Skip to content

Posts from the ‘Feminizm’ Category

DÜĞÜNDE TAKILAN ALTIN-ZİYNET KİMİN OLMALIDIR?

Türk Medeni Kanunu’nun 220. Maddesi: “Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşyalar, mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri kanun gereğince kişisel mallardır.” hükmü getirmekte, Yargıtay da “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır” ibaresiyle istikrar kazanmış hükümler vermektedir.

  1. ZİYNET NEDİR?

Emrah Kulaklı, yayımladığı “Ziynet Eşyasına İlişkin Sorunların Yargıtay Kararları Işığında Değerlendirilmesi” başlıklı makalesinde “Yargıtay içtihatlarının ziynet eşyalarının evlilik birliğinin sona ermesi halinde taraflara iadesine ilişkin genel hukuk ilkeleri ile çelişkiler içerdiğini” vurgulamaktadır.  Müellif, ziynet eşyalarının kapsamına neler girdiğine dair ise şu açıklamayı yapar:

“Ziynet, altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (…) Ziynet eşyasını evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak tanımlamak mümkündür. Bu bağlamda, bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar, ziynet eşyası olarak kabul edilmektedir. Çeyrek altın, yarım altın, cumhuriyet altını ve reşat altını da ziynet olarak değerlendirilmektedir. Değerli taş ve madenlerin yanı sıra, düğün merasimi nedeniyle verilen para da ziynet eşyası olarak nitelendirilmektedir. Yargıtay kararlarında, nitelik itibariyle ziynet eşyası olmamakla birlikte düğün münasebetiyle verilen bir takım taşınır ve taşınmazların da ziynet eşyası olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Örneğin, evlilik nedeniyle geline hediye olarak verilen bir canlı hayvan – ve onun daha sonra doğan yavrusu-, ziynet eşyası olarak nitelendirilmiştir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına baktığımızda, evlilik merasiminin resmi nikâh ile sınırlandırılmadığını ve zaman unsurunun mümkün olduğu kadar genişletilme eğiliminde olduğunu görmekteyiz. Bu bakımdan yalnızca resmi nikâh değil aynı zamanda düğün ve kına merasimi sırasında verilen hediyeler de ziynet olarak nitelendirilmektedir. Hatta bunların da öncesinde, halk arasında çeyiz serme olarak kabul edilen merasim sırasındaki hediyeler de ziynet eşyası olarak değerlendirilmektedir. Netice itibariyle, Yargıtay kararlarında ziynet olarak kabul edilen şeylerin, evlilik münasebetiyle taraflara verilen değerli taş ve madenler olduğu ve fakat bununla sınırlandırılamayacağı ifade edilebilir. Buna göre yukarıda yer verilen tanımı genişleterek ziynet eşyasını, nikâh merasimi öncesinde, sırasında veya sonrasında, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen eşya olarak tanımlamak mümkündür.” (Kulaklı, 2019: 263-264).

Emrah Kulaklı’nın da Yargıtay içtihatlarından faydalanarak ifade ettiği üzere ziynet kapsamında makalesinde şu hususlar yer almaktadır: 1) Ziynetin Muhtevası: Ziynetin evlilik münasebetiyle taraflara verilen hediye olması; 2) Ziynet Vermenin Zamanı: Nikâh merasimi öncesinde, sırasında veya sonrasında, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilmesi; 3) Evlilik Merasiminin Hukukî Niteliği: Evlilik merasiminin sadece resmi nikâhla sınırlandırılmaması, dini veya geleneksel evlilik merasimleri nedeniyle verilen hediyelerin de ziynet kapsamında sayılması; 4) Ziynetin Her Tür Hediye Olması: Evlilik nedeniyle geline hediye olarak verilen bir canlı hayvan ve onun daha sonra doğan yavrusunu da kapsayacak her tür hediye olduğu gibi, düğün münasebetiyle verilen her tür taşınır ve taşınmazların da ziynet kapsamında yer alması; 5) Ziynetin Kadının Kişisel Malları İçinde Sayılması: Yargıtay, evlilik münasebetiyle hediye edilen ziynet eşyalarını, TMK. m. 220 uyarınca kadının kişisel malı olarak kabul etmektedir. Gerekçe ise, “düğün merasimi sırasında takılan ziynet eşyalarının, kadına bağışlanmış sayıldığı ve karşılıksız kazandırma niteliğindeki bu armağanların, TMK. m. 220/b.II uyarınca, kadının kişisel malı olmasıdır.” Buna göre ziynet eşyaları edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi sırasında koca ile paylaşılmayacağı gibi, edinilmiş mal rejimi devam ederken de kadının tasarrufuna bırakılmıştır (Kulaklı, 2019: 264); 6) Kişinin Kimin Davetlisi Olduğuna ve Ziynetin Kimin Tarafından Takıldığına Bakılmaksızın Kadına Ait Olduğunun Kabulü: Düğün merasimi sırasındaki takı töreninde, gelinin davetlilerinin geline, damadın davetlilerinin ise damada hediye vermeleri yönünde bir âdet mevcuttur. Yargıtay, (Yargıtay 3. HD, T. 18.01.2018 – E. 2017/17245 – K. 2018/361; Yargıtay 6. HD, T. 12.05.2014 – E. 2014/3491 – K. Sayılı karar ile) kişinin kimin davetlisi olduğuna bakılmaksızın ve kim tarafından takılırsa takılsın geline verilen ziynet eşyalarını, kadının kişisel malı olarak nitelendirmektedir (Kulaklı, 2019: 264-265). Emrah Kulaklı, damada takılan takıların, erkeğin ziynet eşyası olarak kabul edilmesi gerektiği düşünülmesini önlemek için Yargıtay’ın “kime takılırsa takılsın ziynet eşyalarının geline ait olacağı” şeklinde bir başka içtihat geliştirdiğini de ifade etmektedir (Yargıtay 3. HD, T. 20.12.2017 – E. 2017/16859 – K. 2017/17965 sayılı kararı). (Kulaklı, 2019: 265).

Görüleceği üzere evlilik münasebeti ile verilen ziynet (altın, eşya, taşınır ve taşınmaz mallar) Yargıtay içtihatları gereğince gelinin sayılmaktadır. Aşağıda bu kararların hukukî niteliği hakkında örnekler verilmiştir.

2. YARGITAY AÇISINDAN KURAL: DÜĞÜNDE TAKILAN ZİNET KADINA BAĞIŞTIR:

Yargıtay kararlarında düğünde takılan altın/ziynet eşyalarının geline (kadına) ait olması prensip (kural) olarak kabul edilmektedir. Yargıtay’ın 3HD-2014/21125 E.-2015/17417 K. Sayılı kararında “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır” ibaresiyle bu husus hükme bağlanmıştır. İlgili karar ve benzer karar aşağıdadır:

Karar 1: “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır. Ne var ki mahkemece; tarafların düğünlerinde damada takılan 1 adet bilezik, 4 adet yarım altın, 47 adet çeyrek altın damada ait olduğu kabul edilerek sadece kadına takılan altınlar yönünden kabul kararı verilmiştir. O halde mahkemece yapılacak iş; hükme esas alınan bilirkişi raporunda, düğün sırasında geline ve damada takıldığı tespit edilen tüm takılar yönünden kadının açtığı davanın kabulüne karar verilmesi olmalıdır” (Karar: İzmir 7. Aile Mahkemesi, Tarihi: 24/06/2014, Numarası: 2013/456 K., 2014/455 E.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2014/21125 E., 2015/17417 K. Sayılı karar).

Karar 2: “Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılırsa takılsın, aksine bir anlaşma bulunmadıkça kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu eşyaların iade edilmemek üzere kocaya verildiği, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususu davalı tarafça kanıtlandığı takdirde, koca bu eşyaları iadeden kurtulur.” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/1145 E., 2017/8124 K.).

3. ANLAŞMAZLIK HALİNDE KADININ ZİNET EŞYALARINI YANINDA GÖTÜRMESİ NORMALDİR:

Yargıtay’a göre evli kadının eşiyle uyuşmazlık halinde ziynet eşyalarının niteliği gereği onları yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygundur:

Karar 3: “Davacı kadın dava dilekçesinde ziynetlerin evliliğin dördüncü ayında erkek ve ailesi tarafından zorla elinden alındığını, erkeğin annesi adına ev alındığını iddia etmiş, davalı erkek ise kadının evden ayrılırken kişisel eşyalarını evden alarak ayrıldığını, düğünde takılan takıların davacı kadında olduğunu savunmuştur. Davacı kadın ziynet eşyasının erkekte kaldığını ispat yükü altındadır. Ziynet eşyalarının niteliği gereği, kadının ortak konuttan ayrılırken yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygun düşer.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/4064 E., 2019/7161 K. Sayılı karar).

Karar 4: “Ziynet eşyalarının niteliği gereği, kadının ortak konuttan ayrılırken yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygun düşer.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2018/5154 E., 2018/9785 K. Sayılı karar).

Yargıtay, kadının eşiyle anlaşmazlık halinde ziynet eşyalarını yanında götürmesini “normal” saymaktadır. Oysa bu ziynetlerin büyük çoğunluğunun erkek tarafından veya damadın dost/hısım/akraba/arkadaş çevresi tarafından takılmış olması büyük ihtimal dahilindedir. Geleneksel dinî örfte de mesele böyle görülmektedir.

4. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NA GÖRE ZİNET EŞYALARI:

Bilindiği üzere yargı sistemimizde Yargıtay’ın, ilk derece mahkemesi olarak baktığı işlerin temyiz mercii olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tesis edilmiştir. Bu kurul, Yargıtay Hukuk Daireleri’nin verdiği bozma kararlarına karşı yerel mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar verir. YHGK kararları kesin olup, yerel mahkemeleri bağlar.

Karar 5 – YHGK Kararı: “Ziynet Eşyalarının Mülkiyeti” ve “Düğünde Takılan Takıların Mülkiyeti” uyuşmazlığı kapsamında Ankara 10. Aile Mahkemesi 22.12.2008 gün ve 2006/221 E. – 2008/1525 K. sayılı kararında davanın kısmen kabulüne hükmetmiştir. Taraf vekilleri tarafından istenen temyiz üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 12.10.2009 gün ve 4376-8176 sayılı ilamında şu gerekçeye yer verilmiştir:

“Davacı vekili, dava dilekçesinde yazılı ziynet ve çeyiz eşyalarının davalı da kaldığını, ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedeli olan 12.000.00.- YTL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini istemiştir. Davalı vekili ise davalının dava dilekçesinde belirttiği miktarda ziynetlerinin bulunmadığını, dava konusu edilen ziynetlerin bir kısmının önceden taraflarca bozdurulup harcandığını, bir kısmının da davalı tarafından götürüldüğünü, düğünde takılan 4 tane yarım altın, 3 adet hediyelik bilezik dışındaki bilezikler ve çeyrek altınların düğünden sonra bozdurulduğunu, müvekkilinde, 3 hediyelik bilezik, iki adet altın yüzük ve bir adet alyans yüzük ve kol saati ve dava dilekçesinde belirtilen çeyiz eşyalarının kaldığını ve bunları iade etmeye hazır olduklarını, diğer haksız isteklerin reddini savunmuştur.

Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır. Dava dilekçesinde istenilen ziynet eşyalarının bir kısmının ailenin ortak giderleri için bozdurulup harcandığı davalı tarafından kabul edilmektedir. Davalı ziynet eşyalarının davacının rızası ile bozdurulup harcandığını iddia etmiş ise de bu iddiasını kanıtlayamamıştır. Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurulup harcanmış olduğu kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Bu nedenle davalı tarafından bozdurulup harcandığı kabul edilen ve mahkemece red edilen ziynetler yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle bu ziynetler yönünden talebin red edilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 12.10.2009 gün ve 4376 E.-8176 K. Sayılı Kararı).

Yargıtay’ın bu kararına karşı yerel mahkeme (Ankara 10. Aile Mahkemesi), önceki kararında direnmiştir. Direnme kararı üzerine uyuşmazlık Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek aşağıdaki YHGK Kararı ile hükme bağlanmıştır:

“Dava, Ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nu ile birlikte 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin karının iaşesini kocaya yükleyen 152. maddesi de yürürlükten kaldırılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186/3. fıkrası “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” hükmünü getirmiştir. Bu nedenle bozma ilamında yer alan “…Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir.” cümlesinin maddi hataya dayalı olduğu kanaatine varıldığından bozma metninden çıkarılması gerekir.

Ne var ki; TMK’nun 186/3. fıkrasında her ne kadar eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılma ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir.

Diğer taraftan, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu durumda ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca almış olduğu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Somut olayda ise; bu konuda herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi, kadının rızası ile katkı amacıyla bozdurulmak üzere ziynet eşyalarının verildiğine dair herhangi bir delil de bulunmamaktadır. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir; ancak davalı, davacı kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamamıştır. Eş söyleyişle; evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olup somut olayda davalı koca bu durumu ispat edemediğinden dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir.

O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.” (YHGK 10.11.2010, 2010/6-533 E. –2010/578 K. Sayılı kararı).

5. EVİN GEÇİMİNİ SAĞLAMAK KİMİN GÖREVİ?

Görüleceği üzere yukarıda muhtevasına yer verdiğimiz YHGK da düğünde takılan ziynet eşyalarının kadına bağış sayıldığını kabul etmekte, ayrıca bu kararı ile başka bir hüküm de tesis etmektedir. Buna göre kadın ve erkek eşin “her ne kadar birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılma ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir.”

Yukarıdaki YHGK kararı açısından kocanın eşinden evin giderlerine katılmasını istemesi halinde kadın (eş) eğer bu talebi kabul etmezse, koca karısını bu katkıyı yapması için karısını zorlayamaz. Ancak mahkeme kararı alarak yani karısını bu konuda dava ederek bunu sağlayabilir.

Dolayısıyla YHGK 10.11.2010, 2010/6-533 E. –2010/578 K. Sayılı kararı Türkiye’de kocaların evin geçimini sağlamak yükümlülüğü getirmektedir.

YHGK’nun yukarıdaki kararı “kadın-erkek eşittir” hükmünü yorumla delmekte ve koca aleyhine kadına pozitif ayrımcılık yapmaktadır.

6. YARGITAY’DA ERKEĞE TAKILAN ZİYNET HAKKINDA KARŞI GÖRÜŞ:

Yargıtay kararlarından birinde, zaman içinde görüş değişikliği olabileceği hissi veren bir “karşı oy” olduğu görülmektedir:

Karar 6: Düğünde erkeğe takılan ziynetler ve paralar aksi kanıtlanmadığı sürece kadına aittir. Dosyada yer alan fotoğraflar ve bilirkişi raporundan da anlaşıldığı üzere davacı- karşı davalı erkeğe takılan altınlar ve paralar ile kadına takılan takılan paralar yönünden de kadının ziynet ve para talebinin kabul edilmesi gerekirken, reddi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.”

Karar 6 – Karşı Oy: Düğünde davalı erkeğe takılan (hediye edilen) altın ve paralar, davalı erkeğin kişisel malı niteliğindedir (TMK m. 220/b.2). Aksi yöndeki görüşün, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Yukarıda açıklanan sebeple sayın çoğunluğun, ilamın birinci bendinde yer alan “… Düğünde erkeğe takılan ziynetler ve paralar aksi kanıtlanmadığı sürece kadına aittir” yönündeki görüşe ve bunun sonucu olarak davanın, davacı-karşı davalı erkeğe takılan altın ve paralar yönünden de kabulü gerektiğine ilişkin bozmaya katılmıyorum.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı karar).

7. ERKEĞE TAKILAN ZİYNETİN ERKEĞİN HAKKI OLMASI GEREKTİĞİNE DAİR BİR KRİTİK:

Yukarıdan beridir Yargıtay’ın istikrarlı kararlarında da görüldüğü üzere “evlilik münasebeti nedeniyle takılan veya verilen hediyeler gelinin kişisel malıdır” ibaresiyle hüküm tesis edilmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı kararda yer alan bir KARŞI OY YAZISI’nda sayın Üye Hâkim çok isabetli olarak “Düğünde davalı erkeğe takılan (hediye edilen) altın ve paralar, davalı erkeğin kişisel malı niteliğindedir (TMK m. 220/b.2). Aksi yöndeki görüşün, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır” ibaresiyle yerleşik içtihatları da değiştirecek bir görüşü ortaya koymuşsa da bu görüşün sosyolojik/psikolojik gerekçelendirmesini yapmamıştır.

Bilindiği üzere evlilik sözleşmesinin tarafları olan gelin ve damadın ebeveynleri farklı farklı sosyal sermayelere sahiptir. Ahmet Faruk Keçeli, “Sosyal Sermaye” başlıklı yazısında John Field’in aynı başlıklı kitabında Michael VVoolcock’un üç tip sosyal sermaye tanımını zikretttiğini belirtir: a) Aile, yakın arkadaş veya komşu gibi benzer durumlardaki insanlar arasındaki bağları gösteren bağlayıcı sosyal sermaye; b) Kaybedilmiş arkadaşlıklar ya da iş arkadaşlıkları gibi insanların daha uzak bağlarını çevreleyen, köprü kuran sosyal sermaye; c) Topluluğun tamamıyla dışında olanlar gibi, benzer olmayan durumlardaki insanlardan farklı; bu yüzden üyelerini topluluğun içinde mümkün olanlardan ziyade, uzak geniş alanlardaki kaynaklara yönlendiren bağlantılı sosyal sermaye. Keçeli, sosyal sermaye kavramını Field’in şöyle tanımladığını da aktarmaktadır: “Sosyal sermaye, gerçekte veya uygulanmada karşılıklı tanışıklık ve tanımaya dayalı olarak az ya da çok kurumsallaşmış, uzun ömürlü iletişim ağına sahip olması nedeniyle, bir bireyin veya bir grubun haklı olarak hissesine düşen kaynakların bir toplamıdır” (Keçeli, 2013).

Bu tanımın evlilik sözleşmesi gerçekleştirecek kadın ve erkek bakımından ele alınması adaletin gereği sayılmalıdır. Bilindiği üzere aile kurarak birleşen çiftler toplumda “hane sahibi” sayılmaya başlamakta ve akrabalarının, komşularının, iş arkadaşlarının, dost ve hısımlarının nikâh, sünnet düğünü, törenlerine çağrılmaktadır. Bu davetlere katılan karı-koca, davet sahibine yerine göre para/altın/hediye götürerek icabet etmektedir. Davete icabetin hediye götürerek gerçekleşmesi bir örftür. Bu hanelerin akraba/dost/hısım/komşu/iş arkadaşı/tanıdıktan oluşan sosyal sermayesine dağıttığı altın/para/hediyelerin yıllar boyu sürdüğünün kabulü gerekmektedir. Dolayısıyla sosyal sermayesi güçlü bir aile, örneğin evladını 30 yaşında evlendirmişse, geçmiş 30 yıl boyunca dağıttığı altın/para/hediyeler “sosyal sermaye” dediğimiz bu akraba/dost/çevre tarafından kendilerine düğün vesile edilerek iade edilmektedir. Bu anlamda her ailenin sosyal sermayesi eşit olmadığı gibi, hediye dağıtan ebeveynlerin 30 yıl boyunca dağıttığı hediyeler de eşit değildir. Diğer değişle damat tarafın dağıttığı hediyeler/altınlar/paralar ile gelin tarafın dağıttıkları ile eşit değildir.

Damadın ailesinin kalabalık bir akrabalık modeli içinden gelmesi ihtimali bulunabilir. Örneğin damadın anne ve babasının ayrı ayrı 7’şer kardeşi bulunduğu ve toplamda 14 teyze/hala/amca/dayıdan oluşan bir aile çevresi olabileceği durumlar görülebilir. Buna mukabil gelinin ebeveynlerinin tek çocuklu aileden gelmesi, dolayısıyla akraba çevresinin sosyolojik anlamda “güdük” kalmış olması mümkündür.

Keza, damadın kişisel vasıfları nedeniyle dernek üyeliği, parti mensubiyeti, sosyal gruplarla yakın ilişkileri nedeniyle çok geniş düzeyde “insan biriktirdiği” durumlarla da karşılaşmak mümkündür. Eğer damat adayı yıllar içinde “sosyal sermayesi”ne maddî/manevî faydalar ve menfaatler sağlamışsa, düğün merasimi nedeniyle bunların kendisine yine “hediye” adı altında iadesi hayatın olağan akışı içinde tutarlıdır. Hukuk nazarıyla bu tür bir hediyenin erkeğin doğrudan şahsına iade olarak verildiği ve “kişisel mal” sayılması gerektiği ortadadır.

Durum böyle iken bir akit olan nikâh sürecinde kadının sözleşme kapsamında talep etmediği ve aslında erkeğin hayatın olağan akışı içinde “kişisel malı” olan bu hediyeler üzerinde hak iddia etmesi doğru değildir. Aslında örf ve dini gelenekte de “erkeğe takılan altın/para/hediye”lerin erkeğe ait olduğu hususu kabul görmektedir.

Yargıtay’ın düğünde erkeğe takılan hediyeleri dahi kadının kişisel malı olarak kabul eden görüşü, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6000 E., 2018/14721 K. Sayılı kararda yer alan KARŞI OY YAZISI’nda sayın Üye Hâkim’in çok isabetle belirttiği üzere hukuka aykırıdır.

  • Keçeli Ahmet Faruk, Sosyal Sermaye, Birikim Dergisi, İnternet: https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/719/sosyal-sermaye, 29 Mayıs 2013
  • Kulaklı Emrah, Ziynet Eşyasına İlişkin Sorunların Yargıtay Kararları Işığında Değerlendirilmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, ISSN 2146-0590, ss. 262–276 DOI: 10.33433/maruhad.583697, Haziran 2019

Geleneksel Aileyi Çıkmaza Sürükleyen, Dindar-Muhafazakâr Kesimlerdir

AİHS ile CEDAW ve bu iki sözleşmeye bağlı olarak yürürlüğe giren TMK ve TCK, 6284 sayılı yasadan (ve elbette İstanbul Sözleşmesi’nden) çok daha radikal kurallarıyla “aile sorununu” ortaya çıkarmıştır. AİHS ile CEDAW’ın entelektüel kesimlerin zihniyet dünyalarında onayladığı iki küresel sözleşme olduğu görülmelidir. Özellikle muhafazakâr/dindar aydınların hemen tüm eserlerinde bu iki sözleşmenin (AİHS ile CEDAW) getirdiği “eşitlik” fikri savunulmuştur. “Eşitlik” fikri geleneksel değerlerle çatışmalı sosyal kurumlar ve ilişkiler üretmektedir.

Örneğin aylık 5.000 TL geliri olan bir kadın ile 15.000 TL geliri olan erkeğin evlenmesi, TMK’da “eşitlik” ilkesi gereğince hukukî statü kazanmaktadır. Oysa bu “eşitlik”, genellikle sözleşmenin diğer tarafından zengin ya da yüksek gelirli olan erkek aleyhinedir. Zira bu evlilik, TMK’nın “edinilmiş mala katılma rejimi”nin hükümleri nedeniyle kadına sermaye aktarılmasını sağlayacak tedbirsizlik ile akt edilmiştir. Burada sorulabilir: Karısından daha yüksek gelire sahip koca adayı sermaye aktarımı tehlikesi karşısında nasıl tedbir alabilirdi? Buna cevabımız şudur: Noterde yapılan “mal ayrılığı rejimi sözleşmesi” ile nikâh akdinin tarafları kendi gelirlerini sözleşmenin diğer tarafıyla paylaşmaktan kurtulabilirdi.

Yasal Mal Rejimi:

TMK madde 202/1: “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.
TMK madde 202/2:
Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.

Şimdi TMK’nın mevcut hükmü gereğince “edinilmiş mallara katılma rejimi”nin erkeğin gelirini kadına nasıl transfer ettiğini görelim:

Karı-kocanın gelirlerinin eşit olmadığı evliliklerde az geliri olan taraf, “eşitlik” adı altında çok geliri olanın maaşının yarısını ele geçirmektedir. Yukarıdaki örnekte kadın (K) 5.000 TL maaşla çalışmaktadır. Evlenme aktini gerçekleştirdiği erkek (E) ise 15.000 TL maaş almaktadır. TMK’da yasal mal rejimi aksine sözleşme yapılmamışsa “edinilmiş mallara katılma rejimi”dir. Bu mal rejimi, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 218 ile 241. Maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Örneğimizden hareketle olguyu analiz etmek için sorularımızı soralım: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde çiftler ayda 10.000 TL harcama yaparsa, gerçekte tasarrufu yapan kimdir? Cevap: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde ayda 10.000 TL tüketim yapılırsa, bakiye kalan 10.000 TL parayı biriktiren aslında kocadır.

Yani örnekteki koca hiç evlenmemiş olsa belki ayda 5.000 TL harcayacak ve yılda 120.000 TL, üç yılda 360.000 TL biriktirerek kendi dairesini satın alabilecekti. Üstelik satın aldığı dairenin 1+1 olmasına dikkat ederek mülkiyete harcayacağı meblağı düşürecek ve bakiye miktarla da bir otomobil sahibi olabilecekti. Satın aldığı gayr-ı menkulde minimalist bir hayat yaşadığı için çok eşya almaktan da kaçınacak, aylık 5.000 TL masrafını düşürmeye yönelik pratikler de geliştirebilecekti. Evinde yatacak yer olmadığı için misafir kabul etmeyecek, gıda harcamalarını kısabilecek, çocuk sahibi olmadığı için bez/süt/bakıcı vs. gibi harcamalardan kurtulacaktı.

Fakat örnekteki koca tipi geleneksel aile kurma düşü ile “mutlu bir yuva” özlemi içinde hareket etmişti. Karısının maaşının kendisininkinden 10.000 TL düşük olması onu kaygılandırmamıştı. Zira öğretmen olan karısı öğleden sonra eve gelecek, çocuklarıyla ilgilenecek, akşama sofra kuracak diye düşünmüştü. Eşinin de çalışması nedeniyle yüksek standartta yaşayabilmekte, (K)’ya sık sık “ayda 10.000 TL biriktirirsek daire satın alırız” demekteydi. Fakat bu biriken paranın kendi maaşının tüketilmeyen kısmından geldiğinin bilincindeydi. Nihayet 3 yıl geçti. (E), (K)’ya bir daire satın alabilecekleri müjdesini verdi. (K) ise, (E)’ye biriken paranın yarısının kendisine ait olduğunu, bu nedenle tapuda mülkiyetin ½ hissesinin kendi üzerine yapılması gerektiğini söyledi.

Kadın doğru söylüyordu. Çünkü Kanun’a göre düzenleme böyle yapılmıştı:

TMK madde 236: “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar.”

TMK, geleneksel ailenin “mal ayrılığı rejimi”ni bozarak aslında evlilik içinde eşitliği hiç uygulamamaktadır. TMK’nın geleneksel aileyi çözücü etkileri Türk aydınlarının “bütün insanlar eşittir” masalına inanmaları neticesi göz ardı edilmektedir. Bu nasıl eşitliktir ki, kocanın biriktirdiği paranın yarısına kadının el koyması yasaca meşru sayılıyor?

Yukarıdaki örnekte eğer (E), 5.000 TL maaş almış olsa ve fakat babasından kalan bir taşınmaz nedeniyle 10.000 TL kira gelirine kavuşsaydı aynı neticeyle karşılaşacaktık. Çünkü “edinilmiş mallara katılma rejimi”, akit taraflarının “şahsi mallarının gelirlerini” de TMK 236 kapsamında diğer eşe transfer etmektedir. (E), babasından miras kalan taşınmazın mülküne sahip olmakla beraber bu mülkün kira geliri yasa tarafından “edinilmiş mal” şeklinde düzenlendiği için, kira gelirini dilediği gibi tasarruf edemeyecektir:

TMK madde 220 (Kişisel Mallar): “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır:

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevi tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.”

***

TMK madde 219 (Edinilmiş Mallar): “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir. Bir eşin edinilmiş malları özellikle şunlardır:

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler.

***

TMK’nın kurucu sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır ve “eşitlik” ilkesi ile düzenlenmiştir. Türk dindar ve muhafazakâr aydının, “eşitlik” fetişizmi, yasanın onlar tarafından analiz edilmesini imkân dışı bırakmıştır. Dindar-muhafazakâr aydınlar geleneksel ailelerde kadın lehine sermaye transferini makul ve olması gerekli bir düzenleme olarak kabul etmektedir.

Nitekim, “aile meseleleri”ni İstanbul Sözleşmesi bağlamında tartışanlara “eşitliği bozucu gelenekleri ayrımcılık sayan AİHS ve CEDAW hakkında ne düşünüyorsun” diye sorduğunuzda, cevap “CEDAW gelenekleri dikkate almamıştır” ifadesinden ileriye geçmemektedir. Bu aydın, AİHS ve CEDAW’ın getirdiği ilkelerin dışına çıkmamaya dikkat sarfetmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimde hangi aydına gitseniz CEDAW ve AİHS etkisindeki TMK’nın “geleneksel aile” sistemine dönüşü sağlayacak şekilde değiştirilmesi talebini reddedeceğini göreceksiniz. Örneğin, bugün dindar-muhafazakâr kadınlar eski TMK’daki “ailenin resisi kocadır” hükmünü düzenleyen maddenin geri gelmesini kabul edilemez görmektedir. Bu durumda “Türkiye’de dindar-muhafazakârlık geleneksel aileye dönüşü istemiyor” denilebilecektir. Dindar-muhafazakâr kesimde “eşitlik fikri”ne teslimiyet, geleneksel aile modelinin tekrar hayat bulmasına imkân vermeyecek şekilde zihniyet kırılmasına yol açmıştır. Öyleyse, “mevcut dindar-muhafazakâr toplumsallığın zihniyet yapısıyla aile problemi aşılamaz” denebilecektir.

***

Peki neden böyle oldu?

TMK, geleneksel aileyi kendi varoluşuna tehdit gören 1980 kuşağının ürünü idi. 1980 kuşağı kırsal üretim biçiminden kent çeperine gelmiş varoştan çıkmıştır. Doğrudan köylerden gelerek kentlerde tutunmaya çalışan bir “devrimci-dindar” gençlik de vardı. Bu gençlik anne-babalarının yürüttüğü aile modelinin kendi geleceğini belirlemesine izin vermeyecek bir “toplum düzeni” savunucusuydu ve geleneğin kurum/inançlarını bu siyasal bilince engel görmekteydi. 1980 kuşağı “gelenek kırıcı” ideolojisiyle kentlerin oluşumunu sağlamayı hedefliyordu. Yani, “aile meselesi”nin asıl kaynağı 80 gençliğinin zihniyeti idi. İki katlı evleri yıkmayı, mahalleleri tasfiye etmeyi hayata geçiren 80 kuşağı, “Dindarlar yeryüzünün halifesidir, kent merkezlerini ele geçirmeliyiz” şeklinde düşünüyorlardı. Bu dönemin aydınları “Müslüman zengin olmalı” demekte, “Boğaz’da bizler oturmalıyız” hedefi belirlemekteydi. Bu kesimin inşa ettiği apartmanlar (ve kentler) aile kavramı içine babaanne/anneanne gibi ataları kabul etmemekteydi. 1980 kuşağının atalarını evde istememesi, bu ataların huzurevlerine kapatılması ile netice vermiştir. Dolayısıyla kadınlar kentleşme sürecinde geleneksel ev/mesken/mahalle sistemini tasfiye ettikçe, temizlik, yemek, çocukların bakımı vs. problemlerle tek başına kaldılar. Bu modele “eşitlik” ve “özne kadın” söylemi ile giren kadınlar evliliğin yüklerini (temizlik, yemek, çocukların bakımı vs.) taşımak noktasında çıkmaza girdikçe kocalarından ev işlerine katılım beklediler. Kendileri de üniversite mezunu oldukları halde yine “kadın işi”nden kurtulamadıklarını gördüler. 1980’den beri yükseltilen “Müslüman zengin olmalı” ifadesinin sadece muhafazakâr-dindar erkekleri merkeze taşımasına şahitlik ettiler. Erkeklerin, kadınları araçlaştırarak elde ettikleri bu zenginlik, onların boşanıp başka evlilikler yapmaları ile de “aile fikrinin dejenerasyonu” ile neticelendi ve gelinen hayat da kesinlikle “dindarlık” olmadı. Erkek dindarlığı, ömrünün baharında “üç çeyrek altın mehir” ile evlendiği kadını boşamakta, kaderine terk etmekteydi.

Dindarlık sadece evliliği dejenere etmemişti. Atasını huzurevine, evladını kreşe veren dindarlar, evlerini de kredilendirerek satın almışlardı. Anlaşılacağı üzere “ailenin çözülmesi” dindar-muhafazakâr kadroların “evlilik fıkhı” ile hareket etmemek, geleneksel aileyi tasfiye etmek eylemlerinin neticesi olarak daha bugün hasarlarıyla tezahür etmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimin bugün İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi, 1980’lerden beri geliştirdiği aileyi bozan zihniyetini bir türlü görememesi nedeniyle beyhudedir.

***

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın iptaline yönelik gayretler, öncelikle 1980 sonrası dindar toplumsallığın “örnek aile” ortaya koyamaması nedeniyle sonuç vermeyecektir. Bu eleştiri “ağır” bulunacaktır. Aynı eleştiriyi başka bir şekilde yeniden ifade etmekte fayda var: Dindar-muhafazakâr kesimin kadınları bugün “geleneksel” aile kuramazlar. Zira aile “fıkıh” ile kurulur.

Muhafazakâr-dindar kadına soralım: “Eski Medeni Kanun’da da yer bulan “Ailenin reisi kocadır, şeklindeki fıkhî kaideyi kabul ediyor musun?” Cevap: “Hayır, kadın-erkek eşitiz” olacaktır.

AİHS ve CEDAW kapsamında, “kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın engellenmesi” demek, fıkıhla inşa edilmiş geleneksel toplumun geri gelmeyecek şekilde tasfiye edilmesi demektir.

1980’lerde yükselen başörtüsü mücadelesi dindarlardan şunu istemelerini öğretiyordu: “Dindarlar kamusal alanda eşit olmalıdır.” 1990’a gelindiğinde başörtülü kadınlar kocalarının/erkek kardeşlerinin/babalarının kadınların mağduriyetleri ile siyasal rant elde ettiğini gördü. Böylece Türkiye’de dindar kadınlar 1990’lardan sonra “eşitlik” talebini sadece devlete/topluma/küresel kapitalizme değil dindar kocalarına/erkek kardeşlerine/babalarına KARŞI da yöneltmeye başladı. İşte bu yöneliş, TMK’nın gerekçesi sayılmalıdır.

Ülkemizde dindar kadın ve erkeklerin geçmişte verdiği “eşitlik” temelindeki HAK mücadelesi, geleneksel ailenin yapısını reddetmek mecburiyetini gerektirmiştir.

Bu zihniyet kırılması aşılmadıkça “geleneksel aile”ye geri dönüşe en çok direnenler muhafazakâr-dindar kadınlar olacak.

Boşanma Süreçlerinin Aile Yapısına Etkisine İlişkin Bir Yorum

Yoksulluk Nafakasına Dair:

Türkiye’de aile problemlerinin ağır hasarları 1988’de süresiz yoksulluk nafakası değişikliğiyle başlamıştır.

Süresiz Yoksulluk Nafakası meselesinde günümüzde mağdur taraflarının teklifi şudur: “Boşanma davası açıldıktan itibaren nafaka 5 yıl ile sınırlandırılmalıdır.”

Mağdurlar bu meselede söz konusu 5 yıllık düzenlemeyi toplumsal barış adına teklif etmekte ve süreyi de dava ikame tarihi olarak başlatmak istemektedir. Böyle bir davada dava beş yılda neticelenmediğinde nafaka konusu nasıl düzenlenecektir? Bu nedenle gerçek çözüm, TMK 175’deki “süresiz yoksulluk nafakası” hükmünün iptali ile sağlanabilecektir. Boşanmış kadınların babaları ve erkek kardeşleri varsa TMK 364’te düzenlenmiş hüküm uygulanmalıdır: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Boşanan kadın yoksul düşmüş ve TMK 364’te yasayla belirlenen yakın hısımları yoksa veya bu kişiler nafaka ödeyecek gelire sahip değilse, devlet ilgili şahsa süreye bağlı olarak, özel yaşantısı da ilgili birimlerce her yıl soruşturulmak suretiyle makul bir nafaka bağlamalıdır.

“Yoksulluk nafakasının her davada müşterek çocuk olup olmaması hususuna bakılarak hâkim tarafından takdir edilmesi gerektiği” de mağdurlar tarafından teklif edilmektedir. Oysa boşanma halinde çocuklara “iştirak nafakası” bağlanmaktadır. Yoksulluk nafakasının çocuklarla ilişkisi bulunmamaktadır.


Boşanma Davalarının Süresine Dair:

Kanaatimce, boşanma davalarının en fazla 1 yıl içinde sonlandırılmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği yapılmalıdır. Boşanmanın feri (ikinci dereceden) sonuçlarını ilgilendiren davalar ise, aynı mahkemede ayrı bir dosya konusu olarak görülmelidir.

Boşanma talebinde bulunan karı veya koca çekişmeli davalarda en fazla 1 yıl içinde boşanacağını bilerek yaşamalıdır. İnsanların cinsel varlıkları askıda bırakılmamalıdır.

Boşanmak bir haktır. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı apaçık belli olmasına rağmen boşanmanın feri durumunda olan (nafaka, mal paylaşımı, velayet) uyuşmazlıklar nedeniyle karı-kocanın hükmen ayrılığına izin vermeyen mevcut yasa AİLE kurumunu zedelemektedir.

Boşanma davalarının neticelenmesini nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle geciktirmek davacı/davalıların yeni bir AİLE kurmasını engellemekte ve dava süresince “sadakat yükümlülüğü” adı altında bir tür ruhbanlık kültürü dayatmaktadır.

Zihnen ve fiziken ayrı yaşayan ve birlikteliklerini kesinlikle tazelemeyi düşünmeyen karı-kocanın boşanma davası, nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle uzadıkça uzamakta ve bu süreçte her iki tarafın da “cinsel perhiz”e girmesi yasa tarafından beklenmektedir. Boşanma davaları, açıkça ruhban kültürü içermektedir; zira dava, tarafların “cinsel perhiz”e girdiklerini kanıtlayacak şekilde mahkeme huzurunda “evliliğe sadakat” rolü oynamaları esası üzerinde durmaktadır.

Partner Kavramı ve Resmi Nikahlı Çiftlere Yönelik Ayrımcılık:

Yasa, boşanacak karı-kocadan rahip/rahibe gibi yaşamasını beklemekte ve bunu “ödev” görmektedir. Bu anlamda Türk Medeni Kanunu kendisiyle çelişkili olarak pozitif hukuk değerlerinden ayrılmıştır. Kişilerden “ahlâkî ödev” beklemektedir. Oysa evlilik birliği içinde olmayan, yani nitelikli birlikteliklerle “partner” olarak yaşayan çiftlerden “ahlâkî görev” beklenmemektedir.

Bu haliyle yasa ayrımcıdır.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler Türk Medeni Kanunu’nun boşanma hükümlerinin Türk AİLE modelini kurumsal olarak zedelediğini dikkate almayan bir söylem geliştirmektedir.

Mevcut yasa (TMK), “partner” olarak yaşayan çiftlerle, resmi nikâhlı çiftler arasında açıkça ayrımcılığa neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler, sözleşme ve ona bağlı 6284 sayılı yasa dolayımında “partner” kelimesini “homoseksüalite” olarak anlamakta ve mevzuatı “dar yorum”la ele almaktadır.

Oysa mevzuatın “geniş yorumu” mümkündür. “Partner” kavramı, aynı cinsten kişilerin “istikrarlı birliktelikleri”ni kapsayacak şekilde yorumlanabileceği gibi, resmi nikah yapmak istemeyen kadın-erkeğin “nitelikli birliktelik”lerine açık bir yorumu da mümkün kılmaktadır. Ayrıca bu kavram, geleneksel inançlarına bağlı kalarak ilişki kurmuş kimseleri de kapsayan şamil bir terimdir. Toplumsal alanda “çift” olmanın çok boyutlu yapısı, bir olgudur.

AİLE Meclisleri’nin ve AİLE meselesine duyarlı çevrelerin bütün problemleri İstanbul Sözleşmesi’ni odağa çekerek söylem üretmesi, 22/11/2001’de yürürlüğe giren 4721 sayılı yasanın (TMK), sorunların kaynağı olduğu gerçeğini görmek istememesinden kaynaklanmaktadır. 2001’de TBMM’de kabul edilen TMK, 1985 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı CEDAW’ın etkisiyle norm düzeni getirmiştir. Ayrıca Türkiye, 04.11.1950 tarihinde Roma’da kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni de 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. AİHS, Ayrımcılık yasağı (madde 14) düzenlemesiyle insanlar arasında ayrım yapılamayacağını düzenlemektedir. Bu düzenleme AİLE kurumunu doğrudan etkilemektedir. AİHS’nin 14. maddesi “…cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüş, ulusal veya toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi herhangi bir temelde…” şeklindeki ifadesiyle her türden ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM kararları, 14. maddede sayılmamış olmasına karşın yaş, engellilik, medeni hal, tüzel kişiliklere üyelik ve cinsel yönelim gibi ayrımcılık oluşturacak konuları da madde kapsamında değerlendirerek koruma altına almıştır.

AY 10. madde de burada ele alınmalıdır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Anayasa’nın 10. madde metninde yer alan “herkes” ve “benzeri sebepler” şeklindeki ifadeler, AİHS’in 14. maddesinin düzenlediği ayrımcılık yasağının doğrudan etkisi altındadır ve “geleneğin” kişiler arasında farklı statü tesis etmesini “ayrımcılık” saymaktadır. Maddede yer alan “benzeri sebeplerle” ifadesi ayrımcılığın kapsamını genişletmekte ve “her türlü cinsel yönelimi” dahi ayrımcılık yasağının ihlali sayacak bir kapsam oluşturmaktadır.

Dolayısıyla bugün sorumlusunun İstanbul Sözleşmesi olarak kodlanmaya çalışıldığı AİLE meselesinin büyük oranda Anayasa ve TMK düzenlemelerinden doğduğu teslim edilmelidir. Bu iki mevzuatın da kaynak sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır.

AİLE’ye duyarlı çevreler meseleyi İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayarak gerçekte problemin kaynağından uzaklaşmaktadır.


Boşanma Davaları Nasıl Görülmelidir?

Boşanma davaları öncelikle davacının talebine bağlı olarak görülmelidir. Dava dilekçesinde “evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı” hususu boşanma talebinin gerekçesi olarak ileri sürülmüşse, mahkeme bu konuda acilen karar vermelidir. Davacı talebinde haklı ise boşanma sağlanmalıdır.

Evlilik bir akittir. Evlenme aktini bir (1) günde gerçekleştiren çiftlerin boşanma süreçlerinin beş (5) yıla varan süreçlere uzaması akit özgürlüğüne yönelik bir ihlal kabul edilmelidir. Akit özgürlüğü, Anayasa’da tanzim edilmiş bir haktır. “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” (AY madde 48). Kimse, daha önce yapmış olduğu akti sürdürmeye icbar edilmeyeceği gibi bir akit gerçekleştirdiği için de mağdur edilmemelidir.
AY’nın düzenlemesine rağmen 1) TMK’nın boşanmaya dair hükümleri açıkça kişiye bağlı hakların ihlaline neden olmaktadır; 2) Ayrıca evliliğin uzaması ruhbanlığa neden olmaktadır. Bu da insan fıtratıyla çelişmektedir. Kimse uzayan dava süreçleri ve yargılama usulü nedeniyle “boşanmak ve yeniden evlilik yapma hakkı”ndan mahrum kılınamaz; 3) Evliliklerin TMK’daki boşanma hükümleri nedeniyle uzatılması gerçekte kadın-erkek ayrımcılığı da içerir. Çünkü ailesinden ayrı bir ikamet edinen erkek, bir türlü boşanamadığı eşine tedbir nafakası ödemeye zorlanmaktadır. Kendi ikametgahını “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamakta, kendisine ait babasından miras kalan mülkü yine “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamaktadır. TMK, erkek aleyhine yasayla oluşturulan yukarıda zikredilen mevcut eşitsizlikleri toplumsal akıl bakımından “normal” sayılmasına yasa gücüyle neden olmaktadır.


Sonuç:

TMK’daki boşanmaya ilişkin hükümleri bütün kusurlarına rağmen bazı oluşumlar tarafından İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamında değerlendirilmektedir. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin hükümleri Türk Medeni Kanunu ile hiçbir şekilde bağlı değildir.

Türk’ün Aile-Ocak Sistemi ve Sofra Hareketi

Türklerin Horasan’dan Anadolu’ya getirdiği model “aile” esaslı ordu-millet sistemidir. Milletin coğrafyaya yerleşmesi esasına dayanan bu modelde Türkler Rum (Roma) ülkesine ahi/bacı/abdal zümreleriyle yerleştirilmiştir. Türk ordusu gücünü “aile” sisteminden almıştır.

Anadolu’nun fethini 1071’le sabitleyen Türk düşüncesi, Sultan Alparslan’dan önce Anadolu’da faaliyette bulunan Ebu’l Hasan Harakânî’nin (ö. 1033) sofra düzeni ile milleti coğrafyaya yerleştirdiğini görmek istememektedir. Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî Hazretleri Anadolu’da sofra hareketi başlatmıştır. Sofra hareketi, bir gıda iktidarıdır ve Hz. Yusuf’un zamanında Mısır’da uyguladığı tatbikattır. Harakanî Hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını, inancını sormayın Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır. Türkistan’dan Şam’a kadar bir kişinin ayağına taş değse, onun acısı benim acımdır” diyerek Hz. Yusuf’un sofra düzenini Anadolu’ya getirmiştir. Bu hareket gerçekte toprağa yerleşme düzenini sağlayan bir fetih programıdır.

Sofra hareketi Anadolu’da köy ve mezralarda yüz binlerce ocağın doğmasına neden olmuştur. Bu ocaklar (Ahi ve Bacılar) toprağı işlemiş, değirmenler kurmuş, sürüler yaymış ve Türk ordusunun önünü açmıştır. Sofra hareketi, aile düzenidir. Anadolu’da ticaret yapmak, güvenli yol güzergâhı oluşturmak, konaklama hizmeti vermekle mümküne çıkmıştır. Bu da Ahi-Bacıların yolculara, seyyahlara, tüccarlara, âlimlere yaptığı sofra hizmeti ile gerçekleşmiştir.

Ahi-Bacıların Bizans yolları dışında yol güzergâhı oluşturması, Anadolu’daki yerleşik halkları Bizans’a bağımlılıktan kurtarmıştır. Türk ocak sistemi, aç kalmış her yolcuya aş vermiştir. Bu nedenle Türk derviş hareketi, halktan para dilenen sofi hareketi olmamıştır.

Türk dervişleri yerleşik halka “buğday mı istersin nefes mi?” demiş, kendi elinin emeği ile çalışan er-alp-yiğitleri yetiştirmeye yönelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli, kendi elinin emeği ile geçinmiştir. Yunus Emre, kul hakkına girmemek için dağdan odun yüklenmiştir.

Türk dervişliği fütüvvettir. Fütüvvet, “Hak rızası için ücret almadan halka hizmet” demektir. Dervişlik halktan himmet beklemek değildir.

Yahya Kemal’in de isabetle kaydettiği üzere bir coğrafya ordu ile değil millet ile fethedilir. Bu gerçeklik Arapların ve Moğolların Anadolu’da kalıcı olamamasını açıklamaktadır.

Türklerin Anadolu fethi bir “göçebe istilası” olmamıştır. Türk ocakları (ev-hane düzeni) ordu Anadolu’ya gelmeden çok önce bu coğrafyada değirmenler inşa ederek, bahçe-bostan açarak ülkenin iktisadî hayatını tesis etmiş, “Müslüman Pazarı” kurmuştur. Bu fetih programı Arap ve Moğol akınlarında görülmemektedir.

Anadolu’nun fethinde Bacıyan-ı Rûm Ahiyan-ı Rûm Abdalan-ı Rûm Gaziyan-ı Rûm Fakıyân-ı Rûm zümrelerinin topyekün yerleşme, toprakta yurtlanma faaliyeti görülmektedir. Bizans’a karşı “yort savul” demenin yolu ise fıkıhtır. Osman Bey, Karacahisar’ı fethettiğinde şehre fakı atamıştır. Türklerin Anadolu’ya Fakıyân-ı Rûm zümreleri ile gelmesi, Osman Bey’in şehre kadı ve müderris ataması, Horasan’da büyük bir ilim faaliyetinin çadır şehirlerde yürütüldüğünün kanıtıdır. Türk’ün ordu-millet modeli dünya Müslümanlarını İstanbul’un fethinin kazanımlarına ortak etmiştir. Türk teşkilatlanması, İran (Şii) ve Arap toplum ve iktisat teşkilatlanmasından tamamen farklıdır.

Türklerin İstanbul’u fethetmesi, bu ordu-milletin, ocak sisteminin Anadolu’ya yerleşmesinin olgusal neticesidir. Türk, İstanbul’u fethetmekle yeryüzünün bütün Müslümanlarını vizesiz, pasaportsuz olarak coğrafyalarda “hür” kılmış ve birbirine kardeş etmiştir.

Türk milleti 40 yıl önce 20 yaşında evlendirdiği evladı üzerinden 100 yılda 5 nesil alabiliyor iken bugün 30-35 yaşında evlendirmeyi umduğu evlatlarından 100 yılda 2,5 nesil alabilecektir. Türklük günümüzde “aile” ve ordu-millet töresine yüz çevirmiştir.

Biz töreye bakarak başka bir paradigmanın peşinde yürüyoruz. “Türk müsün gavur musun?” diye sormuyoruz. “Biz ev-ocak sahibi misin? Yoksa bekâr ve kısır yığınlara dönüştürülen toplum musun?” diye soruyoruz. Biz “yort savul” diyen ocakların fetih programını Moğol sürülerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz. Bu nedenle bize göre Türkiye’de bütün “İslâmî” denen programlar, bekârlığı müesses kılan “uzatılmış gençlik” çalışmaları olarak ocak sisteminden kopmayı hedefleyen bir kısırlaştırmayı ifade etmektedir. İslâmi denilen tüm gençlik oluşumları ve STK’lar farkında olmadan ev-beyt sistemini yok etmektedir.

Bugün Türk gençliği ebeveyninin sofra düzeninin kaynağı olan “aile-ocak” sistemini “eğitim” seferberliğiyle kaybettiği için küresel kapitalizmin yemek masasına oturmaya ve obezleşmeye mecbur kalmaktadır. Türk milleti sofrasından kalkıp kapitalizmin masasına oturmayı yükselmek, kalkınmak olarak gördüğünden beri “fly pan am drink coca cola” dizesinin muhatabı durumundadır.

Türklük bütün Doğu’yu ayağa kaldıracak bir iktisadî/içtimaî sistemdir. Allah’ın tüm nebilere vahyettiği “ev-beyt kurun” emrini hayat kılan Türk, Anadolu’yu bu ocak sistemiyle fethetmiştir. Tarih boyunca İslâm “tevhid ve aile” olarak tebliğ edilmiştir. Katolisizm, Marksizm, Feminizm ailesizdir ve bu tebliğle çatışan söylemlerden hareket etmektedir. Günümüzde “İslâmî” denilen gençlik hareketleri “içinizden bekârları evlendirin” emrini hayata geçiremedikleri oranda Batılı ideolojilerin ailesizliğine düşmekten kendini kurtaramamaktadır.

Aile, tevhid’in sünnetidir. Hz. Âdem cennetten ailesi ile indirilmiştir. Hz. Musa Firavunla mücadele için Mısır’a ailesi ile gönderilmiştir. Türk’ün Anadolu’yu fethi, aile-ocak sistemi ile olmuştur. Türk Bacı hareketi, Ahi-Feta yiğitlerin ailesi olarak hareket etmiştir. Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sâre, aileyi bozan Lut kavmini helâk için gelen iki meleğe sofra açmış ve Allah ona bir oğul müjdelemiştir.

Türklük, Anadolu’ya nebilerin sünneti olan aile ile geldi. Allah, Türk’e fetih verdi.

Evlenmek Kutsal Bir Hayat Birliği Kurmaktır

Oğuzhan Çağlar (Yeni Akit Gazetesi-İnternet): Evlilik ne demektir?

Lütfi Bergen: Evlilik ya da evlenmek “yeni bir ev kurmak” demektir. Bu da aralarında evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâhıyla gerçekleşmektedir. Bu anlamıyla “evlenmek” çift anlamlı bir kelimedir. Dikkat edilirse “beyt” kelimesi de böyledir. “Beyt”, bir yönüyle “ev” ve diğer yönüyle de “aile” anlamına gelir. Yine beyt kelimesi “mescid-kıblegâh” olarak da kullanılmıştır. Eski Türklerde “ev-bark” olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram da bu kutsallığı içerir. Bark kelimesi, “tapınak, mabet” anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır.

Ayrıca beyt kelimesinin “iki mısra”dan oluştuğu da hatırlanmalıdır. Mısra, vezinli, uyaklı şiir dizesidir. Demek ki, aynı vezinli, uyaklı iki mısra, beyt oluşturmaktadır. Mısranın bir diğer anlamı ise “kapı kanadı”dır. Bu anlamıyla kadın ve erkek birbirinin üstünü örterek kapıları kapatır ve otağı (odayı) tesis eder. Bu kapıların birinin içten diğerinin dıştan kapanması gerekir ki kapılar birbirini örtsün. Aksi halde “Amerikan kapı” olur ve kapı kanatları birbirini örtmez, bağımsız çalışır.

Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal hayat alanını ve kutsal birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise “ocak”tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılırarak “ocak” tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle “ev” sadece “evli” yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede “ev açma izni” verilmezdi. Bekârlar “bekâr odasında” kalabilirdi. “Ev açmak” kadın ve erkek için bir imtiyaz ve sosyal statüdür. Bu statüye erkek-kadın ancak nikâhla ulaşabilir.

Günümüzde modern hukuk sistemleri, toplumların temelini bu tür “cemaatik” oluşumlara dayandırmaktan özenle kaçınıyor. Çünkü kapitalizm için “aile” tüketim dışında kalma potansiyeli taşıyor. Düşünün ki, anne-babasını evine ve ailesine dahil eden bir sosyal birim anında “yaşlılar evi” anlayışını kıracaktır. Bu yaşlılara evde bakan oğul/kız, toplumun yaşlılar için öngördüğü bina, personel, yemek, bakım-onarım, yatak masraflarını asgari düzeylere çekecek, minimize edecektir. Aile kırılırsa herkes kapitalizmin müşterisi olur.

Oğuzhan Çağlar: Evliliğin Türk kültüründeki ve İslam uygulamalarındaki yeri ve önemi nedir?

Lütfi Bergen: Evlilik “ev kurma” kavramını da içerdiğinden kadın-erkek evlenmekle mahalleye katılma hakkı elde etmekteydi. Erkek, evlenmedikçe çalıştığı iş kolunda “usta” olamazdı. Aynı uygulama Osmanlı timar sisteminde de geçerlidir. Dirlik araziye yerleştirilen çiftçinin karısı ve çocukları olmak zorundaydı. Bekâra timar araziyi işletme hakkı verilmezdi. Yani evlenmek ekonomik istiklalin ve ehliyetin ilanıdır. Bu istiklal kadın-erkek için aynı etkiye sahipti.

Evliliğin sosyal hayatın inşasında da iktisadî niteliğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bugün kadınlar evlenirken baba evinden geçimliklerini sağlayacak bir servet almıyorlar. Aileler kızlarını okutarak “ücretli” kılmaya dönük bir yaklaşım geliştirmektedir. Oysa Türk töresinde kadının babasından alması gereken Çeyiz-Cihaz denilen bir hakkı vardır. Çeyiz-Cihaz, çoğunlukla bir koyun sürüsü, düveler, atlar, dokuma tezgâhı, meyve bahçesi, tarla, mera gibi bir geçimliktir. Türkiye’de bu gelenek, evlenecek kıza bir sandık dantelli havlu, yastık kılıfı, çarşaf verilerek yozlaştırılmıştır.

Bugün kadın okuyor, diyelim öğretmenlik diploması alıyor. Ancak atanamıyor. Bu kadına ailesi tüm öğretim hayatı boyunca belki 80-100 bin TL harcıyor. Kadın mezun olduğunda bir de yüksek lisans yapıyor. Ailenin harcadığı para yanında bir de öğrenim kredisi nedeniyle mezun kişinin ödemesi gereken 40-50 bin TL borcu oluyor. Bahsi geçen bu meblağlar, yani öğrenim masrafları ve öğrenci kredisi toplamı yaklaşık 150 bin TL’dir. Kadın tüm öğrenim hayatı boyunca aile içi emeğin “imece” değerlerinden de soğuyor. Dolayısıyla evlendiğinde eşiyle ilişkisini de “Ev hanımı olursam ev içi emeğimin ücretini alırım. Yok, çalışan kadın olursam, kendi emeğimin ücretini kendimi geliştirme masraflarına harcamam gerekir” denklemiyle kuruyor.

Geleneksel toplumda ise kadın babasından Çeyiz-Cihaz alacağını bildiği için “ev içi emek sömürüsü”ne uğradığını düşünmez. Kocasının evine gelirini sadece kendisinin kullandığı tarla, sürü, mera, atlar, dokuma tezgâhı gibi iktisadî servetle gider.

Yine geleneksel toplumda erkeğin de babasından alacağı Kalın hakkı vardır. Eski Türklerde Kalın, baba tarafından ödenmediğinde oğul babasından zorla alabilirdi. Kalın, kız tarafına verilir ve dört parçadır: 1) Kızın annesine süt hakkı; 2) Kızın babasına, düğün masrafı olarak, 3) Kızın ailesine, kızın ihtiyaçlarına karşılık olarak, 4) Kızın kendisine. Dikkat edilirse kadın hem evlenirken hem de kızını evlendirirken pay almaktadır. Bu nedenle “kız” eski Türklerde değerli sayılırdı.

İslâm’da ise evlilik sırasında doğrudan kadına verilen Mehir hakkı vardır. Bazı mezheplerde mehir verilmedikçe evlilik sahih değildir. İslâm fıkhında da bekârın kendi başına ev açmasına izin verilmemiştir. Ashab-ı suffa uygulaması bununla ilgilidir. Hz. Peygamber’in (asv) “Evlenmeye muktedir olduğu halde evlenmeyen benden değildir” dediği rivayet edilmektedir. Kur’an, “İçinizden bekâr olanları nikâhlayın” (24 Nur 32) ayetiyle de toplumun temelini “aile” üzerine yerleştirir. Evlilik hem eski Türk töresinde hem İslâm fıkhında küfüv=denk kişiler arasındaki bir akittir. Çeyiz-Cihaz, Kalın, Mehir uygulaması bu hususu sağlamaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun içine düştüğü sıkıntının temel sebepleri nelerdir?

Lütfi Bergen: Gelenek eleştirisi Türk toplumunu Batı tipi bir sosyal yapıya yönlendirmektedir. Son 150 yılda önce Çeyiz-Cihaz geleneği bozuldu. Babalar kızlarına paylarını vermediler. Ayrıca bazı bölgelerde Kalın, Başlık haline geldi. Başlık parası bir tür kadının “evlilik yoluyla satış bedeli” özelliği taşır. Evlenecek kız, bundan bir pay almaz. Gelenekteki bu yozlaşmayı gören idareciler Avrupa hukukunu aktararak medeni hayatı inşa etmek istemiştir. İkinci bir konu toplumumuzun kentleşme ve okullaşma süreci içinde denklik=küfüv hassasiyetini yitirmesinden doğan çatışmalardır. Evliliği sürdürmeyi sağlayacak geleneksel yapılar yıkılmıştır.

Türkiye’de dindarlar “aile” tanımı yapamamaktadır. Bu durum ailenin Batı’da tanımlanarak ülkemiz mevzuatlarını belirlemesi neticesine yol açmaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun eski önemine ve işlevine kavuşturulması için neler yapılmalıdır?

Lütfi Bergen: Öncelikle toplumuntemelinin “aile” olduğu hususu dindarlar tarafından teslim edilmelidir. Türkiye’de dindarlık İnsan Hakları teorisinin “birey” kavramını referans almaktadır. Geleneksel düşüncede “aile” deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Yani “aile” mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek “konut kredisi” borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın “aile” tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, “aile” olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de evlilik son 20 yıllık süreçte “borçlanma” anlamına geliyor. Oysa gelenekte “ocağın tütmesi” anlamını haizdi. Dindarlar “ev” edinme yollarını değiştirmedikçe “evlilik” ve “aile” hakkındaki mevcut kafa karışıklıklarını aşamaz.

Not: Bu röportajın özeti 16 Ağustos 2019’da şu sitede yayımlanmıştır: https://www.yeniakit.com.tr/haber/lutfi-bergenden-evlilik-karsiti-soylemlere-tepki-evlilik-kutsal-bir-hayat-birligi-kurmaktir-888216.html