Skip to content

Posts from the ‘Medeniyet’ Category

Medeniyet Notları 2: İslâmî Düşünce ile Cumhuriyet Modernleşmesinin Sürekliliği

Osmanlı son dönemi ve erken Cumhuriyet dönemi aydınlarının düşüncesinde Avrupa uygarlığının temel vasfı 1) sanayileşme, 2) kentleşme olarak ortaya konulur. Türk düşüncesi 1800’lerden itibaren Avrupa’yı bu “olgusal gerçeklik” ile yorumlamış, “uygarlaşmak” için zikri geçen iki özelliği Türkiye’ye giydirmek istemiştir.

Mahmut Esat Bozkurt, Türk Devrimi’ni ele alırken, komünizme karşı devlet sosyalizmini savunmakta ve bunun iki örneği olarak Almanya ile Türkiye’yi vermektedir:

“Komünist sistem ne olursa olsun tatbik kabiliyeti gösteremedi. Halbuki devlet sosyalistliği pratiktir. Tatbik kabiliyetine maliktir. Almanya bunun en büyük misalidir. [Almanya] iç ve dış bakımından ekonomik ve sosyal kalkınmasını sosyal demokrasisine, şimdiki devlet sosyalizmine borçludur. Bugünkü Türkiye’miz, bunun en yakın ve en güzel örneğidir (…) Türk milleti, medeni bir millet sıfatıyla memleketi şimendüferlerle, yollarla, kanallarla, fabrikalarla imar etmek, sömürgecilikten kurtulmak için sanayiini korumak, ziraatini inkişaf ettirmek, ulusal ticaretine genişlik vermek mecburiyetinde idi. Başka türlü XX. asırda hiçbir mana ifade edemez, yaşayamazdı. Bütün bunları başarmak için kalın sermayeye ve bilgiye muhtaç idi (…) Bize her yönden uyan ekonomik politika, Devletçilik, Devlet Sosyalistliği idi. Bu kabul edildi. Artık iktisadî teşebbüsü devlet ele alacak ve sermayeyi o bulacaktı (…) Bu politika bize hem dışa karşı himayeyi yapacak hem parayı bulacak hem bilgiyi getirecek hem de muhtaç olduğumuz işleri başartacaktı (…) Yaptığımız yollar binlerce kilometreyi buldu. Demiryollarımız sekiz bin kilometreye ulaştı. Şeker, mensucat, kâğıt, cam, demir, kumaş ve saire fabrikalarımız harıl harıl işlemeye başladı (…) Bence en büyük eksiğimiz henüz motörü yapmak kudretini iktisap etmemiş olmamızdır. XX. asır motördür. Motör medeniyeti çağındayız.” (Bozkurt, 1940: 394-395).

Avrupa uygarlığını “motor medeniyeti” olarak tanımlayan Mahmut Esat Bozkurt, sanayi ve ticaretin de tarıma “halef” olması gerektiğine inanmaktadır:

“Muhakkak bir prensiptir ki topraktan başka geliri olmayan yerde, büyük mülkler yavaş yavaş küçükleri yutarlar. Toprak mahsulünden başka bir şey yoksa, ufacık bir paya malik olan, sonunda ya ihmalinden yahut mevsimlerin ittirazsızlığı yüzünden ihtiyaçlarından mahrum olacaktır. Bu suretle zengine muhtaç olacak, ondan ödünç alacak, zengin de tasarrufundan ödünç vererek fakirin gayet küçük arazisini elinden alacaktır. Zengin fakiri fakirleştirdikçe, artan bir fazlalıkla kendisine bağlar. Ve giderek hizmetini görmek şartıyla kendisini boğaz tokluğuna çalıştırmak teklifinde bulunur. Küçük arazi sahibi bu suretle hizmetçi olur. Kanun müsaade etse, zengin onun hürriyetini bile satın alabilir! Çiftçide bu suretle hürriyet kalır mı? Bu esaret yüzünden tabiatın kendisine verdiği bütün istiklalini feda eder, toprak onu bağlar. Çünkü onu toprak yaşatmaktadır (…) İnsanların şehirlerde toplu bulunması, zayıflara, adet itibarıyla kuvvetliye karşı koymak durabilmek imkânını bahşeder. Bu da sanayiin ilerlemesiyle mümkünüdür. Çünkü sanayi, toplanmayı çoğaltır ve daimî kılar (…) Kuvvet, servetlerin toplandığı ve sarf edildiği yerlerde durur, oralarda bulunur bu suretle çiftçi millet sanayii ihmal ettikçe sanayi ona meçhul kaldıkça toprak yegâne servet oldukça, Aristokrasi duruma hâkim olmakta devam eder gider. Medeniyetin son merhalesine varabilmek için, sanayiin ve ticaretin çiftçiliğe halef olması lâzımdır (…) Sanayi ve ticaret halk içine girince ve böylelikle çalışkan sınıf içinde bir servet vasıtası olunca siyasal kanunlarda bir ihtilâl hazırlanıyor demektir. Çünkü servette yeni bir tevzi, kudret ve salahiyetler yepyeni bir tevzii (bölüştürme) icap ettirir. Tıpkı topraklara tasarruf’, aristokrasiyi yarattığı gibi, sanayi mülkiyeti de halk hâkimiyetini yaratır. Halk hürriyetini kazanır.” (Bozkurt, 1940: 241-243).

Mahmut Esat Bozkurt’un 1940’da yayımladığı kitabında vurguladığı iki düşünce var. Birincisi: Türk milleti “medeni bir millet” olarak memleketi, lokomotiflerle, yollarla, kanallarla, fabrikalarla imar ederek sömürgecilik tehdidinden kurtulmalıdır. İkincisi: Türk milleti tarım toplumu olmaktan kurtulmalı, nüfusunu şehirlere yönlendirmelidir. Zira çiftçi millet sanayii ihmal etmekte, böylece büyük toprak sahibi onun toprağını ele geçirmektedir. Tarım toplumu ise aristokrasiyi beslemektedir. Oysa sanayii ve ticaret, nüfusu şehirlerde toplayarak yeni bir bölüşüm adaleti getirmekte ve böylece mülkiyet üzerinde halk hâkimiyetini mümkün kılmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt, tarımda inkişaf etmenin yolunun makineleşmek olduğunu ileri sürmektedir.

Türkiye’de İslâmcılık düşüncesi, Mahmut Esat Bozkurt’un fikirlerini benimsemektedir. Mahmut Esat Bozkurt’un sanayileşme meselesinde Almanya’yı örnek vermesine karşılık Erbakan Hoca da “Davam” kitabında Almanya’yı örnek vermektedir. Aynı şekilde Necmettin Erbakan da siyasetini tarımda makineleşme üzerinde bina edecektir. Her iki siyasetçi de “motor” vurgusu yaparak sömürgeciliğe karşı konulması gerektiğini ve feodalizme karşı halkı koruyan bir düzenin tesis edilmesini teklif eder.

“Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmıştı. Neredeyse ayakta tek bir bina bile yoktu. Almanya’da kaldığım bu süre içinde, Almanya’daki ağır sanayi hamlelerini ve faaliyetlerini bizzat yerinde görme imkânı bulduk. Bütün bu çalışmalar, Almanya-Ruhr sahasında gördüğüm fabrikalar, Türkiye’de de ağır sanayi hamlesi başlatılması fikrinin bizdeki ilk kıvılcımları oldu. Yerli bir motor sanayi kurmanın ve tamamen yerli olan fabrikalara sahip olmanın, Türkiye gibi yoksulluktan yeni çıkmaya çalışan bir ülke için ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anladım. ‘Millî Ağır Sanayi’ fikri o günden sonra Millî Görüş Davası’nın en önemli hedeflerinden biri olarak hayatımızda yer aldı. Almanya’daki çalışmalarımız sırasında bizi etkileyen ve üzen bir olay da şudur: Biz o fabrikalarda bir yandan çalışıp bir yandan araştırmalar yaparken, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun Alman fabrikalarına verdiği motor siparişlerini gördük. Bu görüntü, bizim Türkiye’de bir ‘Millî Motor Sanayii’ kurma kararlılığımızı iyice pekiştirdi. Bunları bizim milletimiz, tamamen kendi imkânlarıyla yapabilirdi. Türkiye’nin ilk millî sanayi örneği olan, Gümüş Motor Fabrikasını, memleketini ve milletini seven 200 ortakla kurmamızın temelinde de işte o görüntü yatar.” (Erbakan, 2014: 7).

Bütün bu benzeşmeye rağmen İslâmcılık fikrinin ekonomi-politiği ile Cumhuriyet modernleşmesinin ekonomi-politiği arasındaki farkı, Türkiye’nin dahil olacağı uluslararası topluluğun adresi belirlemekteydi. Nitekim Necmettin Erbakan’ın “medeniyet” kavramına verdiği anlamın “İslâm devletleri topluluğu” yaklaşımıyla anlamlandırdığı görülmektedir:

“Yani, Avrupa Birliği’nin temeli Hristiyan medeniyetine dayanmaktadır. Bizim medeniyetimiz ise İslam’ın asırlar boyu insanlığa saadet getiren ve hakkı üstün tutan ulvi prensiplerine dayanmaktadır. Tarih boyunca insanlığa saadet getiren bizim medeniyetimizi bırakıp da Hristiyan medeniyetini benimsemeye kalkışmak en büyük şuursuzluktur ve asla kabul edilemez. Böyle bir vahim hata, ancak bizim medeniyetimizin ne olduğunun idrak edilememesine dayanır. Biz bin yıl insanlığa ışık tutmuş bir milletiz. Bize yaraşan, insanlık ve ahlak çöküntüsü bakımından bir felakete giden Batı’nın arabasına atlamak değildir. Bize yaraşan Müslüman ülkelerle adil, Hakk’a dayalı bir birlik kurmak, Batı’ya da Doğu’ya da örnek olmaktır. Bizim milletimizin vazifesi budur.” (Erbakan, 2014: 120).

Diğer taraftan Mahmut Esat Bozkurt’un sanayileşme meselesinde gerekli olan sermayeyi “sosyalist devlet” (sosyal devlet) politikalarına bağladığı ve aslında Osmanlı mülkünde ortaya çıkmış feodal beylerin topraklarının halka (devlete) devredilmesiyle elde edilmesi gerektiği kanaatinde olduğu söylenebilir. Zira Bozkurt’a göre aristokrasinin temeli topraktır. Monarşinin temeli umumi kuvvettir. Demokrasinin temeli ise servettir. Feodal rejimin en büyük enerjisi mülkiyetten ve o da topraktan gelmektedir. Böylece aristokrasi her şeye hükmetmekteydi (Bozkurt, 1940: 245). Necmettin Erbakan ise sanayileşme politikasını hayata geçirmek için Arap sermayesine güveniyordu. Ona göre Arap sermayesi Türkiye’ye çekilirse, Türkiye Arap dünyasına emtia ve savaş uçağı satarsa, dev bir ülke haline gelecektir:

“Ama bir an için (…) düşünün. Biz Müslüman ülkelerle beraber bir Ortak Pazar kurduk. O zaman ne olacak? 1, 5 milyarlık büyük bir İslam âlemi var. Müslüman ülkeler Avrupa gibi doymuş değildir. Her türlü ihtiyaca açtır. Çünkü bugüne kadar sömürülmüş, hep geri bırakılmıştır. Bu ülkelerin içerisinde teknolojik bakımdan en fazla ilerlemiş ülke de Türkiye’dir. Türkiye öyle bir noktadadır ki bugün birazcık gayret etse uçağını, tankını kendi yapar, fabrikalarını kendi kurar. Bugün Suudi Arabistan’ın ABD’ye bir defada verdiği uçak siparişinin miktarı 5 milyar dolardır. Şu an Amerika’da uçak sanayisinde 700 bin kişi çalışıyor. Bu 700 bin kişinin 300 bini Amerikan Ordusu’na, 400 bini dışarıdaki siparişlere, yani Müslüman ülkelerden gelen uçak taleplerine çalışıyor. Bu siparişler bize gelse ne oluruz? Biz birdenbire dev bir ülke hâline geliriz. Dünyanın siparişi, dünyanın parası, dünyanın işi. Kimse peşimizden yetişemez. Bu kadar büyük bir tarihî fırsat [vardır].” (Erbakan, 2014: 122).

Görüldüğü üzere gerek Mahmet Esat Bozkurt gerekse Necmettin Erbakan aynı ekonomi-politik yaklaşımla Batı uygarlığının benzer bir formunu Türkiye’ye teklif etmekteydi. Her iki siyaset de Avrupa uygarlığını nüfusu kente çekmek ve endüstri devrimi gerçekleştirmek sürecinin neticesi görmekteydi.

Ancak bu politik vizyon Türkiye’nin kentleşme-sanayileşme sürecinde bir noktayı atlaması ile netice verdi. Avrupa uygarlaşması “kent oluşumu” esasına dayanırken Türkiye’de uygarlaşma-modernleşme süreci “metropolleşme” şeklinde vücut bulmuştur. Bunun kanıtının Türkiye’de “kent kanunu” bulunmaması, “büyükşehir yasası”nın bulunması ile göstermek mümkündür.

Anlaşılacağı üzere Batı uygarlığına geçme düşüncesi Türkiye’de sadece Batıcıların ütopyası olarak değerlendirilemeyecektir. Örneğin Yahya Kemal, Boğaz sırtlarında otoyollar istemiştir. Necip Fazıl, hayalindeki kenti “İslâm Metropolü” olarak tanımlamıştır. Türk düşüncesinin milliyetçi, İslâmcı, sol mütefekkirleri uygarlaşma ideali ile kentleşme idealinde buluştuğundan Türk siyasal sisteminde ideolojik ayrılıklar “laiklik” meselesi üzerinden gerçekleşmektedir.

İdeolojik kümelerin aynı ekonomik programı güttüğü ortaya çıktığına göre artık bu yapay didişmeyi bırakması gerekmektedir. Türkiye’nin jeo-politiği, onun artık Batı bloğunda da İslâm ülkeleri bloğunda da sıkıştırılmayacağını, tam aksine bağımsız bir bölge tasavvurunun merkezine yerleştiğini göstermektedir. Medyaya yansıyan habere göre dünya helal et ticareti potansiyeli 7 trilyon dolar düzeyindedir. Helal et dışında gıda ve ihtiyaç malları ticareti potansiyeli de düşünüldüğünde Türkiye yaklaşık 17 trilyon dolar potansiyelin merkezindeki ülkedir. Türk bölgesi, Macaristan+Balkanlar+Kuzey Afrika+Hicaz Sahası+Kafkasya+Oğuz sahası (Hazar Gölü’nün doğusu ve batısı) ile oluştuğuna göre Muasırlaşmak, İslâmlaşmak, Türkleşmek ideallerini yeniden tartışmanın gerekliliği ortaya çıkmıştır.

  • Bozkurt Mahmut Esat, Atatürk İhtilâli, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1940.
  • Erbakan Necmettin, Davam, MGV Yayınları, 2014.

Medeniyet Notları 1: Doğu’yu Örgütleyememek

İslâmcı düşünce İslâm medeniyetinin iki kurumun (medrese ve tekke) bozulmasıyla “tatile girdiği” teziyle hareket ediyor. Bu tezi ileri sürenler tarihte medrese ve tekkenin Sultan Alp Arslan ve Melikşah döneminde “Türk Barışı” tesis edilmesiyle hayat bulduğunu unutmaktadır.

Nitekim eğer medrese ve tekkeye Hz. Peygamber’in siyerinden hareketle bir konum belirleyeceksek onların kendi başına İslâm medeniyetini inşa etmiş olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Hz. Peygamber önce fazıl bir TOPLUM (Medine) inşa etmiş, medrese (maarif-mektep) ve tekke (tasavvuf) Ashab-ı Suffa kurumuyla Medine’nin inşasına bağlı olarak varlığa geçmiştir.

İslâmcı düşünce Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan “medeni toplum” hamlelerinde medrese ve tekkenin Türklerin inşa ettiği Türk Barışı’nın bir neticesi olarak varlığa çıktığını görmemektedir. İslâmcılar, eğer “önce mektep-tekke inşa edilir ve ardından Medeniyet zuhur eder” diyorsa, Hz. Peygamber’in Mekke mücadelesinde bunu örneklemek zorundadır.

Medine, mektep-tekke çalışmalarıyla inşa edilmemiştir. Halk arasındaki ihtilafları ortadan kaldıran Fazıl Ordu ile Yesrib’de medine kurulmuştur.

Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar nasıl Yesrib’e hicret ederek Medine’yi tesis etmiş ve Yesrib’deki Evs-Hazreç arasındaki 120 yıl süren savaşı dindirmişse, Osmanlı da Bizans topraklarında yerleşirken aynı zihniyeti yeniden güncellemiştir.

Anadolu’nun fethinde dahi Sultan Alparslan’ın başarısının Bizans ordusundaki Türkleri kendi safına çekebilme kabiliyetinden geldiği görülmektedir. İslâmcı düşünce “1071 ile Anadolu kapıları Türklere açıldı” görüşünü savunmakta olduğuna göre, öncelikle Bizans’ın Doğu halkları üzerindeki baskısının Fazıl Ordu ile bertaraf edildiği ikrar edilmekte demektir.

Sultan Fatih de İstanbul’u fethederken Bizans’ın Doğu (Ortodoks) halkları üzerindeki vergi ve boyunduruk düzenini kırmak amacını taşıdığını ortaya koymuş, Ortodoks Hristiyanları kendi safına çekmişti.

Osmanlı’nın Batı karşısındaki başarı kazandığı asırlarda ortaya koyduğu özellik, bilim-teknoloji üstünlüğü değildi. Osmanlı, Anadolu’da Bizans’a ve Roma’ya muhalif tüm kültürel öbekleri mezhep/din/etnisite demeden birleştiren bir “Türk” kimliği inşa ederek Doğu’yu Batı’ya karşı ayaklandırma becerisini gösterdi. Bugün Batı’nın Doğu üzerindeki gücü, Ortodoks Hristiyan dünyanın Roma’nın yanında durmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin hangi kültürel-siyasi sorununa gidilse, altında yatan gerçek sebebin Doğu kimliğinin parçalanmışlığından, farklı inanç ve etnisite asabiyetlerinin birbirine düşman kültürel adalar haline gelmesinden kaynaklanan bir kan davası bulunduğu görülür.

Hz. Peygamber’in (asv) Yesrib’te Evs ve Hazreç kavimleri arasındaki yüz yirmi yıllık kan davasını sonlandırdığı için Medine’yi kurabildiği gibi, Türkler de Anadolu’da kan davalarını durduran EMİN bir toplum olabildiği an Medinetü’l Fazıla tesis edebilmiştir.

Türkler tarih boyunca Ortodoksların nazarında Roma’yı “öteki” kılmayı başarabilmiş ve “Doğu”yu örgütleyebilmişti. Osmanlı’nın Batı karşısında başarısızlığa uğraması ise, Osmanlı siyasal düzeninin Doğu’nun Batı’ya karşı direnişini örgütlemekten vazgeçmesiyle ilgilidir. Osmanlı, Doğu’yu yutmaya kalktığında “Batılılaştı” ve Doğu’yu da dağıtmış oldu.

Batı toplumlarının en önemli hasletlerine de aynı perspektifle nazar etmeliyiz. Batılı toplumların başat üstünlüğü bilim-teknoloji (ki bunu Müslümanlardan aldılar), refah (ki bunu dünya halklarından çaldılar) değildir. Batılı toplumlar kendilerini kemiren mezhep, din çatışmalarını ve mülkiyet kavgalarını aşan ahlâk-adalet idesinde birleştiler. Onların hasletleri budur.