefesine göre Türkler İstanbul’u fethederek Roma’nın varisi oldular.

Türkiye’de Yahya Kemal tarih felsefesi ve Osmanlı yorumları bakımından bilinçli olarak “yok sayılmış”tır. Yahya Kemal’e göre “Türkler Anadolu’ya 3. Roma’nın varisi olmak üzere gelmiştir.” Hacı Bayram-ı Veli’nin dergâhını ve camiini Ankara’da Roma tapınağının böğründe “taş u toprak aresinde” inşa etmesi de Yahya Kemal’in tarih felsefesini teyit etmek bakımından anlamlı görünmektedir.

Netice itibariyle Ayasofya’nın ibadete açılması Türkiye’de devlet-din ilişkileri bakımından yeni bir merhaleyi temsil etmektedir. Zira, Ayasofya meselesi Türk İslâmcılığının ve milliyetçiliğinin içinde bir buruk acı idi. Türkiye’de dindarlar, muhafazakârlar ve milliyetçiler hep bir yürekle “Zincirler Kırılacak Ayasofya açılacak!” sloganını yükseltmiş, 55-60 yıldan beri bu konuyu bir “dava” görmüştür. Bugün bu dava gerçekleşmiş, “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes” mısraı gerçekleşmiştir.

Ancak Mimar Sinan’ın nazarından bakılırsa Türk mimarisinin, en yüksek zirvelerinden birine Süleymaniye Camii ile ulaştığı da teslim edilecektir. Yahya Kemal’in Türklüğü “ordu-millet” olarak kubbesi altında gördüğü ibadethane, Süleymaniye Camii’dir. Nitekim o şiirinde bunu şöyle dile getirmiştir:


“Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor, / Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor. / Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı / Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.”


Dindar kesimlerin Ayasofya’ya yüklediği anlam Hz. Peygamber’in tebliğinin ve sünnetinin bu yapının inşasından sonra zuhur etmesi nedeniyle İslâmcı düşüncede bir risk barındırmaktadır. İslâmcılığın “medeniyet” tasavvuru Ayasofya referansı nedeniyle Medine ile irtibatını koparmak zorunda kalacaktır. Bu ise İslâmcı teoride bir kriz demektir.


Mimar Sinan Ayasofya’ya yaptığı müdahalelerle onu Hz. Muhammed’in mescidine eklemlemiş ve Süleymaniye mabedi ile de ona bir alternatif üretmiş, bir cevap vermişti.

Osmanlı, Yahya Kemal’in perspektifindeki tarih felsefesiyle Roma’yı aşmayı mümkün kılacak bir paradigmaya yerleşmektedir. Türkiye, elbette Osmanlı’yı aşacak güçtedir, bunun çabalarını vermektedir. Bu anlamda Ayasofya’nın ibadete açılmasına ilişkin siyasî kararın Türk milleti için hayırlı sonuçlar vermesini niyaz ediyorum. Fakat bu kararın izahı meselesinde daha üstten bir bakış geliştirilmemesi halinde sıkıntılar doğacağı kaygısını da taşıyorum.


Ortodoks dünya bir kapışma içindedir. Ortodokslar kendi aralarında kapıştığı gibi, Türkiye ile de hem Karadeniz hem Ege-Doğu Akdeniz’de çatışma içindedir. Ayasofya’nın açılmasıyla Ortodoks dünyaya, Katolik-Protestan Batı ile ittifaklarından dolayı bir ikaz yapıldığını düşünüyorum.

Kanaatimce gerek Rusya’ya gerek Yunanistan’a Doğu Akdeniz’de (Mavi Vatan’da) Türkiye’nin haklarının sonuna kadar korunacağı bildirilmiş oldu. Ayasofya’nın açılması, Batı dünyasına da Türkiye aleyhine kurdukları ittifaklardan dolayı bir ikaz niteliğindedir. Bilindiği üzere Katolik kilise ile Ortodoks kilise arasında 900 yıldan beri kavga bulunmaktadır. Haçlı Seferleri, sadece Türklere karşı değil Ortodokslara karşı da düzenlendiğinden Bizans deniz kuvvetleri komutanı Lukas Notaras’ın “Şehirde Latin papazlarının ayin taçları yerine Türk sarığı görmeyi yeğlerim” dediği rivayet edilir.

Anlaşılacağı üzere Türkiye, hem İstanbul’daki Fener Rûm Patrikhanesi’nin dünya Ortodokslarının “papası” statüsünü elde etmesine hem de Ortodoks-Katolik ittifakının oluşturacağı tehditlere cevap üretmek durumundadır. Ayasofya’nın bu sorunlara bir cevap arayışı olduğu söylenebilecektir.


Diğer taraftan:


Ayasofya’nın ibadete açılmasının Türkiye’de dindarlık söylemleri bakımından da neticeleri olacaktır. Dindar entelektüeller bir yol ayrımına gelmiştir. 1900-2000 arasında düşünce hayatını belirleyen öncü aydın kadroların ufukları siyasal olarak bugün gerçekleşmiştir. 1900-2000 arası aydınlar Türkiye’ye teorik ufuklar gösterebiliyordu. Yaşayan dindar, muhafazakâr, milliyetçi aydınlar ise, bu ufku gösteremiyorlar. Günümüz aydınlarının temellendirdiği bir teori/ideolojik ufuk var mı? Bugün gazetelerde, TV’lerde, farklı medya kanallarında yer bulan dindar/muhafazakâr/milliyetçi aydınların eski öncü aydınların dile getirdiği söylemlerin üstüne koyduğu bir söz bulunmuyor. Ayasofya’nın açılması ile kimi STK’ların yıllardan beri ortaya koyduğu etkinlikler/söylemler artık anlamsız kaldı. Bu STK’lar yeni bir söylem de üretemedikleri için bazı kesimlerde “fikirsizlik buhranı” derinleşecektir.


Türkiye’de çok kısa zaman içinde dindarlık/muhafazakârlık içinde yer alan aydın kadroların söylemsizliği ile karşılaşacağız. Bu aydınlar fikri temellendirmelerle dünyayı açıklayan paradigmalar kuramıyorlar. Dindar/muhafazakâr kesimde söylem üretilememesi yeni kuşakların (genç nesillerin) hızla sekülerleşmesi ile neticelenecek. Zaten modernleşme nedeniyle sekülerleşmeye başlayan bu gençler, fikir üretemeyen aydınların dünyayı açıklayamaması nedeniyle de zihnen sekülerleşecekler. Böylece Türkiye’de dindar kesim 1980 sonrası yol gösterici, teori koyucu aydın yetiştirememenin neticelerini çok ağır yaşayacaktır. Türkiye’de dindar/muhafazakâr kesim ideolojisini inşa edememe krizi nedeniyle kendi geçmişini tüketmektedir. Sloganlar fikirle muhteva kazandıkça anlam kazanmaktadır.

Dindarlığın/muhafazakârlığın söylemlerini üreten eski aydınlar onun muhtevasını da fikirle doldurmaktaydı. Şimdiki aydının elinde ise sadece retorik var, muhteva için ise fikir gerekir. Yeni kuşaklar hızla deizme kayarken, onları ikna edecek fikir yokluğu karşısında sloganlardan medet ummak beyhudedir.


Lütfi Bergen