Skip to content

Posts from the ‘İslâm Ekonomisi’ Category

Türk’ün Aile-Ocak Sistemi ve Sofra Hareketi

Türklerin Horasan’dan Anadolu’ya getirdiği model “aile” esaslı ordu-millet sistemidir. Milletin coğrafyaya yerleşmesi esasına dayanan bu modelde Türkler Rum (Roma) ülkesine ahi/bacı/abdal zümreleriyle yerleştirilmiştir. Türk ordusu gücünü “aile” sisteminden almıştır.

Anadolu’nun fethini 1071’le sabitleyen Türk düşüncesi, Sultan Alparslan’dan önce Anadolu’da faaliyette bulunan Ebu’l Hasan Harakânî’nin (ö. 1033) sofra düzeni ile milleti coğrafyaya yerleştirdiğini görmek istememektedir. Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî Hazretleri Anadolu’da sofra hareketi başlatmıştır. Sofra hareketi, bir gıda iktidarıdır ve Hz. Yusuf’un zamanında Mısır’da uyguladığı tatbikattır. Harakanî Hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını, inancını sormayın Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır. Türkistan’dan Şam’a kadar bir kişinin ayağına taş değse, onun acısı benim acımdır” diyerek Hz. Yusuf’un sofra düzenini Anadolu’ya getirmiştir. Bu hareket gerçekte toprağa yerleşme düzenini sağlayan bir fetih programıdır.

Sofra hareketi Anadolu’da köy ve mezralarda yüz binlerce ocağın doğmasına neden olmuştur. Bu ocaklar (Ahi ve Bacılar) toprağı işlemiş, değirmenler kurmuş, sürüler yaymış ve Türk ordusunun önünü açmıştır. Sofra hareketi, aile düzenidir. Anadolu’da ticaret yapmak, güvenli yol güzergâhı oluşturmak, konaklama hizmeti vermekle mümküne çıkmıştır. Bu da Ahi-Bacıların yolculara, seyyahlara, tüccarlara, âlimlere yaptığı sofra hizmeti ile gerçekleşmiştir.

Ahi-Bacıların Bizans yolları dışında yol güzergâhı oluşturması, Anadolu’daki yerleşik halkları Bizans’a bağımlılıktan kurtarmıştır. Türk ocak sistemi, aç kalmış her yolcuya aş vermiştir. Bu nedenle Türk derviş hareketi, halktan para dilenen sofi hareketi olmamıştır.

Türk dervişleri yerleşik halka “buğday mı istersin nefes mi?” demiş, kendi elinin emeği ile çalışan er-alp-yiğitleri yetiştirmeye yönelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli, kendi elinin emeği ile geçinmiştir. Yunus Emre, kul hakkına girmemek için dağdan odun yüklenmiştir.

Türk dervişliği fütüvvettir. Fütüvvet, “Hak rızası için ücret almadan halka hizmet” demektir. Dervişlik halktan himmet beklemek değildir.

Yahya Kemal’in de isabetle kaydettiği üzere bir coğrafya ordu ile değil millet ile fethedilir. Bu gerçeklik Arapların ve Moğolların Anadolu’da kalıcı olamamasını açıklamaktadır.

Türklerin Anadolu fethi bir “göçebe istilası” olmamıştır. Türk ocakları (ev-hane düzeni) ordu Anadolu’ya gelmeden çok önce bu coğrafyada değirmenler inşa ederek, bahçe-bostan açarak ülkenin iktisadî hayatını tesis etmiş, “Müslüman Pazarı” kurmuştur. Bu fetih programı Arap ve Moğol akınlarında görülmemektedir.

Anadolu’nun fethinde Bacıyan-ı Rûm Ahiyan-ı Rûm Abdalan-ı Rûm Gaziyan-ı Rûm Fakıyân-ı Rûm zümrelerinin topyekün yerleşme, toprakta yurtlanma faaliyeti görülmektedir. Bizans’a karşı “yort savul” demenin yolu ise fıkıhtır. Osman Bey, Karacahisar’ı fethettiğinde şehre fakı atamıştır. Türklerin Anadolu’ya Fakıyân-ı Rûm zümreleri ile gelmesi, Osman Bey’in şehre kadı ve müderris ataması, Horasan’da büyük bir ilim faaliyetinin çadır şehirlerde yürütüldüğünün kanıtıdır. Türk’ün ordu-millet modeli dünya Müslümanlarını İstanbul’un fethinin kazanımlarına ortak etmiştir. Türk teşkilatlanması, İran (Şii) ve Arap toplum ve iktisat teşkilatlanmasından tamamen farklıdır.

Türklerin İstanbul’u fethetmesi, bu ordu-milletin, ocak sisteminin Anadolu’ya yerleşmesinin olgusal neticesidir. Türk, İstanbul’u fethetmekle yeryüzünün bütün Müslümanlarını vizesiz, pasaportsuz olarak coğrafyalarda “hür” kılmış ve birbirine kardeş etmiştir.

Türk milleti 40 yıl önce 20 yaşında evlendirdiği evladı üzerinden 100 yılda 5 nesil alabiliyor iken bugün 30-35 yaşında evlendirmeyi umduğu evlatlarından 100 yılda 2,5 nesil alabilecektir. Türklük günümüzde “aile” ve ordu-millet töresine yüz çevirmiştir.

Biz töreye bakarak başka bir paradigmanın peşinde yürüyoruz. “Türk müsün gavur musun?” diye sormuyoruz. “Biz ev-ocak sahibi misin? Yoksa bekâr ve kısır yığınlara dönüştürülen toplum musun?” diye soruyoruz. Biz “yort savul” diyen ocakların fetih programını Moğol sürülerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz. Bu nedenle bize göre Türkiye’de bütün “İslâmî” denen programlar, bekârlığı müesses kılan “uzatılmış gençlik” çalışmaları olarak ocak sisteminden kopmayı hedefleyen bir kısırlaştırmayı ifade etmektedir. İslâmi denilen tüm gençlik oluşumları ve STK’lar farkında olmadan ev-beyt sistemini yok etmektedir.

Bugün Türk gençliği ebeveyninin sofra düzeninin kaynağı olan “aile-ocak” sistemini “eğitim” seferberliğiyle kaybettiği için küresel kapitalizmin yemek masasına oturmaya ve obezleşmeye mecbur kalmaktadır. Türk milleti sofrasından kalkıp kapitalizmin masasına oturmayı yükselmek, kalkınmak olarak gördüğünden beri “fly pan am drink coca cola” dizesinin muhatabı durumundadır.

Türklük bütün Doğu’yu ayağa kaldıracak bir iktisadî/içtimaî sistemdir. Allah’ın tüm nebilere vahyettiği “ev-beyt kurun” emrini hayat kılan Türk, Anadolu’yu bu ocak sistemiyle fethetmiştir. Tarih boyunca İslâm “tevhid ve aile” olarak tebliğ edilmiştir. Katolisizm, Marksizm, Feminizm ailesizdir ve bu tebliğle çatışan söylemlerden hareket etmektedir. Günümüzde “İslâmî” denilen gençlik hareketleri “içinizden bekârları evlendirin” emrini hayata geçiremedikleri oranda Batılı ideolojilerin ailesizliğine düşmekten kendini kurtaramamaktadır.

Aile, tevhid’in sünnetidir. Hz. Âdem cennetten ailesi ile indirilmiştir. Hz. Musa Firavunla mücadele için Mısır’a ailesi ile gönderilmiştir. Türk’ün Anadolu’yu fethi, aile-ocak sistemi ile olmuştur. Türk Bacı hareketi, Ahi-Feta yiğitlerin ailesi olarak hareket etmiştir. Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sâre, aileyi bozan Lut kavmini helâk için gelen iki meleğe sofra açmış ve Allah ona bir oğul müjdelemiştir.

Türklük, Anadolu’ya nebilerin sünneti olan aile ile geldi. Allah, Türk’e fetih verdi.

Kırklar Şehri-İslâm Şehir Teorisi

İslâm şehir teorisi üç boyutlu bir tasavvurun fizik oluşumunu ifade edecek şekilde ele alınmalıdır.

  1. Tevhid.
  2. Ahlâk ve aile.
  3. Şehir ve medeniyet.

TEVHİD:

İslâm şehir teorisinde tevhid toplumun Allah’a dayanmasını, işlerinde ve sosyal teşkilatlanmalarında Allah’a dönmelerini ifade eder. Bunun tarihsel anlamda ilk örneği Kâbe merkezli şehirdir. İkinci örnek ise yine ibadethâne merkezli olarak inşa edilmiş Medine’dir.

Toplumun Allah’a dayanması, din ve adalet ilişkilerini hatıra getirmelidir.
İslâm şehrinin kuruluşunda temel vasıf MAHKEME’nin ve PAZAR’ın varlığıdır.
Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinin inşa ettiği ilk sosyal kurum Yesrib’de yaşayan Müşriklerin ve Yahudilerin ihtilaflarını Hz. Peygamber’e getirmesini zaruri kılan Hâkemlik Sözleşmesi idi. Hz. Peygamber bu sözleşmenin hükümlerinin denetimini kendisinin beyti olan ve Müslümanların ibadethanesi olarak inşa edilen, aynı zamanda bir tür akademi ve kardeşlik müessesesi olarak görülmesi gereken Ashab-ı Suffa’ya yer açan Mescid-i Nebevi’den yürütmüştür.

“Tevhid ve Adalet” İslâm’ın metafizik boyutudur. Adaleti tesis etmek için bir adalet idesine yani hikmet bilgisine ihtiyaç vardır. Adalet idesini İslâm belirlemiş ve bunu insanlar arasında Hâkem (Hz. Âdem ve Hz. Muhammed) uygulamıştır.

Hz. Peygamber (asv) Yesrib’de 120 yıl süren Buas Harbi’nin hemen sonrasında Medine Sözleşmesi ile HÂKEMLİK tesis ederek mahkeme makamı olarak Mescid-i Nebevî’nin müşrikler için de ehl-i Kitap için de üstün bir müracaat makamı olduğunu göstermiştir. Adalet, din-ahlâk-toplumun inşa edilmesini sağlayan örf değerleri ile doğrudan ilişkilidir.

Toplumların merkezinde mahkemenin bulunmasıyla ilgili diğer örnek olarak Hz. Âdem görülmelidir. Hz. Âdem de Kâbe’yi inşa ettikten sonra kurduğu şehirde “Hâkem” olarak ortaya çıkmaktadır. Habil ile Kabil arasındaki ihtilafı Hz. Âdem karara bağlamıştır.

İnsanlığın başında (Hz. Âdem) ve sonunda (Hz. Muhammed) tevhid ve mahkeme tasavvuru şehir kurucu olarak zuhur etmektedir.

“İnsanlığın ilk atası kimdi?” veya “Hz. Âdem birden fazla olabilir mi?” şeklinde sorularla evrimci bir yaklaşımla tarihi kronolojikleştirmeye çalışan bütün teorilere karşı bir hususu daha dile getirmek gerekmektedir. Müslümanlar insanlık tarihine şehir kurarak çıkmışlardır. Bu sözün anlamı şudur: İnsanlığın atası hakkında kim neyi tartışırsa tartışsın sadece Müslüman adam-kadınlar tarihe çıkarken Kâbe’yi inşa ettiler ve şehir kurdular. Bu şehir mahkemeli yani yüce adalete dair hükümleri bulunan bir şehirdi. Bu şehir teorisine tarihsel olarak eklemlenenler de sadece nebevî gelenek olmuştur. Buna göre Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) Kâbe’yi yeniden inşa etmiş ve Kâbe’nin etrafında oluşan şehir Hz. Hacer’in hizmeti gereği yeniden varlığa çıkmıştır. Şehirlerin anası olan Mekke’yi inşa eden bir anlamıyla Hz. Peygamber’in atası olan Hz. İsmail’in Annesi Hacer’dir. Bir diğer anlamıyla Mekke nasıl şehirlerin anası ise, o şehrin anası da Hacer sayılabilir.

Benzeri şekilde Medine de Hudeybiye sonrasında erkeklerin hicreti kesildiğinden “Kadınların Hicreti”yle kurulmuş gibidir. Bütün bu sembolizm şehirlerin temelinde kadına bir işlev yüklemektedir. Bu işlev AİLE ile dört boyutlu BEYT inşa etmektedir.

TEVHİD ve AİLE:

İslâm dini tevhid dışında bir ilke daha getirmiştir: AİLE.

Tarih boyunca tevhidin amelî tezahürü AİLE’dir. Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e değin İslâm tarihi bekârlığı korunması gereken bir hayat biçimi olarak görmez. 

AHLÂK ve AİLE:

Farabi, Nasreddin Tûsî, İbn Sina, Îcî, Kâtip Çelebi, Kınalızâde çizgisinden gelen İslâm düşüncesi “ahlâk” meselesini “aile” temelinde ele alır. Bu filozoflar için bir kişinin ahlâklı olması için aile sahibi olması kaçınılmazdır. Diğer taraftan bu filozoflar toplumu da aileden hareketle inşa ettiklerinden ilimler tasnifinde ahlâk siyasetle birlikte “amelî ilim” olarak ele alınır. İslâm toplumlarında bekârlık sosyal hayat kuramaz. Bunun anlamı şudur: Bekâr bir kişi mahallede oturamaz, kendine ev açamaz. Bekâr kişi esnaf, zanaatkâr, iş adamı, çiftçi de olamaz.

ŞEHİR ve MEDENİYET:

İslâm toplumlarında bekârlığa sosyal ve iktisadî alan açılmaması nedeniyle kadın da erkek de birlikte hareket etmek zorunda kalmaktadır. Birlikteliğin meşru yolu ise nikâhtır. Nikâh kurumu kişileri ev/beyt/aile inşa etmeye mecbur kılmaktadır. Evin inşası iki boyutta şehri ortaya çıkarır: 1) Ev, Farabi, Nasreddin Tûsî, İbn Sina, Îcî silsilesinde iktisadî ve toplumsal bir tarife kavuşmaktadır; 2) Ev, kendisi gibi evlerle müşterek bir kefalet sistemi, sosyal dayanışma inşa etmektedir.

İşte “Kırklar” fikri bu noktada ortaya çıkmaktadır.

KIRKLAR ŞEHRİ:

Kur’an’da Kırk Sayısı:

Müslüman toplumlarda “Kırk” sayısının kaynağı Kur’an’dır. Arapça’da ‘kırk’ anlamına gelen erbaîn kelimesi dört âyettte yer alır.

Bu ayetlerden ikisi Hz. Musa’nın Tûr dağında kırk gün kalışıyla ilgilidir:

“Musa ile kırk geceliğine sözleştiğimizde onun arkasından buzağıyı ilah edinmiştiniz” (2 Bakara 51).

“Musa ile otuz geceliğine sözleşmiştik; buna on gece daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceyi buldu” (7 Arâf 142).

Bir diğeri, İsrâiloğulları’nın kırk yıl kutsal topraklardan yasaklanmasıyla ilgilidir:

“Tanrı demişti ki: Orası, tam kırk yıl onlara haram edildi. Çölde sersemcesine dolaşacaklar” (5 Mâide 26).

Sonuncusunda ise kırk yaşına varan kişinin rabbine yönelişi, ana ve babasına iyilik yapması, şükretmesi, hayırlı işler yapmaya dua etmesi, zürriyet sahibi olarak iyiliğin devamını istemesi anlatılır. Bu amellerin Müslümanlıkla ilişkili olarak düşünülmesi gerektiği beyan edilir.

“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım” (46 Ahkaf 15).

Hadis’te Kırk Sayısı-Komşuluk:

Kur’an toplumu aileden başlatıp ailelerin birleşmesiyle oluşmuş KOMŞU tasavvuruna getirmektedir. Nisâ sûresinin (4: 36) ayetinde “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” buyurulmuştur. Bu ayette ‘câri zil kurbâ-yakın komşu’ ve ‘câril cunubi-uzak komşu’ kavramlarını getirmiştir.

İbn-i Abbas’dan (ra) rivayet edildiğine göre “Komşusu aç olup da karnını doyuran (tok yatan) kimse, mümin değildir.” Bazı rivayetlere göre “Komşu hakkı dört taraftan kırk evdir.” Hasan Basrî’ye komşuluğun hudûdundan sorulduğunda O’nun “Ön tarafından kırk ev, arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev ve sol tarafından kırk evdir” dediğinden bahsedilmektedir. Ayette (4: 36) geçen yakın komşu ile 1) Evleri en yakında bulunan komşular, 2) Kendileriyle akrabalık bağı olan komşular; 3) Müslüman komşular kastedildiği düşünülebilir. Böyle bir tanımlamayla “uzak komşu” da tanımlanmaktadır. Hz. Ali (ra) kişi evindeyken “sesini işittiklerinin” komşu sayılacağı görüşündedir.

Cuma Namazı-Şehir ve Kırk:

Fıkıh mezheplerine Cuma namazı ya “kırk er kişi” ile ya da “şehir” hükmünde bulunan beldede kılınabilir. Hanefi mezhebinde mahkemesi olan yer şehir hükmündedir.

Kardeşleşme-Muâhât:

Hz. Peygamber’in Medine’de hayata geçirdiği uygulamalardan biri de “Kardeşleştirme-Muâhât”tır. Bu uygulama hukukî neticeleri bulunan bir “bağlanma” olarak ortaya çıkmıştır. Kardeşleştirme tatbikatının neticesi birbirine kardeş kılınan sahabeden biri savaşa gittiğinde diğeri onun ailesine hâmî oluyor ve nafakalarını temin etmek dahil maddi ihtiyaçlarını karşılıyordu.

Bu tatbikatın Osmanlı asırlarında avarız akçası ve mahalle kefaleti sistemiyle yeniden hayata geçtiği görülmektedir. Osmanlı mahallesinde vergi bireyden değil haneden alındığından haneler birbiriyle kefilleştiğinde “KIRK” haline gelmekteydiler.

Bu anlamda KIRKLARA KARIŞMAK deyimini kefaletle MAHALLE haline gelmek şeklinde ele almak da mümkündür. Mahalle sisteminde sahip olunan evin mülkiyeti dışarıdan birine satılmak istendiğinde mahalledeki kefil zincirinde yer alan kişilerin onayını almak zorunda kalınıyordu. Kefalet sistemi gereği mahalleye girmek çok zor olduğu gibi başka mahalleye katılmak da çok güçleştirilmişti. Zira başka bir mahalleye geçmek isteyen malik önce eski mahallesindeki mülkünü kefil bulmuş bir yeni malike satmalı ve sonra da yeni mahallesinde kendisi için kefil bulmalıydı. Komşulara sormadan yapılan taşınmaz satışı iptal ettirilebilirdi.

Bir diğer konu da mahalleye girişin ancak evli kişilere mahsus kılınmasıdır. Bekâr kişi evlenmediği takdirde yeni ev açamıyordu. Bu nedenle “evli” demek hem “nikâhla yaşamak-aile kurmak”hem de “ev sahibi olmak” şeklinde çift anlam taşıyordu. Osmanlı’da bekâr kişi ailesinden ayrılarak yaşamaktaysa -ki bu sadece erkekler için meşru görülürdü- mutlaka “bekâr odaları”nda ikamet ederdi. Bu odalarda banyo, mutfak imkânı verilmiyor ve bekârın hamama, lokantaya gidiş-gelişleriyle “gözetlenmesi” sağlanıyordu.

Pazar:

Kırklar Şehri tasavvurunun bir diğer neticesi pazarın inşasıdır. Müslümanlar Medine’de “Millet Pazarı” kurarak “Yahudi Pazarı”ndan da Mekke’deki “Putperest Pazarı”ndan da bağımsız bir iktisadî yapı oluşturmuşlardı. Bu hadise, ev sisteminin “pazar”dan bağımsız olarak ele alınamaması nedeniyledir.

Osmanlılar da Karacabey’i fethettiklerinde pazarı yeniden düzenlediler ve bir Kadı atadılar. Bu pazara mal getirenden vergi alınmamış, malını satan vergilendirilmiştir. Bu fıkhın Hz. Peygamber’in uygulamasından hareket ederek geliştirildiği, konunun Cengiz Kallek’in kitaplarında ayrıntılı olarak ele alındığı bilinmektedir.

Pazar inşası şehir tasavvurunun eksik bırakamayacağı bir olgudur. Bu nedenle İslâm şehrinin tanımı “Pazar kurulur, Cuma kılunur” cümlesiyle yapılmıştır. İslâm şehirlerinde Pazar denetiminde kadınların bulunduğundan söz eden günümüz kadın yazarları bu denetimin kadınların “ev içi” imalatın yöneteni olduğunu hatırından çıkarmıştır. İslâm iktisat ve toplum sistemi bütüncül bir yapı kurmuş, pazardan alınan her türlü ürün/emtianın evde işlenmesi kaçınılmaz görülmüştür. Bir rivayette Hz. Fatıma’nın Resulullah’tan hizmetçi istediği ancak babasının bunu reddettiği görülmektedir. Hz. Peygamber’in kızının talebini reddetmesini iktisadî bağımsızlığın gereği olarak kabul edebiliriz.

Pazar sisteminin kaçınılmaz bir diğer neticesi, benim “asal meslekler” diyerek kavramlaştırdığım sosyal-iktisadî yapılanmadır. Modern toplumda kentleşme gereği toprakla ilişkisi kesilen kent paryaları gıdaya, elbiseye ve meskene doğrudan ulaşabilme kabiliyetlerini kaybetmiştir.

Bilindiği üzere nafaka libas, taam, mesken olmak üzere üç başlıkta ele alınmaktadır. Modern toplumda bireyler bu üç nafaka konusu olan mesleklerini ve bilgilerini kaybetmiştir. Hz. Peygamber’in kızı Fatıma’nın el değirmeninde un öğütmeye devam etmesini istemesi bu zaviyeden okunmalıdır.

Pazar-Ev ilişkileri, Müslümanların “sofra açan” gelenek içinde yer almalarını sağlamaktadır. Ev, bu şekilde “ocak” haline gelmektedir.

Kırklar Şehri, bu anlamıyla “Kırk Ocaklı Kefiller” olan bir topluluğun yani MEDİNE oluşumunun yansımasıdır.