Skip to content

Posts from the ‘Aile-Toplum’ Category

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

Geleneksel Aileyi Çıkmaza Sürükleyen, Dindar-Muhafazakâr Kesimlerdir

AİHS ile CEDAW ve bu iki sözleşmeye bağlı olarak yürürlüğe giren TMK ve TCK, 6284 sayılı yasadan (ve elbette İstanbul Sözleşmesi’nden) çok daha radikal kurallarıyla “aile sorununu” ortaya çıkarmıştır. AİHS ile CEDAW’ın entelektüel kesimlerin zihniyet dünyalarında onayladığı iki küresel sözleşme olduğu görülmelidir. Özellikle muhafazakâr/dindar aydınların hemen tüm eserlerinde bu iki sözleşmenin (AİHS ile CEDAW) getirdiği “eşitlik” fikri savunulmuştur. “Eşitlik” fikri geleneksel değerlerle çatışmalı sosyal kurumlar ve ilişkiler üretmektedir.

Örneğin aylık 5.000 TL geliri olan bir kadın ile 15.000 TL geliri olan erkeğin evlenmesi, TMK’da “eşitlik” ilkesi gereğince hukukî statü kazanmaktadır. Oysa bu “eşitlik”, genellikle sözleşmenin diğer tarafından zengin ya da yüksek gelirli olan erkek aleyhinedir. Zira bu evlilik, TMK’nın “edinilmiş mala katılma rejimi”nin hükümleri nedeniyle kadına sermaye aktarılmasını sağlayacak tedbirsizlik ile akt edilmiştir. Burada sorulabilir: Karısından daha yüksek gelire sahip koca adayı sermaye aktarımı tehlikesi karşısında nasıl tedbir alabilirdi? Buna cevabımız şudur: Noterde yapılan “mal ayrılığı rejimi sözleşmesi” ile nikâh akdinin tarafları kendi gelirlerini sözleşmenin diğer tarafıyla paylaşmaktan kurtulabilirdi.

Yasal Mal Rejimi:

TMK madde 202/1: “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.
TMK madde 202/2:
Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.

Şimdi TMK’nın mevcut hükmü gereğince “edinilmiş mallara katılma rejimi”nin erkeğin gelirini kadına nasıl transfer ettiğini görelim:

Karı-kocanın gelirlerinin eşit olmadığı evliliklerde az geliri olan taraf, “eşitlik” adı altında çok geliri olanın maaşının yarısını ele geçirmektedir. Yukarıdaki örnekte kadın (K) 5.000 TL maaşla çalışmaktadır. Evlenme aktini gerçekleştirdiği erkek (E) ise 15.000 TL maaş almaktadır. TMK’da yasal mal rejimi aksine sözleşme yapılmamışsa “edinilmiş mallara katılma rejimi”dir. Bu mal rejimi, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 218 ile 241. Maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Örneğimizden hareketle olguyu analiz etmek için sorularımızı soralım: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde çiftler ayda 10.000 TL harcama yaparsa, gerçekte tasarrufu yapan kimdir? Cevap: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde ayda 10.000 TL tüketim yapılırsa, bakiye kalan 10.000 TL parayı biriktiren aslında kocadır.

Yani örnekteki koca hiç evlenmemiş olsa belki ayda 5.000 TL harcayacak ve yılda 120.000 TL, üç yılda 360.000 TL biriktirerek kendi dairesini satın alabilecekti. Üstelik satın aldığı dairenin 1+1 olmasına dikkat ederek mülkiyete harcayacağı meblağı düşürecek ve bakiye miktarla da bir otomobil sahibi olabilecekti. Satın aldığı gayr-ı menkulde minimalist bir hayat yaşadığı için çok eşya almaktan da kaçınacak, aylık 5.000 TL masrafını düşürmeye yönelik pratikler de geliştirebilecekti. Evinde yatacak yer olmadığı için misafir kabul etmeyecek, gıda harcamalarını kısabilecek, çocuk sahibi olmadığı için bez/süt/bakıcı vs. gibi harcamalardan kurtulacaktı.

Fakat örnekteki koca tipi geleneksel aile kurma düşü ile “mutlu bir yuva” özlemi içinde hareket etmişti. Karısının maaşının kendisininkinden 10.000 TL düşük olması onu kaygılandırmamıştı. Zira öğretmen olan karısı öğleden sonra eve gelecek, çocuklarıyla ilgilenecek, akşama sofra kuracak diye düşünmüştü. Eşinin de çalışması nedeniyle yüksek standartta yaşayabilmekte, (K)’ya sık sık “ayda 10.000 TL biriktirirsek daire satın alırız” demekteydi. Fakat bu biriken paranın kendi maaşının tüketilmeyen kısmından geldiğinin bilincindeydi. Nihayet 3 yıl geçti. (E), (K)’ya bir daire satın alabilecekleri müjdesini verdi. (K) ise, (E)’ye biriken paranın yarısının kendisine ait olduğunu, bu nedenle tapuda mülkiyetin ½ hissesinin kendi üzerine yapılması gerektiğini söyledi.

Kadın doğru söylüyordu. Çünkü Kanun’a göre düzenleme böyle yapılmıştı:

TMK madde 236: “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar.”

TMK, geleneksel ailenin “mal ayrılığı rejimi”ni bozarak aslında evlilik içinde eşitliği hiç uygulamamaktadır. TMK’nın geleneksel aileyi çözücü etkileri Türk aydınlarının “bütün insanlar eşittir” masalına inanmaları neticesi göz ardı edilmektedir. Bu nasıl eşitliktir ki, kocanın biriktirdiği paranın yarısına kadının el koyması yasaca meşru sayılıyor?

Yukarıdaki örnekte eğer (E), 5.000 TL maaş almış olsa ve fakat babasından kalan bir taşınmaz nedeniyle 10.000 TL kira gelirine kavuşsaydı aynı neticeyle karşılaşacaktık. Çünkü “edinilmiş mallara katılma rejimi”, akit taraflarının “şahsi mallarının gelirlerini” de TMK 236 kapsamında diğer eşe transfer etmektedir. (E), babasından miras kalan taşınmazın mülküne sahip olmakla beraber bu mülkün kira geliri yasa tarafından “edinilmiş mal” şeklinde düzenlendiği için, kira gelirini dilediği gibi tasarruf edemeyecektir:

TMK madde 220 (Kişisel Mallar): “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır:

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevi tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.”

***

TMK madde 219 (Edinilmiş Mallar): “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir. Bir eşin edinilmiş malları özellikle şunlardır:

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler.

***

TMK’nın kurucu sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır ve “eşitlik” ilkesi ile düzenlenmiştir. Türk dindar ve muhafazakâr aydının, “eşitlik” fetişizmi, yasanın onlar tarafından analiz edilmesini imkân dışı bırakmıştır. Dindar-muhafazakâr aydınlar geleneksel ailelerde kadın lehine sermaye transferini makul ve olması gerekli bir düzenleme olarak kabul etmektedir.

Nitekim, “aile meseleleri”ni İstanbul Sözleşmesi bağlamında tartışanlara “eşitliği bozucu gelenekleri ayrımcılık sayan AİHS ve CEDAW hakkında ne düşünüyorsun” diye sorduğunuzda, cevap “CEDAW gelenekleri dikkate almamıştır” ifadesinden ileriye geçmemektedir. Bu aydın, AİHS ve CEDAW’ın getirdiği ilkelerin dışına çıkmamaya dikkat sarfetmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimde hangi aydına gitseniz CEDAW ve AİHS etkisindeki TMK’nın “geleneksel aile” sistemine dönüşü sağlayacak şekilde değiştirilmesi talebini reddedeceğini göreceksiniz. Örneğin, bugün dindar-muhafazakâr kadınlar eski TMK’daki “ailenin resisi kocadır” hükmünü düzenleyen maddenin geri gelmesini kabul edilemez görmektedir. Bu durumda “Türkiye’de dindar-muhafazakârlık geleneksel aileye dönüşü istemiyor” denilebilecektir. Dindar-muhafazakâr kesimde “eşitlik fikri”ne teslimiyet, geleneksel aile modelinin tekrar hayat bulmasına imkân vermeyecek şekilde zihniyet kırılmasına yol açmıştır. Öyleyse, “mevcut dindar-muhafazakâr toplumsallığın zihniyet yapısıyla aile problemi aşılamaz” denebilecektir.

***

Peki neden böyle oldu?

TMK, geleneksel aileyi kendi varoluşuna tehdit gören 1980 kuşağının ürünü idi. 1980 kuşağı kırsal üretim biçiminden kent çeperine gelmiş varoştan çıkmıştır. Doğrudan köylerden gelerek kentlerde tutunmaya çalışan bir “devrimci-dindar” gençlik de vardı. Bu gençlik anne-babalarının yürüttüğü aile modelinin kendi geleceğini belirlemesine izin vermeyecek bir “toplum düzeni” savunucusuydu ve geleneğin kurum/inançlarını bu siyasal bilince engel görmekteydi. 1980 kuşağı “gelenek kırıcı” ideolojisiyle kentlerin oluşumunu sağlamayı hedefliyordu. Yani, “aile meselesi”nin asıl kaynağı 80 gençliğinin zihniyeti idi. İki katlı evleri yıkmayı, mahalleleri tasfiye etmeyi hayata geçiren 80 kuşağı, “Dindarlar yeryüzünün halifesidir, kent merkezlerini ele geçirmeliyiz” şeklinde düşünüyorlardı. Bu dönemin aydınları “Müslüman zengin olmalı” demekte, “Boğaz’da bizler oturmalıyız” hedefi belirlemekteydi. Bu kesimin inşa ettiği apartmanlar (ve kentler) aile kavramı içine babaanne/anneanne gibi ataları kabul etmemekteydi. 1980 kuşağının atalarını evde istememesi, bu ataların huzurevlerine kapatılması ile netice vermiştir. Dolayısıyla kadınlar kentleşme sürecinde geleneksel ev/mesken/mahalle sistemini tasfiye ettikçe, temizlik, yemek, çocukların bakımı vs. problemlerle tek başına kaldılar. Bu modele “eşitlik” ve “özne kadın” söylemi ile giren kadınlar evliliğin yüklerini (temizlik, yemek, çocukların bakımı vs.) taşımak noktasında çıkmaza girdikçe kocalarından ev işlerine katılım beklediler. Kendileri de üniversite mezunu oldukları halde yine “kadın işi”nden kurtulamadıklarını gördüler. 1980’den beri yükseltilen “Müslüman zengin olmalı” ifadesinin sadece muhafazakâr-dindar erkekleri merkeze taşımasına şahitlik ettiler. Erkeklerin, kadınları araçlaştırarak elde ettikleri bu zenginlik, onların boşanıp başka evlilikler yapmaları ile de “aile fikrinin dejenerasyonu” ile neticelendi ve gelinen hayat da kesinlikle “dindarlık” olmadı. Erkek dindarlığı, ömrünün baharında “üç çeyrek altın mehir” ile evlendiği kadını boşamakta, kaderine terk etmekteydi.

Dindarlık sadece evliliği dejenere etmemişti. Atasını huzurevine, evladını kreşe veren dindarlar, evlerini de kredilendirerek satın almışlardı. Anlaşılacağı üzere “ailenin çözülmesi” dindar-muhafazakâr kadroların “evlilik fıkhı” ile hareket etmemek, geleneksel aileyi tasfiye etmek eylemlerinin neticesi olarak daha bugün hasarlarıyla tezahür etmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimin bugün İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi, 1980’lerden beri geliştirdiği aileyi bozan zihniyetini bir türlü görememesi nedeniyle beyhudedir.

***

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın iptaline yönelik gayretler, öncelikle 1980 sonrası dindar toplumsallığın “örnek aile” ortaya koyamaması nedeniyle sonuç vermeyecektir. Bu eleştiri “ağır” bulunacaktır. Aynı eleştiriyi başka bir şekilde yeniden ifade etmekte fayda var: Dindar-muhafazakâr kesimin kadınları bugün “geleneksel” aile kuramazlar. Zira aile “fıkıh” ile kurulur.

Muhafazakâr-dindar kadına soralım: “Eski Medeni Kanun’da da yer bulan “Ailenin reisi kocadır, şeklindeki fıkhî kaideyi kabul ediyor musun?” Cevap: “Hayır, kadın-erkek eşitiz” olacaktır.

AİHS ve CEDAW kapsamında, “kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın engellenmesi” demek, fıkıhla inşa edilmiş geleneksel toplumun geri gelmeyecek şekilde tasfiye edilmesi demektir.

1980’lerde yükselen başörtüsü mücadelesi dindarlardan şunu istemelerini öğretiyordu: “Dindarlar kamusal alanda eşit olmalıdır.” 1990’a gelindiğinde başörtülü kadınlar kocalarının/erkek kardeşlerinin/babalarının kadınların mağduriyetleri ile siyasal rant elde ettiğini gördü. Böylece Türkiye’de dindar kadınlar 1990’lardan sonra “eşitlik” talebini sadece devlete/topluma/küresel kapitalizme değil dindar kocalarına/erkek kardeşlerine/babalarına KARŞI da yöneltmeye başladı. İşte bu yöneliş, TMK’nın gerekçesi sayılmalıdır.

Ülkemizde dindar kadın ve erkeklerin geçmişte verdiği “eşitlik” temelindeki HAK mücadelesi, geleneksel ailenin yapısını reddetmek mecburiyetini gerektirmiştir.

Bu zihniyet kırılması aşılmadıkça “geleneksel aile”ye geri dönüşe en çok direnenler muhafazakâr-dindar kadınlar olacak.

Boşanma Süreçlerinin Aile Yapısına Etkisine İlişkin Bir Yorum

Yoksulluk Nafakasına Dair:

Türkiye’de aile problemlerinin ağır hasarları 1988’de süresiz yoksulluk nafakası değişikliğiyle başlamıştır.

Süresiz Yoksulluk Nafakası meselesinde günümüzde mağdur taraflarının teklifi şudur: “Boşanma davası açıldıktan itibaren nafaka 5 yıl ile sınırlandırılmalıdır.”

Mağdurlar bu meselede söz konusu 5 yıllık düzenlemeyi toplumsal barış adına teklif etmekte ve süreyi de dava ikame tarihi olarak başlatmak istemektedir. Böyle bir davada dava beş yılda neticelenmediğinde nafaka konusu nasıl düzenlenecektir? Bu nedenle gerçek çözüm, TMK 175’deki “süresiz yoksulluk nafakası” hükmünün iptali ile sağlanabilecektir. Boşanmış kadınların babaları ve erkek kardeşleri varsa TMK 364’te düzenlenmiş hüküm uygulanmalıdır: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Boşanan kadın yoksul düşmüş ve TMK 364’te yasayla belirlenen yakın hısımları yoksa veya bu kişiler nafaka ödeyecek gelire sahip değilse, devlet ilgili şahsa süreye bağlı olarak, özel yaşantısı da ilgili birimlerce her yıl soruşturulmak suretiyle makul bir nafaka bağlamalıdır.

“Yoksulluk nafakasının her davada müşterek çocuk olup olmaması hususuna bakılarak hâkim tarafından takdir edilmesi gerektiği” de mağdurlar tarafından teklif edilmektedir. Oysa boşanma halinde çocuklara “iştirak nafakası” bağlanmaktadır. Yoksulluk nafakasının çocuklarla ilişkisi bulunmamaktadır.


Boşanma Davalarının Süresine Dair:

Kanaatimce, boşanma davalarının en fazla 1 yıl içinde sonlandırılmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği yapılmalıdır. Boşanmanın feri (ikinci dereceden) sonuçlarını ilgilendiren davalar ise, aynı mahkemede ayrı bir dosya konusu olarak görülmelidir.

Boşanma talebinde bulunan karı veya koca çekişmeli davalarda en fazla 1 yıl içinde boşanacağını bilerek yaşamalıdır. İnsanların cinsel varlıkları askıda bırakılmamalıdır.

Boşanmak bir haktır. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı apaçık belli olmasına rağmen boşanmanın feri durumunda olan (nafaka, mal paylaşımı, velayet) uyuşmazlıklar nedeniyle karı-kocanın hükmen ayrılığına izin vermeyen mevcut yasa AİLE kurumunu zedelemektedir.

Boşanma davalarının neticelenmesini nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle geciktirmek davacı/davalıların yeni bir AİLE kurmasını engellemekte ve dava süresince “sadakat yükümlülüğü” adı altında bir tür ruhbanlık kültürü dayatmaktadır.

Zihnen ve fiziken ayrı yaşayan ve birlikteliklerini kesinlikle tazelemeyi düşünmeyen karı-kocanın boşanma davası, nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle uzadıkça uzamakta ve bu süreçte her iki tarafın da “cinsel perhiz”e girmesi yasa tarafından beklenmektedir. Boşanma davaları, açıkça ruhban kültürü içermektedir; zira dava, tarafların “cinsel perhiz”e girdiklerini kanıtlayacak şekilde mahkeme huzurunda “evliliğe sadakat” rolü oynamaları esası üzerinde durmaktadır.

Partner Kavramı ve Resmi Nikahlı Çiftlere Yönelik Ayrımcılık:

Yasa, boşanacak karı-kocadan rahip/rahibe gibi yaşamasını beklemekte ve bunu “ödev” görmektedir. Bu anlamda Türk Medeni Kanunu kendisiyle çelişkili olarak pozitif hukuk değerlerinden ayrılmıştır. Kişilerden “ahlâkî ödev” beklemektedir. Oysa evlilik birliği içinde olmayan, yani nitelikli birlikteliklerle “partner” olarak yaşayan çiftlerden “ahlâkî görev” beklenmemektedir.

Bu haliyle yasa ayrımcıdır.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler Türk Medeni Kanunu’nun boşanma hükümlerinin Türk AİLE modelini kurumsal olarak zedelediğini dikkate almayan bir söylem geliştirmektedir.

Mevcut yasa (TMK), “partner” olarak yaşayan çiftlerle, resmi nikâhlı çiftler arasında açıkça ayrımcılığa neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler, sözleşme ve ona bağlı 6284 sayılı yasa dolayımında “partner” kelimesini “homoseksüalite” olarak anlamakta ve mevzuatı “dar yorum”la ele almaktadır.

Oysa mevzuatın “geniş yorumu” mümkündür. “Partner” kavramı, aynı cinsten kişilerin “istikrarlı birliktelikleri”ni kapsayacak şekilde yorumlanabileceği gibi, resmi nikah yapmak istemeyen kadın-erkeğin “nitelikli birliktelik”lerine açık bir yorumu da mümkün kılmaktadır. Ayrıca bu kavram, geleneksel inançlarına bağlı kalarak ilişki kurmuş kimseleri de kapsayan şamil bir terimdir. Toplumsal alanda “çift” olmanın çok boyutlu yapısı, bir olgudur.

AİLE Meclisleri’nin ve AİLE meselesine duyarlı çevrelerin bütün problemleri İstanbul Sözleşmesi’ni odağa çekerek söylem üretmesi, 22/11/2001’de yürürlüğe giren 4721 sayılı yasanın (TMK), sorunların kaynağı olduğu gerçeğini görmek istememesinden kaynaklanmaktadır. 2001’de TBMM’de kabul edilen TMK, 1985 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı CEDAW’ın etkisiyle norm düzeni getirmiştir. Ayrıca Türkiye, 04.11.1950 tarihinde Roma’da kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni de 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. AİHS, Ayrımcılık yasağı (madde 14) düzenlemesiyle insanlar arasında ayrım yapılamayacağını düzenlemektedir. Bu düzenleme AİLE kurumunu doğrudan etkilemektedir. AİHS’nin 14. maddesi “…cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüş, ulusal veya toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi herhangi bir temelde…” şeklindeki ifadesiyle her türden ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM kararları, 14. maddede sayılmamış olmasına karşın yaş, engellilik, medeni hal, tüzel kişiliklere üyelik ve cinsel yönelim gibi ayrımcılık oluşturacak konuları da madde kapsamında değerlendirerek koruma altına almıştır.

AY 10. madde de burada ele alınmalıdır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Anayasa’nın 10. madde metninde yer alan “herkes” ve “benzeri sebepler” şeklindeki ifadeler, AİHS’in 14. maddesinin düzenlediği ayrımcılık yasağının doğrudan etkisi altındadır ve “geleneğin” kişiler arasında farklı statü tesis etmesini “ayrımcılık” saymaktadır. Maddede yer alan “benzeri sebeplerle” ifadesi ayrımcılığın kapsamını genişletmekte ve “her türlü cinsel yönelimi” dahi ayrımcılık yasağının ihlali sayacak bir kapsam oluşturmaktadır.

Dolayısıyla bugün sorumlusunun İstanbul Sözleşmesi olarak kodlanmaya çalışıldığı AİLE meselesinin büyük oranda Anayasa ve TMK düzenlemelerinden doğduğu teslim edilmelidir. Bu iki mevzuatın da kaynak sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır.

AİLE’ye duyarlı çevreler meseleyi İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayarak gerçekte problemin kaynağından uzaklaşmaktadır.


Boşanma Davaları Nasıl Görülmelidir?

Boşanma davaları öncelikle davacının talebine bağlı olarak görülmelidir. Dava dilekçesinde “evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı” hususu boşanma talebinin gerekçesi olarak ileri sürülmüşse, mahkeme bu konuda acilen karar vermelidir. Davacı talebinde haklı ise boşanma sağlanmalıdır.

Evlilik bir akittir. Evlenme aktini bir (1) günde gerçekleştiren çiftlerin boşanma süreçlerinin beş (5) yıla varan süreçlere uzaması akit özgürlüğüne yönelik bir ihlal kabul edilmelidir. Akit özgürlüğü, Anayasa’da tanzim edilmiş bir haktır. “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” (AY madde 48). Kimse, daha önce yapmış olduğu akti sürdürmeye icbar edilmeyeceği gibi bir akit gerçekleştirdiği için de mağdur edilmemelidir.
AY’nın düzenlemesine rağmen 1) TMK’nın boşanmaya dair hükümleri açıkça kişiye bağlı hakların ihlaline neden olmaktadır; 2) Ayrıca evliliğin uzaması ruhbanlığa neden olmaktadır. Bu da insan fıtratıyla çelişmektedir. Kimse uzayan dava süreçleri ve yargılama usulü nedeniyle “boşanmak ve yeniden evlilik yapma hakkı”ndan mahrum kılınamaz; 3) Evliliklerin TMK’daki boşanma hükümleri nedeniyle uzatılması gerçekte kadın-erkek ayrımcılığı da içerir. Çünkü ailesinden ayrı bir ikamet edinen erkek, bir türlü boşanamadığı eşine tedbir nafakası ödemeye zorlanmaktadır. Kendi ikametgahını “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamakta, kendisine ait babasından miras kalan mülkü yine “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamaktadır. TMK, erkek aleyhine yasayla oluşturulan yukarıda zikredilen mevcut eşitsizlikleri toplumsal akıl bakımından “normal” sayılmasına yasa gücüyle neden olmaktadır.


Sonuç:

TMK’daki boşanmaya ilişkin hükümleri bütün kusurlarına rağmen bazı oluşumlar tarafından İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamında değerlendirilmektedir. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin hükümleri Türk Medeni Kanunu ile hiçbir şekilde bağlı değildir.

Türk’ün Aile-Ocak Sistemi ve Sofra Hareketi

Türklerin Horasan’dan Anadolu’ya getirdiği model “aile” esaslı ordu-millet sistemidir. Milletin coğrafyaya yerleşmesi esasına dayanan bu modelde Türkler Rum (Roma) ülkesine ahi/bacı/abdal zümreleriyle yerleştirilmiştir. Türk ordusu gücünü “aile” sisteminden almıştır.

Anadolu’nun fethini 1071’le sabitleyen Türk düşüncesi, Sultan Alparslan’dan önce Anadolu’da faaliyette bulunan Ebu’l Hasan Harakânî’nin (ö. 1033) sofra düzeni ile milleti coğrafyaya yerleştirdiğini görmek istememektedir. Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî Hazretleri Anadolu’da sofra hareketi başlatmıştır. Sofra hareketi, bir gıda iktidarıdır ve Hz. Yusuf’un zamanında Mısır’da uyguladığı tatbikattır. Harakanî Hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını, inancını sormayın Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır. Türkistan’dan Şam’a kadar bir kişinin ayağına taş değse, onun acısı benim acımdır” diyerek Hz. Yusuf’un sofra düzenini Anadolu’ya getirmiştir. Bu hareket gerçekte toprağa yerleşme düzenini sağlayan bir fetih programıdır.

Sofra hareketi Anadolu’da köy ve mezralarda yüz binlerce ocağın doğmasına neden olmuştur. Bu ocaklar (Ahi ve Bacılar) toprağı işlemiş, değirmenler kurmuş, sürüler yaymış ve Türk ordusunun önünü açmıştır. Sofra hareketi, aile düzenidir. Anadolu’da ticaret yapmak, güvenli yol güzergâhı oluşturmak, konaklama hizmeti vermekle mümküne çıkmıştır. Bu da Ahi-Bacıların yolculara, seyyahlara, tüccarlara, âlimlere yaptığı sofra hizmeti ile gerçekleşmiştir.

Ahi-Bacıların Bizans yolları dışında yol güzergâhı oluşturması, Anadolu’daki yerleşik halkları Bizans’a bağımlılıktan kurtarmıştır. Türk ocak sistemi, aç kalmış her yolcuya aş vermiştir. Bu nedenle Türk derviş hareketi, halktan para dilenen sofi hareketi olmamıştır.

Türk dervişleri yerleşik halka “buğday mı istersin nefes mi?” demiş, kendi elinin emeği ile çalışan er-alp-yiğitleri yetiştirmeye yönelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli, kendi elinin emeği ile geçinmiştir. Yunus Emre, kul hakkına girmemek için dağdan odun yüklenmiştir.

Türk dervişliği fütüvvettir. Fütüvvet, “Hak rızası için ücret almadan halka hizmet” demektir. Dervişlik halktan himmet beklemek değildir.

Yahya Kemal’in de isabetle kaydettiği üzere bir coğrafya ordu ile değil millet ile fethedilir. Bu gerçeklik Arapların ve Moğolların Anadolu’da kalıcı olamamasını açıklamaktadır.

Türklerin Anadolu fethi bir “göçebe istilası” olmamıştır. Türk ocakları (ev-hane düzeni) ordu Anadolu’ya gelmeden çok önce bu coğrafyada değirmenler inşa ederek, bahçe-bostan açarak ülkenin iktisadî hayatını tesis etmiş, “Müslüman Pazarı” kurmuştur. Bu fetih programı Arap ve Moğol akınlarında görülmemektedir.

Anadolu’nun fethinde Bacıyan-ı Rûm Ahiyan-ı Rûm Abdalan-ı Rûm Gaziyan-ı Rûm Fakıyân-ı Rûm zümrelerinin topyekün yerleşme, toprakta yurtlanma faaliyeti görülmektedir. Bizans’a karşı “yort savul” demenin yolu ise fıkıhtır. Osman Bey, Karacahisar’ı fethettiğinde şehre fakı atamıştır. Türklerin Anadolu’ya Fakıyân-ı Rûm zümreleri ile gelmesi, Osman Bey’in şehre kadı ve müderris ataması, Horasan’da büyük bir ilim faaliyetinin çadır şehirlerde yürütüldüğünün kanıtıdır. Türk’ün ordu-millet modeli dünya Müslümanlarını İstanbul’un fethinin kazanımlarına ortak etmiştir. Türk teşkilatlanması, İran (Şii) ve Arap toplum ve iktisat teşkilatlanmasından tamamen farklıdır.

Türklerin İstanbul’u fethetmesi, bu ordu-milletin, ocak sisteminin Anadolu’ya yerleşmesinin olgusal neticesidir. Türk, İstanbul’u fethetmekle yeryüzünün bütün Müslümanlarını vizesiz, pasaportsuz olarak coğrafyalarda “hür” kılmış ve birbirine kardeş etmiştir.

Türk milleti 40 yıl önce 20 yaşında evlendirdiği evladı üzerinden 100 yılda 5 nesil alabiliyor iken bugün 30-35 yaşında evlendirmeyi umduğu evlatlarından 100 yılda 2,5 nesil alabilecektir. Türklük günümüzde “aile” ve ordu-millet töresine yüz çevirmiştir.

Biz töreye bakarak başka bir paradigmanın peşinde yürüyoruz. “Türk müsün gavur musun?” diye sormuyoruz. “Biz ev-ocak sahibi misin? Yoksa bekâr ve kısır yığınlara dönüştürülen toplum musun?” diye soruyoruz. Biz “yort savul” diyen ocakların fetih programını Moğol sürülerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz. Bu nedenle bize göre Türkiye’de bütün “İslâmî” denen programlar, bekârlığı müesses kılan “uzatılmış gençlik” çalışmaları olarak ocak sisteminden kopmayı hedefleyen bir kısırlaştırmayı ifade etmektedir. İslâmi denilen tüm gençlik oluşumları ve STK’lar farkında olmadan ev-beyt sistemini yok etmektedir.

Bugün Türk gençliği ebeveyninin sofra düzeninin kaynağı olan “aile-ocak” sistemini “eğitim” seferberliğiyle kaybettiği için küresel kapitalizmin yemek masasına oturmaya ve obezleşmeye mecbur kalmaktadır. Türk milleti sofrasından kalkıp kapitalizmin masasına oturmayı yükselmek, kalkınmak olarak gördüğünden beri “fly pan am drink coca cola” dizesinin muhatabı durumundadır.

Türklük bütün Doğu’yu ayağa kaldıracak bir iktisadî/içtimaî sistemdir. Allah’ın tüm nebilere vahyettiği “ev-beyt kurun” emrini hayat kılan Türk, Anadolu’yu bu ocak sistemiyle fethetmiştir. Tarih boyunca İslâm “tevhid ve aile” olarak tebliğ edilmiştir. Katolisizm, Marksizm, Feminizm ailesizdir ve bu tebliğle çatışan söylemlerden hareket etmektedir. Günümüzde “İslâmî” denilen gençlik hareketleri “içinizden bekârları evlendirin” emrini hayata geçiremedikleri oranda Batılı ideolojilerin ailesizliğine düşmekten kendini kurtaramamaktadır.

Aile, tevhid’in sünnetidir. Hz. Âdem cennetten ailesi ile indirilmiştir. Hz. Musa Firavunla mücadele için Mısır’a ailesi ile gönderilmiştir. Türk’ün Anadolu’yu fethi, aile-ocak sistemi ile olmuştur. Türk Bacı hareketi, Ahi-Feta yiğitlerin ailesi olarak hareket etmiştir. Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sâre, aileyi bozan Lut kavmini helâk için gelen iki meleğe sofra açmış ve Allah ona bir oğul müjdelemiştir.

Türklük, Anadolu’ya nebilerin sünneti olan aile ile geldi. Allah, Türk’e fetih verdi.

Evlenmek Kutsal Bir Hayat Birliği Kurmaktır

Oğuzhan Çağlar (Yeni Akit Gazetesi-İnternet): Evlilik ne demektir?

Lütfi Bergen: Evlilik ya da evlenmek “yeni bir ev kurmak” demektir. Bu da aralarında evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâhıyla gerçekleşmektedir. Bu anlamıyla “evlenmek” çift anlamlı bir kelimedir. Dikkat edilirse “beyt” kelimesi de böyledir. “Beyt”, bir yönüyle “ev” ve diğer yönüyle de “aile” anlamına gelir. Yine beyt kelimesi “mescid-kıblegâh” olarak da kullanılmıştır. Eski Türklerde “ev-bark” olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram da bu kutsallığı içerir. Bark kelimesi, “tapınak, mabet” anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır.

Ayrıca beyt kelimesinin “iki mısra”dan oluştuğu da hatırlanmalıdır. Mısra, vezinli, uyaklı şiir dizesidir. Demek ki, aynı vezinli, uyaklı iki mısra, beyt oluşturmaktadır. Mısranın bir diğer anlamı ise “kapı kanadı”dır. Bu anlamıyla kadın ve erkek birbirinin üstünü örterek kapıları kapatır ve otağı (odayı) tesis eder. Bu kapıların birinin içten diğerinin dıştan kapanması gerekir ki kapılar birbirini örtsün. Aksi halde “Amerikan kapı” olur ve kapı kanatları birbirini örtmez, bağımsız çalışır.

Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal hayat alanını ve kutsal birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise “ocak”tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılırarak “ocak” tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle “ev” sadece “evli” yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede “ev açma izni” verilmezdi. Bekârlar “bekâr odasında” kalabilirdi. “Ev açmak” kadın ve erkek için bir imtiyaz ve sosyal statüdür. Bu statüye erkek-kadın ancak nikâhla ulaşabilir.

Günümüzde modern hukuk sistemleri, toplumların temelini bu tür “cemaatik” oluşumlara dayandırmaktan özenle kaçınıyor. Çünkü kapitalizm için “aile” tüketim dışında kalma potansiyeli taşıyor. Düşünün ki, anne-babasını evine ve ailesine dahil eden bir sosyal birim anında “yaşlılar evi” anlayışını kıracaktır. Bu yaşlılara evde bakan oğul/kız, toplumun yaşlılar için öngördüğü bina, personel, yemek, bakım-onarım, yatak masraflarını asgari düzeylere çekecek, minimize edecektir. Aile kırılırsa herkes kapitalizmin müşterisi olur.

Oğuzhan Çağlar: Evliliğin Türk kültüründeki ve İslam uygulamalarındaki yeri ve önemi nedir?

Lütfi Bergen: Evlilik “ev kurma” kavramını da içerdiğinden kadın-erkek evlenmekle mahalleye katılma hakkı elde etmekteydi. Erkek, evlenmedikçe çalıştığı iş kolunda “usta” olamazdı. Aynı uygulama Osmanlı timar sisteminde de geçerlidir. Dirlik araziye yerleştirilen çiftçinin karısı ve çocukları olmak zorundaydı. Bekâra timar araziyi işletme hakkı verilmezdi. Yani evlenmek ekonomik istiklalin ve ehliyetin ilanıdır. Bu istiklal kadın-erkek için aynı etkiye sahipti.

Evliliğin sosyal hayatın inşasında da iktisadî niteliğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bugün kadınlar evlenirken baba evinden geçimliklerini sağlayacak bir servet almıyorlar. Aileler kızlarını okutarak “ücretli” kılmaya dönük bir yaklaşım geliştirmektedir. Oysa Türk töresinde kadının babasından alması gereken Çeyiz-Cihaz denilen bir hakkı vardır. Çeyiz-Cihaz, çoğunlukla bir koyun sürüsü, düveler, atlar, dokuma tezgâhı, meyve bahçesi, tarla, mera gibi bir geçimliktir. Türkiye’de bu gelenek, evlenecek kıza bir sandık dantelli havlu, yastık kılıfı, çarşaf verilerek yozlaştırılmıştır.

Bugün kadın okuyor, diyelim öğretmenlik diploması alıyor. Ancak atanamıyor. Bu kadına ailesi tüm öğretim hayatı boyunca belki 80-100 bin TL harcıyor. Kadın mezun olduğunda bir de yüksek lisans yapıyor. Ailenin harcadığı para yanında bir de öğrenim kredisi nedeniyle mezun kişinin ödemesi gereken 40-50 bin TL borcu oluyor. Bahsi geçen bu meblağlar, yani öğrenim masrafları ve öğrenci kredisi toplamı yaklaşık 150 bin TL’dir. Kadın tüm öğrenim hayatı boyunca aile içi emeğin “imece” değerlerinden de soğuyor. Dolayısıyla evlendiğinde eşiyle ilişkisini de “Ev hanımı olursam ev içi emeğimin ücretini alırım. Yok, çalışan kadın olursam, kendi emeğimin ücretini kendimi geliştirme masraflarına harcamam gerekir” denklemiyle kuruyor.

Geleneksel toplumda ise kadın babasından Çeyiz-Cihaz alacağını bildiği için “ev içi emek sömürüsü”ne uğradığını düşünmez. Kocasının evine gelirini sadece kendisinin kullandığı tarla, sürü, mera, atlar, dokuma tezgâhı gibi iktisadî servetle gider.

Yine geleneksel toplumda erkeğin de babasından alacağı Kalın hakkı vardır. Eski Türklerde Kalın, baba tarafından ödenmediğinde oğul babasından zorla alabilirdi. Kalın, kız tarafına verilir ve dört parçadır: 1) Kızın annesine süt hakkı; 2) Kızın babasına, düğün masrafı olarak, 3) Kızın ailesine, kızın ihtiyaçlarına karşılık olarak, 4) Kızın kendisine. Dikkat edilirse kadın hem evlenirken hem de kızını evlendirirken pay almaktadır. Bu nedenle “kız” eski Türklerde değerli sayılırdı.

İslâm’da ise evlilik sırasında doğrudan kadına verilen Mehir hakkı vardır. Bazı mezheplerde mehir verilmedikçe evlilik sahih değildir. İslâm fıkhında da bekârın kendi başına ev açmasına izin verilmemiştir. Ashab-ı suffa uygulaması bununla ilgilidir. Hz. Peygamber’in (asv) “Evlenmeye muktedir olduğu halde evlenmeyen benden değildir” dediği rivayet edilmektedir. Kur’an, “İçinizden bekâr olanları nikâhlayın” (24 Nur 32) ayetiyle de toplumun temelini “aile” üzerine yerleştirir. Evlilik hem eski Türk töresinde hem İslâm fıkhında küfüv=denk kişiler arasındaki bir akittir. Çeyiz-Cihaz, Kalın, Mehir uygulaması bu hususu sağlamaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun içine düştüğü sıkıntının temel sebepleri nelerdir?

Lütfi Bergen: Gelenek eleştirisi Türk toplumunu Batı tipi bir sosyal yapıya yönlendirmektedir. Son 150 yılda önce Çeyiz-Cihaz geleneği bozuldu. Babalar kızlarına paylarını vermediler. Ayrıca bazı bölgelerde Kalın, Başlık haline geldi. Başlık parası bir tür kadının “evlilik yoluyla satış bedeli” özelliği taşır. Evlenecek kız, bundan bir pay almaz. Gelenekteki bu yozlaşmayı gören idareciler Avrupa hukukunu aktararak medeni hayatı inşa etmek istemiştir. İkinci bir konu toplumumuzun kentleşme ve okullaşma süreci içinde denklik=küfüv hassasiyetini yitirmesinden doğan çatışmalardır. Evliliği sürdürmeyi sağlayacak geleneksel yapılar yıkılmıştır.

Türkiye’de dindarlar “aile” tanımı yapamamaktadır. Bu durum ailenin Batı’da tanımlanarak ülkemiz mevzuatlarını belirlemesi neticesine yol açmaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun eski önemine ve işlevine kavuşturulması için neler yapılmalıdır?

Lütfi Bergen: Öncelikle toplumuntemelinin “aile” olduğu hususu dindarlar tarafından teslim edilmelidir. Türkiye’de dindarlık İnsan Hakları teorisinin “birey” kavramını referans almaktadır. Geleneksel düşüncede “aile” deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Yani “aile” mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek “konut kredisi” borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın “aile” tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, “aile” olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de evlilik son 20 yıllık süreçte “borçlanma” anlamına geliyor. Oysa gelenekte “ocağın tütmesi” anlamını haizdi. Dindarlar “ev” edinme yollarını değiştirmedikçe “evlilik” ve “aile” hakkındaki mevcut kafa karışıklıklarını aşamaz.

Not: Bu röportajın özeti 16 Ağustos 2019’da şu sitede yayımlanmıştır: https://www.yeniakit.com.tr/haber/lutfi-bergenden-evlilik-karsiti-soylemlere-tepki-evlilik-kutsal-bir-hayat-birligi-kurmaktir-888216.html