Skip to content

Posts from the ‘Kapitalizm’ Category

Modernitenin İflası

Corana virüsü kentleşme süreçlerinin devam edemeyeceğini ve bir kriz halinde temel ihtiyaç maddelerini üretecek sosyal tabakalara muhtaç olduğumuzu göstermiştir.

Türkiye’nin nüfusunun % 90’ını kentlerde biriktirmenin (keza, küresel nüfusun kentleşmesinin) ideal yol olmadığı ortaya çıktı.

Corana virüsü aynı zamanda konut sisteminin fetişleştirildiği apartman tipi binaların da yanlış bir yol olduğunu göstermektedir. Bu virüs nedeniyle dört duvar içinde kalan insanımız bahçeli evlerde yaşamanın önemini anlamış olmalıdır.

Kentleşmenin Durdurulması ve Tarım-Hayvancılık:

Türkiye’de nüfusun okullaştırılması da bu virüs nedeniyle anlamsızlaştı. Artık okullarda “uzaktan on-line” eğitime geçilecek. Türkiye’de eğitim yatırımlarının yönü virüsün etkisiyle çok değişecektir. Okula bedenen gelmesi gerekmeyen bir “öğrenci” tipi, ulaşımdaki yükü de kaldıracaktır. Bu durumda belediyelerin ve karayollarının ulaşım yükünde rahatlama olacaktır. Bu nedenle nüfusun en az % 20’sinin tarım ve hayvancılık sektörüne kaydırılması gerekir.

Kentleşme bir “gelişmişlik” kriteri sayılmayacağından Büyükşehir yasaları da iptal edilmelidir. Böylece, mahalleye döndürülmüş beldelerin tekrar “köy” olarak statülendirilmesi mümkün olabilecek; bir kısım insanımız geçimini tarım ve hayvancılıktan karşılayabilecektir.

Bu kapsamda çiftçiliği ve çobanlığı destekleyici kararlar alınmalıdır. Kararların yönü şöyle olmalıdır:

20 yıl toprağını işleyen, köyünde ikamet eden (bunu ispat eden), çocuklarını köy meslek okullarına gönderen “Çiftçi” ve “Çoban” ailelere karı-koca olmak üzere tek prim ödemesiyle 2 kişilik sigortalılılık ve emeklilik hakkı verilmelidir. Bu karar, Türk köylüsünü “Aile” modeliyle yeniden yapılandırmak demektir.

Her şehirde “yerel çiftçi” kotası olmalı ve küresel zincir marketlerin yerel pazarda zayıf sermayeli işletmeleri ve üreticileri piyasadan silmesi engellenmelidir.

Ticarî Hayatın Düzenlenmesi:

Corona virüsü nedeniyle okullar tatil edildi, AVM’ler çalışıyor. Ayrıca online alışverişler devam ediyor. Öğrencilerin memleketlerine dönmesiyle kentsel mekânlarda küçük esnaf ve işletmeler büyük ciro kayıpları yaşıyor. Ancak ticaret büyük sermaye açısından devam ediyor. Ticarî hayatta corona nedeniyle haksız rekabet oluştu. O halde, küçük esnaf ve Kobi’lerin desteklenmesi ve ticari hayatın küresel sermayenin kontrolünden çıkarılması gerekir.

Küçük işletmelerin açılması için Osmanlı geleneğinde olduğu gibi vakıfların sahip olduğu “bedesten” tipi kapalı pazarlar kurulmalıdır. Bu pazarlarda dükkânların bir aileyi geçindirecek büyüklükte tahsis edilmesi, sermayesi çok olanın ikinci, üçüncü dükkân açmasına izin verilmemesi gerekir.

Eğitim Hayatı:

Türkiye bir kriz halinde üniversitelerde yetiştirdiği çoğu öğrenciden istifade edemediğini görmüştür. Diğer ifadeyle üniversite eğitimi hayal olduğunu kanıtlamaktadır. Hakikatte Türkiye, Avrupa’ya göre ihtiyacının 3 misli öğrenci besliyordu. Şimdi bir virüs salgını neticesi 26 milyon öğrencinin evlerine çekilmesi gerçekleşmiştir. Bu büyük bir şoktur. Büyük ihtimalle bu sene (2020) üniversite sınavı da yapılamayacaktır.

Kitaplarımda Türkiye’nin kriz dönemlerini hesap ederek “ASAL MESLEKLER” belirleyip bu mesleklerde yoğunlaşmasını önermiştim. Bu önerimin haklılığı şu an görülmektedir.

Konferanslarımın pek çoğunu üniversitelerde verdim; “Ülkemizin sıkıştığı KENT-KÖY gerilimine teslim olmayalım” görüşünü dile getirerek, bunların dışında üçüncü bir yolun “şehir” tasavvuru olduğunu ifade ettim. İfadelerim muhatap “üniversiteli kitle” tarafından “romantik”, “ütopist” olarak değerlendirilmiştir. Şu an muhatap olduğum o epistemik kadro ve eğitim yapan gençlik, eğitimin askıya alınması nedeniyle krizdedir, çaresizdir.

Çalışmayan ve toplumun emeğinden geçinen 26 milyon gencin böyle bir krizde eve çekilmesi ve eğitimin krizden sonra on-line eğitime geçme ihtimali ülke olarak “okulsuz toplum” kavramına ya da “herkesin okumasının gerekmediği” düşüncesine geldiğimizi ispatlamaktadır.

80 milyonun eve kapanması mevcut epistemolojik yapılanmanın (eğitim kurumlarının) başarısızlığını göstermektedir. Hem de bu kriz, eğitimin en yoğun görülmesi gereken zaman aralığında ortaya çıkmıştır. Türkiye eğer virüsün etkisi geçince on-line eğitime ağırlık verirse, AVM merkezli kentleşme de zaten sürdürülemeyecektir. Virüs etkisi geçince Türkiye’nin iktisadî-içtimaî yapısı olağanüstü değişecektir. Özellikle okullar/fakülteler maliyetlerini düşürmek üzere on-line eğitime dönecek. Bu ise taşıma + bina + personel + kira gibi maliyetleri kaldıracak veya azaltacaktır.

Kentleşmenin İflası:

Kentlerde oturmanın anlamı kalmayacaktır (kalmamalıdır). Bu süreç nüfusun yeniden Anadolu coğrafyasına yayılması yolunu açabilir.

Nüfusun coğrafyaya yayılması, konut fiyatlarında ve kira miktarlarında belirgin bir düşmeye imkân verebilir. Eğitim on-line olursa, milletimiz nüfus yoğunluğu nedeniyle aşırı kıymetlenmiş kentlerden az yoğunluklu ve ucuz bölgelere geçecektir. Bu ise “ucuz maliyetli ev sahipliği” ve “akrabalığın güçlenmesi” gibi iktisadî-sosyal neticelere gebedir. Bu salgın, “borçlanmamış insan” için bir fırsata çevrilmelidir.

Kentleşme devlet yönetimlerinin uzun vadeli hedefleri bakımından da virüs salgını etkisiyle yeniden ele alınmak zorundadır. Modern kent modeli iflas etmiştir.

Bir sağlık krizinde kent yatırımlarının işe yaramadığı da ortaya çıkmıştır. Metrobüsler, tramvaylar, metro yatırımları bir krizde işe yaramamaktadır. O halde neden kentleştik?

Modernitenin bize dayattığı tüm “ilerlemişlik” parametreleri yok olmuştur.

Eğitim yatırımları kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (okulları kapattık).

Yol-ulaşım kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (insanlar evde).

Modernite iflas etmiştir.

Aile ve Feminizm:

Virüsün yeryüzü ölçeğinde “Batı fetişizmi”ni yıkan önemli etkileri olacaktır. Aslında bu süreç “AİLE” kavramının yeniden keşfedilmesi de demektir. Bu virüsün küresel feminist hareketi de zayıflatacağı söylenebilecektir.

Zira “eve dönün” talebi, evde bir aile varsa anlamlıdır. Evde aile yoksa özellikle yaşlanmış “ıssız adam ve ıssız kadın”lar dört duvar arasında beton bir tabutta gibidir ve çaresizdir. Bu kişilerin ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır?

Düşünmeliyiz: 60 yaşında ve tek sosyalleşme aracı meslek derneği, meslek stk’sı olan boşanmış tek başına bir adama “evine dön” dediğinizde onunla tüm iletişimleri kesmektesiniz.

Apartman-konut modeliyle kentleşme kriz dönemlerinde evlerinde yalnız başına ölenlere yol açacaktır.

İnsan Hakları Aktivizmi:

Yıllardır dile getirdiğim ve “romantik”, “ütopist” sayılan Azgelişmişlik Üstünlüktür paradigmasını şu an insanlar kendileri istiyor. Hem de radikal biçimde talep ediyor.

Modernite ve bilim, muhatap olduğu bir virüse karşı ilaç üretemiyor ve bireysel hayatlar üzerinde totoliterlik imal ediyor. Aydınlar bizzat bu totaliterliği talep etmeye başladılar. Bu durum “insan hakları” teorisinin de iflası demektir.

İnsan hakları aktivistleri artık “devlete karşı birey hakları”nı savunmamakta, tam aksine “devlet sıkıyönetim ilan etsin ve sokağa çıkma yasağı uygulasın” demektedir. İnsan hakları aktivistleri açıkça kendi dayandıkları teoriye aykırı şekilde “DEVLET” demeye başlamıştır.

Kul Hakları kitabımla ve İnsan Hakları teorisini eleştiren onlarca yazımla, teoriyi eleştirmekte olduğum için, insan hakları aktivistlerinin düştükleri bu duruma gülümsüyorum ve Türk’ün 15.000 yıllık devlet teorisi için “çok yaşa” diyorum.

İşsizlik:

Türkiye’nin işsizlik sorunu aslında eğitim ve meslekî yapılanma sorunu idi. Diğer ifadeyle Türkiye kentleşme sürecini dayatan Batılı paradigma ile eğitim süreçlerini uzatmış, meslekî eğitimi zayıflatmış (veya işlevsizleştirmiş), kırsal kesimdeki nüfusunu da (“köylülüğü”) Büyükşehir yasalarıyla tasfiye ederek yok etmişti. Bu nedenle Türkiye’de üniversitelere doğru bir yoğunlaşma olmaktaydı.  Yukarıda da ifade ettik Türkiye’nin öğrenci stoku 26 milyona çıkmış, işsizlik oranları “öğrencilik” statüsüyle reel verilerden düşük görülmüş idi. Oysa fiilen ülkenin gerçek çalışan kesimi 20 milyon civarında ve bu nüfus da orta yaş ve üstü idi. Tarım ve hayvancılığın önü açıldığı takdirde, ülke nüfusu konut borçluluğundan kurtulabilecek, işsizler kırsal arazide geçim tutabilecektir. Ayrıca bu yöneliş, akrabalıkları yeniden canlandıracağından konut sayısı bakımından talep de düşecektir. İşsizlik tarım-hayvancılık esaslı kararlarla asgari düzeye indirilebilir.

“Hanif Türk” Paradigması 3 (İmam-ı A’zam’ın Sözünden)

Türkiye’de Hanefi-Mâtürîdî olduğunu söyleyen İslâmcılık düşüncesinin mensuplarının bu iddialarının metinlerine yansımadığı görülmektedir. İslâmcı düşüncenin söylemlerinde “Ehl-i kıble tekfir edilmez” prensibinin zaman zaman çiğnendiği ifade edilebilecektir.

Türklerin Hanefî-Mâtürîdî mezhebi itikadda taklit etmelerinin bilinçli bir seçimle gerçekleştiği düşünülmelidir. Türklerin benimsediği akaidin iki temel prensibi koruması gerekiyordu: 1) Türkler içlerinden “din adamı zümresi” çıkmasını meşrulaştırmayan bir teolojiyi (akaid ilkelerini) kabul ederek Hz. Peygamber’in getirdiği dine icabet etti; 2) Türkler Türk boyları arasındaki sosyo-politik yapıyı kıracak mezhebi bölünmüşlükleri de bertaraf etmeyi amaçladılar.

Bu nedenle mezhep seçimlerinde “en yalın haliyle iman etmekle kurtuluşa kapı açan bir teoloji”yi benimsediler. Bu teoloji, “iman dille ikrar, kalple tasdik” tanımından hareket ediyor ve “dinde zorlama yoktur” ilkesiyle de bağdaşıyordu.

Böylece birinci ilkeyle toplumu Batı’da görülen “Kilise ve Ötekiler” ikiliğine benzer “ruhban sınıfsal” parçalanmasına uğratmaktan koruyorlardı. Zira Türklerde ekonomik ayrışma “Hakan ve Yönetilenler” şeklinde tayin ediliyordu ve Hakan’ın “hakanlığı” da servetini halka “potlaç” olarak tahsis etmek şartıyla meşru kılınmaktaydı. Ayrıca Türklerde din adamları bir idarî zümre ve iktisadî sınıf haline gelmiyordu. “Türklerin eski dini Şaman’dır” diyenler dahi son tahlilde Şaman’ın aslında (ki aslında Kam’lık vardı) bir tür sağaltıcı, kâhin, büyücü olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Fuzuli Bayat, “Şamanlık dindir” ifadesinin hatalı olduğuna değinmektedir:

“Günümüzde Şamanlığın bir din olmadığı, ancak dinsel ve toplumsal işlevleri olan pratik bir inanca dayalı, toplumsal talebe cevap veren ve dini öğretisi olmayan bir esrime sistemi olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda Şamanlar bireysel faaliyet gösterdikleri için, kahinler gibi dini kültleri gerçekleştiren ve yöneten bir sınıf oluşturmazlar” (Bayat, 2006: 25).

Diğer taraftan Batı’da Kilise vasıtasıyla veya Doğu’da Şia vasıtasıyla bilinmektedir ki, “ruhban” ya da “din adamı zümresi” toplumdaki Allah inancından hareketle sosyo-ekonomik adalet talebinin üzerinde oturmakta ve kendilerine verdikleri imtiyazlı konumu koruyarak ekonomik bölünmeye neden olmaktadır. Bu bölünme “din adına” gerçekleştirilmektedir. Türk siyaset yapılanmasında dini zümrelerin “Hakan” tasavvurunu yıkmasına asla izin verilmediği alanda çalışma yapanların malumudur.

İkinci ilkeyle ise Türkler “ameli imanın varlığı bakımından mutlak sayan mezhebi bağlanışlara yönelmedi”ler. Göçebe bir toplum olduğu iddia edilen Türklerin genellikle kırsal toplumsal yapılarda kabul görmüş Eşari-Şafi ekole değil de şehir sistemlerinde benimsenmiş Hanefî-Mâtüridî ekole yaklaşması önemlidir. Dolayısıyla bu tercih aslında Türklerin “şehir” felsefesiyle barışık bir toplum olduklarını da ortaya koymaktadır. Türk toplumları tarih boyunca kendine mahsus bir “şehir” telakkisi ve pratiği içinde yaşamış, ancak bu “şehir pratiği”ni “yürüyen şehir” olarak hayata geçirmiştir. Türklerin kalıcı eserleri kamu malları olarak görülmüştür. Diğer ifadeyle Türkler kalıcılığı put (ruhban-belam), saray (mele), malikhane (mütref) mimarisi olarak ortaya koymamış, eserlerini “onlar esire, yetime, miskine karşılıksız yedirirler” (76 İnsan 8) ayetinin ifadesi olacak şekilde bina etmişlerdir. Türk mimarisinin kamu hizmetine adanmış mimari eserlere yönelmesi Hz. Hızır’ın iki yetimin babalarından kalan servetini korumak için duvarı tamir etmesindeki hikmetle mutabıktır. Bu nedenle Türk sanat eserlerinde “Tek Tanrı-Tek İlah” düşüncesi Türk Hakanlığının “Kut” inancının gereği olarak “Allah için yoksulu giydirmek, açları doyurmak, az milleti örgütleyerek çoğaltmak ve töreye dahil etmek” şeklinde ifade edilebilecek “potlaç” geleneğini dışa vurur.

Böyle bir yaklaşım toplumu da mezhebi esaslar üzerinden parçalamaya izin vermeyecektir. Dolayısıyla Türklerde “dinî anlamda öteki”, inanç ve ibadet yönünden “farklı” olan topluluklar değildir. Tam aksine Türk dini tasavvurunda “öteki”, Türk töresine düşmanlık yapan, Türk töresinden gelen “aile/yerleşme” düzenine saldıran tehdit bloklarını ifade etmektedir.

İmam-ı A’zam’ın aşağıya aldığım teolojisinden seçmelerin Yesevî-Horasanî-Bektaşi-Bayrami geleneklerle barışık olduğu görülecektir. İmam-ı A’zam, İslam’ı ikrar etmiş kesimlerin birbirini öldürmeye, tekfir etmeye, can-mal hürriyetine tecavüze fırsat vermeyen bu akaid (iman) ilkeleri ile bu coğrafyada yaşayan çoğul kültürlerin bir aradalığını mümkün kılmıştır. Aşağıdaki ilkelerle bizim de İslamcılık eleştirilerimizin fıkhî temelleri ortaya çıkacaktır.

İmam’ın tabiriyle “en büyük fıkıh iman bilgisidir.” Müslümanlar Anadolu’da Bizans ve Moğollarla çatışmışlardır. Geldikleri bölge barış-düzen kuran bir siyasal çatıdan yoksundur.

Osmanlıların Bizans topraklarında “topluluk” halinden “beylik-devlet” haline geçişinde Horasan Erenleri’nin ve Ahi-Bacıların “ahlâk-töre” esaslı çalışmalarının etkili olduğu artık görülmelidir. Bizans tebası olan halkın yerleşme bölgelerinde yurt tutan Horasan Erenleri ile Ahi-Bacıların dil, gelenek, yaşam biçimleri çarşı-pazarlarda yakından görülmüş, dikkatle izlenmiştir. Diğer ifadeyle Anadolu’nun yerleşik toplumları, bu coğrafyaya gelen Türklerin “töreli toplum” esaslarında kendi inançlarındaki yüksek ahlâkî değerleri görmüş ve onlarla benzeşmiştir. Bu benzeşmeyi hayata geçiren saik, Türk töresinin “doğru olmak”, “helal kazanmak”, “kul hakkına dikkat etmek” esaslı geçim tarzıdır.

Bugün yaşadığımız süreci de ilgilendiren Hanefî-Mâtürîdî teolojinin sosyo ekonomik dinamikleri harekete geçirecek şekilde yeniden dile getirilmesi İslamcılık akımının içine düştüğü mezhebî ve meşrebî ötekileştiriciliği bertaraf edebilecektir.

Bu çalışma aynı zamanda Müslümanların kapitalist topluma rıza geliştirmeleriyle ortaya çıkan adaletsizlikler karşısında mülkiyet sahipliğini “şirk” ile niteleyen Ali Şeriati gibi müelliflerin yaklaşımlarına da bir cevap olarak okunmalıdır.

“Hanif Türk”, Anadolu’yu şendiren ve onu “Türkiye” yapan milletin hareketidir. Hanif Türk, Anadolu’yu Türkiye kılan iradenin “töreli toplum” olmaktan geçtiğini hatırlayacak “feta” adam-kadınların uyanışına hem teolojik hem iktisadî hem de siyasal-teorik bir çağrıdır.

  1. EL FIKHU’L EBSAT adlı eserden:

Allah kötülüğü yaratır mı? Allah adil değil mi? diyenler için:

“Allah adildir, kötülüğü yaratmaz; kötülüğü insan amel eder” diyen gruplara İmam-ı A’zam şöyle dedi: O’na Allah şerri yarattı mı? diye sor. O buna ‘evet’ derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer ‘hayır’ derse de ki: “Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım / Min şerri mâ halak” (113 Felak 1-2) ayetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu ayet, Allah’ın şerri yarattığını haber vermektedir (Öz, 2010: 37).

“Allah, Allah olsaydı, kendisine küfür edilmesine izin vermezdi” diyenler için: 

O’na şöyle söyle: Allah’a iftira etmek kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? Evet, derse; Âdem’e isimlerin hepsini öğreten kimdir? Diye sor. Eğer Allah’tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Eğer, evet derse, şöyle sor: Kafiri kim konuşturdu? Eğer Allah konuşturdu, derse, kendi fikrine karşı çıkmış olur. Çünkü şirk kelam nev’indendir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlara şirk sözünü konuşturmazdı (Öz, 2010: 37). [İmam bu ifadesiyle Âdem’e öğretilen isimlerin içinde şirke ait kavramların da bulunduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kur’an insana küfür gerektiren şeylerin öğretildiği konusunda başka delil de verir:

“Tuttular da Süleyman’ın saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını ve Babil’deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey öğretmiyordu. Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler de Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi” (2 Bakara 102)]

“İman ile günah bir arada bulunursa ne lâzım gelir” diyenler için:

Soru: “İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirini işlemeyen kimseyi imanı kurtarır mı?”

Cevap: Onun işi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Allah’ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mü’mindir. Muaz b. Cebel Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, ‘Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihatta bulunan, köle azad eden, zekatını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin?” diye sordu. Muaz; ‘Onun için ateş vardır’ dedi. O genç, ‘Namaz kılmayan, oruç tutmayan, beyti haccetmeyen, zekatını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin?’ diye sorunca, Muaz b. Cebel: ‘Onun için Allah’tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç: Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de ‘Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok’ dedi (Öz, 2010: 43).

“Bir yerde masiyetler, kötülükler çoğalırsa uygulanacak fıkıh nedir” diyenler için:

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et. Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber’in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber ‘Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı yere giden kimse için Allah yetmiş sıddik ecri yazar’ (Buhari, Îman 12; İbn Mace Fiten 16) buyurdu (Öz, 2010: 43). [İmam-ı A’zam’ın bu fıkhı “Temkin Ekolü” olarak da tanımlanmıştır. Bu ekolün Kur’an’da delili Ashab-ı Kehf’te işaret edilmiştir.]

“Allah madem küfrü yaratıyor, niçin kafirlere azap ediyor” diyenler için:

İmam, “Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azab eder. Fakat Allah’ın bizatihi küfre rızası yoktur” dedi. Soruldu: “Allah, Kulları için küfre rızası yoktur” (39 Zümer 7) buyurduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya razı olur? Dedi: Allah onlar hakkında diler, fakat razı olmaz. Çünkü Allah İblis’i yaratmıştır, İblisi yaratmaya rızası var, fakat İblis’in kendisine rızası yoktur. Keza Allah, içkiyi ve domuzu yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur. Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah’ın razı olduğu şeyiiçmiş olurtdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblis’e ve fiillerine rızası yoktur. Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah’ın rızası vardır. Allah’ın emrettiğinin hilafına amel işleyen kimse onun dilemesi ile işlemiş olur, fakat onun rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyet işlemiş olur. Masiyet ise Allah’ın rızası hilafınadır. Allah kullarını, razı olmadığı küfürden dolayı azaba çeker. Fakat onların taatı terketmeleri ve masiyet işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azap etmeye rızası vardır (Öz, 2010: 47).

Günah işleyen kimsenin kafir olup olmadığı hususunda tereddüt edenler için:

Ona şöyle cevap verilir: “Yûnus’u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum / lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn” (21 Enbiya 87) dedi. Buna göre o, zalim mü’mindir, kafir ve münafık değildir. Hz. Yûsuf’un kardeşleri: “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçluyuz / Kâlû yâ ebânestagfir lenâ zunûbenâ innâ kunnâ hâtıîn” (12 Yûsuf 97) dediler. Bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildiler. Yüce Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e “Senin geçmiş ve gelecek günahını Allah’ın affetmesi için / Li yagfire lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhare” (48 Fetih 2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. Hz. Musa kıptiyi öldürmesi dolayısıyla günah işlemişti, fakat kafir değildi (2014: 49). [İmam bu satırlarda peygamberlerin de günah işlediğine işaret etmektedir. Bu yaklaşım kabul edilirse, sahabenin günah işleyebileceği, hiçbirinin “masumiyet imtiyazı”na nail olmayacağı söylenebilecektir.]  

2. OSMAN EL- BETTÎ’YE YAZILAN “RİSALETÜ EBU HANİFE” adlı risaleden:

Cemel ve Sıffin vakaları hakkında görüşünü soranlar için:

Hz. Peygamber’in ashabı birbiriyle savaştı. Karşılıklı savaşan zümrelerin, her ikisi de fiillerinde hak ve hidayete ermiş değillerdir. El-Bağıye=Mütecaviz zümre ismi sana göre nedir? Allah’a yemin ederim ki kıble ehlinin günahları arasında, adam öldürmekten, hele Hz. Peygamber’in ashabının kanlarını dökmekten daha büyük bir günah bilmiyorum. Çarpışan iki zümrenin sana göre isimleri nedir? Her ikisi de isabetli değildir. Eğer ikisinin de isabetli olduğunu söylersen, o takdirde bi’dat işlemiş olursun. Her ikisi de isabetsiz dersen, yine bi’datçi olursun. Eğer her ikisinden biri hidayet üzeredir, dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen, isabet etmiş olursun. Sana yazdığım bu hususu anlamaya çalış (Öz, 2010: 62).

Mü’min kimdir? diyenler için:

Bil ki, benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terkettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farîzaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İmanı ve ameli terkeden kimse ise, kafir ve cehennemliktir. İmanı bulduğu halde, farizaların bazısını terkeden kimse, günahkâr mü’mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğerr Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa, affeder. Ben Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, ‘Allah en iyisini bilir’ diyorum. Kıble ehli için senin de bundan başka düşündüğünü zannetmem (Öz, 2010: 62).

3. EL FIKHU’L EKBER’den: 

Mü’min kimdir? diyenler için:

İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine musavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. İslam, Allah’ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lugat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman, imansız da İslam olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, İslam ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir (Öz, 2010: 56).

4. EL FIKHU’L EBSAT’tan:

Mütecaviz kimselerle mücadele fıkhı nedir? diyenler için:

Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz” (4 Nisa 97); “Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin” (29 Ankebut 56) buyurmaktadır (Öz, 2010: 43).

Günahkâr kimsenin arkasında namaz kılmayı soranlar için:

Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir (Öz, 2010: 45).

5. EL ÂLİM VE’L MÜTEALLİM’den:

Günahkâr kimsenin durumu hakkında:

Allah’a şirk koşmak ötesindeki günahlar iki kısma ayrılır. Kul bu iki kısım günahtan hangisini işlerse işlesin, onun affı için dua etmek daha iyidir. Fakat ona beddua etsen de günahkâr olmazsın. Bu, sana karşı bir kötülük işleyen kimseye, beddua etmek yerine affetmenin daha iyi olması gibidir. Eğer bir kimse kendisi ile yaratıcısı arasında şirk koşmaksızın bir günah işlerse, ona merhamet edip şehadet hürmetine işlediği günahın affı için dua edersen, bu daha iyidir. Eğer onun helak olması için ‘Ya Rabbi, şu adamı günahıyla cezalandır’ şeklinde beddua edersen, günaha girersin (Öz, 2010: 16). [İmam, burada günahı 1) Kul hakkı kapsamında, 2) Allah’ın yasakladıklarına isyan kapsamında ele aldı. Kul hakkı konusunda af ile ilgili delil şudur: “Bir kötülüğü afvederseniz şüphe yok ki Allah da Afüvv’dür, Kaadir’dir / tuhfûhu ev ta’fû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ” (4 Nisa 149); “Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14). Af fıkhına razı olmayan mağdurun adaletle davranması ilke olarak getirilmiştir. Mazlumun beddua etmesinde mahzur yoktur. Allah ile kul arasındaki günahlar için ise (şirk koşmadıkça) İmam, günahkara yönelik “akıbetini cehennem eyle” diye duanın da günah olduğunu söylemiştir ki, bu yaklaşım İslamcılığın yaklaşımından önemli bir ayrışmadır. Bu ayrışma, Hanefi fıkhın ameli iman kapsamında görmemesinden kaynaklanır.]

Affedilecek günahlar: 

Allah’ın şirk haricinde mutlaka cezalandıracağı günahlar hakkında birşey bilmiyorum. Ehl-i kıbleden günahkâr olanların herhangi biri için, şirkten maada işlediği günahlar hususunda, Allah onu mutlaka cezalandıracaktır, şeklinde şehadette bulunmam. Bildiğim şudur ki; günahların bir kısmı affedilir. Fakat hangisidir? Bunu bilmiyorum. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz” (4 Nisa 31) buyurulmaktadır. Büyük günahların hepsini yahut affolunacak kusurların tamamını bilmiyorum. Fakat, Allah’ın şirkten başka bütün günahları affetmesi mümkündür. Çünkü “Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun ötesinde dilediği kimselerin günahlarını affeder” (4 Nisa 48) buyurmaktadır. Allah Teala kimi affetmek ister, kimi affetmek istemez, bunu bilemem” (Öz, 2010: 15-16).

Son Söz:

İslâmcılık Macaristan’dan Çin Seddine uzanan TÜRK ELİ’nde “bre imansız” söylemiyle “birlik” inşa edemeyecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Anadolu’da Moğol baskısı Bizans’ın egemenliğini zayıflatmıştı. Üstün ve etkin bir siyasal yapının eksik kaldığı böyle bir yapıda İslam’a çağıran Horasan dervişleri duygusal bir dil kullanarak “Tanrı sevgisi”nden bahseden toparlayıcı, dayanışmacı bir dil kullanıyordu. Bu dönemde ahi loncaları, bacıyan-ı rûm gibi teşkilatlar İslâm’ın ilkelerini “itikadî ötekileştirici” dille sunmaz, “teolojik tekfir” hareketiyle topluma mesaj vermezler. Tam aksine “töre”ye vurgu yaparlar. Buna göre örneğin “halkı aldatan esnafın pabucu dama atılır.” Yunus Emre’nin dizelerinde “dindarlık” değil “erlik”, “alplik”, “gönül yapmak”, “ahlâk değerleri” öne çıkarılır. Bu dil, Anadolu’da birliği tesis edicidir. Böylece gayr-i Müslim halkın da İslâm’a ve Türkçeye kalbinin ısınması sağlanır. Köse Mihal gibi tekfurun Osmanlılaşması, bu Horasan Erenleri, Ahi-Bacı toplulukları vesilesiyle olmuştur.

Diğer taraftan Yunus Emre’nin “dağdan doğru odun getirmesi” töreli toplulukların kul hakkına riayetini ifade eder. Yani kimsenin koruluğuna, bahçesine girmeyen bir “Türk” kimliği ortaya çıkar. Bu varlık, halkın hakkını yemediği gibi ona sofra açar. Böylece Yunus, Taptuk Emre’nin ocağına dağdan “doğru odun” getirirken dahi “haram ateş” üflememiş olur. Anadolu’da ahilerin “doğruluk”, “eline, beline, diline hâkim esnaflık” kriterleri de hangi dinden olursa olsun eli terazi tutan zanaatkârların arasında “birlik” tesis etmeye matuftur. Anlaşılacağı üzere Horasan erenlerinin dilinden dökülen “İslâmî söylem”in iktisadî işlevi “toplumcu”dur. Servet biriktirmeye yönelmemektedir. İşte bu ahlâk (töre) siyasal çatısını kaybetmiş 13. asır Anadolu ortamında Ahi-Bacı denetiminde bir “barış düzeni” getirir. Dindarlığın günümüzdeki söylem ve eylemi Horasan erenlerinin ahlâk-törelerini gözden kaçırmıştır. Dindarlığın görünürleştirilmesi günümüzde esas hedef gibi idealleştirilmekte, “dağdan doğru odun getirmek için cehd” ise fukaralık, zayıf ekonomik tutumlar olarak değerlendirilmektedir. Toplumcu, millî serveti halka yayıcı bir iktisat felsefesine bağlanan Horasan erenlerinin “bre imansız” söylemiyle değil de “Bir gönül yıktın ise, bu ibadetini bir sorgula” türünden başka bir söylemle hareket ettiği söylenebilecektir. Ebu’l-Hasan Harakanî (963-1033) de, “Allah katında ruh taşıyan herkes, dini, mezhebi sorgulanmadan Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır.” diyerek Anadolu’da 1071 öncesinde yurt tutmanın yollarını göstermiştir. Anlaşılacağı üzere Horasan erenleri 1071 Malazgirt Savaşı’ndan çok önce Anadolu’da varlık göstererek, “kendi iktisadî kurtuluşlarını” düşünen davet programı güden yapılardan çok farklı olarak, millet varlığının yurtlanması, şenlenmesi için gayreti öncelemiştir. Bunu daha sonraki yıllarda Hacı Bayram’da da görmekteyiz. Halk da Hacı Bayram-ı Veli’de görüldüğü üzere, kendisi gibi yaşayan, burçak yolan rehberlere saygı duymaktadır.

“Hanif Türk”, bu erenlerin, bacıların, ahilerin alp-yiğitlerin esaslarına bağlanmakla yani töreye bağlanmakla ilgili bir “ahlâk ayaklanması”dır.

“Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz” (Yunus Emre).

Hanif Türk, vavlı Türk, yani “töreli Türk” demektir.

  • Bayat Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yayınları, 2016
  • Öz Mustafa, İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, İFAV Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

Türk’ün Aile-Ocak Sistemi ve Sofra Hareketi

Türklerin Horasan’dan Anadolu’ya getirdiği model “aile” esaslı ordu-millet sistemidir. Milletin coğrafyaya yerleşmesi esasına dayanan bu modelde Türkler Rum (Roma) ülkesine ahi/bacı/abdal zümreleriyle yerleştirilmiştir. Türk ordusu gücünü “aile” sisteminden almıştır.

Anadolu’nun fethini 1071’le sabitleyen Türk düşüncesi, Sultan Alparslan’dan önce Anadolu’da faaliyette bulunan Ebu’l Hasan Harakânî’nin (ö. 1033) sofra düzeni ile milleti coğrafyaya yerleştirdiğini görmek istememektedir. Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî Hazretleri Anadolu’da sofra hareketi başlatmıştır. Sofra hareketi, bir gıda iktidarıdır ve Hz. Yusuf’un zamanında Mısır’da uyguladığı tatbikattır. Harakanî Hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını, inancını sormayın Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır. Türkistan’dan Şam’a kadar bir kişinin ayağına taş değse, onun acısı benim acımdır” diyerek Hz. Yusuf’un sofra düzenini Anadolu’ya getirmiştir. Bu hareket gerçekte toprağa yerleşme düzenini sağlayan bir fetih programıdır.

Sofra hareketi Anadolu’da köy ve mezralarda yüz binlerce ocağın doğmasına neden olmuştur. Bu ocaklar (Ahi ve Bacılar) toprağı işlemiş, değirmenler kurmuş, sürüler yaymış ve Türk ordusunun önünü açmıştır. Sofra hareketi, aile düzenidir. Anadolu’da ticaret yapmak, güvenli yol güzergâhı oluşturmak, konaklama hizmeti vermekle mümküne çıkmıştır. Bu da Ahi-Bacıların yolculara, seyyahlara, tüccarlara, âlimlere yaptığı sofra hizmeti ile gerçekleşmiştir.

Ahi-Bacıların Bizans yolları dışında yol güzergâhı oluşturması, Anadolu’daki yerleşik halkları Bizans’a bağımlılıktan kurtarmıştır. Türk ocak sistemi, aç kalmış her yolcuya aş vermiştir. Bu nedenle Türk derviş hareketi, halktan para dilenen sofi hareketi olmamıştır.

Türk dervişleri yerleşik halka “buğday mı istersin nefes mi?” demiş, kendi elinin emeği ile çalışan er-alp-yiğitleri yetiştirmeye yönelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli, kendi elinin emeği ile geçinmiştir. Yunus Emre, kul hakkına girmemek için dağdan odun yüklenmiştir.

Türk dervişliği fütüvvettir. Fütüvvet, “Hak rızası için ücret almadan halka hizmet” demektir. Dervişlik halktan himmet beklemek değildir.

Yahya Kemal’in de isabetle kaydettiği üzere bir coğrafya ordu ile değil millet ile fethedilir. Bu gerçeklik Arapların ve Moğolların Anadolu’da kalıcı olamamasını açıklamaktadır.

Türklerin Anadolu fethi bir “göçebe istilası” olmamıştır. Türk ocakları (ev-hane düzeni) ordu Anadolu’ya gelmeden çok önce bu coğrafyada değirmenler inşa ederek, bahçe-bostan açarak ülkenin iktisadî hayatını tesis etmiş, “Müslüman Pazarı” kurmuştur. Bu fetih programı Arap ve Moğol akınlarında görülmemektedir.

Anadolu’nun fethinde Bacıyan-ı Rûm Ahiyan-ı Rûm Abdalan-ı Rûm Gaziyan-ı Rûm Fakıyân-ı Rûm zümrelerinin topyekün yerleşme, toprakta yurtlanma faaliyeti görülmektedir. Bizans’a karşı “yort savul” demenin yolu ise fıkıhtır. Osman Bey, Karacahisar’ı fethettiğinde şehre fakı atamıştır. Türklerin Anadolu’ya Fakıyân-ı Rûm zümreleri ile gelmesi, Osman Bey’in şehre kadı ve müderris ataması, Horasan’da büyük bir ilim faaliyetinin çadır şehirlerde yürütüldüğünün kanıtıdır. Türk’ün ordu-millet modeli dünya Müslümanlarını İstanbul’un fethinin kazanımlarına ortak etmiştir. Türk teşkilatlanması, İran (Şii) ve Arap toplum ve iktisat teşkilatlanmasından tamamen farklıdır.

Türklerin İstanbul’u fethetmesi, bu ordu-milletin, ocak sisteminin Anadolu’ya yerleşmesinin olgusal neticesidir. Türk, İstanbul’u fethetmekle yeryüzünün bütün Müslümanlarını vizesiz, pasaportsuz olarak coğrafyalarda “hür” kılmış ve birbirine kardeş etmiştir.

Türk milleti 40 yıl önce 20 yaşında evlendirdiği evladı üzerinden 100 yılda 5 nesil alabiliyor iken bugün 30-35 yaşında evlendirmeyi umduğu evlatlarından 100 yılda 2,5 nesil alabilecektir. Türklük günümüzde “aile” ve ordu-millet töresine yüz çevirmiştir.

Biz töreye bakarak başka bir paradigmanın peşinde yürüyoruz. “Türk müsün gavur musun?” diye sormuyoruz. “Biz ev-ocak sahibi misin? Yoksa bekâr ve kısır yığınlara dönüştürülen toplum musun?” diye soruyoruz. Biz “yort savul” diyen ocakların fetih programını Moğol sürülerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz. Bu nedenle bize göre Türkiye’de bütün “İslâmî” denen programlar, bekârlığı müesses kılan “uzatılmış gençlik” çalışmaları olarak ocak sisteminden kopmayı hedefleyen bir kısırlaştırmayı ifade etmektedir. İslâmi denilen tüm gençlik oluşumları ve STK’lar farkında olmadan ev-beyt sistemini yok etmektedir.

Bugün Türk gençliği ebeveyninin sofra düzeninin kaynağı olan “aile-ocak” sistemini “eğitim” seferberliğiyle kaybettiği için küresel kapitalizmin yemek masasına oturmaya ve obezleşmeye mecbur kalmaktadır. Türk milleti sofrasından kalkıp kapitalizmin masasına oturmayı yükselmek, kalkınmak olarak gördüğünden beri “fly pan am drink coca cola” dizesinin muhatabı durumundadır.

Türklük bütün Doğu’yu ayağa kaldıracak bir iktisadî/içtimaî sistemdir. Allah’ın tüm nebilere vahyettiği “ev-beyt kurun” emrini hayat kılan Türk, Anadolu’yu bu ocak sistemiyle fethetmiştir. Tarih boyunca İslâm “tevhid ve aile” olarak tebliğ edilmiştir. Katolisizm, Marksizm, Feminizm ailesizdir ve bu tebliğle çatışan söylemlerden hareket etmektedir. Günümüzde “İslâmî” denilen gençlik hareketleri “içinizden bekârları evlendirin” emrini hayata geçiremedikleri oranda Batılı ideolojilerin ailesizliğine düşmekten kendini kurtaramamaktadır.

Aile, tevhid’in sünnetidir. Hz. Âdem cennetten ailesi ile indirilmiştir. Hz. Musa Firavunla mücadele için Mısır’a ailesi ile gönderilmiştir. Türk’ün Anadolu’yu fethi, aile-ocak sistemi ile olmuştur. Türk Bacı hareketi, Ahi-Feta yiğitlerin ailesi olarak hareket etmiştir. Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sâre, aileyi bozan Lut kavmini helâk için gelen iki meleğe sofra açmış ve Allah ona bir oğul müjdelemiştir.

Türklük, Anadolu’ya nebilerin sünneti olan aile ile geldi. Allah, Türk’e fetih verdi.

Evlenmek Kutsal Bir Hayat Birliği Kurmaktır

Oğuzhan Çağlar (Yeni Akit Gazetesi-İnternet): Evlilik ne demektir?

Lütfi Bergen: Evlilik ya da evlenmek “yeni bir ev kurmak” demektir. Bu da aralarında evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâhıyla gerçekleşmektedir. Bu anlamıyla “evlenmek” çift anlamlı bir kelimedir. Dikkat edilirse “beyt” kelimesi de böyledir. “Beyt”, bir yönüyle “ev” ve diğer yönüyle de “aile” anlamına gelir. Yine beyt kelimesi “mescid-kıblegâh” olarak da kullanılmıştır. Eski Türklerde “ev-bark” olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram da bu kutsallığı içerir. Bark kelimesi, “tapınak, mabet” anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır.

Ayrıca beyt kelimesinin “iki mısra”dan oluştuğu da hatırlanmalıdır. Mısra, vezinli, uyaklı şiir dizesidir. Demek ki, aynı vezinli, uyaklı iki mısra, beyt oluşturmaktadır. Mısranın bir diğer anlamı ise “kapı kanadı”dır. Bu anlamıyla kadın ve erkek birbirinin üstünü örterek kapıları kapatır ve otağı (odayı) tesis eder. Bu kapıların birinin içten diğerinin dıştan kapanması gerekir ki kapılar birbirini örtsün. Aksi halde “Amerikan kapı” olur ve kapı kanatları birbirini örtmez, bağımsız çalışır.

Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal hayat alanını ve kutsal birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise “ocak”tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılırarak “ocak” tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle “ev” sadece “evli” yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede “ev açma izni” verilmezdi. Bekârlar “bekâr odasında” kalabilirdi. “Ev açmak” kadın ve erkek için bir imtiyaz ve sosyal statüdür. Bu statüye erkek-kadın ancak nikâhla ulaşabilir.

Günümüzde modern hukuk sistemleri, toplumların temelini bu tür “cemaatik” oluşumlara dayandırmaktan özenle kaçınıyor. Çünkü kapitalizm için “aile” tüketim dışında kalma potansiyeli taşıyor. Düşünün ki, anne-babasını evine ve ailesine dahil eden bir sosyal birim anında “yaşlılar evi” anlayışını kıracaktır. Bu yaşlılara evde bakan oğul/kız, toplumun yaşlılar için öngördüğü bina, personel, yemek, bakım-onarım, yatak masraflarını asgari düzeylere çekecek, minimize edecektir. Aile kırılırsa herkes kapitalizmin müşterisi olur.

Oğuzhan Çağlar: Evliliğin Türk kültüründeki ve İslam uygulamalarındaki yeri ve önemi nedir?

Lütfi Bergen: Evlilik “ev kurma” kavramını da içerdiğinden kadın-erkek evlenmekle mahalleye katılma hakkı elde etmekteydi. Erkek, evlenmedikçe çalıştığı iş kolunda “usta” olamazdı. Aynı uygulama Osmanlı timar sisteminde de geçerlidir. Dirlik araziye yerleştirilen çiftçinin karısı ve çocukları olmak zorundaydı. Bekâra timar araziyi işletme hakkı verilmezdi. Yani evlenmek ekonomik istiklalin ve ehliyetin ilanıdır. Bu istiklal kadın-erkek için aynı etkiye sahipti.

Evliliğin sosyal hayatın inşasında da iktisadî niteliğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bugün kadınlar evlenirken baba evinden geçimliklerini sağlayacak bir servet almıyorlar. Aileler kızlarını okutarak “ücretli” kılmaya dönük bir yaklaşım geliştirmektedir. Oysa Türk töresinde kadının babasından alması gereken Çeyiz-Cihaz denilen bir hakkı vardır. Çeyiz-Cihaz, çoğunlukla bir koyun sürüsü, düveler, atlar, dokuma tezgâhı, meyve bahçesi, tarla, mera gibi bir geçimliktir. Türkiye’de bu gelenek, evlenecek kıza bir sandık dantelli havlu, yastık kılıfı, çarşaf verilerek yozlaştırılmıştır.

Bugün kadın okuyor, diyelim öğretmenlik diploması alıyor. Ancak atanamıyor. Bu kadına ailesi tüm öğretim hayatı boyunca belki 80-100 bin TL harcıyor. Kadın mezun olduğunda bir de yüksek lisans yapıyor. Ailenin harcadığı para yanında bir de öğrenim kredisi nedeniyle mezun kişinin ödemesi gereken 40-50 bin TL borcu oluyor. Bahsi geçen bu meblağlar, yani öğrenim masrafları ve öğrenci kredisi toplamı yaklaşık 150 bin TL’dir. Kadın tüm öğrenim hayatı boyunca aile içi emeğin “imece” değerlerinden de soğuyor. Dolayısıyla evlendiğinde eşiyle ilişkisini de “Ev hanımı olursam ev içi emeğimin ücretini alırım. Yok, çalışan kadın olursam, kendi emeğimin ücretini kendimi geliştirme masraflarına harcamam gerekir” denklemiyle kuruyor.

Geleneksel toplumda ise kadın babasından Çeyiz-Cihaz alacağını bildiği için “ev içi emek sömürüsü”ne uğradığını düşünmez. Kocasının evine gelirini sadece kendisinin kullandığı tarla, sürü, mera, atlar, dokuma tezgâhı gibi iktisadî servetle gider.

Yine geleneksel toplumda erkeğin de babasından alacağı Kalın hakkı vardır. Eski Türklerde Kalın, baba tarafından ödenmediğinde oğul babasından zorla alabilirdi. Kalın, kız tarafına verilir ve dört parçadır: 1) Kızın annesine süt hakkı; 2) Kızın babasına, düğün masrafı olarak, 3) Kızın ailesine, kızın ihtiyaçlarına karşılık olarak, 4) Kızın kendisine. Dikkat edilirse kadın hem evlenirken hem de kızını evlendirirken pay almaktadır. Bu nedenle “kız” eski Türklerde değerli sayılırdı.

İslâm’da ise evlilik sırasında doğrudan kadına verilen Mehir hakkı vardır. Bazı mezheplerde mehir verilmedikçe evlilik sahih değildir. İslâm fıkhında da bekârın kendi başına ev açmasına izin verilmemiştir. Ashab-ı suffa uygulaması bununla ilgilidir. Hz. Peygamber’in (asv) “Evlenmeye muktedir olduğu halde evlenmeyen benden değildir” dediği rivayet edilmektedir. Kur’an, “İçinizden bekâr olanları nikâhlayın” (24 Nur 32) ayetiyle de toplumun temelini “aile” üzerine yerleştirir. Evlilik hem eski Türk töresinde hem İslâm fıkhında küfüv=denk kişiler arasındaki bir akittir. Çeyiz-Cihaz, Kalın, Mehir uygulaması bu hususu sağlamaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun içine düştüğü sıkıntının temel sebepleri nelerdir?

Lütfi Bergen: Gelenek eleştirisi Türk toplumunu Batı tipi bir sosyal yapıya yönlendirmektedir. Son 150 yılda önce Çeyiz-Cihaz geleneği bozuldu. Babalar kızlarına paylarını vermediler. Ayrıca bazı bölgelerde Kalın, Başlık haline geldi. Başlık parası bir tür kadının “evlilik yoluyla satış bedeli” özelliği taşır. Evlenecek kız, bundan bir pay almaz. Gelenekteki bu yozlaşmayı gören idareciler Avrupa hukukunu aktararak medeni hayatı inşa etmek istemiştir. İkinci bir konu toplumumuzun kentleşme ve okullaşma süreci içinde denklik=küfüv hassasiyetini yitirmesinden doğan çatışmalardır. Evliliği sürdürmeyi sağlayacak geleneksel yapılar yıkılmıştır.

Türkiye’de dindarlar “aile” tanımı yapamamaktadır. Bu durum ailenin Batı’da tanımlanarak ülkemiz mevzuatlarını belirlemesi neticesine yol açmaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun eski önemine ve işlevine kavuşturulması için neler yapılmalıdır?

Lütfi Bergen: Öncelikle toplumuntemelinin “aile” olduğu hususu dindarlar tarafından teslim edilmelidir. Türkiye’de dindarlık İnsan Hakları teorisinin “birey” kavramını referans almaktadır. Geleneksel düşüncede “aile” deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Yani “aile” mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek “konut kredisi” borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın “aile” tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, “aile” olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de evlilik son 20 yıllık süreçte “borçlanma” anlamına geliyor. Oysa gelenekte “ocağın tütmesi” anlamını haizdi. Dindarlar “ev” edinme yollarını değiştirmedikçe “evlilik” ve “aile” hakkındaki mevcut kafa karışıklıklarını aşamaz.

Not: Bu röportajın özeti 16 Ağustos 2019’da şu sitede yayımlanmıştır: https://www.yeniakit.com.tr/haber/lutfi-bergenden-evlilik-karsiti-soylemlere-tepki-evlilik-kutsal-bir-hayat-birligi-kurmaktir-888216.html