Skip to content

Posts from the ‘Ahlâk’ Category

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (I)

Hürriyet Gazetesi, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2015: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2015 yılı evlenme-boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 2015 yılında 602 bin 982 oldu. Kaba evlenme hızı ise binde 7,71 olarak gerçekleşirken, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 131 bin 830 oldu. Kaba boşanma hızı ise binde 1,69 olarak gerçekleşti.”

TÜİK Haber Bülteni, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2016: “Ülke genelinde evlenen çiftlerin sayısı 2015 yılında 602 bin 982 iken 2016’da yüzde 1.4 oranında azalarak 594 bin 493 oldu. 2015’te 131 bin 830 olan boşanan çiftlerin sayısı da 2016’da yüzde 4.3 azalışla 126 bin 164 olarak saptandı. Rapora göre, Türkiye genelinde ilk evlenme yaşı erkekte 27.1, kadında 24 olarak belirlendi.”

TRT Haber, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2017: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. 2016’da evlenen çiftlerin sayısı önceki yıla göre yüzde 4,2 azalarak, 569 bin 459’a geriledi. Evlenme hızı binde 7,09 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde, boşanma sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak,128 bin 411’e yükseldi. Boşanma hızı binde 1,6 oldu.”

Anadolu Ajansı, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2018: “Türkiye İstatistik Kurumu, 2018 yılına ilişkin evlenme ve boşanma istatistiklerini yayımladı. Türkiye’de 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”



Yıl


Evlilik


Boşanma

Doğum
Hızı


Doğan çocuk


Nüfus artışı
2015602.982131.830 2,15 1.333.32978.741.053
2016594.493126.164 2,11 1.309.77179.814.871
2017569.459128.411 2,07 1.295.78480.810.525
2018553.202142.448 1,99 1.248.84782.003.882

Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere Türkiye’de 2015’de evlenenlerin sayısı önceki yıllara göre artmakta iken 2016’dan itibaren evlilik sayısı azalma eğilimine girmiş, boşanmalar ise artmıştır. Nüfusun yaklaşık 78,5 milyon olduğu 2015’te doğan çocuk yaklaşık 1,35 milyon iken nüfusun 82 milyon olduğu 2018’de doğan çocuk sayısının yaklaşık 1,25 milyona düştüğü anlaşılmaktadır.

Gökçen Tuncer’in haber-yorumunda şu değerlendirme yapılmıştır:

“TÜİK’in nüfus verilerine bakıldığında ‘yaşlı’ sayılan 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfusa oranı 1990’da yüzde 4,3, 2000’de yüzde 5,7 iken 2018’de yüzde 8,8’e yükselmiş durumda. 15-64 yaş arası grup ise toplam nüfusun yüzde 67,8’ini oluşturuyor. Bu oran 2000 yılında yüzde 64,5’ti.”

Gökçen Tuncer’in de ifade ettiği üzere doğumu artırmak için Nisan 2015’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaşan “Aile Paketi”nin ilk kısmında Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 lira, ikinci çocuğu için 400 lira, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 lira doğum yardımı yapılması düzenlenmiştir. Ocak 2016’da yasalaşan “Aile Paketi”nin ikinci kısmında ise doğum sonrası çalışma saatleri düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre doğum yapan memurlar, analık izni sonrasında birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay, sonraki doğumlarda ise 6 ay boyunca yarım gün çalışabilecek; kadın işçiler de analık izni sonrasında birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün, günlük çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin kullanabilecekti. Ancak Tuncer’in de ifade ettiği gibi çocuk sayısı arttıkça maddi destekleri artıran, çalışan anneye izin kolaylığı sağlayan hükümet teşvikleri, 2015 ve sonrasında nüfusun hızla düşmesine engel olamadı.

Türkiye’nin sosyal-iktisadî hayatının “kadının hem çalışması hem doğum yapması” esasına dayalı bir “kadın felsefesi” ile belirlenmesiyle verimli (rantabl-prodüktif) neticelerin alınamayacağı ifade edilmelidir. Kural olarak devletin kadın istihdamının artırılmasıyla çok çocuklu anne kimliğini bağdaştıramayacağını öngörmesi gerekir. Zira zaten mevcut resmi tatil uygulaması nedeniyle yılın yaklaşık 1/3’ü çalışanlara tatil olarak verilmektedir. Örneğin 2019 yılında hafta sonları ve bayram tatilleri ile toplamda 121 gün tatil yapılmıştır. Hal böyleyken özel sektörde “çalışan kadın” ile “çok çocuklu anne” kimliğinin tercih edilmesi imkânı istisnai sayılmalıdır. Nüfusun kendini yenilemesi için “doğuran kadın”a ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda çalışan kadının doğurmasını teşvik edip eve çekmektense, ev kadınının doğurmasını sağlayarak ona topluma kazandırdığı nüfus sayısınca “doğum ve bakım tazminatı” verilmesi daha pratik ve verimli addedilmelidir. Zira, ev kadınının doğurduğu çocuğa bakması, devleti personel, bina, özlük hakları gibi pek çok külfetten de kurtarmaktadır. Ayrıca Türkiye, kendi kurucu nüfusunun doğum hızındaki düşme nedeniyle “göçmen-sığınmacı” nüfusa da muhtaç kalmaktadır. Nitekim yukarıdaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye’nin kurucu nüfusu artık kısırlaşma denilebilecek değişime (tağyir) uğramış görünmektedir.

Türkiye kurucu nüfusunu kaybediyor:

Yukarıda aktardığım verilere göre Türkiye’nin resmi nüfus kayıtlarına Suriyeli sığınmacıların katıldığı ve ülkenin kadim nüfusunda büyük bir erozyon olduğu söylenebilecektir. Ülkemiz kadın, kentleşme, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku politikaları ile hızla Ortadoğululaşma etkisi altına girmiş, kültürel yapısı değişmiştir. Türkiye, “kurucu nüfus” dediğimiz “kafirlere (emperyalistlere) karşı Milli Mücadele veren nüfus”unu, diğer ifadeyle Batılı sömürgecilere karşı İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmektedir. Ortadoğululaşan bir Türkiye nüfusunda ise mücadele ruhunun “Müslümanlar arası” bir karakter kazanacağı açıktır. Ortadoğu Osmanlı’dan ayrılarak kurulan devlet sistemleriyle mezhebî ve kabilevî ayrılıklara dayanarak bitmez-tükenmez “kardeş savaşları”na yakalanmış durumdadır. Şimdi bu kavgaların Türkiye’ye taşınması tehlikesi bulunmaktadır.

Türkiye’nin İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmesinin temelinde “aile” tasavvurunu yitirmesine dair ekonomik, meslekî-sosyal, zihnî, hukukî, mekânsal tedbirler bulunmaktadır. Bu beş başlıkta belirtilen tedbirler

a) Yapısal (ekonomik, meslekî-sosyal, mekânsal),

b) Kültürel-ideolojik (hukukî, zihnî) olarak nüfusu yoğurmakta ve mahiyetini bozmaktadır.

Yapısal olarak:

1) Kentleşme süreci,

2) Eğitim:

a) ahilik modelinin (usta-çırak ilişkilerinin) kaybedilmesi,

b) meslek ediniminde zorunlu eğitim modeline geçilmesi ve üniversite diplomasının adeta mecburi kılınması Türk ailesini hızla çözmektedir.

Kültürel ve ideolojik olarak: üst yapı olan hukuk-mevzuat sistemi ve insan hakları (eşitlik-özgürlük) ideolojileri, medya söylemleri, sivil toplum çalışmalarıyla hayata geçirilen “dayanışma” tasavvurları da manevî-kültürel anlamda “aile olma” bilincinin kaybedilmesinde oldukça etkili zihin yönlendiriciler olarak hareket etmektedir. Özellikle muhafazakâr kesimde “öğrenci yetiştirme”ye ayrılan fonlar ve imkânlar gençleri “aile hayatı”ndan koparmakta, “aile bilinci”ne yabancılaştırmaktadır. Görünüşte “hayır” sayılması gereken öğrenci yetiştirme faaliyetleri yani STK çalışmaları, müzmin bekârlık üretmenin yanı sıra, Türkiye’nin kurucu nüfusunun emeğini tüketerek ekonomik anlamda verimsiz-âtıl kalan bir kütleyi imal etmektedir. Ülkeyi zorunlu eğitime yönlendiren uluslararası anlaşmalar ve iç hukuk düzenlemeleri gençliğin üniversiteye yönelişini kaçınılmaz kılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) 07.09.2019’da açıklanan verilere göre, Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Yine Yükseköğretim Kurulunca açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde, 7 milyon 740 bin 502 öğrenci eğitim alıyor. 2018-2019 eğitim öğretim yılında görev yapan öğretmen sayısı ise 1 milyon 77 bin 307 olarak bildirilmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye’de eğitime bağlanmış nüfus yaklaşık 27 milyon kadardır. Eğitime bağlanmış nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3 olması ve mezun öğrencilerin % 30 oranında işsiz olup, çalışan mezunların da büyük kısmının eğitimleri dışındaki mesleklerde çalışması büyük bir insan kaynağı israfı ile muhatap olduğumuzu göstermektedir.

Genç kesim meslek edinmek için 12 yıllık zorunlu eğitimden sonraki dönemde çalışma hayatına katılamamakta, üniversite mezunu olarak yoluna devam etmek istemektedir. Milli Eğitim Bakanı dahi bu eğitimin uzun olduğunu röportajlarında belirtmektedir:

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sunduğu Başkent Kulisi’nde programında konuştu. Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi: Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye’de var, 12 yıllık eğitim süresi. Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar.”

Ancak Milli Eğitim Bakanı tespiti istikametinde yani 12 yıllık eğitimin düşürülmesi yönünde bir “çözüm programı” açıklamamıştır: “Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.”

Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitim müddetini kısaltmaya değil, zorunlu müfredatları eksiltmeye yönelik bir programla Türkiye’nin “geçim ve aile” dengesini sağlayacak yol açmamış olmaktadır.

Oysa Türkiye’nin kurucu nüfusunun değerlerine ruh üfleyecek yapısal düzenlemeler öncelikle “iş, aş, eş” deyişinin tahakkukunda saklıdır.

(Devam edecek)

Kaynaklar:

Ahlâksız Dindarlık

Kur’an’da iki yerde “huluk” kelimesi geçiyor. Bunlardan biri “ahlâk” anlamında ve diğeri “âdet, gelenek, töre” anlamında olmak üzere kullanılmıştır:

“İn hâzâ illâ hulukul evvelîn / Bu (söylediğin), öncekilerin töresinden başka bir şey değildir” (26 Şuarâ 137).

“Ve inneke lealâ hulukin azîm / Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (68 Kalem 4).

İmam Mâtürîdî 26: 137 ayetindeki hulukul evvelîn kavramı hakkında şu tevili yapmıştır: “Senin söylemiş olduğun şey ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki rerûller gibi yalan söylüyorsun ve uyduruyorsun (…) el-Hulk, din, tabiat, karakter, seciye demektir (…) Her kim halku’l evvelin diye okursa o takdirde manası eskilerin düzmesi, uydurması, yalanı demek olur” (İmam Mâtürîdî, 2018: 375). Bu iki ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ahlâkın Hz. Peygamber’den (asv) önce insanlar tarafından bilindiği söylenebilecektir. Bu ifademi iki gerekçe ile savunuyorum.

Birincisi: “Ahlâk değerleri eğer Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm vesilesiyle insanlığa ulaştırıldı” denirse Hz. Muhammed’den önce yaşamış insanlığın ahlâktan bîhaber olması gerekmektedir. Oysa İslâm Hz. Âdem’den başlayan bir din olarak bütün çağlarda ahlâkı da getirmiş ve insanlığı bu töre ile mükellef kılmıştır. Bu nedenle önceki kavimlere de “Zina etmeyeceksin, verdiğin sözü tutacaksın, yalan söylemeyeceksin, kul hakkı yemeyeceksin, emanetleri sahiplerine iade edeceksin, ana-babaya ve akrabaya ve komşuya merhamet edeceksin, açları ve yoksulu gözeteceksin, Allah’ın kullarını kula kul etmeyeceksin” gibi ahlâk ilkeleri gelmiş olmalıdır.

İkincisi: Müslim ve gayrimüslim bütün toplumlarda aynı ahlâk kurallarının bulunduğu görülmektedir. Örneğin “zina etmeyeceksin” emri hangi topluma gidilirse gidilsin “ortak ahlâk” olarak ortaya çıkmakta ancak bu ahlâkî emrin yaptırımı farklı olmaktadır. İoanna Kuçuradi ahlâktan söz edilirken dile getirilmek istenenin hep insanlar arası ilişkilerde kişilerin uyması beklenen davranışlar olduğunu belirtir. Ahlâk kişilerin belirli gruplarda eylemlerinin değeri konusunda yargıları içermektedir. Böylece değişik gruplarda geçerli olan değer yargılarının da değiştiği görülmektedir. Bir grupta yasaklanan davranış, başka bir grupta teşvik edilebilmektedir. Ancak İoanna Kuçuradi, bazı davranış biçimlerinin gruptan gruba değişmediğinin de gözlendiğinden bahseder. Örneğin “yalan söylemek kötüdür”, “sözünde durmak iyidir” gibi yargılar her yerde ve her grupta kötü sayılmaktadır. “Başka değişle ahlâk denen olgu, yaşamda çeşitli ahlâklar olarak karşımıza çıkıyor ama bu çeşit ahlâklar, bir kısmı değişik ve değişken olan davranış kuralları ve değer yargıları, bir kısmı ise pek değişiklik göstermeyen davranış kuralları ve değer yargılarından oluşuyor (…) Gruptan gruba değişiklik gösteren değer yargılarının “büyüklerin karşısında ayak ayak üstüne atmak ayıptır” (…) gibi yargıların göreceliğini (…) görmenin zor olmadığını sanıyorum” (Kuçuradi, 1994: 21-22).

Görüldüğü gibi ahlâkta “yalan söylememek” ile ilgili değer yargısı Müslim-gayrimüslim tüm toplumlarda din ile ilişki kurulmadan da mutabık kalınacak “objektif ahlâk” ya da “ortak ahlâk” değeri olarak belirmektedir. Kanaatimce ilk ata ve peygamber olan Hz. Âdem vesilesiyle “ortak ahlâk” değerleri insanlığa bildirilmiş olmalıdır. İnsanlık Hz. Âdem’in öğütlediği bu üstün değerleri öğrenmiş ve o değerleri nesilden nesile aktararak toplumlar kurmuştur. Ancak bir zaman geldiğinde bu ahlâk yargılarında aşınmalar veya değişmeler görülmüştür. Böylece farklı toplumların ahlâkî anlamda tezkiyesi bakımından birbirinden farklı şeriatların gönderilmesi gerekmiştir. Yani aynı anda iki kız kardeş ile evlenmenin yasaklanmasını düzenleyen bir ahlâk değeri sonraki nesillerde şeriat farklılığı olarak gelmiş ve o ahlâk değeri peygamberle tebliğ edilmiştir. Ahmet Yaman’ın açıklamasına göre de “Yahudilerde Hz. Musa’ya gelinceye kadar iki kız kardeşle aynı anda evli olmak câiz iken, Hz. Musa’dan sonra bu uygulama yasaklanmış; iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında tutmak haram kabul edilmiştir” (Yaman, 2015: 11).

Anlaşılacağı üzere bir varsayım olarak ifade edilirse, kitap ve resul gönderilmemiş toplumlarda dahi “ortak ahlâk” diyebileceğimiz bir değer dizgesi olması gerekmektedir.

İmam Mâtürîdî, benzer bir görüş ifade ederek iyilik ve kötülük gibi ahlâkî değerlerin ontolojik manada objektif olduğundan bahseder: “İnsan davranışları bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar olarak üçe ayrılır. İlk ikisinin bilgisine insan aklı, vahiyden bağımsız olarak sahip olurken, sonuncular ancak vahiyle bilinirler” der (Kılıç, 1991: 90). İmam Mâtürîdî’nin görüşü uyarınca meseleye şöyle bakılabilecektir: İnsan akıl cihazı ile yaratılmıştır. Dolayısıyla bir uyarıcı (resul veya nebi) gelmese de Allah’ın varlığını ve birliğini akılla bulmakla mükelleftir. Aynı mantıkla bakıldığında akıl, üstün ahlâk değerlerini de bulmalıdır. İmam Mâtürîdî’nin akla verdiği bu öneme karşın bazı müelliflerin başka bir görüşü paylaştığı görülmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen “Din-î İslâm, ilahi dinlerin âhiri ve efdalidir. Bu dini celili peygamberlerin hatemi olan Muhammed Mustafa (asv) umum beşeriyete tebliğ buyurmuştur (…) İşte beşeriyet bu ulvî din sayesinde en nezih bir meslekî ahlâka nâil olmuştur (…) Ahlâk-ı İslâmiyye, bilcümle mesâliki ahlâkiyyenin makul, şayan-ı kabul olan ahkâmını, mehasinini daha mükemmel tarzda camiidir” (Bilmen, 1964: 43-44) diyerek hem İslâm dinini son peygamber Hz. Muhammed’e özgülemekte hem de “ortak ahlâk” fikrinden uzaklaşmaktadır.

Böyle bir yaklaşımın neticesi olarak bugün Müslümanlar modern dünyaya dünyaya ahlâk değerleri teklif edememektedir. Hatta “Müslümanım” diyen insanlar için dahi “ortak ahlâk esasları” ortaya koymaktan her geçen gün uzaklaşılmaktadır.

“Ahlâkî olan nedir?” problemini modern dünyanın meseleleri arasında göremeyen Müslümanlar birbirleriyle ideolojik bağlanışlar üzerinden birleşmekte veya çatışmaktadır. Bu haliyle Müslümanlar dindarlık ile ahlâklı olmayı birbirine karıştırmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen, “Ahlâkın yegâne esası, istinadgâhı din-i ilahîden başkası değildir” (Bilmen, 1964: 45) demektedir. Müellif kitabında ahlâkın kaynağının din olduğu gerçeğine işaret etmekte, ancak “dindarlığın ahlâklı yaşamaya kifayet etmeyeceği” hususu konusunda sessiz kalmaktadır. Modern dünyaya dahil olan Müslümanlar arasında bu yaklaşım nedeniyle “ahlâksız bir dindarlık” zuhur etmiştir. Teorik manada dinin ahlâk emirleri temellendirilmiş ise de bunları “pratik ahlâk değerleri” olarak insanlığa gösteremeyen bir dindarlıktan bahsedilmelidir. “Ahlâksız dindarlığın” ortaya çıkardığı problem, insanlığın algısında “İslâm yüce ve yegâne din olduğunu iddia ediyor ise de onu en başta kendi müntesipleri olan dindarlar dahi yaşayamamaktadır” yargısına sebebiyet vermesidir.

Modernleşme sürecine dahil oldukça Müslümanların “din” ile ilişkileri “ahlâktan yoksun bir dindarlık” olarak tezahür etmektedir. Dindar kesimlerin genç kuşaklarında görülen deizmi de dindarlığın ahlâk buhranı olarak değerlendirmek mümkündür. Bu savruluşa bazı savunma söylemleriyle cevap verilmeye çalışılmaktadır. Topluma mesaj veren kimi kanaat önderleri “Dindarların dini yaşamada zafiyetleri dinin hakikatine zarar vermez” diyerek bu apolojiyi (savunmayı) dile getirmektedir. Böyle bir savunma dindarlık ile ahlâk arasındaki ayrışmayı derinleştirmektedir. Çünkü din, tarih boyunca kendisine mensup olanların yaşantısına bakılarak toplumsallaşmıştır. Örneğin eğer Allah Resulü “el-Emin” olmasaydı, Yesrib ahalisi onu beldelerine çağırmayacak ve Medine şehri kurulmayacaktı. Hz. Yusuf Peygamber ahlâkî eylemini gerçekleştirmeseydi, İslâm Mısır’da hâkim kılınmayacaktı. Görüleceği üzere ahlâkın varlığı dini insanlar arasında tahkim etmekte, ancak din, ahlâkî temsillere sahip salihler, civanmerdler, şahsiyetler ile yaygınlaşabilmektedir. Ahlâk, dindarlık olarak değil, insanlığın kaybettiği değerleri hayatta yeniden cari kılacak ameller, normlar, töreler halinde nizam bulur ve toplumsallık olarak gelir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı, dindarlıkla egemen olmak çabasından değil, yüce değerlerin hâkim kılınması için makamını terk etmesinden, inancının gereğince helal rızık arayışından, yani ahlâkî eyleminden zuhur etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı İstanbul’un fethinin yolunu açmıştır. Bu nedenle ifade etmeye çalıştığım paradigmaya göre dindar bir toplum, ahlâk esaslı bir toplumu ifade etmeyebilir. Dindarlık topluma “gösterilen bir inanç” olarak tanımlanmalıdır.
Ahlâklılık ise yaşanan değerleri, kendisiyle varoluş gerçekleştirilen ilkeleri ifade eder.

“Yalan söylemeyeceksin” emri ahlâkî bir emirdir. Bu ilke en başta ferdin kendi kendisiyle ilişkili ve ontolojik bir değeri ifade eder. Yalan söylememek şahsa münhasır bir eylemdir. Zira birinin gerçeğin ne kadarını söylediği dahi insanlar için muğlak alanda kalmaktadır. Kişiler “yalan söylememek” eylemini bir kere gerçekleştirmekle emre ait borçtan kurtulamamaktadır. Çünkü “yalan söylememek” ancak başkası ile birlikte yapılan bir diyalogun düzenlenmesiyle yani kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili alandadır. Oysa “Kurban kes” veya “Hacca git” emri, dinî emirdir ve onlar eda edilip edilmemesi kişiler arası ilişkilerdeki “davranış kuralları”nın düzenlenmesi alanında değildir.

Bu kapsamda genç adam-kadınların iffetlerini korumalarını sağlayacak, evlenmelerinin engellerini kaldıracak bir iyilik hareketi “ahlâk” alanındadır. Ancak görüyoruz ki toplumda bekârlar çoğalmakta, “dindar olduklarını söyleyen” çevrelerde (ve STK’larda) gençlerin evlenmesinin önündeki engelleri kaldıran bir sosyal hareket doğmamaktadır. Oysa aynı çevre ve STK’ların öğrencilere burs vermek, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla seferber olabildikleri gözlenmektedir. Bu durumda günümüzde dindarlık, bekârlığı müzminleştiren yahut 18-30 yaşlardaki genç insanları ruhbanlaştıran kurumsal/zihinsel bir işlev yüklenmektedir.  

Müslümanların küresel ölçekte ahlâk normları getirememesi, bu toplumlarda insan-insan ilişkilerinde yozlaşmalara neden olmaktadır. Yozlaşmış toplumsal ilişkilere karşın Müslümanlar “İslâm ahlâkının gayrimüslim toplumların beşerî ilişkilerinden üstün” olduğu kanaatindedir. Ancak Müslüman toplumlarda borçlanan kişilerin borçlarını ödememesi, insanların dünyalık kazanç için birbirlerini aldatması, Müslümanların modernleşme karşısında dağılması gibi ahlâk-dışılıklar toplumda kaygıya neden olmamakta, “İslâm toplumunda ahlâk neden çöküyor” sorusuna yol açmamaktadır. Oysa Batı toplumlarında borçların ödenmemesi dayandıkları bir İslâm ahlâk değeri olmamasına rağmen “ahlâksızlık” olarak değerlendirilmekte ve bu ahlâksızlığa geçit verilmemektedir. Müslüman düşünürler 150 yıldır “Batı’nın bilimini alalım, İslâm ahlâkında duralım” yaklaşımını getirirken “ahlâksız dindarlık” olgusuyla yüzleşebileceklerini hesaplayamamıştır.

“Ahlâksız dindarlık” problemimizin temelinde teorik yaklaşımlardaki zafiyetler bulunmaktadır. Dindar ama kul hakkı yemekten kaçınmayan bir dindarlık Müslüman toplumlarda “normal” sayılmaktadır. Bu sapma, “zenginleşirsek dindarlığımızı ahlâkî bir iyilikle zinetlendiririz” düşüncesinin yayılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa ahlâkın derdi zenginleşerek güçlenmek değil, yalan söylememek, kul hakkını korumak gibi değerlerle yaşayarak “salih toplum” inşa etmektir. Müslümanlar “zenginleşmeliyiz” dedikleri anda modernleşmekte ve kendilerinden önce modernleşenlere benzemektedir. Batı toplumlarında “ortak ahlâk” geliştirildi ve bu ilkeler toplumsal meşruiyet kriteri olarak kabul edildi. Böylece “ortak ahlâk” dünya çapında değer koyucu bir model haline geldi. Müslümanlar ahlâk ile dindarlık arasında ilişkiyi tesis etmeye direnerek o değerlerden uzak kaldılar. Ahlâka, dindarlıkla ulaşılamamış olması “Kıyamet borusunun üflenme gerekçesi” sayılmalıdır.

  • Bilmen Ömer Nasuhi, Yüksek İslâm Ahlâkı, Bilmen Yayınevi, 1964
  • İmam Mâtürîdî, Tevîlâtül Kur’an, Ensar Yayıncılık, c: 10, 2018
  • Kılıç Recep, Ahlâkın Dini Temeli, TDV Yayınları, 1991
  • Kuçuradi İoanna, Uludağ Konuşmaları: Özgürlük Ahlâk Kültür Kavramları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1994
  • Yaman Ahmet, Yahudilerin Osmanlı Millet Sistemi İçindeki Yeri ve Hukukî Konumları (Aile Hukuku Özelinde Bir Değerlendirme), Diyanet İlmî Dergi, Cilt: 51, Sayı: 2, Nisan-Mayıs-Haziran, 2015