Skip to content

Posts from the ‘Ahlâk’ Category

Ahlâksız Dindarlık

Kur’an’da iki yerde “huluk” kelimesi geçiyor. Bunlardan biri “ahlâk” anlamında ve diğeri “âdet, gelenek, töre” anlamında olmak üzere kullanılmıştır:

“İn hâzâ illâ hulukul evvelîn / Bu (söylediğin), öncekilerin töresinden başka bir şey değildir” (26 Şuarâ 137).

“Ve inneke lealâ hulukin azîm / Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (68 Kalem 4).

İmam Mâtürîdî 26: 137 ayetindeki hulukul evvelîn kavramı hakkında şu tevili yapmıştır: “Senin söylemiş olduğun şey ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki rerûller gibi yalan söylüyorsun ve uyduruyorsun (…) el-Hulk, din, tabiat, karakter, seciye demektir (…) Her kim halku’l evvelin diye okursa o takdirde manası eskilerin düzmesi, uydurması, yalanı demek olur” (İmam Mâtürîdî, 2018: 375). Bu iki ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ahlâkın Hz. Peygamber’den (asv) önce insanlar tarafından bilindiği söylenebilecektir. Bu ifademi iki gerekçe ile savunuyorum.

Birincisi: “Ahlâk değerleri eğer Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm vesilesiyle insanlığa ulaştırıldı” denirse Hz. Muhammed’den önce yaşamış insanlığın ahlâktan bîhaber olması gerekmektedir. Oysa İslâm Hz. Âdem’den başlayan bir din olarak bütün çağlarda ahlâkı da getirmiş ve insanlığı bu töre ile mükellef kılmıştır. Bu nedenle önceki kavimlere de “Zina etmeyeceksin, verdiğin sözü tutacaksın, yalan söylemeyeceksin, kul hakkı yemeyeceksin, emanetleri sahiplerine iade edeceksin, ana-babaya ve akrabaya ve komşuya merhamet edeceksin, açları ve yoksulu gözeteceksin, Allah’ın kullarını kula kul etmeyeceksin” gibi ahlâk ilkeleri gelmiş olmalıdır.

İkincisi: Müslim ve gayrimüslim bütün toplumlarda aynı ahlâk kurallarının bulunduğu görülmektedir. Örneğin “zina etmeyeceksin” emri hangi topluma gidilirse gidilsin “ortak ahlâk” olarak ortaya çıkmakta ancak bu ahlâkî emrin yaptırımı farklı olmaktadır. İoanna Kuçuradi ahlâktan söz edilirken dile getirilmek istenenin hep insanlar arası ilişkilerde kişilerin uyması beklenen davranışlar olduğunu belirtir. Ahlâk kişilerin belirli gruplarda eylemlerinin değeri konusunda yargıları içermektedir. Böylece değişik gruplarda geçerli olan değer yargılarının da değiştiği görülmektedir. Bir grupta yasaklanan davranış, başka bir grupta teşvik edilebilmektedir. Ancak İoanna Kuçuradi, bazı davranış biçimlerinin gruptan gruba değişmediğinin de gözlendiğinden bahseder. Örneğin “yalan söylemek kötüdür”, “sözünde durmak iyidir” gibi yargılar her yerde ve her grupta kötü sayılmaktadır. “Başka değişle ahlâk denen olgu, yaşamda çeşitli ahlâklar olarak karşımıza çıkıyor ama bu çeşit ahlâklar, bir kısmı değişik ve değişken olan davranış kuralları ve değer yargıları, bir kısmı ise pek değişiklik göstermeyen davranış kuralları ve değer yargılarından oluşuyor (…) Gruptan gruba değişiklik gösteren değer yargılarının “büyüklerin karşısında ayak ayak üstüne atmak ayıptır” (…) gibi yargıların göreceliğini (…) görmenin zor olmadığını sanıyorum” (Kuçuradi, 1994: 21-22).

Görüldüğü gibi ahlâkta “yalan söylememek” ile ilgili değer yargısı Müslim-gayrimüslim tüm toplumlarda din ile ilişki kurulmadan da mutabık kalınacak “objektif ahlâk” ya da “ortak ahlâk” değeri olarak belirmektedir. Kanaatimce ilk ata ve peygamber olan Hz. Âdem vesilesiyle “ortak ahlâk” değerleri insanlığa bildirilmiş olmalıdır. İnsanlık Hz. Âdem’in öğütlediği bu üstün değerleri öğrenmiş ve o değerleri nesilden nesile aktararak toplumlar kurmuştur. Ancak bir zaman geldiğinde bu ahlâk yargılarında aşınmalar veya değişmeler görülmüştür. Böylece farklı toplumların ahlâkî anlamda tezkiyesi bakımından birbirinden farklı şeriatların gönderilmesi gerekmiştir. Yani aynı anda iki kız kardeş ile evlenmenin yasaklanmasını düzenleyen bir ahlâk değeri sonraki nesillerde şeriat farklılığı olarak gelmiş ve o ahlâk değeri peygamberle tebliğ edilmiştir. Ahmet Yaman’ın açıklamasına göre de “Yahudilerde Hz. Musa’ya gelinceye kadar iki kız kardeşle aynı anda evli olmak câiz iken, Hz. Musa’dan sonra bu uygulama yasaklanmış; iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında tutmak haram kabul edilmiştir” (Yaman, 2015: 11).

Anlaşılacağı üzere bir varsayım olarak ifade edilirse, kitap ve resul gönderilmemiş toplumlarda dahi “ortak ahlâk” diyebileceğimiz bir değer dizgesi olması gerekmektedir.

İmam Mâtürîdî, benzer bir görüş ifade ederek iyilik ve kötülük gibi ahlâkî değerlerin ontolojik manada objektif olduğundan bahseder: “İnsan davranışları bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar olarak üçe ayrılır. İlk ikisinin bilgisine insan aklı, vahiyden bağımsız olarak sahip olurken, sonuncular ancak vahiyle bilinirler” der (Kılıç, 1991: 90). İmam Mâtürîdî’nin görüşü uyarınca meseleye şöyle bakılabilecektir: İnsan akıl cihazı ile yaratılmıştır. Dolayısıyla bir uyarıcı (resul veya nebi) gelmese de Allah’ın varlığını ve birliğini akılla bulmakla mükelleftir. Aynı mantıkla bakıldığında akıl, üstün ahlâk değerlerini de bulmalıdır. İmam Mâtürîdî’nin akla verdiği bu öneme karşın bazı müelliflerin başka bir görüşü paylaştığı görülmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen “Din-î İslâm, ilahi dinlerin âhiri ve efdalidir. Bu dini celili peygamberlerin hatemi olan Muhammed Mustafa (asv) umum beşeriyete tebliğ buyurmuştur (…) İşte beşeriyet bu ulvî din sayesinde en nezih bir meslekî ahlâka nâil olmuştur (…) Ahlâk-ı İslâmiyye, bilcümle mesâliki ahlâkiyyenin makul, şayan-ı kabul olan ahkâmını, mehasinini daha mükemmel tarzda camiidir” (Bilmen, 1964: 43-44) diyerek hem İslâm dinini son peygamber Hz. Muhammed’e özgülemekte hem de “ortak ahlâk” fikrinden uzaklaşmaktadır.

Böyle bir yaklaşımın neticesi olarak bugün Müslümanlar modern dünyaya dünyaya ahlâk değerleri teklif edememektedir. Hatta “Müslümanım” diyen insanlar için dahi “ortak ahlâk esasları” ortaya koymaktan her geçen gün uzaklaşılmaktadır.

“Ahlâkî olan nedir?” problemini modern dünyanın meseleleri arasında göremeyen Müslümanlar birbirleriyle ideolojik bağlanışlar üzerinden birleşmekte veya çatışmaktadır. Bu haliyle Müslümanlar dindarlık ile ahlâklı olmayı birbirine karıştırmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen, “Ahlâkın yegâne esası, istinadgâhı din-i ilahîden başkası değildir” (Bilmen, 1964: 45) demektedir. Müellif kitabında ahlâkın kaynağının din olduğu gerçeğine işaret etmekte, ancak “dindarlığın ahlâklı yaşamaya kifayet etmeyeceği” hususu konusunda sessiz kalmaktadır. Modern dünyaya dahil olan Müslümanlar arasında bu yaklaşım nedeniyle “ahlâksız bir dindarlık” zuhur etmiştir. Teorik manada dinin ahlâk emirleri temellendirilmiş ise de bunları “pratik ahlâk değerleri” olarak insanlığa gösteremeyen bir dindarlıktan bahsedilmelidir. “Ahlâksız dindarlığın” ortaya çıkardığı problem, insanlığın algısında “İslâm yüce ve yegâne din olduğunu iddia ediyor ise de onu en başta kendi müntesipleri olan dindarlar dahi yaşayamamaktadır” yargısına sebebiyet vermesidir.

Modernleşme sürecine dahil oldukça Müslümanların “din” ile ilişkileri “ahlâktan yoksun bir dindarlık” olarak tezahür etmektedir. Dindar kesimlerin genç kuşaklarında görülen deizmi de dindarlığın ahlâk buhranı olarak değerlendirmek mümkündür. Bu savruluşa bazı savunma söylemleriyle cevap verilmeye çalışılmaktadır. Topluma mesaj veren kimi kanaat önderleri “Dindarların dini yaşamada zafiyetleri dinin hakikatine zarar vermez” diyerek bu apolojiyi (savunmayı) dile getirmektedir. Böyle bir savunma dindarlık ile ahlâk arasındaki ayrışmayı derinleştirmektedir. Çünkü din, tarih boyunca kendisine mensup olanların yaşantısına bakılarak toplumsallaşmıştır. Örneğin eğer Allah Resulü “el-Emin” olmasaydı, Yesrib ahalisi onu beldelerine çağırmayacak ve Medine şehri kurulmayacaktı. Hz. Yusuf Peygamber ahlâkî eylemini gerçekleştirmeseydi, İslâm Mısır’da hâkim kılınmayacaktı. Görüleceği üzere ahlâkın varlığı dini insanlar arasında tahkim etmekte, ancak din, ahlâkî temsillere sahip salihler, civanmerdler, şahsiyetler ile yaygınlaşabilmektedir. Ahlâk, dindarlık olarak değil, insanlığın kaybettiği değerleri hayatta yeniden cari kılacak ameller, normlar, töreler halinde nizam bulur ve toplumsallık olarak gelir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı, dindarlıkla egemen olmak çabasından değil, yüce değerlerin hâkim kılınması için makamını terk etmesinden, inancının gereğince helal rızık arayışından, yani ahlâkî eyleminden zuhur etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı İstanbul’un fethinin yolunu açmıştır. Bu nedenle ifade etmeye çalıştığım paradigmaya göre dindar bir toplum, ahlâk esaslı bir toplumu ifade etmeyebilir. Dindarlık topluma “gösterilen bir inanç” olarak tanımlanmalıdır.
Ahlâklılık ise yaşanan değerleri, kendisiyle varoluş gerçekleştirilen ilkeleri ifade eder.

“Yalan söylemeyeceksin” emri ahlâkî bir emirdir. Bu ilke en başta ferdin kendi kendisiyle ilişkili ve ontolojik bir değeri ifade eder. Yalan söylememek şahsa münhasır bir eylemdir. Zira birinin gerçeğin ne kadarını söylediği dahi insanlar için muğlak alanda kalmaktadır. Kişiler “yalan söylememek” eylemini bir kere gerçekleştirmekle emre ait borçtan kurtulamamaktadır. Çünkü “yalan söylememek” ancak başkası ile birlikte yapılan bir diyalogun düzenlenmesiyle yani kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili alandadır. Oysa “Kurban kes” veya “Hacca git” emri, dinî emirdir ve onlar eda edilip edilmemesi kişiler arası ilişkilerdeki “davranış kuralları”nın düzenlenmesi alanında değildir.

Bu kapsamda genç adam-kadınların iffetlerini korumalarını sağlayacak, evlenmelerinin engellerini kaldıracak bir iyilik hareketi “ahlâk” alanındadır. Ancak görüyoruz ki toplumda bekârlar çoğalmakta, “dindar olduklarını söyleyen” çevrelerde (ve STK’larda) gençlerin evlenmesinin önündeki engelleri kaldıran bir sosyal hareket doğmamaktadır. Oysa aynı çevre ve STK’ların öğrencilere burs vermek, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla seferber olabildikleri gözlenmektedir. Bu durumda günümüzde dindarlık, bekârlığı müzminleştiren yahut 18-30 yaşlardaki genç insanları ruhbanlaştıran kurumsal/zihinsel bir işlev yüklenmektedir.  

Müslümanların küresel ölçekte ahlâk normları getirememesi, bu toplumlarda insan-insan ilişkilerinde yozlaşmalara neden olmaktadır. Yozlaşmış toplumsal ilişkilere karşın Müslümanlar “İslâm ahlâkının gayrimüslim toplumların beşerî ilişkilerinden üstün” olduğu kanaatindedir. Ancak Müslüman toplumlarda borçlanan kişilerin borçlarını ödememesi, insanların dünyalık kazanç için birbirlerini aldatması, Müslümanların modernleşme karşısında dağılması gibi ahlâk-dışılıklar toplumda kaygıya neden olmamakta, “İslâm toplumunda ahlâk neden çöküyor” sorusuna yol açmamaktadır. Oysa Batı toplumlarında borçların ödenmemesi dayandıkları bir İslâm ahlâk değeri olmamasına rağmen “ahlâksızlık” olarak değerlendirilmekte ve bu ahlâksızlığa geçit verilmemektedir. Müslüman düşünürler 150 yıldır “Batı’nın bilimini alalım, İslâm ahlâkında duralım” yaklaşımını getirirken “ahlâksız dindarlık” olgusuyla yüzleşebileceklerini hesaplayamamıştır.

“Ahlâksız dindarlık” problemimizin temelinde teorik yaklaşımlardaki zafiyetler bulunmaktadır. Dindar ama kul hakkı yemekten kaçınmayan bir dindarlık Müslüman toplumlarda “normal” sayılmaktadır. Bu sapma, “zenginleşirsek dindarlığımızı ahlâkî bir iyilikle zinetlendiririz” düşüncesinin yayılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa ahlâkın derdi zenginleşerek güçlenmek değil, yalan söylememek, kul hakkını korumak gibi değerlerle yaşayarak “salih toplum” inşa etmektir. Müslümanlar “zenginleşmeliyiz” dedikleri anda modernleşmekte ve kendilerinden önce modernleşenlere benzemektedir. Batı toplumlarında “ortak ahlâk” geliştirildi ve bu ilkeler toplumsal meşruiyet kriteri olarak kabul edildi. Böylece “ortak ahlâk” dünya çapında değer koyucu bir model haline geldi. Müslümanlar ahlâk ile dindarlık arasında ilişkiyi tesis etmeye direnerek o değerlerden uzak kaldılar. Ahlâka, dindarlıkla ulaşılamamış olması “Kıyamet borusunun üflenme gerekçesi” sayılmalıdır.

  • Bilmen Ömer Nasuhi, Yüksek İslâm Ahlâkı, Bilmen Yayınevi, 1964
  • İmam Mâtürîdî, Tevîlâtül Kur’an, Ensar Yayıncılık, c: 10, 2018
  • Kılıç Recep, Ahlâkın Dini Temeli, TDV Yayınları, 1991
  • Kuçuradi İoanna, Uludağ Konuşmaları: Özgürlük Ahlâk Kültür Kavramları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1994
  • Yaman Ahmet, Yahudilerin Osmanlı Millet Sistemi İçindeki Yeri ve Hukukî Konumları (Aile Hukuku Özelinde Bir Değerlendirme), Diyanet İlmî Dergi, Cilt: 51, Sayı: 2, Nisan-Mayıs-Haziran, 2015