Skip to content

Archive for

Muhafazakâr Söylemin İstanbul Sözleşmesi Çelişkileri

“Muhafazakâr” kavramı sorunlu. Kural olarak muhafazakârlık belli başlı kurumları kabul eden kişilerin düşüncelerini işaret ediyor. Bu kurumlar 1) Devlet, 2) Tarih, 3) Din, 4) Aile, 5) Toplum, 6) Gelenek-örf. Bu kavramsal tabana göre herkes bir yönüyle “muhafazakâr” olma potansiyeline sahiptir. Örneğin “toplumun salahını” düşünen kişi kaçınılmaz olarak bu perspektifle “bireyin dediği olur” fikrinin karşısına çıkacaktır.

İkinci olarak muhafazakarlık, insanın akıl, bilgi bakımından yetersizliğine inanan bir fikir akımıdır. Bekir Berat Özipek’e göre Aydınlanma, insana olağanüstü bir iyimserlikle bakmış, insana ve insan aklına temel, kurucu bir rol atfetmiş ve “aydınlanmış akla” sahip insanın dünyayı anlama ve dönüştürme potansiyelini alkışlamıştır. Ancak XVIII. yüzyılın filozoflarının pek çoğunun hararetle savunduğu bu yaklaşım, muhafazakârlar tarafından kabul edilmemiştir. Muhafazakâr düşünce insana tarihten, gelenekten, dinden ve ona kimliğini veren diğer kurumlardan bağımsız bir biçimde bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmaz. İnsan mükemmel olmayan ve hiçbir zaman da olamayacak bir varlıktır ve ancak bu kurum ve değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir. Görüleceği üzere “muhafazakâr” ideoloji, Aydınlanma düşüncesini kabul etmemektedir.

Gerek muhafazakârlığın dayandığı kavramlar ve gerekse Aydınlanma düşüncesine getirilen itiraz nedeniyle İslâm’ı referans alan bir düşünce adamının “muhafazakâr” olarak vasıflanması mümkün gibidir.

Muhafazakâr ideolojinin bir diğer özelliği ise kapitalist düzenin işletilmesidir. Muhafazakâr ideoloji burjuva teorisi olarak ortaya çıktığından kurumlara ve aydınlanmaya aynı perspektifle yaklaşan başka ideolojilerin “muhafazakârlık” dışında kabul edilebilmesi için kapitalist sistem eleştirisi dikkate alınabilir. Örneğin korporatist-solidarist bir ekonomik sistem teklifi muhafazakâr değil milliyetçi olarak tanımlanabilir. İslâmcılık düşüncesi de kendi ekonomik modelinin özgünlüğüne işaret ederek muhafazakâr veya milliyetçi doktrinlerle uzlaşmadığını ileri sürmektedir.

Son 40 yıldır İslâm dünyasında “İslâm ekonomisi” teorisinden beslenen bir ekonomik programın bulunmadığı söylenebilecektir. Özellikle kentsel yayılma nedeniyle İslâm dünyasında kapitalizm konut ve taşıt kredileri üzerinden dindar kesimleri dahi bir modelin içinde eritmiştir. Bu model borçlanma getirmekte ve İslâm’ın faiz hakkındaki çekincelerine rağmen bazı argümanlarla işlevsel görülmektedir. Diğer ifadeyle İslâm toplumlarında banka kredisi dışında konut edinme yolunu gösteren bir “İslâm Ekonomisi” teorisi geliştirilememiştir. Bu nedenle aşağıda kaleme aldığım eleştirilerimde teorik manada kendisini “İslâmcılık”, “Milliyetçilik” gibi ideolojilerle tanımlayan kesimler de “muhafazakâr” olarak adlandırılmıştır.

  1. Geleneksel Fıkıhtan Hareket Edememek:

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili muhafazakâr kesimde mealen şöyle bir itiraz söylemi var:

“Sözleşme 12/1’de taraf devletlere kadın ve erkek için kalıp rollere dayanan önyargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaların kökünü kazımak/ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alması yükümlülüğü getirmektedir. Keza, 12/5’de taraf devletlere kültür, gelenek, görenek, din ya da ‘sözde namus’un Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet (psikolojik, fiziksel, cinsel, ekonomik) eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar. Görüldüğü gibi Sözleşme, kadın ve erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıları, örf ve âdetleri, geleneksel ve diğer uygulamaları kökünün kazınacağı şekilde ortadan kaldırmayı devletlere görev olarak yüklediğinden cinsel tercih/cinsel yönelim özgürlüğünü güvence altına almıştır. Böylece Sözleşme, sadece kadın ve erkeği değil, tüm cinsel yönelimleri, lgbt-i bireyleri ve artıları (pedofili, zoofili, nekrofili, ensest ve diğerlerini) “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramyla güvenceye almaktadır.”

Şimdi bu söylemle Sözleşme’ye itirazın muhafazakârlar tarafından ileri sürülmesinin bir anlamı bulunmuyor. Zira, eğer muhafazakârlar toplumun cinsel davranışlarının denetlenmesini ve fıkha uygun bir vasıfla düzenlenmesini istemekteyse böyle bir düzenlemeyi gerçekleştirme imkânları zaten bulunmamaktadır. Nitekim muhafazakârlar TCK’da (2005) zinanın “topluma karşı işlenen suç” olmaktan çıkarılmasını onayladılar ve böylelikle zinanın sadece “evlilik içi sadakat yükümlülüğü” kapsamında tanımlanmasını da kabul ettiler. Diğer değişle muhafazakâr kesimin lgbt-i kapsamındaki cinsel eylemleri eleştiren söylemleri inandıkları dinin veya geleneğin evlilik kriterlerini ifade etmemektedir. Geleneksel fıkıh tasavvurunda yer alan evlenme şartları düşünüldüğünde “küfüv” ilkesi gereğince evlenecek gençlerin zina etmemiş olması, aynı dine inanmaları, helal ile maişetlerini kazanmaları esas alınacaktır. Oysa TMK’nın evlenmenin şartları maddelerinde bu kriterlerin hiçbiri yer almamaktadır. Diğer ifadeyle Türkiye’de muhafazakârlar bir toplumsal inşadan bahsettiğinde lgbt-i bireyleri “cinsel sapkınlık” kapsamında değerlendirmektedir. Bu ise onların “zina” kapsamında düşünmemelerinden, zinanın da yasa tarafından “evlilik birliğinde eşlerin birbirine sadakat yükümlülüğünün ihlali” şeklinde tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Eğer muhafazakârlar lgbt-i karşısına “Yusuf olmak” yani “zina etmemek” kavramını koyarak çıkabilseydi, İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlarında haklı bir söyleme başvuracak ve nübüvvet tarihine de bağlanmış bir insan tipolojisine yaslanabileceklerdi.

2. Aile Modeli İnşa Edememek:

Türkiye’de muhafazakârlar İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlarında tutarsız kalmaktadır. Bu tutarsızlığın nedeni kendi aile modellerini inşa edememektir. Erkek muhafazakârlar geleneksel aile modellerini savunurken, eşlerinin konut kredisi veya otomobil kredisi çekmesini istemektedir. Böylece geleneksel (erkek) ve feminist (kadın) aktörler “evlilik birliği” tesis ederken fıkhın belirleyiciliğinden ziyade ekonomik ihtiyaçlarının belirleyiciliğine dayanmaktadır. Muhafazakâr kesimdeki ailelerin hemen tamamının konut kredisi veya otomobil kredisi borçlusu olması, geleneksel fıkıhtan hareket ederek bir “aile” kurmayı imkân dışı bırakmaktadır.

Örnek olarak ifade etmek gerekirse, dindarlığın referans fıkhında nafakayı erkek kazanmalıdır. Ancak muhafazakâr erkekler evin nafakasını kredi borçlarının olması nedeniyle kadınlara yüklemek zorunda kalmıştır. Diğer ifadeyle muhafazakâr erkek, “İstanbul Sözleşmesi aileyi çözüyor” derken dahi feminizmin 1. Dalga hak kataloğunu savunmakta; evlenmek için “çalışan kadın” tercih etmekte, evlendikten sonra da eşlerinin maaşının evin geçimine katılmasını hedeflemektedir.

Bu tür ailelerde evliliğin ilerleyen yıllarında geçimsizlik problemleri baş gösterdiğinde Türk Medeni Kanunu’nun dava derdest iken tedbir nafakası, edinilmiş mala katılma rejimi kapsamında evlilik birliğindeki malların paylaşımı, boşanma sonrasında süresiz yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminat, velayet, eğer gerekirse çocuk icrası gibi hükümler devreye girmektedir.

Evlilik bir akit olduğuna ve TMK’da “mal ayrılığı rejimi” bir seçenek olarak sunulduğuna göre başka bir evlilik modeli olabileceği hususu İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren kesimler tarafından gündeme getirilmemektedir.

3. İstanbul Sözleşmesi Kapitalist Dünya Düzenini Kadın Üzerinden İnşa Ediyor:

Muhafazakârlık 1990’dan beri kent-İslâm (ahlâkî kapitalizm) esaslı bir kamusal alan mücadelesi yapmaktadır.

Bu durumda muhafazakârlığın kadın ve erkek aktörlerinin yıllar içindeki toplumsal eylemlerini şöyle kategorize edebiliriz: Muhafazakâr erkekler kentsel mülkiyetin peşindedir.
Muhafazakâr kadınlar ise kamusal alanda merkeze yürümenin. Bu iki muhafazakâr tavrın söylemi “çatışmalı” olsa da pratikte erkek ve kadın muhafazakârlığı kapitalist toplumla uyumlu bir modernleşme atağı yapmaktadır. Kredi ile elde edilmiş mülkün kadına mı yoksa erkeğe mi kalacağı tartışmasına İstanbul Sözleşmesi şöyle cevap verdi: “Mülk kadının olacak, binlerce yıllık fakirliğe son.” Gerçekten de İstanbul Sözleşmesi’nin alt metninde “kentsel mülkiyetin kadına devredilmesi” teorisi vardır. Çünkü kapitalizmin bütün tüketim endüstrisi kadına emtia pazarlamak üzere olgunlaştırılmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün teorisi, “kadınlar binlerce yıldır fakirdir” söylemine dayanmaktadır. Nitekim bu söylem Sözleşme’nin “Giriş” bölümünde şöyle dile getirilmiştir:

“Kadına karşı şiddetin, kadınlarla erkekler arasında tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığının bilincinde olarak.”

Türkiye’de bu söylemi kullanan pek çok “muhafazakâr kadın entelektüel” bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni erkekler için aşmanın “tek yol devrimi” erkeğin kendinden zengin kadınla evlenmesidir. Her ne kadar rivayet edilen hadislerde “mal, güzellik, soy için değil takva için evlilik yapın” uyarısı bulunmakta ise de genç adamların mevcut mevzuatlar karşısında kendilerini korumasının da yolları gösterilmelidir. Erkeğin kendinden zengin kadınla evlilik yapmayı esas alması halinde feministler İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 sayılı yasanın, Türk Medeni Kanunu’nun kadınların aleyhinde olduğunu görecektir. Diğer ifadeyle İstanbul Sözleşmesi aslında “Amazon kadını” imal etmektedir. Dişi örümceğin cinselliği, erkek örümceği döllenme sonrasında yiyeceğe indirgemektedir.

Feminizm kapitalist düzenin yayılma ideolojisi olarak düşünülmelidir. Kapitalizm kadınlara yöneliyorsa onlara emtialarına müşteri olacak cinsiyet rolü yüklediği içindir. Kapitalizm erkeğin statüsünü düşürmek istiyorsa, bunun nedeni de madenlerde, inşaatlarda, lağımlarda, fırınlarda, yüksek gerilim hatlarında çalışacak işçiler gerektiği içindir.

Feminist kadınlar “Hz. Hatice işkadını idi. Ona İslâm’ın yüklediği kimliği modern dönemde maskülen dindarlık engellemektedir. Erkek din anlayışı kadını fakirleştiriyor” demektedir. Bu yaklaşım Hz. Hatice’nin bütün servetini Hz. Peygamber’e bağışlayıp, fakir biri olarak öldüğünü görmemektedir. Anlaşılacağı üzere feminist kadınlar İslâm tarihini manipüle ederek okumaktadır.

Anadolu’yu şenlendiren erler/erenler “ashab-ı kehf” misalli bir yaşamla “fakirliği” seçmişti. Küresel anlamda erkeklerden cinsiyet rollerini terk etmeleri istenmektedir. Erkeklerin geleneksel cinsiyet rollerini bırakarak kadınlar gibi giyinmeleri, kadın işlerini üstlenmeleri istenmektedir. Bu kimliği giyinecek erkekler mutlaka çıkacaktır. Niçin? “Kapitalizmle uzlaşmak için kaçınılmaz” denecektir.

Oysa erkek, ashab-ı kehf de olabilir. Anadolu’yu şenlendiren erler/erenler “ashab-ı kehf” misalli bir yaşamla “fakirliği” seçmişti. Kapitalizme boyun eğmemek gerekir.

İstanbul Sözleşmesi Feminizmin Aleyhine Kullanılabilir

İstanbul Sözleşmesi kimi muhafazakâr aydınlar tarafından şu söylemlerle eleştiriliyor: “Bu sözleşmedeki ‘partner’ kavramı eşcinselliği meşrulaştırıyor” veya “Bu sözleşmedeki ‘cinsel yönelim’ kavramı ‘lgbt-i bireyler’e özgürlük alanı açarak aileyi tehdit ediyor.”

Benim geliştirmeye çalıştığım eleştiri yukarıdaki eleştirileri haklı görmüyor. Zira sözleşmedeki “partner” kelimesinin içeriğine resmî nikâh yapmamakla beraber halk arasında “imam nikâhlı” denilen çiftler de girmektedir. Bu anlamda devlet huzurunda resmen evli sayılmayan çiftlerin statüsünün İstanbul Sözleşmesi’nin (İS) getirdiği “partner” kavramı kapsamında tanındığı bile söylenebilecektir.

Yani İS aslında dolaylı olarak Türkiye’de laik kesimlerin hiç de onaylamadığı evlilik biçimlerini dolaylı yoldan “yasal” kılmaktadır. Ancak gerek laik çevreler ve gerekse İS karşıtı muhafazakârlar sözleşmenin kalıcılığı veya kaldırılması konusunda ideolojik kavgaya tutuştuğundan, onun halk tarafından hangi amaçlarla ve nasıl kullanılabileceğini kestirebilmiş değil.

Kanaatime göre İS’nin dayanak olacağı yasa da henüz çıkarılamamıştır. Denilebilir ki, “6284 sayılı yasa İS’nin dayanak olduğu yasa değil mi ki?” Bence değil. Zira bu yasa, gerçekte ondan önceki 4320 sayılı yasanın kısmen revizyona uğratılmış yeni bir versiyonudur. Benim yazılarımı ve röportajlarımı takip edenler biliyor olmalıdır: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekilse, şu an karşı karşıya olduğumuz problemler bir nebze dahi iyileşme göstermeyecektir. Zira, Türkiye’de “aile” ve “kadın” konusundaki bütün problemli düzenlemeler BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edilen, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW kaynaklıdır. Türkiye’de 1980’deki askerî ihtilal, uluslararası sisteme uyumlu bir anayasal düzenlemenin önündeki engelleri aşmaya vesile olurken, kriterlerini CEDAW’dan almaktaydı.

Dolayısıyla 1982 AY’sının hak ve özgürlükler sisteminin CEDAW kriterlerini esas aldığı rahatlıkla söylenebilecektir. Nitekim CEDAW Türkiye tarafından 1985 yılında imzalandı ve 1982 AY’sı ile zaten temel formları belirlenmiş “insan”, “kadın”, “aile” gibi kavramların yasal içerikleri de yavaş yavaş yasama organı tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’ndeki 144. Madde, 4.5.1988 tarih ve 3444 sayılı kanunun m.6 hükmü ile değiştirilerek “süresiz yoksulluk nafakası” düzenlemesi getirildi. Böylece Türkiye CEDAW etkisi ile hem 1982 AY’sını hem de medeni kanununu feminist teorinin ideolojik ufkuna teslim etti. Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yasal alanda hiç değişiklik ortaya çıkarmayacaktır. Denebilir ki, “İS’den çekildiğimizde 6284 sayılı yasa da mülga olmaz mı? Böyle bir faydası yok mu?” Bu soruya cevap şu olur: “6284 sayılı yasa mülga olursa, önceki 4320 sayılı yasanın yeniden yürürlük kazanacağından netice değişmeyecektir.”

Anlaşılacağı üzere İS’nin iptaline yönelik çabaları beyhude görebiliriz. Fakat bu sözleşmenin yine de eleştirilmesi gerekiyor. Benim getirdiğim eleştiri, “İS’nden çıkalım” tezini savunan muhafazakârların eleştirisinden farklıdır. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da farklılaşmanın gerekçelerini izah etmektir.

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni savunan muhafazakârlar bu sözleşmenin “KADIN” tasavvurunu sorgulamamıştır. Bununla ne demek istiyorum?

Konu iki başlıkta ele alınabilir: 1) İstanbul Sözleşmesi, “Kadınların İnsan Hakları Sözleşmesi” kavramlaştırmasıyla yeryüzü ölçeğinde servis edildi. Fakat bu sözleşmenin “insan” ve “kadın” kavramı şiddetin doğasının eril olduğu yargısı nedeniyle “insan” kavramından kopmakta, kadının da “şiddet” uygulayabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. İlk tartışma bu başlık altında yapılmalıdır; 2) Feministler, İS’nin uygulanması yolunda bir hususu gözden kaçırıyor: Bu sözleşme, erkek ve kadının TCR (Toplumsal Cinsiyet Rollerini) terk etmeyi önermiyor. Tam aksine TCR kavramını kullanırken erkeği dönüştürmeyi esas alıyor. Ayrıca “insan” kavramını “kapitalizmin tüketim sistemine esir olmuş kadın” imajı ile muhtevalandırmaktadır.

Anlaşılacağı üzere benim İstanbul Sözleşmesi (İS) dolayımındaki eleştirilerim muhafazakâr kesimin eleştirilerinden farklıdır. Şimdi bu iki temel eleştirimi kısaca izah etmeliyim:

  1. İstanbul Sözleşmesi’nin “insan kadın” kavramı cinsiyetçidir:

İS’nin “Giriş” bölümünde “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Sözleşmenin 2/2 maddesinde “Taraflar bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.” hükmü düzenlenmiş olup genel anlamda “insan hakları”na değil “kadınların insan hakları”na vurgu yapılmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi, öncelikle şiddet uygulayan kapsamında muhatap olarak devleti ve erkeği görmekte ve “şiddetin cinsiyetli doğası”na da işaret etmektedir. Sözleşmeyi savunanlar kadınların insanlık tarihi boyunca ikincil yaşadıklarını, erkeğe bağımlı olmaya zorlandıklarını, fakir bırakıldıklarını iddia etmektedir. Ancak bu argümanı geliştiren yazarlar, Kur’an’da ve siyerde zikredilen Sebe melikesi Belkıs’ın, Hz. İbrahim’in ilk eşi Sâre’nin, Hz. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice’nin, Hz. Musa’nın evlendiği çoban kadının zengin olduğu hususuna dikkat etmemektedir. Gerçekte kategorik olarak “erkek” hakkında zengin/muktedir/birincil bir tipolojiden bahsedilemeyecektir. Zira Batı’nın sömürgecilik uygulamalarında da görüleceği üzere gerek Afrika halkları ve gerekse Amerika kıtası yerlileri erkek-kadın diye ayrılmadan köleleştirilmiş veya soykırıma uğratılmıştır. Kur’an’ın beyanına göre Firavun’un Mısır’da sadece erkeğe yönelik olarak soykırım uyguladığı da beyan edilmiştir. Bu örnekler “şiddetin cinsiyetli doğası” kavramının kanıtlanmış bir yargıya dayanmadığını ortaya koymaktadır.

“Erkeğin doğasının şiddet olduğu, kadının doğasında şiddete yer bulunmadığı” yaklaşımı felsefî anlamda cinsiyetçi bir değer yüklenmektedir. Şiddeti “güçlünün güçsüze karşı hak elde etme amacıyla onun bedensel bütünlüğüne, malına, kişiliğine, değerlerine saldırı veya tecavüz veya mağdur etmeyi içeren her türlü davranışıdır.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Böyle bir tanım kapsamında herkes “şiddet uygulayan”a dönüşebilir. Örneğin doğum yapmış bir kadın göğsünde süt uyandığı halde bebeğine ondan vermemekte ise “şiddet uygulayan” kategorisinde kabul edilebilecektir. Ancak bu ihtimalde gerçekten aciz bir varlık olarak insan yavrusu, annesinin kendisine süt vermediğini nasıl ileri sürebilir ve “bebeğin insan hakları”nı talep edebilir? Bu imkân dışıdır. İS’nin kadına yönelik şiddetin “toplumsal cinsiyete dayalı” niteliğinden veya “cinsiyete dayalı şiddet” ten bahsetmesi eviçi/hane içi (domestic violence) şiddetin kadın dışındaki mağdurlarını ve kadından gelen şiddeti görmeyi engellemektedir. Benzeri şekilde, kocası işe gittiğinde yatalak/felçli kayınvalidesi ile evde kalan bir kadının uygulayabileceği pek çok şiddet bulunabilecektir. İS’nin “şiddet erildir” yaklaşımı, kadının da “insan” olduğu ve “şiddet uygulayan”a dönüşebileceği hususunu örtmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nde “aile içi şiddet” şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-b: “Aile içi şiddet: eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.”

Görüldüğü üzere İS hanede, aile içinde veya eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü 1) Fiziksel, 2) Cinsel, 3) Psikolojik, 4) Ekonomik şiddet eylemini engellemeyi hedeflemektedir. Bu madde, kaçınılmaz olarak “şiddet uygulayan varlığın” erkek özne olmasını imkânsız kılmaktadır. Diğer ifadeyle İS’nin “Giriş” bölümünün mantığında yer alan “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığı” yargısı bir gerçeklik taşımamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi 3-b maddesi kapsamında tanımlanan “aile içi şiddet” hükmü bağlamında evladına “akşama erken gel” diyen bir kadın da gerçekte “şiddet uygulayan”a dönüşmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu madde nedeniyle tersten okunabilirliğe imkân sağlamaktadır. Nitekim aşağıda böyle bir okumaya örnekler verilmiştir:

Evlenme görüşmeleri sırasında bir erkeğe “ne kadar altın takacaksın?” diye sormak İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Nişan günü erkeğin çiçek, çikolata, hediyeler getirmeye zorlanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Bir erkeğe “Düğünü nerede yapacaksın damat. Bak ben düğünü şurada istiyorum” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Erkeğe “Evlilik alış-verişi yapacağız damat. Filan mağazadan filan marka mobilya alacaksın” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Evlilik görüşmesi yaparken erkeğe maaşı, malı, ailesinin serveti sorulmaktaysa İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet uygulanmaktadır.

Bir kadın, evladını sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla, dijital ortamda 7/24 gözetliyor, takip ediyorsa; o “çocuk”, o anne hakkında İstanbul Sözleşmesi 3-b gereğince DJİTAL ŞİDDET uyguladığı gerekçesiyle 6284 sayılı yasaya dayanarak evden uzaklaştırma kararı alabilir.

Bir kadının evladının cep telefonu mesajlarını izinsiz okuması, İstanbul Sözleşmesi bağlamında “djital şiddet”tir.

Bir kadının kocasının kredi kartını izinsiz bir alışverişte kullanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında ekonomik şiddettir.

Bir kadın kocasının para biriktirmesine, hesap açmasına ve yatırım yapmasına engel oluyorsa ekonomik şiddet uygulamaktadır.

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, İstanbul Sözleşmesi “ters okuma” yapılırsa kadınlar için olumsuz kavramlar getirmektedir. Sözleşmeyi yukarıdaki gibi okuyan bir damat adayı çıkarsa, gelin adayları tek taş, düğün, gelinlik, balayı, mobilya gibi taleplerinde masrafın yarısını karşılamak zorunda kalacaktır. Zira erkeğin düğün masraflarını üslenmek zorunda bırakılması, İS’nin getirdiği kavramsal yaklaşımla toplumsal cinsiyet rolü dayatmasıdır.

Diğer taraftan sözleşmenin 3-f maddesi, 18 yaşından küçük kızları da “kadın” olarak kodlayarak hane içinde kimden gelirse gelsin herkesin “4 şiddet” kapsamındaki haksız fiilini kolluğa ve yargıya taşıma hakkı vermektedir. Bu madde gereğince kadın (anne) de kızına yönelttiği harçlık kesme, tahkir, hakaret, duygu sömürüsü, hesap sorma, özel hayatı sorgulama, eve giriş çıkışları denetleme gibi eylemleri halinde 6284 sayılı yasa gereğince evden uzaklaştırma kararına muhatap olabilecektir.

İstanbul Sözleşmesi’nin “cinsiyetçi insan hakları” yaklaşımı sanıldığının aksine sözleşme metnini güçlü kılmamaktadır. Tam aksine sözleşme metni bu cinsiyetçi yaklaşımı nedeniyle yara almakta ve hatta “kadın karşıtı” okumalara fırsat vermektedir.

2. İstanbul Sözleşmesi’nin “ideal kadın tipi” geleneksel toplumsal cinsiyet rolünü terk etmediği gibi, kapitalist tüketim sistemine esir bir varlığı imler:

İS’nde “toplumsal cinsiyet” kavramı şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-c: “Toplumsal cinsiyet: Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

Yukarıdaki tanıma göre toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyeti değil toplumun kadın veya erkek cinslere yüklediği davranış kalıplarını, rolleri, meslekî ayrışmaları, giyim-kuşam biçimlerini, âdetleri, insan-insan ilişkilerindeki tavır alışları ifade eder. Örneğin her erkeğin askere gitmesi toplumsal cinsiyet rolü (TCR) demektir. Evlenen kadının gelinlik giymesi de toplumsal cinsiyete dair özellik kapsamındadır.

İS’inde “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” kavramına da yer verilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-d: “Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet: Bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır.”

Modern Batı, “kadın hakları” konusunu “insan hakları” kavramının ekseninde ele aldı ve İstanbul Sözleşmesi’ni de “Kadınların İnsan Hakları” kavramıyla dünyaya servis etti. Ancak söz konusu kadın, “bedenine tıp teknolojisi tarafından müdahale edilen” veya “kozmetik kullanan kadın”dır. Diğer ifadeyle “Toplumsal Cinsiyet” (TC) kavramı “doğal insan”a dayanmamaktadır.

Dikkat edilirse TCE kapsamında medyaya yansıyan tanıtım filmlerinde veya görsellerde kız çocuklarının otomobille, erkek çocukların bebekle oynaması modellenmektedir. Diğer taraftan kimi kampanyalarda da erkeğin makyaj yaptığı, naylon çorap yüksek topuklu ayakkabı ile görüntü verdiği görülmektedir. Bu medya çalışmaları erkek ve kadını bir “insan” olarak ele almamakta, insanı kapitalist üretimin nesnesine dönüşmüş varlık olarak tanımlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) kavramının tutarlı olabilmesi için erkeklerin kadına benzetilmesi değil kadınların geleneksel “toplumsal cinsiyet rolü”nü (TCR) terk etmesi gerekli değil midir? Feminizm eğer “insan hakları” kavramına dayanmakta ise ve İstanbul Sözleşmesi’ni esas alıyorsa önce kadınların geleneksel cinsiyet kalıbı olarak gösterilen “saçı uzun” “eksik etek” gibi deyimlerle de ifade edilen kıyafet kimliğini sorgulaması ve “saf insan” olmaya çalışması gereklidir. Daha da ileri giderek kozmetik kullanmayı reddetmeli, güzelliğini beğeniye sunmayı da reddetmelidir. Gerçekte bütün bir edebiyat ister Doğu’da ister Batı’da olsun kadını “güzelliğini başkasına onaylatan” bir doğa ile ele almıştır. Hatta Pamuk Prenses Yedi Cüce masalı gibi çocuklara yönelik anlatılarda kadın cadılar bile “ayna ayna, söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada” sorusu sorarak kadın doğasının “güzelliği başkasına onaylatma” istenciyle hareket etmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu istence göz yummakta, tolerans göstermektedir. Böylece toplumsal cinsiyet rolünü değiştirmesi gereken figür “erkek” olarak gösterilmekte, bu değişime direnen erkek ise linç edilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni savunan muhafazakâr çevreler, sözleşmenin kadının Batı kapitalizminin tüketim köleliğine direnmesine fırsat vermediği hususunu dikkate almamaktadır. Şu soru önem arz etmektedir: “Niçin eğitim kurumlarında, şirket politikalarında erkeklerin TCR değiştirilmeye çalışıldı ve buna karşılık kadının TCR muhafaza ediliyor?” Bu politikalar erkeklere kadınsı ve/veya kadının toplumsal cinsiyet rolü dayatmaktadır.

Feminist ideolojinin desteklediği İS, “dünya kapitalizm”in araçsal reklam ajansı olarak kurgulandı. Feminist ideoloji, kozmetik kullanmayan, tıp teknolojisinin müdahalelerine maruz kalmayan “saf insan”ı ideal edinmiyor. Aksine feminizmin karşıt olduğu tip tüketim bağımlılığına yakalanmayan erkektir. Bu anlamıyla İstanbul Sözleşmesi’nin imal ettiği “insan”, küresel ölçekte kapitalist bir saldırıya maruz kalmaktadır.

Bütün bu izahtan sonra, feminizmle İstanbul Sözleşmesi’nin kavramları bağlamında mücadele edilebilir. Feminizm, erkeklerin de kadınlar gibi tüketim bağımlılığına yakalanması hedefine özgülenmiş, işlevsel, operasyonel, zayıf bir ideolojidir.