Skip to content

Archive for

Hayvanlar Bizi Niçin Terketti?

İnsanlar bir hevesle evlerine aldıkları hayvanları büyüdüklerinde veya bakamayacakları engelleri ortaya çıktığında sokağa bırakıyor. Ev içinde köpek beslemek bir tür hayvanat bahçesi imalatıdır. Fakat insanlar bu iktidarı bile sürdüremiyor. İnsanların hayvanları sokağa terk etmesi topluma yönelik bir şiddet veya içtimai ortama bir “atık bırakma” eylemi sayılabilir.

Kapitalist sistem “hayvan sevgisi” meselesini eti yenmeyen hayvanlara yönelterek sürekli masraf çıkaran bir “canlı bekçiliği” imal etmektedir. Kapitalist kent sistemin koyun, inek, tavuk-kaz gibi hayvanlara değil de köpek-kedi-hamster’e yönelmesi gıda tekelciliği de sayılabilir. İnsanların gıdaya doğrudan ulaşmasını engelleyen kent modeli, insanlığın binlerce yıllık kültürel çoğulluğunu boğmaktadır.

Yaşadığımız dünya modern mi yoksa post-modern mi tartışmasına girmeden şu söylenebilecektir: Günümüz insanı gıda/kent/ulaşım sisteminin kölesidir. Bu kölelik “hayvan sorunu”ndan kaynaklanmaktadır. Modern kapitalist sistemin gıda iktidarı, “geçim ekonomisi”ni veya Mustafa Kutlu’nun ifade ettiği “kanaat ekonomisi”ni tasfiye etmiştir. Bu nedenle günümüz dünyasının temel felsefî sorunlarından bir HAYVAN’dır.

Modern toplum niçin insanlığa “hayvan” adı altında sadece kedi-köpek-hamster-fanustaki balığı özgülemiştir? Cevap şudur: Bu hayvanlar yenmemek için “imal edilmiş”tir.

Kapitalist modernite bugün insanlığa eti yenen hayvandan uzaklaştıran kent modeliyle gelmekte ve “hayvan yememelisin” demektedir. Oysa bütün hayvanlar hayvan yemektedir. Hayvanlar hayvan yemektedir. Bitkiler de hayvan artığı yemektedir. Kedi-köpek-hamster-fanustaki balık da hayvan menşeli gıdalarla beslenmektedir. Sadece insanlıktan “hayvan yememesi” istenmektedir.

Bu taksimleme, insanlık için “yapay kıtlık” tehdidi anlamı taşımaktadır. Tarih boyunca beşerî iktisadî sistemi ayakta tutan en büyük kaynak eti yenen hayvanlardır. İnsanlık eti yenen hayvanları yemeyip tabiata saldığı takdirde “vahşi tabiat” zaten bu hayvanları yemektedir. O halde insanların hayvandan yalıtılması insanlığa bir saldırı değil midir?

Eski Türklerin hayatına nazar edersek bu toplumların şehirlerinin “hayvanlı şehir”ler olduğu görülecektir. Türklerin evlerini kıl ve yünden imal etmeleri dahi “hayvanlı şehir” tasavvurunun bir yansımasıdır. Kıl, keçiyi; yün, koyunu temsil etmekte ve Türk’ü konuta borçlanmaktan azad etmekteydi. Yine eski Türkler şehirlerine “balık” demişlerdi. Çadır sisteminin biraz daha gelişmişi olan “balık”lar BALÇIK’tan imal edilmekteydi. Balık (kerpiç) ev, toprağa su ile karıştırılarak içine saman serpilirek ve karışım ayakla çiğnenip ezilmek suretiyle elde edilen “çamur”dan yapılmaktaydı. Türk şehirleri bu malzemeleri kaybederek varoluş tasavvurunu yitirmiştir. Türk şehirleri “hayvanlı şehir” tasavvurunu İbn Halduncu sosyolojiyle kaybetmiştir. Türkler yeniden Fârâbî’nin görüşlerine yaslanan bir şehir tasavvuruna dönmelidir. Gıdaya doğrudan ulaşmak, ancak şehir tasavvurunun değişmesi ile mümkündür.

Modern insanın “hayvansız” bir kentte yaşamaktan gocunması ve utanması gerekir. Zira modern insan, hayvanları sürgüne göndermiştir. Kapitalizm, insan-hayvan ilişkisini kıran yapısıyla tabiata karşı konumlanmıştır. Modern kentler tüketim köleliği imal ederek insanlığı kanaat ekonomisinden, geçim ekonomisinden mahrum kılmıştır. Türkiye 1950’den beri Batı kentine öykünme çabasıyla tabiatı “tabiatından” koparmaktadır. Fıtratla düşman olan kentleşme düzeni, HAYVAN SORUNU’na neden olmaktadır. İnsanlığın başının belası SORU şudur: Hayvanlar binlerce yıldır insanlarla yaşarken bugün neden insanları betonlarına terk etmiştir?