Skip to content

Posts from the ‘Aile-Toplum’ Category

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (II) – Feminizmi Besleyen Küresel Kapitalizm

“Türkiye’nin kurucu nüfusu” diye de adlandırdığımız kendisiyle İstiklâl Harbi verdiği nüfusunu kaybetmesinin çok boyutlu incelenmesi gerektiğini önceki yazıda dile getirmeye çalışmıştım. Türkiye’nin bu asal nüfusunun doğum hızında büyük bir duraklama ve hatta düşmeden bahsedilebileceği resmi makamlar tarafından da dile getirilmektedir.

Örneğin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Demografik Dönüşüm ve Kadın” başlıklı “5. Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresi”nde yaptığı açılış konuşmasında “2005 yılında 5 milyon 108 bin olan kadın istihdamını, 2018 yılında 9 milyona çıkardık.” vurgusu yaptıktan sonra “Ülkemizde kadın başına düşen çocuk sayısı 60 yıl önce 6,4 iken bugün nüfusun kendini yenileme oranı olarak kabul edilen 2,1’in altında seyrettiğini” ifade etti. (Selçuk, 07.03.2019). Bakan Selçuk’a göre üreten, çalışan, başarılı ve öz güven sahibi kadın, aile ve toplumun teminatıdır. Demografik dönüşümün negatif etkilerini azaltabilmek amacıyla, çalışma hayatı başta olmak üzere toplumsal gelişim sürecinde etkin olması gereken kadını, kolaylaştırıcı uygulamalar ve imkanlarla desteklemek gerekir. Bu nedenle Bakan Selçuk, bir taraftan kadın istihdamını, kadının iş gücüne katılımını teşvik ederken, diğer taraftan kadının aile ile iş hayatı arasındaki uyumunu kolaylaştırıcı tedbirler almayı ihmal etmediklerini ifade etmiştir.

Bakan Selçuk Türkiye’deki “nüfus yaşlanması” probleminin dünyanın genel gidişatı olduğuna da değinerek aslında “kaygı verici bir durum yoktur” mesajı vermeye çalıştı. Bakanın ifadesine göre “7 milyar 600 milyon nüfusa sahip dünyanın 678 milyonunun yani yaklaşık yüzde 9’u, 65 yaşın üstündedir. 2050’de bu oranın yaklaşık yüzde 16’ya yükseleceği beklenmektedir. Dünyada ortalama yaşam süresi 2000 yılında 68 iken şu anda 72 senedir. Bundan 60 yıl önce ise dünyada kadın başına doğum sayısı 5 iken bugün 2,44 çocuğa düşmüş durumda. Şu anda yüzde 8,8 olan yaşlı nüfus oranımızın 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 13 olacağını öngörüyoruz. 2050’de ise her 5 kişiden 1’inin (yüzde 20,2) 65 yaşın üzerinde olacağını tahmin ediyoruz. Son 16 yılda, toplumumuzun refah seviyesinde artış, sağlık ve sosyal hizmetlerdeki iyileşmeler neticesinde 2000 yılında 70 olan ortalama yaşam beklentisi süresi, bugün yaklaşık 76 yıla yükselmiştir. 2005 yılında 5 milyon 108 bin olan kadın istihdamını, 2018 yılında 9 milyona çıkardık. Aynı dönemde, yüzde 23,3 olan kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 34,1’e yükseldi. Hedefimiz, inşallah bu oranı 2023 yılına kadar yüzde 41’e ulaştırmaktır.”

“Kadın Tarım Toplumunda da Çalışıyordu” İfadesi Ne Kadar Doğru?:

Kadın istihdamının arttırılmasına ilişkin politikalar “Eski toplumlarda da kadınlar çalışıyordu” söylemiyle izah edilmektedir. Elbette ki bu ifadenin gerçekliği konusunda kimse aksine bir delil getiremeyecektir. Ancak eski toplum düzenlerinde kadının çalışmasının kendi nam ve hesabına olmadığı söylem sahipleri tarafından dikkate alınmamakta gibidir.

Eski toplumda tımar arazi, aile çiftçiliği olarak işletilebileceğinden erkek tek başına tımar arazide kiracı olamazdı. Erkeğin tek başına ev de açamadığı, evlenmedikçe baba evinden ayrılamadığı da dikkate alınmalıdır. Esnaf ve zanaatkâr da ancak evli ise dükkân açabileceğinden, iktisadî hayatta faaliyet gösteren ticarethaneler, “aile işletmesi” idi. Meslekler, cinsiyetçi tekeller olarak “usta”lara özgülenmişti. Yani bir loncaya girmeden ve o loncada kendisinden önce “usta” statüsü kazanmış bir meslek erbabından el almadan salt sermaye ile veya salt kendi başına elde ettiği bilgi ile yahut esnaf loncasının meslek ilkelerine dayanmayan yollarla dükkân açılamazdı. En azından ahi çarşılarında (bedestenlerde) hariçten gelip dükkân işletmeye müsaade edilmezdi. Böylece erkek dükkân açmak/tımar arazisi kiracısı olmak yani mesleğini “usta” statüsünde devam istediğinde evlenmek zorunda kalmakta ve ancak evlenerek mahallede “ev açmayı” başarabilmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda fert, “birey” olarak yaşaması imkânsız biriydi. Bir sosyal topluluğa (aile, köy, mahalle) ve bir meslek topluluğuna (şehirde lonca, kırsalda rençber, orman köylüsü, çoban) kayıtlı olması gerekiyordu. Üçüncü olarak, fertlerin inançlarıyla bağlı oldukları bir kimlikleri daha vardı. Tekkeler bu kimliği inşa ediyorlardı.

Kadın da baba evinden ancak evlenerek ayrılabileceğinden ve piyasada da “meslek tekeli” olduğundan “aile” olmaktan başka bir yolla iktisadî hamle yapamazdı. Kadının da erkeğin de iktisadî, sosyal faaliyetlerine evlendikten sonra izin verilmekteydi. Kadın nafaka kazanmak mecburiyetinden de muaf tutulduğu için erkek eğer dükkân açabilecek statüde değilse, emeğini kiralıyor, ancak istihdam ücreti yüksek oluyor ve tek başına ailesinin geçimini temin edebiliyordu. Modern toplumda kırılan ilk yapı evin erkek tarafından geçindirilmesini imkânsız kılan “ücret tırtıklaması”dır. Modern dönemde ücret tırtıklaması, erkek ve kadını evlenmeden kazanç elde etmek zorunda bıraktı ve kadınların ailesiz olarak maişetlerini kazanabilmesi de erkeğin “kavvam” vasfını yitirmesiyle neticelendi.

Anlaşılacağı üzere “eski toplumda da kadın çalışıyordu” ifadesi karı-kocanın birlikte çerağını yaktıkları “aile ocağının” hesabına değer ifade etmekteydi. Koca, evleneceği kadının nam ve hesabına yazılacak “mehir” talebini ve kadının asgari baba evindeki geçimliğini temin edecek bir nafakayı karşılamakla mecbur tutuluyordu.

Oysa modern toplumda kadın ve erkeğin çalışması aile kurma şartına bağlanmamıştı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS, 8. madde) ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde (12. madde)de yer alan “Özel hayatın korunması” Anayasa’da da düzenlenmiştir: “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ (Anayasa 20. md.).  Madde hükmünde yer alan “herkes” ifadesi nedeniyle karı-koca da birbirlerinden “özel hayatın gizliliği ilkesi”nin gereklerine uymasını talep edebilecektir.

Böylece modern toplumda kadın ve erkeğin “aile olmadan” içtimaî, iktisadî ilişkiler geliştirebilmesinin, birey temelli bir hayat kurmasının yolu açılmaktadır. Nancy Fraser, “ikinci dalga feminizmin istemeyerek de olsa yeni neoliberalizm ruhunun ana bir unsurunu hazırladığını öne süreceğim” der. “Bir tarafta çalışan orta sınıfın kadın üyeleri kendilerine set çekilen cam tavanı kırıp geçmeye kararlıdır. Öteki tarafta ise kadın geçici personeller, yarı zamanlılar, düşük ücretli hizmetliler, hizmetçiler, seks işçileri, göçmenler, İhraç İşleme Bölgeleri’ndeki işçiler ve düşük faizli kredi borçluları yalnızca kazanç ve maddi güvenlik peşinde değil, aynı zamanda haysiyetlerini kurtarma, durumlarını iyileştirme ve geleneksel otoriteden kurtulma çabasındadırlar. Her iki tarafta da kadınların özgürlük hayali kapitalist sermayeye itici güç olarak kullanılır. Böylece ikinci dalga feminizmin aile geliri eleştirisi yolundan sapar. Bir zamanlar kapitalizmin erkek merkezciliğine en can alıcı radikal eleştirileri getirirken, bugün kapitalizmin ücretli işe biçtiği fiyatta pekiştirici rol üstlenir” (Fraser, 2009).

Abdullah Yılmaz, Yavuz Bozkurt, Ferit İzci’nin ortak makalesinde kadınların çalışma yaşamına XVIII. yüzyılın sonlarında girdiği ifade edilmektedir. Sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan üretimin örgütlenmesiyle ihtiyaç duyulan ve düşük ücretle çalıştırılabilecek işgücü gereksiniminin belirmesi bunda en önemli faktör olmuştur. Sanayi devrimi ile birlikte kadınların, ekme-biçme dışındaki işlerde de istihdam edilmesiyle birlikte özellikle üretilen ürünleri satma gibi işleri gerçekleştirmek suretiyle hizmet sektöründe de yer almışlardır. Bu dönemde özellikle büyük ölçekli tekstil fabrikalarında nitelikli işgücü gerektirmeyen üretimin hızla yaygınlaşmasıyla kadın evden, ücretsiz aile işçiliğinden ve tarımsal alandan dışarı çıkmıştır. Ancak kadın işgücü uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlerle erkek işgücünün ikamesi olarak görülmüştür. 1929 ekonomik bunalımıyla ortaya çıkan işsizlik sorunu nedeniyle evlerine gönderilen kadınlar, İkinci Dünya Savaşı sonunda genişleyen savaş sanayii ve erkek işgücünün savaş yüzünden azalmış olması nedeniyle tekrar çalışma yaşamına dönme fırsatı bulmuşlardır. Ancak, bu dönemde erkek işgücündeki azalma nedeniyle ihtiyaç duyulan kadın işgücü, toplumda kadın emeğinin “yedek” olma niteliğini somut bir şekilde ortaya koymuştur (Yılmaz vd, 2008: 91-92).

Anlaşılacağı üzere “sanayi toplumunda kadının çalışması” 1) Erkek işgücünün yetersizliği, 2) Erkek işgücünün yüksek ücret talebinin kadına verilen düşük ücretle kırılması, 3) Erkek işgücünün ücret ve özlük hakları taleplerinin piyasadaki yedek işgücü (kadın emeği) ile yani işsizlik tehdidiyle terbiye edilmesi anlamında “araçsal” konumdadır.

Feminist yazarlar ise kapitalizm&kadın ilişkisini ailenin içindeki üretim&bölüşüm ilişkilerine doğru genişleterek ele almaktadır. Cinzia Arruzza, Titti Bhattacharya, Nancy Fraser’in birlikte yazdıkları “Feminizm: Bir Manifesto” adlı kitapta şöyle derler: “Kar elde etmek için gereken ücretli emek, bir insanın teşekkülü için gereken (çoğunlukla) ücretsiz emekten bağımsız varolamaz (…) Toplumsal süreçler ve kurumlar iki türden de ‘üretim’e yani kârın ve insanın üretimine muhtaçtır (…) Eski toplumlar ekonomik üretimle toplumsal yeniden üretim arasında keskin bir ayrım gütmüyordu. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte toplumsal varoluşun bu iki veçhesi birbirinden ayrıldı. Üretim fabrikalara, maden ocaklarına, bürolara taşınırken ‘ekonomik’ diye düşünüldü ve karşılığı nakit olarak ödendi. Yeniden üretim ise ‘aile’ düzeyine çekildi ve böylelikle kadınlara has bir hale getirildi. Bu süreç ‘çalışma’ değil, ‘bakım’ olarak tanımlandı ve paranın aksine ‘sevgi’ uğruna yapıldı” (Arruzza vd, 2019: 102). Arruzza ve arkadaşları sermayenin kârını artırmaya çalışırken işçi sınıfından insanların da sistemli biçimde toplumsal bir varlık olarak daha anlamlı bir hayat sürmeye çabaladığını, ancak bu iki amacın birbiriyle uzlaşamayacağını ifade eder. Arruzza ve arkadaşlarına göre geleneksel emek mücadelesinin çoğu zaman yaptığı gibi “ücret için” mücadele etmesi doğru bir tutum değildir. Çünkü olması gereken “toplumsal yeniden üretim mücadelesi”dir. Bu ise sadece işyerinde daha fazla ücret almak için verilmez. Aksine kadının ücretlendirilmemiş toplumsal yeniden üretim emeğinin değerini bulması, yani insanın teşekkülü için verdiği bakım emeğinin karşılığını alması öncelikli hale getirilmelidir (Arruzza vd, 2019: 103-104). Arruzza ve arkadaşlarına göre bu rejimde kazanılan ücretler çoğunlukla ailenin yeniden üretimi şöyle durdun, insanın kendi toplumsal yeniden üremesini sağlamak bakımından bile yetersiz olduğu için hane içinde ikinci bir kişinin daha ücretli çalışmasını zarurî kılmaktadır. İnsanlar son derece tehlikeli ulaşım araçları kullanarak uzun mesafeler kat ederek işyerlerine ulaşmaktadır. Savaş sonrası dönemle karşılaştırıldığında hane başına ücretli çalışma saati artarken, insanın (kadının) kendini yenilemek, aileleriyle ve arkadaşlarıyla ilgilenmek, evin (ev topluluğunun) idamesini gerçekleştirmek için gerekli zaman kapitalizm tarafından çalındı. Öyleyse kendisini feminist bir ütopya gibi sunan “sözde feminist” talepler aslında sömürüyü canlandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kapitalizm, gitgide kadınlaşan işgücünü yeniden üretmenin bedelini ödememekte, işçilerin ürettiği artı değere ve geçim araçlarına el koymanın yanı sıra sömürdüğü insanların bedenlerine, zihinlerine de el koymaktadır. Başka bir kâr kaynağı olarak toplumsal yeniden üretimi bir madenci misali bireylerden kazarak çıkaran sermaye, onun kendisini tazelemesi için gereken enerjisini çalmakta ve onu aynı zamanda mülksüzleştirmektedir (Arruzza vd, 2019: 108). Kapitalizm yüksek faizli mortgage kredilerinden kredi kartlarına ve öğrenci kredilerinden tüketici kredilerine kadar her ihtiyaç alanında tüketici kıldığı insanları borçlandırır. Hem çalışma saatlerinin arttırılmasını hem de kamusal hizmetlerin tırpanlanmasını isteyen kapitalizm, ailelere ve topluluklara yönelik bakım emeğinin kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi davranır. Bu, imtiyazlılar dışında toplumsal yeniden üretim sorumluluklarının kadınların sırtına yüklenmesi anlamına gelir. Bunun da sonucu, yoksul kadınların, görece daha iyi durumda olan kesimlerin evlerini temizlemek veya çocuklarına yahut yaşlanan ebeveynlerine bakmak olacaktır. Kendileri çok daha kazançlı işlerde çalışan bu kesimler, yoksul kadınları “küresel bakım zinciri”nin bir parçası haline getirmeye zorlamaktadır. Böylece Kuzeyli feministlerin çoğu zaman odaklarının “aile ile iş arasındaki denge” olarak ortaya koydukları yapısal eleştiri aslında toplumsal yeniden üretime ilişkin yeni bir ikili örgütleme biçiminin söylemine dönüşmektedir. Ortada bir “bakım krizi” vardır ve kadının çalışmak için piyasaya çekilmesinin açık sonucu, bakım gediğini gidermek değil, aksine yerini değiştirmektir: Bakım emeğini zenginden yoksul ailelere, küresel Kuzey’den küresel Güney’e doğru kaydırmak (Arruzza vd, 2019: 111). 

Fraser ve arkadaşlarının yorumlarından çıkarılabilecek göreceli bir netice, kadının çalışmasının hiç de sanıldığı gibi “kurtuluş” olmayacağı yolundadır. Kapitalizmin en önemli başarısı kadınların bakım emeğinin kocaları tarafından sömürüldüğü söylemiyle hareket ederek gerçekte kadınlar vasıtasıyla elde ettiği toplumsal yeniden üretimin (doğumların ve insan üretiminin) bedelini ödemekten kaçmasıdır.

Tarih boyunca aile-millet-devlet modeliyle varlık bulan Türk siyasal sisteminin günümüzde bireye döndüğü söylenebilecektir. Siyasal karar alıcılar “çalışan kadın” ile “doğuran kadın” tipini birleştirmeye çalışmaktadır. Ancak, çalışan kadına verilen doğum teşviklerine rağmen doğum hızının 1,9’a düşmesi, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “kadın istihdamını artırmak” politikasının, “aileyi güçlendirerek nüfus artış hızını yükselterek üç çocuk ortalaması hedefine varmak” politikasıyla birlikte yürütülemeyeceğinin kanıtı gibidir. Türkiye’de doğum hızını dengede tutan nüfus, tüm görmezden gelmelere rağmen “ev hanımı” diye kategorize edilen kesimdir.

“Aile” toplumun kendini biyolojik anlamda yenileyebilmesinin yani tarihte var kalabilmesinin temeli olduğu için devlet tarafından güvenlik meselesi olarak görülmelidir. “Aile” aynı zamanda ekonomik bir varlıktır. Yaşlanmış bir nüfus milletin imalat, savunma, sosyal politikalar, eğitim, ulaşım gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ülkenin (milletin mülkünün) şenlendirilmesini sağlayamaz. Kadın istihdamını artırarak toplumdan “aile” ve hele “3 çocuklu aile” beklemek netice vermemektedir. Nitekim ülkenin emek gücü ihtiyacı da “kurucu nüfus”tan değil ülkeye sığınmacı nüfustan karşılanmaktadır. Özel sektör, yılda 120 gün tatil varken doğum yapan kadın emekçiye İş Kanunu 74. madde gereğince toplamda 16 hafta ücretsiz izin verdiğinde o emekten fayda sağlayamayacağını bilmektedir. Ayrıca kadına tanınan bu pozitif ayrımcılık, erkeği işinden soğutmaktadır. Doğum yapıp çocuğunu kendi yetiştiren kadına toplum borçludur. Çocuk doğuran ev hanımına “toplumsal yeniden üretimin emekçisi” olması nedeniyle çocuğuna bakmaya devam ettiği on yıl boyunca “bakım ücreti” verilmesi daha isabetlidir. Çocuk doğuran ev hanımlarına bakım ücreti verilmesi, piyasadan boğaz tokluğuna çalışan “yedek emek” kapsamında ve asgari ücret düzeyini aşamayan kadın emeğinin eve çekilmesini de sağlayacağından işsizlik oranlarının düşeceği umulabilir.

  • Arruzza Cinzia-Bhattacharya Titti-Fraser Nancy, Feminizm: Bir Manifesto, Sel Yayıncılık, 2019
  • Fraser Nancy, Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi, Sayı: 9, 2009
  • Selçuk Zehra Zümrüt, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk: Kadın istihdamını 9 milyona çıkardık, Haber: Çiğdem Alyanak, Anadolu Ajansı, İnternet erişim: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/aile-calisma-ve-sosyal-hizmetler-bakani-selcuk-kadin-istihdamini-9-milyona-cikardik/1411684, 07.03.2019
  • Yılmaz Abdullah-Bozkurt Yavuz-İzci Ferit, Kamu Örgütlerinde Çalışan Kadın İşgörenlerin Çalışma Yaşamlarında Karşılaştıkları Sorunlar Üzerine Bir Araştırma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 9(2), 2008

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (I)

Hürriyet Gazetesi, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2015: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2015 yılı evlenme-boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 2015 yılında 602 bin 982 oldu. Kaba evlenme hızı ise binde 7,71 olarak gerçekleşirken, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 131 bin 830 oldu. Kaba boşanma hızı ise binde 1,69 olarak gerçekleşti.”

TÜİK Haber Bülteni, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2016: “Ülke genelinde evlenen çiftlerin sayısı 2015 yılında 602 bin 982 iken 2016’da yüzde 1.4 oranında azalarak 594 bin 493 oldu. 2015’te 131 bin 830 olan boşanan çiftlerin sayısı da 2016’da yüzde 4.3 azalışla 126 bin 164 olarak saptandı. Rapora göre, Türkiye genelinde ilk evlenme yaşı erkekte 27.1, kadında 24 olarak belirlendi.”

TRT Haber, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2017: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. 2016’da evlenen çiftlerin sayısı önceki yıla göre yüzde 4,2 azalarak, 569 bin 459’a geriledi. Evlenme hızı binde 7,09 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde, boşanma sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak,128 bin 411’e yükseldi. Boşanma hızı binde 1,6 oldu.”

Anadolu Ajansı, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2018: “Türkiye İstatistik Kurumu, 2018 yılına ilişkin evlenme ve boşanma istatistiklerini yayımladı. Türkiye’de 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”



Yıl


Evlilik


Boşanma

Doğum
Hızı


Doğan çocuk


Nüfus artışı
2015602.982131.830 2,15 1.333.32978.741.053
2016594.493126.164 2,11 1.309.77179.814.871
2017569.459128.411 2,07 1.295.78480.810.525
2018553.202142.448 1,99 1.248.84782.003.882

Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere Türkiye’de 2015’de evlenenlerin sayısı önceki yıllara göre artmakta iken 2016’dan itibaren evlilik sayısı azalma eğilimine girmiş, boşanmalar ise artmıştır. Nüfusun yaklaşık 78,5 milyon olduğu 2015’te doğan çocuk yaklaşık 1,35 milyon iken nüfusun 82 milyon olduğu 2018’de doğan çocuk sayısının yaklaşık 1,25 milyona düştüğü anlaşılmaktadır.

Gökçen Tuncer’in haber-yorumunda şu değerlendirme yapılmıştır:

“TÜİK’in nüfus verilerine bakıldığında ‘yaşlı’ sayılan 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfusa oranı 1990’da yüzde 4,3, 2000’de yüzde 5,7 iken 2018’de yüzde 8,8’e yükselmiş durumda. 15-64 yaş arası grup ise toplam nüfusun yüzde 67,8’ini oluşturuyor. Bu oran 2000 yılında yüzde 64,5’ti.”

Gökçen Tuncer’in de ifade ettiği üzere doğumu artırmak için Nisan 2015’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaşan “Aile Paketi”nin ilk kısmında Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 lira, ikinci çocuğu için 400 lira, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 lira doğum yardımı yapılması düzenlenmiştir. Ocak 2016’da yasalaşan “Aile Paketi”nin ikinci kısmında ise doğum sonrası çalışma saatleri düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre doğum yapan memurlar, analık izni sonrasında birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay, sonraki doğumlarda ise 6 ay boyunca yarım gün çalışabilecek; kadın işçiler de analık izni sonrasında birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün, günlük çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin kullanabilecekti. Ancak Tuncer’in de ifade ettiği gibi çocuk sayısı arttıkça maddi destekleri artıran, çalışan anneye izin kolaylığı sağlayan hükümet teşvikleri, 2015 ve sonrasında nüfusun hızla düşmesine engel olamadı.

Türkiye’nin sosyal-iktisadî hayatının “kadının hem çalışması hem doğum yapması” esasına dayalı bir “kadın felsefesi” ile belirlenmesiyle verimli (rantabl-prodüktif) neticelerin alınamayacağı ifade edilmelidir. Kural olarak devletin kadın istihdamının artırılmasıyla çok çocuklu anne kimliğini bağdaştıramayacağını öngörmesi gerekir. Zira zaten mevcut resmi tatil uygulaması nedeniyle yılın yaklaşık 1/3’ü çalışanlara tatil olarak verilmektedir. Örneğin 2019 yılında hafta sonları ve bayram tatilleri ile toplamda 121 gün tatil yapılmıştır. Hal böyleyken özel sektörde “çalışan kadın” ile “çok çocuklu anne” kimliğinin tercih edilmesi imkânı istisnai sayılmalıdır. Nüfusun kendini yenilemesi için “doğuran kadın”a ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda çalışan kadının doğurmasını teşvik edip eve çekmektense, ev kadınının doğurmasını sağlayarak ona topluma kazandırdığı nüfus sayısınca “doğum ve bakım tazminatı” verilmesi daha pratik ve verimli addedilmelidir. Zira, ev kadınının doğurduğu çocuğa bakması, devleti personel, bina, özlük hakları gibi pek çok külfetten de kurtarmaktadır. Ayrıca Türkiye, kendi kurucu nüfusunun doğum hızındaki düşme nedeniyle “göçmen-sığınmacı” nüfusa da muhtaç kalmaktadır. Nitekim yukarıdaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye’nin kurucu nüfusu artık kısırlaşma denilebilecek değişime (tağyir) uğramış görünmektedir.

Türkiye kurucu nüfusunu kaybediyor:

Yukarıda aktardığım verilere göre Türkiye’nin resmi nüfus kayıtlarına Suriyeli sığınmacıların katıldığı ve ülkenin kadim nüfusunda büyük bir erozyon olduğu söylenebilecektir. Ülkemiz kadın, kentleşme, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku politikaları ile hızla Ortadoğululaşma etkisi altına girmiş, kültürel yapısı değişmiştir. Türkiye, “kurucu nüfus” dediğimiz “kafirlere (emperyalistlere) karşı Milli Mücadele veren nüfus”unu, diğer ifadeyle Batılı sömürgecilere karşı İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmektedir. Ortadoğululaşan bir Türkiye nüfusunda ise mücadele ruhunun “Müslümanlar arası” bir karakter kazanacağı açıktır. Ortadoğu Osmanlı’dan ayrılarak kurulan devlet sistemleriyle mezhebî ve kabilevî ayrılıklara dayanarak bitmez-tükenmez “kardeş savaşları”na yakalanmış durumdadır. Şimdi bu kavgaların Türkiye’ye taşınması tehlikesi bulunmaktadır.

Türkiye’nin İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmesinin temelinde “aile” tasavvurunu yitirmesine dair ekonomik, meslekî-sosyal, zihnî, hukukî, mekânsal tedbirler bulunmaktadır. Bu beş başlıkta belirtilen tedbirler

a) Yapısal (ekonomik, meslekî-sosyal, mekânsal),

b) Kültürel-ideolojik (hukukî, zihnî) olarak nüfusu yoğurmakta ve mahiyetini bozmaktadır.

Yapısal olarak:

1) Kentleşme süreci,

2) Eğitim:

a) ahilik modelinin (usta-çırak ilişkilerinin) kaybedilmesi,

b) meslek ediniminde zorunlu eğitim modeline geçilmesi ve üniversite diplomasının adeta mecburi kılınması Türk ailesini hızla çözmektedir.

Kültürel ve ideolojik olarak: üst yapı olan hukuk-mevzuat sistemi ve insan hakları (eşitlik-özgürlük) ideolojileri, medya söylemleri, sivil toplum çalışmalarıyla hayata geçirilen “dayanışma” tasavvurları da manevî-kültürel anlamda “aile olma” bilincinin kaybedilmesinde oldukça etkili zihin yönlendiriciler olarak hareket etmektedir. Özellikle muhafazakâr kesimde “öğrenci yetiştirme”ye ayrılan fonlar ve imkânlar gençleri “aile hayatı”ndan koparmakta, “aile bilinci”ne yabancılaştırmaktadır. Görünüşte “hayır” sayılması gereken öğrenci yetiştirme faaliyetleri yani STK çalışmaları, müzmin bekârlık üretmenin yanı sıra, Türkiye’nin kurucu nüfusunun emeğini tüketerek ekonomik anlamda verimsiz-âtıl kalan bir kütleyi imal etmektedir. Ülkeyi zorunlu eğitime yönlendiren uluslararası anlaşmalar ve iç hukuk düzenlemeleri gençliğin üniversiteye yönelişini kaçınılmaz kılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) 07.09.2019’da açıklanan verilere göre, Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Yine Yükseköğretim Kurulunca açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde, 7 milyon 740 bin 502 öğrenci eğitim alıyor. 2018-2019 eğitim öğretim yılında görev yapan öğretmen sayısı ise 1 milyon 77 bin 307 olarak bildirilmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye’de eğitime bağlanmış nüfus yaklaşık 27 milyon kadardır. Eğitime bağlanmış nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3 olması ve mezun öğrencilerin % 30 oranında işsiz olup, çalışan mezunların da büyük kısmının eğitimleri dışındaki mesleklerde çalışması büyük bir insan kaynağı israfı ile muhatap olduğumuzu göstermektedir.

Genç kesim meslek edinmek için 12 yıllık zorunlu eğitimden sonraki dönemde çalışma hayatına katılamamakta, üniversite mezunu olarak yoluna devam etmek istemektedir. Milli Eğitim Bakanı dahi bu eğitimin uzun olduğunu röportajlarında belirtmektedir:

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sunduğu Başkent Kulisi’nde programında konuştu. Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi: Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye’de var, 12 yıllık eğitim süresi. Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar.”

Ancak Milli Eğitim Bakanı tespiti istikametinde yani 12 yıllık eğitimin düşürülmesi yönünde bir “çözüm programı” açıklamamıştır: “Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.”

Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitim müddetini kısaltmaya değil, zorunlu müfredatları eksiltmeye yönelik bir programla Türkiye’nin “geçim ve aile” dengesini sağlayacak yol açmamış olmaktadır.

Oysa Türkiye’nin kurucu nüfusunun değerlerine ruh üfleyecek yapısal düzenlemeler öncelikle “iş, aş, eş” deyişinin tahakkukunda saklıdır.

(Devam edecek)

Kaynaklar:

DÜĞÜNDE TAKILAN ALTIN-ZİYNET KİMİN OLMALIDIR?

Türk Medeni Kanunu’nun 220. Maddesi: “Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşyalar, mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri kanun gereğince kişisel mallardır.” hükmü getirmekte, Yargıtay da “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır” ibaresiyle istikrar kazanmış hükümler vermektedir.

  1. ZİYNET NEDİR?

Emrah Kulaklı, yayımladığı “Ziynet Eşyasına İlişkin Sorunların Yargıtay Kararları Işığında Değerlendirilmesi” başlıklı makalesinde “Yargıtay içtihatlarının ziynet eşyalarının evlilik birliğinin sona ermesi halinde taraflara iadesine ilişkin genel hukuk ilkeleri ile çelişkiler içerdiğini” vurgulamaktadır.  Müellif, ziynet eşyalarının kapsamına neler girdiğine dair ise şu açıklamayı yapar:

“Ziynet, altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (…) Ziynet eşyasını evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak tanımlamak mümkündür. Bu bağlamda, bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar, ziynet eşyası olarak kabul edilmektedir. Çeyrek altın, yarım altın, cumhuriyet altını ve reşat altını da ziynet olarak değerlendirilmektedir. Değerli taş ve madenlerin yanı sıra, düğün merasimi nedeniyle verilen para da ziynet eşyası olarak nitelendirilmektedir. Yargıtay kararlarında, nitelik itibariyle ziynet eşyası olmamakla birlikte düğün münasebetiyle verilen bir takım taşınır ve taşınmazların da ziynet eşyası olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Örneğin, evlilik nedeniyle geline hediye olarak verilen bir canlı hayvan – ve onun daha sonra doğan yavrusu-, ziynet eşyası olarak nitelendirilmiştir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına baktığımızda, evlilik merasiminin resmi nikâh ile sınırlandırılmadığını ve zaman unsurunun mümkün olduğu kadar genişletilme eğiliminde olduğunu görmekteyiz. Bu bakımdan yalnızca resmi nikâh değil aynı zamanda düğün ve kına merasimi sırasında verilen hediyeler de ziynet olarak nitelendirilmektedir. Hatta bunların da öncesinde, halk arasında çeyiz serme olarak kabul edilen merasim sırasındaki hediyeler de ziynet eşyası olarak değerlendirilmektedir. Netice itibariyle, Yargıtay kararlarında ziynet olarak kabul edilen şeylerin, evlilik münasebetiyle taraflara verilen değerli taş ve madenler olduğu ve fakat bununla sınırlandırılamayacağı ifade edilebilir. Buna göre yukarıda yer verilen tanımı genişleterek ziynet eşyasını, nikâh merasimi öncesinde, sırasında veya sonrasında, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen eşya olarak tanımlamak mümkündür.” (Kulaklı, 2019: 263-264).

Emrah Kulaklı’nın da Yargıtay içtihatlarından faydalanarak ifade ettiği üzere ziynet kapsamında makalesinde şu hususlar yer almaktadır: 1) Ziynetin Muhtevası: Ziynetin evlilik münasebetiyle taraflara verilen hediye olması; 2) Ziynet Vermenin Zamanı: Nikâh merasimi öncesinde, sırasında veya sonrasında, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilmesi; 3) Evlilik Merasiminin Hukukî Niteliği: Evlilik merasiminin sadece resmi nikâhla sınırlandırılmaması, dini veya geleneksel evlilik merasimleri nedeniyle verilen hediyelerin de ziynet kapsamında sayılması; 4) Ziynetin Her Tür Hediye Olması: Evlilik nedeniyle geline hediye olarak verilen bir canlı hayvan ve onun daha sonra doğan yavrusunu da kapsayacak her tür hediye olduğu gibi, düğün münasebetiyle verilen her tür taşınır ve taşınmazların da ziynet kapsamında yer alması; 5) Ziynetin Kadının Kişisel Malları İçinde Sayılması: Yargıtay, evlilik münasebetiyle hediye edilen ziynet eşyalarını, TMK. m. 220 uyarınca kadının kişisel malı olarak kabul etmektedir. Gerekçe ise, “düğün merasimi sırasında takılan ziynet eşyalarının, kadına bağışlanmış sayıldığı ve karşılıksız kazandırma niteliğindeki bu armağanların, TMK. m. 220/b.II uyarınca, kadının kişisel malı olmasıdır.” Buna göre ziynet eşyaları edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi sırasında koca ile paylaşılmayacağı gibi, edinilmiş mal rejimi devam ederken de kadının tasarrufuna bırakılmıştır (Kulaklı, 2019: 264); 6) Kişinin Kimin Davetlisi Olduğuna ve Ziynetin Kimin Tarafından Takıldığına Bakılmaksızın Kadına Ait Olduğunun Kabulü: Düğün merasimi sırasındaki takı töreninde, gelinin davetlilerinin geline, damadın davetlilerinin ise damada hediye vermeleri yönünde bir âdet mevcuttur. Yargıtay, (Yargıtay 3. HD, T. 18.01.2018 – E. 2017/17245 – K. 2018/361; Yargıtay 6. HD, T. 12.05.2014 – E. 2014/3491 – K. Sayılı karar ile) kişinin kimin davetlisi olduğuna bakılmaksızın ve kim tarafından takılırsa takılsın geline verilen ziynet eşyalarını, kadının kişisel malı olarak nitelendirmektedir (Kulaklı, 2019: 264-265). Emrah Kulaklı, damada takılan takıların, erkeğin ziynet eşyası olarak kabul edilmesi gerektiği düşünülmesini önlemek için Yargıtay’ın “kime takılırsa takılsın ziynet eşyalarının geline ait olacağı” şeklinde bir başka içtihat geliştirdiğini de ifade etmektedir (Yargıtay 3. HD, T. 20.12.2017 – E. 2017/16859 – K. 2017/17965 sayılı kararı). (Kulaklı, 2019: 265).

Görüleceği üzere evlilik münasebeti ile verilen ziynet (altın, eşya, taşınır ve taşınmaz mallar) Yargıtay içtihatları gereğince gelinin sayılmaktadır. Aşağıda bu kararların hukukî niteliği hakkında örnekler verilmiştir.

2. YARGITAY AÇISINDAN KURAL: DÜĞÜNDE TAKILAN ZİNET KADINA BAĞIŞTIR:

Yargıtay kararlarında düğünde takılan altın/ziynet eşyalarının geline (kadına) ait olması prensip (kural) olarak kabul edilmektedir. Yargıtay’ın 3HD-2014/21125 E.-2015/17417 K. Sayılı kararında “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır” ibaresiyle bu husus hükme bağlanmıştır. İlgili karar ve benzer karar aşağıdadır:

Karar 1: “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır. Ne var ki mahkemece; tarafların düğünlerinde damada takılan 1 adet bilezik, 4 adet yarım altın, 47 adet çeyrek altın damada ait olduğu kabul edilerek sadece kadına takılan altınlar yönünden kabul kararı verilmiştir. O halde mahkemece yapılacak iş; hükme esas alınan bilirkişi raporunda, düğün sırasında geline ve damada takıldığı tespit edilen tüm takılar yönünden kadının açtığı davanın kabulüne karar verilmesi olmalıdır” (Karar: İzmir 7. Aile Mahkemesi, Tarihi: 24/06/2014, Numarası: 2013/456 K., 2014/455 E.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2014/21125 E., 2015/17417 K. Sayılı karar).

Karar 2: “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılırsa takılsın, aksine bir anlaşma bulunmadıkça kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu eşyaların iade edilmemek üzere kocaya verildiği, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususu davalı tarafça kanıtlandığı takdirde, koca bu eşyaları iadeden kurtulur.” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/1145 E., 2017/8124 K.).

3. ANLAŞMAZLIK HALİNDE KADININ ZİNET EŞYALARINI YANINDA GÖTÜRMESİ NORMALDİR:

Yargıtay’a göre evli kadının eşiyle uyuşmazlık halinde ziynet eşyalarının niteliği gereği onları yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygundur:

Karar 3: “Davacı kadın dava dilekçesinde ziynetlerin evliliğin dördüncü ayında erkek ve ailesi tarafından zorla elinden alındığını, erkeğin annesi adına ev alındığını iddia etmiş, davalı erkek ise kadının evden ayrılırken kişisel eşyalarını evden alarak ayrıldığını, düğünde takılan takıların davacı kadında olduğunu savunmuştur. Davacı kadın ziynet eşyasının erkekte kaldığını ispat yükü altındadır. Ziynet eşyalarının niteliği gereği, kadının ortak konuttan ayrılırken yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygun düşer.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/4064 E., 2019/7161 K. Sayılı karar).

Karar 4: “Ziynet eşyalarının niteliği gereği, kadının ortak konuttan ayrılırken yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygun düşer.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2018/5154 E., 2018/9785 K. Sayılı karar).

Yargıtay, kadının eşiyle anlaşmazlık halinde ziynet eşyalarını yanında götürmesini “normal” saymaktadır. Oysa bu ziynetlerin büyük çoğunluğunun erkek tarafından veya damadın dost/hısım/akraba/arkadaş çevresi tarafından takılmış olması büyük ihtimal dahilindedir. Geleneksel dinî örfte de mesele böyle görülmektedir.

4. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NA GÖRE ZİNET EŞYALARI:

Bilindiği üzere yargı sistemimizde Yargıtay’ın, ilk derece mahkemesi olarak baktığı işlerin temyiz mercii olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tesis edilmiştir. Bu kurul, Yargıtay Hukuk Daireleri’nin verdiği bozma kararlarına karşı yerel mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar verir. YHGK kararları kesin olup, yerel mahkemeleri bağlar.

Karar 5 – YHGK Kararı: “Ziynet Eşyalarının Mülkiyeti” ve “Düğünde Takılan Takıların Mülkiyeti” uyuşmazlığı kapsamında Ankara 10. Aile Mahkemesi 22.12.2008 gün ve 2006/221 E. – 2008/1525 K. sayılı kararında davanın kısmen kabulüne hükmetmiştir. Taraf vekilleri tarafından istenen temyiz üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 12.10.2009 gün ve 4376-8176 sayılı ilamında şu gerekçeye yer verilmiştir:

“Davacı vekili, dava dilekçesinde yazılı ziynet ve çeyiz eşyalarının davalı da kaldığını, ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedeli olan 12.000.00.- YTL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini istemiştir. Davalı vekili ise davalının dava dilekçesinde belirttiği miktarda ziynetlerinin bulunmadığını, dava konusu edilen ziynetlerin bir kısmının önceden taraflarca bozdurulup harcandığını, bir kısmının da davalı tarafından götürüldüğünü, düğünde takılan 4 tane yarım altın, 3 adet hediyelik bilezik dışındaki bilezikler ve çeyrek altınların düğünden sonra bozdurulduğunu, müvekkilinde, 3 hediyelik bilezik, iki adet altın yüzük ve bir adet alyans yüzük ve kol saati ve dava dilekçesinde belirtilen çeyiz eşyalarının kaldığını ve bunları iade etmeye hazır olduklarını, diğer haksız isteklerin reddini savunmuştur.

Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır. Dava dilekçesinde istenilen ziynet eşyalarının bir kısmının ailenin ortak giderleri için bozdurulup harcandığı davalı tarafından kabul edilmektedir. Davalı ziynet eşyalarının davacının rızası ile bozdurulup harcandığını iddia etmiş ise de bu iddiasını kanıtlayamamıştır. Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurulup harcanmış olduğu kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Bu nedenle davalı tarafından bozdurulup harcandığı kabul edilen ve mahkemece red edilen ziynetler yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle bu ziynetler yönünden talebin red edilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 12.10.2009 gün ve 4376 E.-8176 K. Sayılı Kararı).

Yargıtay’ın bu kararına karşı yerel mahkeme (Ankara 10. Aile Mahkemesi), önceki kararında direnmiştir. Direnme kararı üzerine uyuşmazlık Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek aşağıdaki YHGK Kararı ile hükme bağlanmıştır:

“Dava, Ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nu ile birlikte 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin karının iaşesini kocaya yükleyen 152. maddesi de yürürlükten kaldırılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186/3. fıkrası “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” hükmünü getirmiştir. Bu nedenle bozma ilamında yer alan “…Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir.” cümlesinin maddi hataya dayalı olduğu kanaatine varıldığından bozma metninden çıkarılması gerekir.

Ne var ki; TMK’nun 186/3. fıkrasında her ne kadar eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılma ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir.

Diğer taraftan, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu durumda ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca almış olduğu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Somut olayda ise; bu konuda herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi, kadının rızası ile katkı amacıyla bozdurulmak üzere ziynet eşyalarının verildiğine dair herhangi bir delil de bulunmamaktadır. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir; ancak davalı, davacı kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamamıştır. Eş söyleyişle; evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olup somut olayda davalı koca bu durumu ispat edemediğinden dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir.

O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.” (YHGK 10.11.2010, 2010/6-533 E. –2010/578 K. Sayılı kararı).

5. EVİN GEÇİMİNİ SAĞLAMAK KİMİN GÖREVİ?

Görüleceği üzere yukarıda muhtevasına yer verdiğimiz YHGK da düğünde takılan ziynet eşyalarının kadına bağış sayıldığını kabul etmekte, ayrıca bu kararı ile başka bir hüküm de tesis etmektedir. Buna göre kadın ve erkek eşin “her ne kadar birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılma ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir.”

Yukarıdaki YHGK kararı açısından kocanın eşinden evin giderlerine katılmasını istemesi halinde kadın (eş) eğer bu talebi kabul etmezse, koca karısını bu katkıyı yapması için karısını zorlayamaz. Ancak mahkeme kararı alarak yani karısını bu konuda dava ederek bunu sağlayabilir.

Dolayısıyla YHGK 10.11.2010, 2010/6-533 E. –2010/578 K. Sayılı kararı Türkiye’de kocaların evin geçimini sağlamak yükümlülüğü getirmektedir.

YHGK’nun yukarıdaki kararı “kadın-erkek eşittir” hükmünü yorumla delmekte ve koca aleyhine kadına pozitif ayrımcılık yapmaktadır.

6. YARGITAY’DA ERKEĞE TAKILAN ZİYNET HAKKINDA KARŞI GÖRÜŞ:

Yargıtay kararlarından birinde, zaman içinde görüş değişikliği olabileceği hissi veren bir “karşı oy” olduğu görülmektedir:

Karar 6: Düğünde erkeğe takılan ziynetler ve paralar aksi kanıtlanmadığı sürece kadına aittir. Dosyada yer alan fotoğraflar ve bilirkişi raporundan da anlaşıldığı üzere davacı- karşı davalı erkeğe takılan altınlar ve paralar ile kadına takılan takılan paralar yönünden de kadının ziynet ve para talebinin kabul edilmesi gerekirken, reddi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.”

Karar 6 – Karşı Oy: Düğünde davalı erkeğe takılan (hediye edilen) altın ve paralar, davalı erkeğin kişisel malı niteliğindedir (TMK m. 220/b.2). Aksi yöndeki görüşün, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Yukarıda açıklanan sebeple sayın çoğunluğun, ilamın birinci bendinde yer alan “… Düğünde erkeğe takılan ziynetler ve paralar aksi kanıtlanmadığı sürece kadına aittir” yönündeki görüşe ve bunun sonucu olarak davanın, davacı-karşı davalı erkeğe takılan altın ve paralar yönünden de kabulü gerektiğine ilişkin bozmaya katılmıyorum.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı karar).

7. ERKEĞE TAKILAN ZİYNETİN ERKEĞİN HAKKI OLMASI GEREKTİĞİNE DAİR BİR KRİTİK:

Yukarıdan beridir Yargıtay’ın istikrarlı kararlarında da görüldüğü üzere “evlilik münasebeti nedeniyle takılan veya verilen hediyeler gelinin kişisel malıdır” ibaresiyle hüküm tesis edilmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı kararda yer alan bir KARŞI OY YAZISI’nda sayın Üye Hâkim çok isabetli olarak “Düğünde davalı erkeğe takılan (hediye edilen) altın ve paralar, davalı erkeğin kişisel malı niteliğindedir (TMK m. 220/b.2). Aksi yöndeki görüşün, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır” ibaresiyle yerleşik içtihatları da değiştirecek bir görüşü ortaya koymuşsa da bu görüşün sosyolojik/psikolojik gerekçelendirmesini yapmamıştır.

Bilindiği üzere evlilik sözleşmesinin tarafları olan gelin ve damadın ebeveynleri farklı farklı sosyal sermayelere sahiptir. Ahmet Faruk Keçeli, “Sosyal Sermaye” başlıklı yazısında John Field’in aynı başlıklı kitabında Michael VVoolcock’un üç tip sosyal sermaye tanımını zikretttiğini belirtir: a) Aile, yakın arkadaş veya komşu gibi benzer durumlardaki insanlar arasındaki bağları gösteren bağlayıcı sosyal sermaye; b) Kaybedilmiş arkadaşlıklar ya da iş arkadaşlıkları gibi insanların daha uzak bağlarını çevreleyen, köprü kuran sosyal sermaye; c) Topluluğun tamamıyla dışında olanlar gibi, benzer olmayan durumlardaki insanlardan farklı; bu yüzden üyelerini topluluğun içinde mümkün olanlardan ziyade, uzak geniş alanlardaki kaynaklara yönlendiren bağlantılı sosyal sermaye. Keçeli, sosyal sermaye kavramını Field’in şöyle tanımladığını da aktarmaktadır: “Sosyal sermaye, gerçekte veya uygulanmada karşılıklı tanışıklık ve tanımaya dayalı olarak az ya da çok kurumsallaşmış, uzun ömürlü iletişim ağına sahip olması nedeniyle, bir bireyin veya bir grubun haklı olarak hissesine düşen kaynakların bir toplamıdır” (Keçeli, 2013).

Bu tanımın evlilik sözleşmesi gerçekleştirecek kadın ve erkek bakımından ele alınması adaletin gereği sayılmalıdır. Bilindiği üzere aile kurarak birleşen çiftler toplumda “hane sahibi” sayılmaya başlamakta ve akrabalarının, komşularının, iş arkadaşlarının, dost ve hısımlarının nikâh, sünnet düğünü, törenlerine çağrılmaktadır. Bu davetlere katılan karı-koca, davet sahibine yerine göre para/altın/hediye götürerek icabet etmektedir. Davete icabetin hediye götürerek gerçekleşmesi bir örftür. Bu hanelerin akraba/dost/hısım/komşu/iş arkadaşı/tanıdıktan oluşan sosyal sermayesine dağıttığı altın/para/hediyelerin yıllar boyu sürdüğünün kabulü gerekmektedir. Dolayısıyla sosyal sermayesi güçlü bir aile, örneğin evladını 30 yaşında evlendirmişse, geçmiş 30 yıl boyunca dağıttığı altın/para/hediyeler “sosyal sermaye” dediğimiz bu akraba/dost/çevre tarafından kendilerine düğün vesile edilerek iade edilmektedir. Bu anlamda her ailenin sosyal sermayesi eşit olmadığı gibi, hediye dağıtan ebeveynlerin 30 yıl boyunca dağıttığı hediyeler de eşit değildir. Diğer değişle damat tarafın dağıttığı hediyeler/altınlar/paralar ile gelin tarafın dağıttıkları ile eşit değildir.

Damadın ailesinin kalabalık bir akrabalık modeli içinden gelmesi ihtimali bulunabilir. Örneğin damadın anne ve babasının ayrı ayrı 7’şer kardeşi bulunduğu ve toplamda 14 teyze/hala/amca/dayıdan oluşan bir aile çevresi olabileceği durumlar görülebilir. Buna mukabil gelinin ebeveynlerinin tek çocuklu aileden gelmesi, dolayısıyla akraba çevresinin sosyolojik anlamda “güdük” kalmış olması mümkündür.

Keza, damadın kişisel vasıfları nedeniyle dernek üyeliği, parti mensubiyeti, sosyal gruplarla yakın ilişkileri nedeniyle çok geniş düzeyde “insan biriktirdiği” durumlarla da karşılaşmak mümkündür. Eğer damat adayı yıllar içinde “sosyal sermayesi”ne maddî/manevî faydalar ve menfaatler sağlamışsa, düğün merasimi nedeniyle bunların kendisine yine “hediye” adı altında iadesi hayatın olağan akışı içinde tutarlıdır. Hukuk nazarıyla bu tür bir hediyenin erkeğin doğrudan şahsına iade olarak verildiği ve “kişisel mal” sayılması gerektiği ortadadır.

Durum böyle iken bir akit olan nikâh sürecinde kadının sözleşme kapsamında talep etmediği ve aslında erkeğin hayatın olağan akışı içinde “kişisel malı” olan bu hediyeler üzerinde hak iddia etmesi doğru değildir. Aslında örf ve dini gelenekte de “erkeğe takılan altın/para/hediye”lerin erkeğe ait olduğu hususu kabul görmektedir.

Yargıtay’ın düğünde erkeğe takılan hediyeleri dahi kadının kişisel malı olarak kabul eden görüşü, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı kararda yer alan KARŞI OY YAZISI’nda sayın Üye Hâkim’in çok isabetle belirttiği üzere hukuka aykırıdır.

  • Keçeli Ahmet Faruk, Sosyal Sermaye, Birikim Dergisi, İnternet: https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/719/sosyal-sermaye, 29 Mayıs 2013
  • Kulaklı Emrah, Ziynet Eşyasına İlişkin Sorunların Yargıtay Kararları Işığında Değerlendirilmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, ISSN 2146-0590, ss. 262–276 DOI: 10.33433/maruhad.583697, Haziran 2019

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

Geleneksel Aileyi Çıkmaza Sürükleyen, Dindar-Muhafazakâr Kesimlerdir

AİHS ile CEDAW ve bu iki sözleşmeye bağlı olarak yürürlüğe giren TMK ve TCK, 6284 sayılı yasadan (ve elbette İstanbul Sözleşmesi’nden) çok daha radikal kurallarıyla “aile sorununu” ortaya çıkarmıştır. AİHS ile CEDAW’ın entelektüel kesimlerin zihniyet dünyalarında onayladığı iki küresel sözleşme olduğu görülmelidir. Özellikle muhafazakâr/dindar aydınların hemen tüm eserlerinde bu iki sözleşmenin (AİHS ile CEDAW) getirdiği “eşitlik” fikri savunulmuştur. “Eşitlik” fikri geleneksel değerlerle çatışmalı sosyal kurumlar ve ilişkiler üretmektedir.

Örneğin aylık 5.000 TL geliri olan bir kadın ile 15.000 TL geliri olan erkeğin evlenmesi, TMK’da “eşitlik” ilkesi gereğince hukukî statü kazanmaktadır. Oysa bu “eşitlik”, genellikle sözleşmenin diğer tarafından zengin ya da yüksek gelirli olan erkek aleyhinedir. Zira bu evlilik, TMK’nın “edinilmiş mala katılma rejimi”nin hükümleri nedeniyle kadına sermaye aktarılmasını sağlayacak tedbirsizlik ile akt edilmiştir. Burada sorulabilir: Karısından daha yüksek gelire sahip koca adayı sermaye aktarımı tehlikesi karşısında nasıl tedbir alabilirdi? Buna cevabımız şudur: Noterde yapılan “mal ayrılığı rejimi sözleşmesi” ile nikâh akdinin tarafları kendi gelirlerini sözleşmenin diğer tarafıyla paylaşmaktan kurtulabilirdi.

Yasal Mal Rejimi:

TMK madde 202/1: “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.
TMK madde 202/2:
Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.

Şimdi TMK’nın mevcut hükmü gereğince “edinilmiş mallara katılma rejimi”nin erkeğin gelirini kadına nasıl transfer ettiğini görelim:

Karı-kocanın gelirlerinin eşit olmadığı evliliklerde az geliri olan taraf, “eşitlik” adı altında çok geliri olanın maaşının yarısını ele geçirmektedir. Yukarıdaki örnekte kadın (K) 5.000 TL maaşla çalışmaktadır. Evlenme aktini gerçekleştirdiği erkek (E) ise 15.000 TL maaş almaktadır. TMK’da yasal mal rejimi aksine sözleşme yapılmamışsa “edinilmiş mallara katılma rejimi”dir. Bu mal rejimi, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 218 ile 241. Maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Örneğimizden hareketle olguyu analiz etmek için sorularımızı soralım: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde çiftler ayda 10.000 TL harcama yaparsa, gerçekte tasarrufu yapan kimdir? Cevap: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde ayda 10.000 TL tüketim yapılırsa, bakiye kalan 10.000 TL parayı biriktiren aslında kocadır.

Yani örnekteki koca hiç evlenmemiş olsa belki ayda 5.000 TL harcayacak ve yılda 120.000 TL, üç yılda 360.000 TL biriktirerek kendi dairesini satın alabilecekti. Üstelik satın aldığı dairenin 1+1 olmasına dikkat ederek mülkiyete harcayacağı meblağı düşürecek ve bakiye miktarla da bir otomobil sahibi olabilecekti. Satın aldığı gayr-ı menkulde minimalist bir hayat yaşadığı için çok eşya almaktan da kaçınacak, aylık 5.000 TL masrafını düşürmeye yönelik pratikler de geliştirebilecekti. Evinde yatacak yer olmadığı için misafir kabul etmeyecek, gıda harcamalarını kısabilecek, çocuk sahibi olmadığı için bez/süt/bakıcı vs. gibi harcamalardan kurtulacaktı.

Fakat örnekteki koca tipi geleneksel aile kurma düşü ile “mutlu bir yuva” özlemi içinde hareket etmişti. Karısının maaşının kendisininkinden 10.000 TL düşük olması onu kaygılandırmamıştı. Zira öğretmen olan karısı öğleden sonra eve gelecek, çocuklarıyla ilgilenecek, akşama sofra kuracak diye düşünmüştü. Eşinin de çalışması nedeniyle yüksek standartta yaşayabilmekte, (K)’ya sık sık “ayda 10.000 TL biriktirirsek daire satın alırız” demekteydi. Fakat bu biriken paranın kendi maaşının tüketilmeyen kısmından geldiğinin bilincindeydi. Nihayet 3 yıl geçti. (E), (K)’ya bir daire satın alabilecekleri müjdesini verdi. (K) ise, (E)’ye biriken paranın yarısının kendisine ait olduğunu, bu nedenle tapuda mülkiyetin ½ hissesinin kendi üzerine yapılması gerektiğini söyledi.

Kadın doğru söylüyordu. Çünkü Kanun’a göre düzenleme böyle yapılmıştı:

TMK madde 236: “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar.”

TMK, geleneksel ailenin “mal ayrılığı rejimi”ni bozarak aslında evlilik içinde eşitliği hiç uygulamamaktadır. TMK’nın geleneksel aileyi çözücü etkileri Türk aydınlarının “bütün insanlar eşittir” masalına inanmaları neticesi göz ardı edilmektedir. Bu nasıl eşitliktir ki, kocanın biriktirdiği paranın yarısına kadının el koyması yasaca meşru sayılıyor?

Yukarıdaki örnekte eğer (E), 5.000 TL maaş almış olsa ve fakat babasından kalan bir taşınmaz nedeniyle 10.000 TL kira gelirine kavuşsaydı aynı neticeyle karşılaşacaktık. Çünkü “edinilmiş mallara katılma rejimi”, akit taraflarının “şahsi mallarının gelirlerini” de TMK 236 kapsamında diğer eşe transfer etmektedir. (E), babasından miras kalan taşınmazın mülküne sahip olmakla beraber bu mülkün kira geliri yasa tarafından “edinilmiş mal” şeklinde düzenlendiği için, kira gelirini dilediği gibi tasarruf edemeyecektir:

TMK madde 220 (Kişisel Mallar): “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır:

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevi tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.”

***

TMK madde 219 (Edinilmiş Mallar): “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir. Bir eşin edinilmiş malları özellikle şunlardır:

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler.

***

TMK’nın kurucu sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır ve “eşitlik” ilkesi ile düzenlenmiştir. Türk dindar ve muhafazakâr aydının, “eşitlik” fetişizmi, yasanın onlar tarafından analiz edilmesini imkân dışı bırakmıştır. Dindar-muhafazakâr aydınlar geleneksel ailelerde kadın lehine sermaye transferini makul ve olması gerekli bir düzenleme olarak kabul etmektedir.

Nitekim, “aile meseleleri”ni İstanbul Sözleşmesi bağlamında tartışanlara “eşitliği bozucu gelenekleri ayrımcılık sayan AİHS ve CEDAW hakkında ne düşünüyorsun” diye sorduğunuzda, cevap “CEDAW gelenekleri dikkate almamıştır” ifadesinden ileriye geçmemektedir. Bu aydın, AİHS ve CEDAW’ın getirdiği ilkelerin dışına çıkmamaya dikkat sarfetmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimde hangi aydına gitseniz CEDAW ve AİHS etkisindeki TMK’nın “geleneksel aile” sistemine dönüşü sağlayacak şekilde değiştirilmesi talebini reddedeceğini göreceksiniz. Örneğin, bugün dindar-muhafazakâr kadınlar eski TMK’daki “ailenin resisi kocadır” hükmünü düzenleyen maddenin geri gelmesini kabul edilemez görmektedir. Bu durumda “Türkiye’de dindar-muhafazakârlık geleneksel aileye dönüşü istemiyor” denilebilecektir. Dindar-muhafazakâr kesimde “eşitlik fikri”ne teslimiyet, geleneksel aile modelinin tekrar hayat bulmasına imkân vermeyecek şekilde zihniyet kırılmasına yol açmıştır. Öyleyse, “mevcut dindar-muhafazakâr toplumsallığın zihniyet yapısıyla aile problemi aşılamaz” denebilecektir.

***

Peki neden böyle oldu?

TMK, geleneksel aileyi kendi varoluşuna tehdit gören 1980 kuşağının ürünü idi. 1980 kuşağı kırsal üretim biçiminden kent çeperine gelmiş varoştan çıkmıştır. Doğrudan köylerden gelerek kentlerde tutunmaya çalışan bir “devrimci-dindar” gençlik de vardı. Bu gençlik anne-babalarının yürüttüğü aile modelinin kendi geleceğini belirlemesine izin vermeyecek bir “toplum düzeni” savunucusuydu ve geleneğin kurum/inançlarını bu siyasal bilince engel görmekteydi. 1980 kuşağı “gelenek kırıcı” ideolojisiyle kentlerin oluşumunu sağlamayı hedefliyordu. Yani, “aile meselesi”nin asıl kaynağı 80 gençliğinin zihniyeti idi. İki katlı evleri yıkmayı, mahalleleri tasfiye etmeyi hayata geçiren 80 kuşağı, “Dindarlar yeryüzünün halifesidir, kent merkezlerini ele geçirmeliyiz” şeklinde düşünüyorlardı. Bu dönemin aydınları “Müslüman zengin olmalı” demekte, “Boğaz’da bizler oturmalıyız” hedefi belirlemekteydi. Bu kesimin inşa ettiği apartmanlar (ve kentler) aile kavramı içine babaanne/anneanne gibi ataları kabul etmemekteydi. 1980 kuşağının atalarını evde istememesi, bu ataların huzurevlerine kapatılması ile netice vermiştir. Dolayısıyla kadınlar kentleşme sürecinde geleneksel ev/mesken/mahalle sistemini tasfiye ettikçe, temizlik, yemek, çocukların bakımı vs. problemlerle tek başına kaldılar. Bu modele “eşitlik” ve “özne kadın” söylemi ile giren kadınlar evliliğin yüklerini (temizlik, yemek, çocukların bakımı vs.) taşımak noktasında çıkmaza girdikçe kocalarından ev işlerine katılım beklediler. Kendileri de üniversite mezunu oldukları halde yine “kadın işi”nden kurtulamadıklarını gördüler. 1980’den beri yükseltilen “Müslüman zengin olmalı” ifadesinin sadece muhafazakâr-dindar erkekleri merkeze taşımasına şahitlik ettiler. Erkeklerin, kadınları araçlaştırarak elde ettikleri bu zenginlik, onların boşanıp başka evlilikler yapmaları ile de “aile fikrinin dejenerasyonu” ile neticelendi ve gelinen hayat da kesinlikle “dindarlık” olmadı. Erkek dindarlığı, ömrünün baharında “üç çeyrek altın mehir” ile evlendiği kadını boşamakta, kaderine terk etmekteydi.

Dindarlık sadece evliliği dejenere etmemişti. Atasını huzurevine, evladını kreşe veren dindarlar, evlerini de kredilendirerek satın almışlardı. Anlaşılacağı üzere “ailenin çözülmesi” dindar-muhafazakâr kadroların “evlilik fıkhı” ile hareket etmemek, geleneksel aileyi tasfiye etmek eylemlerinin neticesi olarak daha bugün hasarlarıyla tezahür etmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimin bugün İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi, 1980’lerden beri geliştirdiği aileyi bozan zihniyetini bir türlü görememesi nedeniyle beyhudedir.

***

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın iptaline yönelik gayretler, öncelikle 1980 sonrası dindar toplumsallığın “örnek aile” ortaya koyamaması nedeniyle sonuç vermeyecektir. Bu eleştiri “ağır” bulunacaktır. Aynı eleştiriyi başka bir şekilde yeniden ifade etmekte fayda var: Dindar-muhafazakâr kesimin kadınları bugün “geleneksel” aile kuramazlar. Zira aile “fıkıh” ile kurulur.

Muhafazakâr-dindar kadına soralım: “Eski Medeni Kanun’da da yer bulan “Ailenin reisi kocadır, şeklindeki fıkhî kaideyi kabul ediyor musun?” Cevap: “Hayır, kadın-erkek eşitiz” olacaktır.

AİHS ve CEDAW kapsamında, “kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın engellenmesi” demek, fıkıhla inşa edilmiş geleneksel toplumun geri gelmeyecek şekilde tasfiye edilmesi demektir.

1980’lerde yükselen başörtüsü mücadelesi dindarlardan şunu istemelerini öğretiyordu: “Dindarlar kamusal alanda eşit olmalıdır.” 1990’a gelindiğinde başörtülü kadınlar kocalarının/erkek kardeşlerinin/babalarının kadınların mağduriyetleri ile siyasal rant elde ettiğini gördü. Böylece Türkiye’de dindar kadınlar 1990’lardan sonra “eşitlik” talebini sadece devlete/topluma/küresel kapitalizme değil dindar kocalarına/erkek kardeşlerine/babalarına KARŞI da yöneltmeye başladı. İşte bu yöneliş, TMK’nın gerekçesi sayılmalıdır.

Ülkemizde dindar kadın ve erkeklerin geçmişte verdiği “eşitlik” temelindeki HAK mücadelesi, geleneksel ailenin yapısını reddetmek mecburiyetini gerektirmiştir.

Bu zihniyet kırılması aşılmadıkça “geleneksel aile”ye geri dönüşe en çok direnenler muhafazakâr-dindar kadınlar olacak.