Skip to content

Posts from the ‘Fütüvvet Günlükleri’ Category

Nübüvvet ve Fütüvvet

Kur’an insana, “emanet aldıklarını iade et, söz verdiğin zaman onu tut, iffetini koru, ana-babana merhamet kanadını indir, çalma, uzak komşunu ve yakın komşunu gözet, sılai rahim yap, yoksulu doyur diye emreder ve yine insana “bak sen bunları yapmama temayülündesin, dikkat et.” diye emreder.


Eşref-i mahlûkat kavramına dayanan bir tefekkürüm yoksa da eğer “eşref-i mahlûkat” kavramını kullansaydım sanırım o kişi, yukarıda zikrettiğim ve Mü’minûn suresi, Lokman suresi gibi surelerden naklettiğim ilkeler üzerinden şahsiyetleşebilirdi.

Eşref-i mahlûkat kavramına dair ifadelerime kimi “Kur’an’da geçen ahseni takvim, tabiri eşref-i mahlûktur, bunu nasıl görmezden gelirsin”, kimi “tasavvufa aykırı söz söylüyorsun” diyerek çıkıştı, çıkışıyor.

Bütün bu yaklaşımlar doğru olabilir. Ancak وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ (İsra 70) ayetinde “Andolsun biz insanoğlunu kerametli yarattık” beyanından sonra “onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” ibaresinde insandan daha üstün başka mahlûkların yaratılmış olduğu iması bulunuyor. Bunlar kimdir? Bilmiyoruz!

Haddi zatında Kur’an’daki insana dair kavram çifti “ahsen-i takvim & esfel-i safilin”dir. Yani ahsen-i takvim & eşref-i mahlûk” çifti ile muhatap edilmeyiz.

İmam Mâtürîdî, İsra 70 ayeti hakkındaki görüşleri şöyle sıralar: 1) Melekler dışındaki cinlere, şeytanlara ve şeytanların arkadaşlarına üstün kıldık. Demek ki, insan meleklerden aşağıdır; 2) İnsanı, yarattıklarımızdan dört ayaklı hayvanlara ve elleri ile yemeyen canlılara üstün kıldık. Demek ki insan, yemek yemeyen cin taifesine üstünlük iddia edemez; 3) Hayır cinlere de üstün kıldık. Çünkü onlara kitap indirilmedi, ayrıca cinler beşerin yiyeceklerinden artık yemektedir; 4) Son olarak İmam Mâtürîdî, insanın “meleklerden de üstün olduğu” fikrini savunanları da reddeder. “Bu konu gaybtır” der (Mâtürîdî, 2018: 362).

Aslında (17 İsra 70) ayetinin tamamına nazar etmek gerekir: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref, v enimetler verdik ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.”

İmam Mâtürîdî, bu ayeti tevil ederken “Allah yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır” (45 Câsiye 13) ayetini de zikrettiğinden insanın yaratıklar içinde en şerefli olduğu iddia edilecekse, onun “dünya içinde varlık” olduğu dikkatten kaçmamalıdır. İmam Mâtürîdî, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını, zira onu meleklere peygamber kıldığını da ifade eder. Bu hususta “Ey Adem! Onlara isimlerini haber ver” (2 Bakara 33) ayetini delil göstererek, Âdem’i meleklerden üstün kıldığını belirtir. Fakat peygamber olmayan insan da meleklerden üstün müdür?

İmam Mâtürîdî, Âdemoğullarının el ile yemek yemek nedeniyle hayvanlar ve yaratıklar üzerinde üstün olduğunu ileri sürenlere cevabı şudur: “Bunun bir özellik olarak belirtilmesinde bir hikmet ve fazilet yoktur.” (Mâtürîdî, 2018: 361).

İmam Mâtürîdî’ye göre, insanın aziz kılınmasında en büyük hikmet onların karada ve denizde taşınmasıdır.

“Birincisi, kara parçaları ve denizi Âdemoğullarının emrine vermesi, böylece denizin içinde ve yüzeyinde bulunan çeşitli mallara ve menfaatlere ulaşmasıdır. Kara parçaları da böyledir (…) İkincisi, deniz ile kara parçalarının ötesinden ihtiyaçlarını giderecek öyle şeyler yarattı ki, başka yaratıkların ötelerde ihtiyaçlarını giderecek şeyler yaratmamıştır (…) Bunun yanında, ‘insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik’ mealindeki beyanın ardından insanoğlunun üstün kılınması ve ikram edilmesinin açıklamasıdır (…) Allah Teala’nın Âdemoğullarını şerefli kılması ve üstün olarak yaratması (…) başka varlık türlerinin seçmediği şekilde onların içinden nebîler ve resuller, takva sahibi kimseler ve hayırlı insanlar çıkarması tarzında olması da mümkündür (…) ‘Kendilerine güzel rızıklar verdik.’ (…) Allah onların rızıklarını ve gıdalarını temizlikte nihaî dereceye ulaşmış özellikte yaptı. Öyle ki, hayvanların gıdası ve rızkı böyle temiz değildir (…) İnsanlar dışında kalan hayvanlar, gıdalarını çiğ olarak olduğu gibi, olgunlaşmamış halde yerler (…) bunlarda iğrençlik ve eziyet veren özellikler vardır.” (Mâtürîdî, 2018: 361).

Görüldüğü üzere İmam Mâtürîdî’nin “üstün yaratılma” meselesinde insanı daha çok hayvan ile kıyasladığı ve âlem olarak da “dünya âlemi”ne münhasır bir âlemi işaret ettiği söylenebilecektir. “Bütün insanlar eşref-i mahlûktur” ifadesinin melekleri ve cinleri de kapsaması için “bütün insanların nübüvvet, risalet” sahibi olması veya takvada melekleri, cinleri geride bırakacak bir Allah korkusu üzere hayat sürmeleri gerekmekte değil midir?

İnsanlık tarihini “nübüvvet zincirinin tarihi ve ona eklenen fütüvvet zincirinin tarihi” olarak okumak mümkündür. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (asv) kadar tarih, nübüvvet tarihi olarak “feta”yı da kapsamakta idi. Nebi/resul olmayan şahsiyetler ise “fütüvvet” değerleriyle yaşadıkları oranda seçilmiş kullara (peygamberlere) varis sayıldılar. Nihayet, Hz. Peygamber (asv) ile nübüvvet sona ermiş, fütüvvet başlamıştır.

Bu geleneğin açıkça beyan edilmiş kök başının Hz. İbrahim (as) olduğunu düşünebiliriz. Çünkü Hz. İbrahim, Kur’an’da “feta” olarak tavsif edilmiştir. Bu gelenek Kur’an’da ashab-ı Kehf, Hz. Yusuf, Hz. Musa’nın yol arkadaşı ile anlatılmıştır.

Fütüvvet, Hz. Peygamber (asv) ile devam etti ve Hz. Ali’nin beline sarılan şedd ile sürdürüldü.

Dikkat edilirse bu yol insanı “hemen şimdi” yapması gerekenlerle tanımlamaktadır. Örneğin vahiy, “yaşlandıkları zaman ana-babana merhamet et” demektedir. “Sözlerini yerine getir” buyurmaktadır. Bu emirler, ertelenemez emirlerdir.

Diğer ifadeyle ana-babanız size muhtaçsa, “ben önce insan-ı kâmil olayım veya önce eşref-i mahlûkat olmaya dair seyr-i sülûkumu tamamlayayım” denilemeyecektir. Yavrusu olan bir kadın, göğsüne o yavru için dolan “Tanrı ekmeği”ni bebeğine sunmak zorunda bırakılmaktadır. Çünkü o “ekmek” bir “emanettir” ve bebek için gönderilmiştir.

Çoğu kere “sıradan insan” diye gördüğümüz pek çok kişi, işte bu hayat içindeki fütüvvet değerleriyle Tanrı’ya bağlanmaktadır.

Demek oluyor ki, “insan-ı kâmil”den bahseden birinin emanetler, sözler, ana-babaya merhamet, sıla-i rahim gibi konuları, “nefsin terbiyesi” konularından öncelikli sayması gerekir. Nitekim, Hz. Peygamber (asv) kendisine vahiy indirilemeden önce toplumu tarafından “el-Emin” olarak görülen bir şahsiyetti. Benzer şekilde Hz. İbrahim (as) de pek çok imtihandan geçirildikten sonra nübüvvetle müjdelenmiştir. Yani fütüvvetini kanıtladıktan sonra nübüvvete nail olmuştur.

Denebilir ki, “Onlar peygamber oldukları için bu şerefe naildirler.”

O halde bir soru: Peki ya Ashab-ı Kehf?

Kehf suresi 10. ayette Ashab-ı Kehf için “fityetu” kavramı kullanılmaktadır: اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ “İz evâl fityetu ilâl kehfi.”

Anlaşılacağı üzere fütüvvet/feta, ahlâk değerlerinin “hemen şimdi” yapılmasıyla temayüz etmekte ve TÜRK ALPERENLİĞİ ile de bağdaşmaktadır.

Türk toplulukları asker-millettir. Bu toplulukların seyr-i sülûkunun “dergâhlara kapanış” olmadığının anlaşılması gerekir.

Ömer Lütfi Barkan’ın Kolonizatör Türk Dervişleri makalesinde de görüldüğü üzere Türk alperenliği uclarda, kuş uçmaz, kervan geçmez ve fakat eşkıyalığın hüküm sürdüğü bölgelerde bir nevî “karakol” vazifesi görmektedir. “Karakol” kelimesi, Moğolca “karağul/karawul” kelimesinden gelmekte, “gözcü, nöbetçi, öncü” anlamları taşımaktadır. Türkçede de “karak” (göz bebeği) kelimesi vardır.

Diyeceğim o ki, Türk ordu-millet tasavvurunda fütüvvet esaslı bir “insan” tahayyülü bulunmaktadır. Bu tahayyüldeki “derviş” tipinin uyması gereken kaideler “mertlik”, “yiğitlik”, “cömertlik” esası taşımalıydı.

Türkler “onlarca yıl nefislerini terbiye ederek insan olma” programına bağlı bir seyr-i sülûka yakın olmamıştır. Asker-millet, ordu-millet anlayışı onların dervişlik zihniyetini “yaylak-kışlak” esaslı bir sosyal organizasyon sağlamayı zarurî kılmaktadır. Türk alperenliği en nihayette “çoban asker” tipidir. Çünkü her alperenin yüzlerce, binlerce atı vardır. Onlara yiyecek tedarik etmesi gerekir. Bu ise içtimaî anlamda hareket eden bir toplum demektir.

Cengiz Yasaları’nı okuyan her kişi, fütüvvet esaslarının bu yasaya sindiğini izleyebilir.

  • İmam Mâtürîdî, Tevilâtü’l Kur’an Tercümesi, Ensar Yayınları, c: 8, 2018.

Ahilik ve Çalışma Felsefesi

El Emeği-Kafa Emeği:

Her insan birtakım temel ihtiyaçlarla doğar. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için üretim yapmak zorundadır. Üretim denince akla sadece emtia imal etmek gelmemelidir. Toplayıcılık, avcılık, çiftçilik, hayvancılık, zanaatkârlık, sınaî faaliyetler, malların takas edilerek karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi faaliyetleri üretimdir.

Üretim faaliyetleri “el emeği” ve/veya “kafa emeği” ile gerçekleşir. Bu iki emek faaliyetinden birini diğerinden üstün tutamayız. Her iki faaliyet de toplumun geçimini temin bakımından esastır. Biri diğerinden aşağı değildir. Türk iktisat düşüncesinde insan emeği “yüksek maaşlı-düşük maaşlı” veya “yüksek makamlı-düşük makamlı” işler olarak da kategorize edilmemiştir. Türk insanı “bilgeliği” meslekî çabası içinde bulacağına inanmış bir toplumdur. Bu nedenle bugün “kadı” olan birinin yarın “çiftçi” olarak geçimini temin etmesi kültürel anlamda değerli görülür. Benzer şekilde “Osmanlı’da yeniçeri ağalığından, beylerbeyiliğinden, kapıcılar kethüdalığından, padişah silahdârlığından ve çavuşbaşılıktan vezirliğe yükselmek mümkün olmuştur” (Kaşıkçı, 2015: 113). Reâyâ kategorisinin genelde vergi mükelleflerini kapsadığı Osmanlı toplumunda yönetici sınıf anlamındaki askerî tabakaya geçiş bir padişah beratı ile mümkündü (Öz, 2007: 491).

Anlaşılacağı üzere Osmanlı’da sınıfsal tabakalaşma bulunmamakta, iki tür tabakalaşma uygulanmaktaydı: 1) Yöneten-yönetilen; 2) Merkez-çevre.

Osmanlı’da yöneten kesim genel olarak “askerî” tabaka olarak da kabul edilebilir. Bunlara beâya, yani vergi mükellefi olmayanlar denilebilecektir. Reâya ise toplumun yönetici ve üst sınıflarını oluşturan kalem ve kılıç ehlinin dışında vergiye tâbi esnaf ve çiftçileri ifade eden bir kavram haline gelmiştir (Öz, 2007: 490). Mehmet Öz’e göre Osmanlılar’da reâyâ terimi en geniş anlamda seyfiye, kalemiye ve ilmiyeden oluşan askerî sınıf dışındaki bütün halkı kapsar. Bunların büyük çoğunluğu bütün vergileri öder, bir kısmı da bazı hizmetler karşılığında avârız ve raiyyet rüsûmundan muaf tutulur. Mehmet Öz, “Kanunnâmeler ve siyasî düşünce eserlerindeki tasnif ve tanımlarda bazan “şehirli taifesi”nin reâyâdan farklı gösterildiği, reâyâ olarak çiftçi-köylülerin kastedildiği sezilmektedir” der (Öz, 2007: 490).

Bu noktada önemli olan nokta toplumda liyâkat esasıyla aşağıdan yukarıya bir geçişin açık olup olmadığı hususudur. Osmanlı’da bu yol açıktır.

Türk İktisadî-Sosyal Örgütlenmesi Beş Unsura Dayanır:

Türk iktisat tarihinde “ahilik” adıyla bilinen bir teşkilatlanma modeli bulunmaktadır. Bu modelin sadece iş hayatını düzenlediği düşünülmemelidir. Ahi teşkilatları kendisiyle birlikte hareket eden dört zümre nedeniyle aslında şehir kurucu bir helal ekmek ve toplum felsefesi olarak değerlendirilebilir.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nin verdiği tasnifi kullanan yaklaşımlar Osmanlı’nın kurucularının a) Gaziyân-ı Rûm, b) Ahiyân-ı Rûm, c) Bacıyân-ı Rûm, d) Abdalân-ı Rûm olarak dört zümre teşkil ettiğini belirtmektedir.

Şaban Çalış’ın Muhafazakâr Düşünce Dergisi’nde yayımlanan bir röportajında beşinci zümre olarak Fakiyân-ı Rûm’dan bahsettiği görülür:

“İlmiye sınıfı için Anadolu’da çokta tesadüf olmayan hakikatler var. Yani Batı tarzı bir bilimsel yapı ortaya konulmamış olabilir. Fakat Anadolu’yu inşa eden yapıya baktığımız zaman o yapının içerisinde özellikle Anadolu topraklarının İslamlaşma süreci içerisinde ilmiye sınıfı önemli roller üstlenmiştir. Anadolu’yu dönüştüren Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm yanında bir de tarih kitaplarında, analizlerin pek çoğunda bilinçli şekilde ihmal edilen bir de Fakiyân-ı Rûm dediğimiz bir sınıf mevcut. Hem Anadolu Selçuklularının toparlanma ve ülkeyi imar etme sürecini idare eden hem de Osmanlı’yı inşa eden aslında böyle bir sınıfın devamıdır; seyfiye ve kalemiyenin yanında sözü geçen, ilmiye sınıfımız. Fakat zaman içerisinde imparatorluğun bürokratik bir yapıya bürünmesiyle birlikte yani hareketini, dinamizmini kaybetmesine paralel bir biçimde ilmiye sınıfı da hem kalemiye karşısında hem de seyfiye karşısında gücünü kaybediyor.” (Çalış, 2013: 146).

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Karacahisar’ın fethi sonrasında şehre “Dursun Fakı” veya “Dursun Fakih” adlı bir kadı atandığı belirtilir. Bu atama da göstermektedir ki Türklerin “dört zümreli” kurucu kadrosu aslında “beş zümreli” olarak da düşünülebilecektir. Hasan Aksoy, bu fakih hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Dursun Fakih Karamanlı olup Şeyh Edebâli’nin (ö. 726/1326) damadı ve Osman Gazi’nin bacanağıdır. Şeyh Edebâli’den tefsir, hadis ve fıkıh okudu; ona mürid oldu ve seyrüsülûkünü onun yanında tamamladı. Osman Gazi ile birlikte savaşlara katılır ve gazilere imamlık yapardı. Karacahisar’ın (bugün Eskişehir’in merkez ilçesi merkez bucağına bağlı bir köy olan Karacaşehir) fethinden (688/1289) sonra Osman Gazi tarafından şehrin kadılığına ve kiliseden çevrilen caminin imamlığına getirildi. Burada onun adına ilk cuma hutbesini okudu. Kaynaklara göre bu hutbe Osmanlılar’ın istiklâl alâmeti olarak okunan ilk hutbedir (…) Yûnus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî ile çağdaş olan Dursun Fakih ayrıca Osmanlı devrinin ilk şairlerindendir. Ona nisbet edilen tek eser olarak tanınan Gazavatnâme, edebî özelliğinden ziyade dinî mahiyeti ve Eski Anadolu Türkçesi’ne ait ilk örneklerden biri olması bakımından önemlidir. Sadettin Buluç’un bir tebliğle tanıtarak özetini verdiği Gazavatnâme’de, Hz. Peygamber’in başta Hz. Ali olmak üzere Hâlid b. Velîd ve diğer sahâbîlerle birlikte, puta tapan Benî Pinhân kabilesinin reisi Mukaffa‘a karşı giriştiği savaşlar anlatılmaktadır. (Âşıkpaşazâde, s. 18)” (Aksoy, 1994: 7-8).

Türklerin Anadolu’yu fethederken harekete geçirdikleri bu beş zümre, bir yerleşme düzeni ve toplum inşası gerektirmektedir. Bu düzenin temel vasfı, toplumun “aile” temelinde inşa edilmesi, halkın geçimliğini temin etmesinin devlet tarafından garanti edilmesi, pazarın kurulması, üretim ve ticaretin helal rızkı aramak davasına bağlanmasıdır. Bu kapsamda Osmanlı’da askerî düzen reâyâ denilen halkın üretim için önündeki tüm engellerin kaldırılmasını esas almaktaydı.

Bu model günümüzde Türkiye’de işletilmemekte ve vergi vermeyen (aynı zamanda üretmeyen) bir gençlik “öğrenci” statüsünde teşvik edilmektedir.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Aile İşletmesi” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Türklerin çalışma-üretim zümrelerini Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm adlı iki teşkilatlanma hareketi oluşturmaktadır. Bu iki zümrenin getirdiği model nedeniyle Türk iktisadî sistemi “aile işletmesi” olarak tesis edilmiştir. Ahi-Bacı sisteminin sadece şehirlerde üretim yaptığı düşüncesi hatalıdır. İhsan Cora’ya göre ahiler köylerde de örgütlenmişlerdir:

“Ahiler Anadolu’nun hemen her şehir, kasaba ve hatta köylerinde mevcuttur. Ahiler, esnaf ve sanatkarların olmadığı köylerde ise “yaren” adı altında örgütlenmiştir. Şehirlerde ise her sanat kolu için ayrı birlikler kurulmuştur. Bir meslekte ayrı örgüt kuracak kadar esnaf ve sanatkarın bulunmadığı yerlerde ise birbirine yakın meslek mensupları aynı çatı altında toplanmışlardır. Daha küçük yerlerde ise bütün mesleklerin mensupları aynı çatıda toplanırdı. Ahi birlikleri arasındaki münasebetleri büyük meclis sağlardı. Ülke genelindeki bütün esnaf birlikleri ise Kırşehir’deki Ahi Evran Zaviyesi’ne bağlıydılar. Bu zaviyenin başında bulunan Ahi Baba ise bütün sanatkarların piri olan Ahi Evran Veli’nin halifesiydi. Örgüt bu şekilde bir merkeze bağlıydı” (Cora, 2017).

Ahi ve Bacı’ların erkek ve kadın örgütleri olarak düşünülmesi Osmanlı toplum düzeni incelendiğinde yanlış neticeler verecektir. Çünkü Osmanlı’da kadın ve erkeğin iktisadî faaliyeti bekâr kalmaya müsait değildir. Hatta bu ifadeden hareketle Osmanlı iktisadî sisteminde erkeğin “erkek işleri” ve kadının da “kadın işleri” denilebilecek bir iş anlayışı ile hareket ettiğine işaret edilebilir.

Veli Sırım’ın Mikail Bayram’dan aktardığı gibi Ahi Evran, Müslüman esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak, sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle, onların ekonomik durumunu iyileştirmek, bunun için de herkesi bir sanat ve meslek sahibi yapmak istemişti. Debbağların piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkârlar zümresinin lideri olarak bilinen Ahi Evran tarafından kurulan sanayi sitesinde işlenen derilerin artık yünlerini değerlendirmek için bir araya gelen, bu yünleri halı-kilim dokumanın yanında giysi üretiminde de kullanan kadınlar, Ahilerle birlikte eğitim görmüş, pek çok alanda faaliyet göstermeye başlamışlardır. Bacı Teşkilatı (Bacıyân-ı Rûm) ilk olarak Ahi Teşkilatı (Ahiyân-ı Rûm) ile aynı zaman dilimi ve çevrede kurulmuşlardır. Bacıların dikkat çeken, özellikle dönemin ve içinde bulunulan şartların etkisiyle öne çıkan faaliyet alanlarından biri, Ahi tekke ve zaviyelerine misafir edilen ve barındırılanların ağırlanmasıyla ilgili hizmetlerdi. Kuruluşundan itibaren Ahi tekke ve zaviyeleri bu misyonu başarıyla yerine getirirken, Bacılar da bu mekanlarda misafir edilenlerin iâşe ve ibadetlerinde yerine getirmesinde yardımcı idiler (Sırım, 2015: 121).

Görüldüğü üzere burada kurulan kadın teşkilatı, “feminist” bir teşkilat olmayıp “erkek teşkilatının kadınlar şubesi” gibi hareket etmekte ve işbölümü açısından da “erkek işi”nin tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamıyla Osmanlı çalışma felsefesinde cinsiyetçi bir iş-kazanç tasavvuru bulunmaktadır.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Helal Kazanç-Doğruluk” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Ahiliğin temel düsturları fütüvvetnâmelerde yer almaktadır. Radavi Fütüvvetnâmesi’nde hem helal kazanç ve hem de doğruluk ahiliğin esası olarak zikredilmiştir. Bu bahiste aşağıda örneklere yer verilmiştir:

“Şeyh şunu desin: Bu sofrayı şeyhim bana nasıl havale ettiyse ben de sana havale ettim. Sana lâzım olan şudur ki, bu sofrayı yemekten yoksan kılmayasın. Ama helal yemek olsun. Bir kimseden men etmeyesin. Eğer sende bir şey bulunmazsa borç alıp güç yetiremeyen bir teklif durumuna düşmeyesin (…) Bundan sonra şeyh bu ayet-i şerifeyi o yerde okusun: Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz Allah için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz (76 İnsan 8-9). Ardından da şu ayet-i şerifi okusun: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; sen zaten rızık verenlerin en hayırlısısın (5 Maide 114)” (Radavi, 2011: 145).

“Eğer yol atanın sana ne dediğini sorarlarsa şu cevabı ver: Yalan söyleme, haram yeme, gözle gördüğünü eteğinle ört, beş vakit namazını kıl, kendi nefsin için neyi istersen mü’min kardeşin için onu iste” (Radavi, 2011: 245).

“Nakip şunları söyler: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla: Ey ihtiyarlar, tarikat kardeşlerimiz yemeği pişirdi. Pakdır, tayyibdir, temizdir. Hakkında ne emredersiniz. İhtiyarlar; niçin bu yemeği pişirdin, derler. Bunun üzerine mürid der ki: Allah için, yola koyulmam için yaptım. Onlar da derler ki: La ilahe illallah. Biz de bundan dolayı bu yemeği yeri. Bunun ardından sofrayı kurarlar ve yemeği yerler. Hz. Resulullah’a dua ederler ve ehl-i iman için, İslâm dini için duada bulunurlar” (Radavi, 2011: 191).

Görüldüğü üzere fütüvvetnâmelerde ferdin sosyal ve iktisadî hayatı doğruluk ve helal geçim yollarında durmak esasları ile tanzim edilmektedir. Bu anlamda ihtiyarlar sofraya oturmak için hem kazancın doğru şekilde elde edilmesini, yani doğru mesleklerle teminini aramakta, hem de doğru mesleklerden geçim temin edilirken haram kazanç sayılacak muamelelere sapmama ilkesi getirilmektedir.

Toplumu Ayakta Tutan Kesim Esnaf, Zanaatkâr, Çiftçi, Çoban, Tüccar Zümreleridir:

Türk fütüvvetçiliğinin iktisat düşüncesinde toplumu ayakta tutan kesim üreten kesimlerdir. Ancak bu kesimin ahlâk değerlerini esas alması gerekir. Toplumların üreten kesimi kabaca beş zümredir: Esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kesim görevini yapmadığı takdirde veya görevini yapsa da bunu ahlâk değerleriyle yerine getirmediğinde sosyal hayat kurulamaz. Bu kesimlerin kendi zümrevî yapılarını da koruması gerekir. Diğer değişle iktisadî kazancı üretim temelinde ortaya çıkaran bu beş zümrenin, nüfusa oranı korunmalıdır. Nitekim modern dünyanın tekno-endüstriyel toplum yapılarına dönüşmesiyle bu dengenin kırıldığı ve üç kesimin ortaya çıktığı görülür. Bunlardan biri emeklilerdir. Modern dünya geçim fırsatlarını engelleyerek ya da endüstriyel üretimi bu beş zümrenin faaliyetlerini yok edecek şekilde yaygınlaştırarak “emeklilik” adı altında bir “atıl toplumsallık” imal etmiştir. Bu ise sadece kapitalizmin makinelerine bağlı olarak çalışan yeni parya sisteminde yaşlı kitlenin masrafları karşısında çözüm üretilememesine sebebiyet vermektedir. İkinci kesim ise yüksek maaşlı “kafa emekçileri”dir. Bu kesim üreterek değil kitlelerin yönetimini ve metaların üretim-dağıtım-kontrolünü tesis ederek maaş almakta, tabanda yer alan beş zümrenin çok çok üstünde gelir elde ederek asıl üretimin artı değerini ele geçirmektedir. Bu model modern tekno-endüstriyel üretimin piramit karakterli sınıflı topluma uğramasını da kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim 24.07.2018 tarihli bir haberde emekli sayısının ekonomik dengeleri bozucu etkisi şöyle verilmiştir: “Türkiye’de 12,3 milyon emekli, 22,4 milyon da sigortalı çalışan var. İdeal oran 1 emekliye 4 çalışan olmasıdır. Ancak Türkiye’de 1 emekliye karşılık 1,63 çalışan bulunuyor. Bu da SGK’nın dengesini zayıflatıyor.”

Emekli sayısının çokluğu yanında, yüksek ücret ve maaşlı kesimlerin ekonomiye etkileri konusunda sosyolojik araştırmaların yapılması da gereklidir. Osmanlı’da yüksek maaşlı bürokratların vakıf kurarak servetlerini tekrar millete geri ödemelerini sağlayan bir kültürel hayat inşa edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla Osmanlı’da yüksek bürokratların servetleriyle topluma yabancılaşmasına izin verilmemekte, hatta zenginlerin fakirlerle birlikte oturduğu mahallelerden koparak “zenginler gettosu” oluşturmasına engeller çıkarılmaktaydı.

Modern toplumda dengeyi bozucu üçüncü kesim ise öğrencilerdir. Türkiye’de lise-lisans-yüksek lisans seviyesinde yaklaşık 15 milyon öğrenci olduğu düşünülürse ülkede sigortalı çalışan kesimin ne derece ağır bir yükün altında kaldığı anlaşılacaktır.

Gençliğin esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar olmaya teşvik edilmesi gereklidir. Zira gençlik bu kesim içinde göstereceği faaliyetle hayata erken atılmakta, kazancının bereketiyle mal-mülk sahibi olabilmektedir. “Rızkın onda dokuzunun ticarette olduğu”nu beyan eden, “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizî, Buyû 4) buyuran rivayetler de topluma iktisadî ufkunu göstermektedir.

Ahiliğin Amacı Topluma İşçi Kazandırmak Değildir:

Türkiye’de çalışma felsefesi son elli yıllık süreçte kentleşme, üniversiteleşme süreçleriyle birlikte işçi ve memur kitleyi büyütmekte, hizmet sektöründe çalışanlara ağırlık vermektedir. Ancak görülmektedir ki, deprem, savaşlar gibi nedenlerle büyük nüfuslar yer değiştirmekte ve işçi, memur kesimlerin üretimden kopuk kazanç faaliyetleri gittikleri ülkede onlara iktisadî bir getiri sağlamamaktadır.

Son dönemde geliştirilen “yapay zekâ” nedeniyle işçi-memur kesimin ülke ekonomilerinde sayısal ağırlığının azaltılacağı da düşünülmelidir. Bu gerçek karşısında bilgisini sürekli güncelleyen meslek erbaplarının geleceğin ekonomisinde daha önemli roller üstleneceği açıktır. Türkiye’de ahilik değerlerinin işçi kesimin “çalışma ahlâkı” olarak ele alındığı görülmektedir. Oysa ahilik-fütüvvet değerleri işçileşmeyi değil, işletme sahibi olmayı esas almaktadır. Ahilik-fütüvvet hareketi “çırak” yetiştirmeyi, topluma işçi kazandırmak olarak görmemektedir. Topluma esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kazandırma ülküsü, ahilik-fütüvvetin varlık alanıdır.

Ahilik, Allah için helal kazanç eyleminde kardeş olmak anlamına gelirken; fütüvvet ise bu kardeşliğin ve helal kazancın ahlâk değerlerini ifade etmektedir. Oysa günümüzde “ahilik” konulu çalışmalarda bu kurumdan istifade etmenin amacı işçi-işveren ilişkilerini tanzim etmeye yönelmektedir. Ahiliği “dürüst tüccar, işyerine sadık işçi” veya “üretimde toplam kalite” gibi yaklaşımlarla ele alan görüşler, ahiliğin gerçekte bir küçük işletme modeli olduğunu görememektedir. Ahi ustası, geçmişte çok çırak ile çalışmamakta, bir usta olarak topluma kazandıracağı genci dükkanına kabul etmekteydi. Bu anlamda ahilik felsefesinde “çırak”, kesinlikle “işçi” değildir. Ne var ki, çalışma ekonomistleri ahiliğin çırak eğitimini “işçileştirilmiş emek gücü” olarak ele almaktadır. Ahiliğin felsefî temeli olan fütüvvet, “Allah için topluma hizmet etmek, helal kazanarak karşılık beklemeden millete sofra açmak” hikmeti ile yaşamayı teklif ederek geçmişte toplum inşa etmiştir. Bu felsefe günümüzde kaybedilmiştir.

  • Aksoy Hasan, Dursun Fakih, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 10, ss: 7-7, 1994
  • Cora İhsan, Örgütlerin Yönetimi açısından Ahilik Örgütüne Genel Bir Bakış; Tarihi Bir Araştırma, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 16, ss: 251-279, 2017
  • Çalış Şaban, Üniversite Üzerine, Mülakat soruları: Serhat Buhari Baytekin- Üzeyir Tekin, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Dosya: Akademide Sorun Ne, Yıl: 9 Sayı: 35, Ocak-Şubat-Mart 2013
  • Kaşıkçı Osman, Osmanlı Devleti’nde Vezir-i Azam (Sadrazam), Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 2, ss: 127-134, 2015
  • Öz Mehmet, Reâyâ, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 34, ss: 490-493, 2007
  • Radavî, Fütüvvetnâme-i Tarikat, TDV Yayınları, Hazırlayan: Osman Aydınlı, 2011
  • Sırım Veli, Osmanlı Kadınının Ekonomik Hayata Etkin Katılımı: Bacıyân-ı Rûm Örneği, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Cilt: 4, Yıl: 4, Sayı: 8/1, 2015
  • Türkiye Gazetesi, 12 milyon emekliyi sistem zor taşıyor, İnternet erişim: https://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/573060.aspx , 24.07.2018

TIRAŞ (Fütüvvet Günlükleri)

Bugün ilk defa dükkânına girdiğim berber “saçın uzamış, epeydir tıraş olmamışsın” dedi.

Ben de kendisine “Tıraş bir adanmadır, saç bir değere bağlanmak için kesilir” dedim.

Berber dedi ki: “Olur mu öyle şey, saç uzadığı için kesilir.”

Ben de kendisine “Hayır, örneğin damat tıraşı, evlilik akdine riayet etmenin nişanıdır. Kişi bir aile kurduğu, eşine/helal kazanca/hanenin kutsallığına bağlandığı için tıraş olur” dedim.

Berber, “bilmiyordum” dedi.

Berbere dedim ki: “Eskiden AHİ gelenekte mesleğe kabul edilen çırağın saçı kesilir, şed bağlanırdı. İşte o tıraş, ‘bağlanma’ demektir.”

Berber şaşırdı.

Berbere dedim ki: “İhramdan çıkmak için saç tıraşı olmak gerekir. İhramdan çıkma aşamasına geldiği hâlde tıraş olmadan elbise giyen kişi, ihram yasağı işlemiş olur. İşte bu tıraş ‘Ben kendimi Allah’ın emirlerine adadım’ demektir.”

Berber: “Yapma yahu” dedi.

Berbere dedim ki: “Hz. Âdem cennetten düşünce Allah’a iltica etti, af diledi. Allah onun tevbesini kabul edince Hz. Cebrail’i gönderdi. Hz. Cebrail, Âdem’i tıraş etti ve ona cennetten lokma getirdi.”

Berber: “Vay be..” dedi.

Berber: “O halde tıraş Hz. Cebrail’in mesleği imiş. Biz kutsal bir mesleğe girmişiz” diye ekledi.

Ben de “Zaten ‘meslek’ kelimesi ‘sülûk’ demektir. Sen mesleğinle tekkedesin” dedim.

Berber dedi ki: “Kardaş sen ne iş yaparsın.”

Ben de: “Bunları anlattığım için kimisi bana ‘şaman’ ve kimisi ‘kafayı cozuttu’ diyor” dedim.

Sonra ikimiz de sustuk.

05.02.2020