Skip to content

Posts from the ‘Milliyetçilik’ Category

Hanif Türk Paradigması 6 (Ordu-Millet Amentüsü)

“Hanefî-Mâtürîdî’yim” diyen bazı adam-kadınların görüşlerini beğenmedikleri kişileri tekfir ettikleri görülüyor. Bu amelleri nedeniyle mezkûr kişiler Hanefî-Mâtürîdî bağlanıştan huruç etmektedir. Bilindiği üzere “akîde”, “akâid” veya “itîkâd” kelimeleri “bağ-bağlanma” anlamına gelmektedir. İslâm ile Türk’ün bağlanışı hangi düzeydedir?

“İman dille ikrar, kalple tasdiktir; ehl-i kıble tekfir edilmez” ilkesiyle hareket eden Türkler Hanefî-Mâtürîdî akaidini içtimaî hareketlerinin ekonomi-politik yapısına uygun gördükleri için kabul etmişlerdir.  

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten aktardığına göre Türkler, İslâm merkezlerinin kozmopolit havası içinde yetişen [Arap ve Fars-LB] kardeşlerinin aksine, hudut boylarında Müslümanlaşmıştı. Dolayısıyla onların aldığı İslâm terbiyesi daha başlangıçtan beri hudut boylarının hususî vasıflarını kazanmıştı. Abbasi devri Bağdat’ının incelikleri veya rehaveti, karışık şehir medeniyetinin müsamahası ve renkliliği yahut mekteplerin titiz veya teferruatçı katılığı onlara göre değildi. Onların imanı hâlâ ilk Müslümanların eski ateşi ve dürüstlüğü ile dolu ‘militan iman’dı. [Türkler] Amentüsü savaş narası ve doğması silah başına davet olan bir savaş dini [olarak Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm’a iman etti-LB]. Osmanlı Türk’ü için imparatorluk, ilk Müslümanlığın bütün anavatanlarını da [darü’l İslâm-LB] içine almak üzere, bizzat İslâmiyet manasını taşıyordu. Osmanlı tarihlerinde İmparatorluk topraklarına “İslâm ülkeleri”, askerlerine “İslâm askerleri” denirdi. Halk da kendisini her şeyden önce “Müslüman halk” olarak düşünürdü” (Güngör, 1995: 105).

Erol Güngör, Bernard Lewis’in “Gariptir ki Türkiye’de Türk isminin hemen hiç kullanılmadığı devirlerde Batılılar bu ismi “Müslüman” kelimesine eş manada kullanıyorlar ve Batılılar ihtida eden şahsa, Fas’ta veya İsfahan’da dahi olsa “Türk oldu” diyorlardı (Güngör, 1995: 106) beyanını da nakletmektedir.

Anlaşılacağı üzere Batılılar birinin etnik kökenine bakılmaksızın Müslüman olduktan sonra “Türk ordu-millet teşkilat düzeni”ne katılmasını da “Türklük” ile karşılamaktaydı. Böylece “Türk seciyesi” gerek Arap ve gerekse Fars Müslümanlığından pek çok noktada ayrılmaktaydı.

Öncelikle Türkler “Hakanlı devlet” sistemi ile hareket etmektedir. Bu model Arapların özellikle Yezid’den itibaren geliştirdikleri “devlet” modelinden farklıdır. Nitekim Erol Güngör, Bernard Lewis’ten iktibas ettiği metinle bu farklılığa da işaret etmektedir: “Abbasi halifelerinin hangisi ilk Osmanlı sultanlarının sahip oldukları sadakat duygusuna, dini ve ahlâkî idealizmlerine kıyas edilebilir bir yücelik göstermiştir? Ölmek üzere bulunan bir ihtiyar Kanuni Sultan Süleyman’ı bir yeni Nemçe seferinin eziyetlerine tahammül ettiren ve onu payitahtın rahat hayatından alıp savaş meydanının çetinliklerine ve muhakkak bir ölüme götüren müthiş vazife aşkı kimde vardır?” (Güngör, 1995: 106).

Anlaşılacağı üzere Türk devlet sistemi ordusunun önünde gaza eden Hakan tasavvuruna bağlı olarak hayat bulmuştur. Ancak Türk devlet modeli, Hakan yanında Metin Kunt’un da ifade ettiği üzere “Osmanlılarda “bey” herhangi bir aileden değil ancak Ertuğrul ailesinden seçiliyordu (…) Beylik ailesinden birisi toplumun desteğini kazanmakla bey olabiliyordu. Mesela Ertuğrul Bey öldüğünde, kardeşi Dündar Bey’in beylikte gözü olduğu halde toplumun sözü geçer kimseleri (aksakallılar-LB), Ertuğrul oğlu Osman Bey’i desteklemişlerdi (…) Söğüt ucunun en değerli kişisi ahi şeyhi Edebalı idi. Bir kent grubu olan, çarşı-pazar töresini temsil eden ahilerin en önde gelen şeyhlerinden Adebalı’nın neden Söğüt çevresine yerleştiği meraka değerdir. Belki de Edebalı, Anadolu’nun geleceğinin uç boylarında gelişeceğine inanmıştı. Kızını Osman Bey’e vermesi de aynı düşünce ile olmuş olabilir. Bu evlenme sayesinde Osman Bey’in sadece Söğüt civarında değil, Anadolu içlerine kadar ünü duyulmuş, Edebalı’nın ve dolayısıyla ahilerin desteğini kazanmıştı. Ahiler ise Osman Bey’i ve soyunu kendi içlerine çektiklerine inanmışlardı” (Kunt, 1991: 28-29).

Nitekim Oğuz Kağan destanında Irqıl Hoca adında bir bilgenin hakana danışmanlık yaptığı görülmektedir. Destana göre, Oğuz Kağan, Irqıl Hoca adında bilgeye Yenikent adında bir şehir yaptırtmış ve şehre yönetici kılmıştır: “Bu şehri Irqıl Hoca adında gayet akıllı ve tedbirli bir adamın hâkimiyetine vermişti” (Togan, 1982: 49). Uygur nüshasında da benzeri bir bilgeden bahsedilir:

“İdil denen bu ırmak, çok çok büyük bir suydu / Oğuz baktı bir suya, bir de beğlere sordu / Bu İdil sularını nasıl geçeğiz biz? / Orduda bir beğ vardı, Oğuz Han’a çöktü diz / Uluğ Ordu Beğ derler, çok akıllı bir erdi / Bu yönde Oğuz Han’a yerince akıl verdi” (Bang-Rahmeti, 2015: 98-99).

Türk devlet teorisi, fethettiği bölgelerde insanların inançlarına karışmamakta ancak devletin hükümranlığını kabul etmelerini talep etmekteydi. Bu konu da Oğuz destanında yer almaktadır: “Ayrıca emir yazdı, dört tarafa Oğuz Han / (…) / Madem ki Uygurların, benim büyük kağanı / O halde sayılırım, ben bir dünya Kağanı / (…) / Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir / (…) / Bana kim baş eğerse, alırım hediyesini / (…) / Kim ki ağzıma bakmaz, baş tutar bana / Ordumu çıkarırım düşman olur bana” (Bang-Rahmeti, 2015: 95-96).

Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” Oğuz destanındaki gibi “dünya Kağanı” fikrini siyasal bir amaç olarak belirlemiştir. Ancak bu amaç, “dinde zorlama” olarak zuhur etmemekte, “hâkimiyetin kabulü” esasına dayanmaktadır. Bu ekonomi-politik, içtimai hayatı “dinde ötekileştirme” şeklinde bir zihniyetle belirlemeyi engellemektedir.

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten iktibas ettiği makalede bu husus da zikredilmektedir:

“Osmanlı İmparatorluğu, İslâm hukuku ve gelenekleri icabı, diğer dinlere karşı müsamahakârdı. İmparatorluğun Hristiyan ve Yahudi tebaası esas itibariyle sulh ve selamet içinde yaşadılar. Fakat bu gayrimüslim unsurlar kendi cemaatleri içinde ayrı bir hayat sürmüşlerdir. Bunlar vaktiyle Bağdat ve Kahire’de yaptıkları gibi Müslüman cemiyeti içine sıkı bir şekilde karışmaya imkân bulamamışlar, Osmanlıların entelektüel hayatına kayda değer bir katkıda da bulunmamışlardır. Müslüman olan bir kimse nasıl kolayca cemiyete massedilmişse, Müslüman olmayan da tamamen bu cemiyetin dışında bırakılmıştır. Öyle ki, İstanbul’un fethinden 500 sene sonra bugün bile ne Rûm, ne Yahudi şehir halkı -lisana karşı kabiliyetsizlikleri olmadığı halde- Türk dilini doğru dürüst öğrenebilmiş durumdadır” (Güngör, 1995: 108).

Türklüğün “savaşçı bir dindarlık”, bir “ordu millet akidesi” veya “militan iman” tasavvuru getirdiği hususu, sadece Bernard Lewis’ten hareketle söylenemez. Kaşgarlı Mahmud da Divan-ü Lügati’t Türk kitabında bu hususu zikretmektedir:

“Biz diyoruz ki, Türk Allah’ın verdiği bir addır (…) İstinat zinciri Hz. Peygamber’e dayanan bir hadise göre Ulu Tanrı, “Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam Türkleri onlara musallat ederim” diyor. İşte Türklerin bütün yaratılmışlardan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara ad vermeyi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüce ve havadar yerine yerleştirmiştir. Onlara “Kendi ordum” demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, onur ve yiğitlik gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemler vermiştir” (Kaşgarlı Mahmud, 2017: 540-541).

Bu noktada artık şunu söylemek mümkündür: “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’ye yönelik bir Arap kültürü istilasına karşı kaçınılmaz gördüğüm için kaleme aldım. “Türk’ün atası Yafes’tir, onun da babası Hz. Nuh’tur, Türkler Allah’ın ordusudur” ifadesi ırkçılık değildir. Tam aksine Batılılar dahi Selçuklu-Osmanlı gibi devletleri tanımlarken “Türk” demektedir.

“Hanif Türk” paradigması, insanlık tarihini Hz. Nuh’a varan bir şecere temelinde okumayı teklif ediyor. Rivayete göre Hz. İshâk’ın iki oğlu oldu: Yâkûb ve Iys. Hz. İshak, Allah’a dua etmiş ve duası kabul görmüştür. İshak’ın duası, Hz. Yâkûb’a neslinden peygamberler gelmesi; Iys’a da zürriyetinin bol olması, soyundan melikler ve sultanlar gelmesi içindi. Nitekim Yâkub’un soyundan Yusuf ve sonra da Kur’an’ın zikrettiği peygamberler gönderildi. Hz. İshâk’ın diğer oğlu Iys’ın oğlunun adı Rûm idi. Rûm, Anadolu’ya yerleştiği için bu topraklara diyar-ı Rûm denilmiştir. Bu mesele Kaşgarlı Mahmud tarafından şöyle yazılmıştır:

“Türkler kökeninde yirmi boydur. Tümünün soyu, Tanrı’nın selamı üzerine olsun Nuh oğlu Yafet (s) oğlu Türk’e dayanır. Bu (husus), Tanrı’nın selamı üzerine olsun İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu Rûm’a (ve soyuna) benzer” (Kaşgarlı Mahmud,2017: 29).

Görüldüğü üzere, Kaşgarî’nin de belirtiği üzere Türkler tarihe Rûmlardan önce çıkmıştır. Çünkü Kaşgarlı, Türk’ü Hz. Nuh’un torunu sayarken, Rûm’u “Hz. İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu” silsilesine yerleştirir. Türkler İsrailoğulları’ndan da, Rûm kökenli toplumlardan da, Araplardan da önce varlığa çıkmıştır. Bizim “Hanif Türk” paradigmasıyla yaptığımız şey, tüm kavimlerin şecerelerinin Hz. Nuh’a bağlanması ve dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiği yolunda bir perspektifin geliştirilmesi teklifidir. Kur’an, Hz. Âdem ve Hz. Nuh üzerinden bir insanlık tarihi sunmaktadır. Biz de bu metodolojiye müracaat etmekteyiz. Bu metodoloji kimilerince “ırkçılık” sayılıyor. Ancak kim ne derse desin Türk tarihi 15.000 yıllık olup Anadolu-Filistin-Mısır’dan Maveraünnehir-İç Asya’ya kadar TÜRK ELİ idi. Anadolu 15.000 yıl önce de şimdi olduğu gibi TÜRK ELİ idi.

Kimse yoğ iken buralarda “Türk” vardı. YORT SAVUL.

  • Bang Willy-Rahmeti Reşit, Oğuz Kağan Destanı, Örgün yayınları, 2015
  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügati’t Türk, Hazırlayan: Fuat Bozkurt, Salon Yayınları, 2017
  • Kunt Metin, Siyasal Tarih 1300-1600, Türkiye Tarihi 2-Osmanlı Tarihi 1300-1600 içinde, Editör: Sina Akşin, Cem Yayınevi, 1991
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi, Enderun Yayınları, 1982

Hanif Türk Paradigması 5 (Türk Hakan Teorisi: Az Milleti Çok Etmek)

Türkler “Birlik” temelinde bir siyasi inşa peşindedir. Bu husus, “Türk” kavramının “millet” esasıyla boyları, kavimleri bir bayrak altında toplamayı içermesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “teoloji” de söz konusu amaçla dünya hayatını ele almaya imkân hazırlamalıdır. “Türk fıkhı”nın karşılaştığı meselelere bakışının toplumu itikadî ötekileştirmelere yol açmayacak kabullere dayandığı söylenebilir.

İmam-ı Âzam’ın el-Fıkhu’l Ebsat adlı risalesinde bazı ilkelere temas etmektedir. Bu ilkeleri üç iktibasla nakletmekte fayda var:

İman ve ameller: “Muaz b. Cebel, Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, “Namaz kılan, oruç tutan, Beyt’i hacceden, Allah yolunda cihadda bulunan, köle azad eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resul’ünden şüphe eden kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Muaz: “Onun için ateş vardır” dedi. O genç, “Namaz kılmayan, oruç tutmayan, Beyt’i haccetmeyen, zekâtını vermeyen, fakat Allah ve Resul’üne inanan kimse için ne dersin?” diye sorunca, Muaz b. Cebal “Onun Allah tarafından affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç, “Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermeyeceği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cemel de “Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok” dedi” (Öz, 2010: 43).

İman ve Kul Hakları-Mütecavizler: “Âdil ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, tecavüzlerinden dolayı savaş et. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl” (Öz, 2010: 43).

İman ve Günahkârlar: “Ebu Hanife şöyle dedi: “Ebu Zübyan’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: “Ümmetimden müteelli olanların vay haline” buyurdu. Müteellinin kim olduğu sorulunca: “Onlar, filan kimse cennette, filan kimse cehennemdedir, diyenlerdir” buyurdu (…) Hz. Peygamber “Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet veya cehenneme göndermeyin” dedi (…) Ebu Hanife’ye “Bana katilden ve onun arkasında namaz kılmaktan bahsedin” diye soruldu. Ebu Hanife: “Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir” dedi” (Öz, 2010: 44-45).

Yukarıdaki üç iktibastan çıkan ilkeler şunlardır: 1) İman ettiği halde Allah’ın emrettiği (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi) amelleri işlemeyen kimselerin Allah tarafından affedilmesi umut edilir; 2) Allah’ın yasakladığı (cinayet, zina, haram yemek gibi) günahları işleyen kimselerin affedilmesi de mümkündür; 3) Allah kulların haklarına mütecavizlerden uzaklaşmayı emreder; 4) İnsanlarla onların küfrü nedeniyle değil tecavüzleri nedeniyle mücadele edilir.

Türklerin İmam-ı Azam’ın yukarıya aldığım siyasî-akaidî fıkhını tetkik ederek Hanefi-Matürîdî akaidini kabul ettiğini teslim etmek zorundayız. Hanefi-Matürîdî fıkhın “Türk Hakan-Devlet Teorisi”ne mutabık bir zemin oluşturduğu kavranmalıdır. Türkler binlerce yıllık devlet teşkilatlarını Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile akaitlerinden birini kabul ederek hayata geçiremezdi. Bunu neye dayanarak ifade etmekteyiz?

Türk devlet teorisinin temelinde “Hakan” teorisi bulunmaktadır. Dikkat edilirse Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile gibi siyasi teolojiler Sakife-i Beni Saide Vakası (632), Cemel Muharebesi (656), Sıffin Muharebesi-Hâkem Olayı (657) ve Kerbela Katliamı (680) ile şekillenmiştir. Bu olayların Hz. Peygamber (asv) hayatta iken aralarında muâhât (kardeşleşme) hukuku gelişmiş sahabeleri birbirinin karşısına çıkartması “devlet nedir?” meselesinde tecrübeli olan Türkler bakımından ibretle gözlenmiş olmalıdır.

Türkler Göktürk Devletini Juan Juan hakimiyetine 552 yılında son vererek kurduklarından Hz. Peygamber’in doğumundan önce (571) “Hakanlı devlet nasıl kurulur” bilgisine sahip bir toplum olarak tarih sahnesindeydiler. Oysa Arapların “Sultanlı devlet modeli” Hz. Muâviye- Amr b. Âs’ın Sıffîn Muharebesi ve Hâkem Olayı kapsamında Hz. Ali’nin ordusunu dini kullanarak bölmesi (mızrak uçlarına Kur’ân-ı Kerîm suhufları bağlayarak anlaşmazlığı Allah’ın kitabının hakemliğinde çözmeye çağırma taktiği) ile hayata geçti. Hz. Muâviye’nin hâkemi Amr b. Âs’ın, Hz. Ali’nin hâkemini oyuna getirerek Hz. Muâviye’yi “halife seçtiklerini” açıklamasının ardından “raşid halifelik” bir sisteme bağlanamadan tarihten çekildi. Bu hadise, aynı zamanda “Arap-İslâm Devleti” oluşumunun da miladı sayılabilecektir.

İslâm tarihçileri haklı olarak “Hilafetin saltanata dönüşmesi”ni İslâm siyaset teorisi bakımından menfi bir nazarla ele almıştır. Fakat Kur’an’da Hz. Süleyman’ın da “sultanlığı”na ilişkin işaret olduğuna göre meşru ve erdemli bir “sultanlık modeli”nden bahsetmek mümkün görünüyor.

Kanaatimce “Türk devlet teorisi” Hz. Süleyman’ın temsil ettiği “meşru-erdemli Sultan” tipolojisine denk düşüyor ve Farabi’nin “el Medinetu’l Fazıla” eserinde vurguladığı “Reis” de bu modelden hareketle örnek gösteriliyor.

Türk Devlet teorisinin kayıtları “en bariz belge” olarak Orhun Yazıtları’nda izlenebilir. Bu yazıtlarda “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” şeklinde beliren Hakan tavrının Türk devletlerinde müesseseleşmiş iyilikler olarak hayat bulduğunu söylemek mümkündür. Orhun Yazıtları’nda ifade edilen bu üç görev (“açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek”) Osmanlı devlet erkanının imar ve inşa ettiği şifahaneler, kervansaraylar, köprüler, ulu cami-medrese külliyeleri, bedestenler vesilesiyle varlığa çıkmış gibidir. Nitekim Erol Güngör, “İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya lâyık hasletlerini Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar ona mukavemet etmiş bir başka millet gösterilemez” (Güngör, 1995: 78) derken bu hususa işaret etmektedir. Erol Güngör meâlen ve özetle şöyle demektedir:

“Teşkilatçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vekar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevî derinlik gibi kültürümüzün bütün mümeyyiz vasıfları hiçbir zaman bu devirdeki (Osmanlı devrindeki) kadar geliştirilmiş değildir. Dünyada yazılmış bütün seyahatnâmelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılanları gözden geçirin, Osmanlı Türk’ü kadar övülmüş bir millet bulamazsınız. Osmanlı Türk’ü, kendisini Tanrı’nın kullarına hizmet etmek ve Tanrı’nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devletin temsilcisi olarak görüyordu. İnsanlar devlet için yaşıyor ve devlet için ölüyordu. Çünkü devlet onların inandıkları kültür kıymetlerini korumakla görevliydi. Ülkeler zapteden orduların başındaki kumandanlar bir gün “devlet uğruna” boyunlarını kemende uzatır, tahtını kaybeden devlet reisi “Hüküm Allah’ındır” demekle yetinirdi. Topkapı Sarayı’na bakmak, bu milletin karakterini anlamaya yardımcı olabilir. Topkapı Sarayı, Tanrı’ya ve onun kullarına hizmet etmek üzere toplanmış dervişler tarafından kurulmuş mütevazı bir tekkedir. Orada göğe tırmanan binalar, kibir ve gurur tahrik etmekten başka bir işe yaramayan azametli yapılar göremezsiniz. İslâm dünyasının en büyük mabedini yaptırmış olan hükümdarın burada kendisi için yaptırdığı yer bir dervişin çilehanesinden daha büyük değildir. Onların dilinde “halk” kelimesine bile yer yoktur; “vediatullah” (Allah’ın emaneti) olan “ibadullah” (Allah’ın kulları) vardır. Bu doğru yoldan ayrılanlar kanun temsilcisi olan Şeyhülislâm’ın fetvası ile vazifesinden alınır. Herkes bilir ki kanunun üstünde hiçbir kuvvet yoktur. Çünkü kanunu koyan devlet reisi değildir” (Güngör, 1995: 79-80).

Erol Güngör’ün iyimser idealizmle Osmanlı Devlet sistemini yücelttiği görülmektedir. Bu idealleştirmede yer yer kusurlar olmakla beraber özellikle “Kuruluş” dönemi Osmanlı Devleti bakımından söylediklerinde haklı olduğu teslim edilebilecektir. Nitekim Ahmet Taşağıl, “Gök Türkler-Türk Devlet Modeli” kitabında Erol Güngör’ün Osmanlı Devleti’nin yöneticileri hakkında yazdıklarını teyid eden bir “Hakan” tiplemesi yapmaktadır:

“Kağan’ı konumuz açısından ele aldığımızda göze çarpan en önemli nokta, despotizmle yönetilen eski bazı kültürlerde olduğu gibi milletin görevi ona bakmak değil, bilakis kağanın görevi millete bakıp gözetmek, doyurmak, boyları bir arada tutmak ve düşmana karşı korumaktır. Aşağıdaki sözler onun millete karşı sorumlu olduğunu, hesap verdiğini gösteren en açık misallerdendir: “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Ondan sonra Tanrı irade ettiği ve lütfettiği için ve talih ve kısmetim olduğu için ölecek milleti diriltip kaldırdım, çıplak milleti giydirdim, fakir milleti zengin ettim, nüfusu az milleti çok ettim. Başka illi milletler, başka kağanlı milletler arasında onları pek üstün kıldım. Dört bucaktaki milletleri hep barışa mecbur ettim ve düşmanlıktan vaz geçirdim” (…) Milleti için gece gündüz çalışmayan kağan, milletine karşı vazifelerini yerine getiremediği için kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı gerekçesiyle iktidardan düşürülürdü (…) Hükümranlık (erklik) karizmatikti. Kağanlık kişiye Tanrı tarafından verilirdi. Türk hükümdarı kanunları (töre) uygular, kendisi de uyar fakat kanun yapamazdı. Kısacası, başka milletlerde olduğu gibi mutlak hükümdar değildi (…) Kağanın icrası millet tarafından meclis vasıtasıyla kontrol edilirdi. Bilge Kağan’ın (716-734) ileri sürdüğü teklifler (Gök Türk şehirlerinin etrafının surlarla çevrilmesi ve Budizm’in ülkede propaganda edilmesi) meclis tarafından kabul edilmemişti (…) Bir Türk’ün başarılı bir kağan olabilmesi için üç özelliği kendine toplaması gerekiyordu: Yarlığ, kut ve kısmet (ülüg) (…) Yarlığ, Tanrı adına verilen emir iken sonraları değişerek Tanrı’nın bağışlaması anlamına geldi (…) İl (devlet) gibi kağanlık da millete ait bir kurum idi. (…) Tanrı’nın verdiği kut, yarlığ ve ülüg ile dünyanın bütün ülkelerini idare etmekle görevli Gök Türk kağanları üniversal (cihanşümul) devlet anlayışına sahip idiler (…) Gök Türk kağanının millete karşı başlıca şu vazifeleri vardı: 1) Ordusunun başında olmak; 2) Halkı doyurup giydirmek; 3) Halkı kondurup iskân etmek; 4) Halkın kalbini kazanmak ve sevgi-saygısına mazhar olmak. Öte yandan, kağan olacak kişinin taşıması gereken en önemli özellikler, bilge, alp, doğru sözlü ve erdemli olmak idi” (Taşağıl, 2018: 29-31).

Taşağıl’ın Gök Türk kağanlarına mahsus olarak zikrettiği “Hakanlık şartları”nın benzerlerini Maverdî’nin (972-1058) “Ahkâmu’s-Sulyaniyye” adlı eserinde de görmekteyiz. Anlaşılacağı üzere Türkler Hz. Peygamber’den önce kurdukları “Hakanlı Devlet” modeliyle, Arapların Hz. Muâviye ile kurduğu “Sultanlı Devlet” modelinden daha farklı ve üstün bir siyasal sistem inşa edebilmişlerdi. Türklerin “Hakanlı Devlet” modeline ilişkin bilgilerinin, 15.000 yıllık tarihleri boyunca peygamberleri izlemeleri ve onların (nebilerin) “töre”lerine boyun eğmeleri neticesi geliştiğini düşünmekteyiz. Büyük ihtimal ki, Türkler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın devlet sistemini görmüş ve incelemişti. Aslında Hz. Süleyman’ın Belkıs’a dahi devlet modelini öğrettiğini Kur’an bildirmektedir. O halde “rüzgâra binen” ve “Hüdhüd ile yeryüzündeki kavimlerden haber alan” Süleyman’ın (as) devlet sistemi bir şekilde Türklere de ulaşmış olmalıydı.

  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Öz Mustafa, İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010
  • Taşağıl Ahmet, Türk Model Devleti-Gök Türkler, Bilge Kültür Sanat, 2018

Hanif Türk Paradigması 4 (Kureyşli Olmak)

“Hanif Türk” paradigması bir tarih tasavvuru olarak “İslâm Öncesi Tarih” paradigmasına karşı cevap olarak yazılmıştır. “Tarih Hz. Âdem ile başlar, Hz. Nuh’tan gelen nübüvvet silsilesi Hz. Muhammed ile sona erer.” Veda Hutbesi’nin bize ilham ettiği “tarih tasavvuru” böyledir.

Veda Hutbesi’nde “Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder. Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir” buyurulmuştur.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber bu hutbeyi Arap kabilelerine irad etmiş ve “Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir” buyurarak Peygamberler Tarihi’nin perspektifini vermiştir. Başka bir ifadeyle Hz. Peygamber (asv) insanlık tarihini Hz. Âdem’den başlatıp Hz. Muhammed (asv) ile bitiren bir zaman tasavvurunu bize nakletmiştir. “Hanif Türk” de, Veda Hutbesi’nin temellendirdiği bu tarih felsefesinden hareket etmektedir. Böyle bir amaçtan hareket eden bu tefekkürün “Herkesi Türk yapalım” gibi bir mantığa sahip olmadığı bilinmelidir.

“Türk” dediğimizde sadece bir soya atıf yapmadığımızın anlaşılması gerekmektedir. Bizim nazarımızda “Türk”, nübüvvetle gelen “töre”ye tabi olan milletin adıdır. Türkler “töreli millet” olmak vasfıyla tarihe çıktılar ve Göktürk Yazıtları’nda da belirtildiği üzere “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, dağınık boy ve soyları toplayarak az milleti çok etmek” davasının neferi olarak devletlerini Allah’a adadılar. Bu haliyle Türk Milleti, “Gök Millet”tir. Tanrı’nın Halkı’dır.

Bütün uygarlıklar ve teolojiler kendi varlıklarını bir şecereye (ataya) dayandırarak izah etmektedir. Bu husus ed-Din olan İslâm için de vurgulanabilecektir. Nitekim Batı uygarlığı varoluşunu “ilkel-vahşi ata” tasavvuruna bağlamış, insanlığın mağaralarda yaşayan yarı-hayvan varlıkların töresiz/dinsiz/ailesiz olarak sürü halinde yaşamalarından türediğini iddia etmiştir. Uygarlığın bu yarı hayvan sürüsü içinden çıkan aklını kullanan, sosyal sözleşme yapabilen bir grup insanın başarısı olduğunu ileri sürebilmiştir. Böyle bir “uygarlık tarihi”nin Batı emperyalizminin Batı dışı toplumlara yönelmiş sömürgeciliği ve soykırımı meşrulaştırmayı amaçladığı söylenebilecektir.

Batılılar yaptıkları talanları şöyle savunmuşlardır: “Vahşi” bir insanlık kütlesi içinde bir zümre “aydınlanarak” “insan” haline gelmiş ve düzen tesis etmişse, kendisini (ve düzenini) tehdit eden kanun bilmeyen barbarlığa haddini bildirme hakkına sahiptir.” Bu teoriyi kabul edenlerin içinde Kant da vardır.

Anlaşılacağı üzere Batı’nın tarih perspektifini “vahşi, doğal durumda yaşayan yarı-hayvan sürüsü” tasavvuruna dayandırması, “insanlık aşamasına yükselen” toplumların Batı-dışı toplumlara yönelik işgal/talan/savaş/soykırımlarına meşruiyet sağlamak içindir. Batı, bu tarih tasarımı ile Batı-dışı toplumları yönetebilecek vasıfları kazandığını ileri sürmektedir. İşin aslı insanlar arasında düzen tesis edebilmek için bir yöneticinin veya yönetici bir zümrenin seçilmesi şarttır. Fakat bu seçim nasıl yapılacaktır?

“Hanif Türk” paradigmasını açıkladığım andan beridir “Allah katında üstünlük takvadadır” beyanı dile getirilmekte ve gündeme getirdiğim “Türk” tasavvurunun “ırkçılık güttüğü” suçlaması yapılmaktadır. Bu zevata şu soru sorulmalıdır: Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra henüz peygamberimizin naaşı defnedilmeden ashab arasında yapılan tartışma neyi ifade etmektedir?

Ensar içinde yer alan Evs ve Hazreç kabilelerinin liderleri Hz. Peygamber (asv) ve ashabına yurtlarını açtıkları, toprak verdikleri, açları doyurup yoksulları giydirdikleri için ümmeti yönetmeye en lâyık zümrenin kendileri olduğu iddiasıyla “Halife” seçmek istemiştir. Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) de bu seçimden haberdar olup Sakife-i Beni Saide toplantısına katıldıkları ve uzun tartışmalardan sonra “Araplar Kurey’e itaat eder” dedikleri bilinmektedir.

İmam-ı Âzam el-Fıkhu’l Ekber’de “Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi Ebu Bekir es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû’n-nûreyn, daha sonra Aliyyu’l Murtaza’dır. Allah onlardan razı olsun. Onlar doğruluk üzere olan, doğruluktan ayrılmayan, ibadet ehli kimselerdir. Hepsine de sevgi ve saygı duyarız” (Öz, 2010: 55) demektedir. İmam-ı Âzam’ın Hz. Peygamber’den sonra en faziletli insan olarak en başta Ebu Bekir es-Sıddîk’i işaret etmesi “İslâm hilafet teorisi”nin Veda Hutbesi’ne bağlanarak izahına imkân vermektedir. Böylece Hz. Peygamber’in “Allah katında takva sahipleri üstündür” beyanının siyasi alanı da belirleyebileceği ortaya çıkmaktadır. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in Ensar’ın önderlerinin halife seçme niyetlerine karşılık “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini delil göstererek itiraz etmeleri, İslâm siyaset teorisinin “demokratik” zihniyetlerle izah edilemeyeceğine delil sayılmalıdır. Gerçekten de “muttakiler üstündür” ifadesi aslında “demokratik” bir yönetim arayışını ilham etmemektedir.

M. Abdülmecit Karaaslan’ın makalesinde İmam Nevevî’nin (ö.676/1277), Sahih-i Müslim’in şerhinde, konuyla ilgili rivayetlerin sonunda şunları söylediği belirtilir: “Bu ve benzeri hadisler, hilâfetin Kureyş’e hâs bir durum olduğuna delildir. Onlardan başkalarını akdetmek câiz değildir. Sahabe ve ondan sonraki devirlerde bunun üzerinde icmâ edilmiştir. Kâdi İyâd (ö.544/1149); ‘Kureyşli olması şartı bütün âlimlerin görüşüdür. Sakife günü Ensar’a karşı Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), bu hadisi delil getirdiklerinde hiçbir kimse karşı çıkmamıştır” der” (Karaaslan, 2016: 66).

Karaaslan, “Ehl-i sünnet hukukçularının çoğunluğu halife olmak bakımından ehl-i beytten olmayı bir şart olarak öne sürmezken Kureyş olmasını bir şart olarak kabul etmişlerdir” der (Karaaslan, 2016: 65).

Hilafetin Kureyşli olması ile ilgili hadisin sahih olmadığına dair çalışmalardan biri Mehmed Said Hatiboğlu tarafından yapılmış ve “İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik” üst başlığı ile yayımlanmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam’ın mezhebi (Hanefîlik) Hz. Ebubekir’in hilafetini “Kureyşliliğe bağlaması” konusunda aksine bir görüş vermemiştir. İmam Maverdî’nin de el-Ahkâmu’s-Sultaniyye adlı eserinde Kureyşliliği “Hilafetin Şartları” içinde zikrettiği görülür:

“Halifeliğe ehil olanlarda aranılacak şartlar: g) Soy bakımından Kureyşli olmak. Zira bu hususta hadis-i şerif mevcuttur. Geçmişteki Müslümanlar bu konuda fikir birliğine varmışlardır. Hz. Ebu Bekir, Ensar’ın devlet başkanı olarak Sa’d b. Ubâde’ye biat etmesi üzerine Sakife günü Ensar’a Peygamber’in (asv) “Devlet Başkanı İmam Kureyş’tendir” hadis-i şerifini delil getirmiş, Ensar da ihtilafı bırakarak “Ebu Bekir’in rivayetini tasdik ettik ve teslim için bizden bir emir, sizden bir emir” fikrinden” vaz geçmiştir. Hz. Ebu Bekir’in “Bizler âmirleriz, sizlerse vezirlersiniz” sözünden memnun kaldılar. Peygamber de (asv): “Kureyş’i öne alınız, onu başkasına tercih edip, öne geçirmeyiniz” buyurmuştur. Bütün Müslümanlarca kabul edilen bu delile karşı bir şüphe mevcut değildir. Aksi bir rivayet, söz de yoktur” (Maverdi, 1976: 6-7).

Hz. Peygamber’in (asv) vefatından sonra “halife seçimi” meselesi, sosyo-politik bir durum ile veya Kureyş kabilesinin gücünün (asabiyetinin) Ensar’ın asabiyetinden (gücünden) yüksek olması ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak bu açıklama modeli de “fetihler vesilesiyle fevç fevç iman eden toplumların asabiyetlerinin güçleneceği dönemde niçin başka bir hilafet teorisi geliştirilmediği” sorusuna cevap veremeyecektir.

Şafiî-Eşari bir fıkıh âlimi olan Maverdî, 1058’de Bağdat’ta öldüğünde Abbasi hilafeti, devleti yönetmekteydi. Emevî Devleti’ni (661-750) mevalilere (Müslüman Türkler ve diğer Müslüman etniklere) dayanarak yıkan Abbasi Devleti’nin (750-1258) en azından dayandığı mevali asabiyet itibariyle başka bir “hilafet teorisi” getirmesi mümkün değil miydi?

M. Abdülmecit Karaaslan makalesinde hilâfetin Kureyşlilere mahsus olmasının, hilâfetin sıhhatinin şartı olmayıp önceliğin ve tercih nedenin olacağını söyleyen İslam âlimlerinin de bulunduğunu, Muhammed Hamidullah’ın bu hadisin bir emir değil de olacak şeyi önceden haber verme (tebşir)’den ibaret olduğu görüşünü kabul ettiğini belirtir. Yine Karaaslan, sonraki dönemlerde özellikle hilâfetin Osmanlıya geçmesiyle bu şartın gündemden düştüğünü ama buna rağmen bazı âlimlerin, hilâfetin Kureyşîliği üzerinde durduklarını ifade eder.

Karaaslan, “takvayı üstün tutan bir Kur’ân anlayışına, davası asabiyet ve ırkçılığı kaldırmak olan İslâm’a terstir” hükmünü benimseyen Mehmet Sait Hatipoğlu’nun ilgili nassları değerlendirdiğini, ilk halife seçiminde “İmamlar Kureyş’tendir” şeklinde Hz. Peygamberden menkul bir hadisin olmadığını, bunun Kureyş asabiyetinin dirilişi olduğundan bahsettiğini aktarır. Karaaslan bu fikre karşı “Hâlbuki bu ve benzeri hadislerin sahih olduğu kabul edilir. İbn Haldun da bu tür hadisleri sahih saymak dışında, o dönemde hilâfeti temsil açısından toplumsal olarak Araplar arasında şöhretli ve kuvvetli olanın (asabiyet) Kureyş olması sebebiyle bu şartın geçerli olduğunu kabul etmiştir” görüşünü ileri sürer (Karaaslan, 2016: 66).

Yukarıdaki tartışmada iki netice çıkmaktadır: 1) Hilafetin “Kureyşliliği” hakikattir ve bu hakikate dayanak olan hadis de vardır; 2) Hilafetin Kureyşliliği hakkında bir hadis yoktur. Sosyo-politik gerekçelerle Hz. Ebubekir-Hz. Ömer (ra) tarafından bu iddia ortaya atılmıştır.

Kanaatimce Türklerin Hz. Ali’yi (ö. 661) ve ardından Hz. Hüseyin’i (ö. 680) şehit eden Araplara karşı “İmamet Kureyştendir” hadisinin sahihliğini tartışmaması, “mazlumdan yana” seciyelerinden kaynaklanmaktadır. Türkler, Emevilerin Hz. Hüseyin’i ve yanında bulunan 70 kadar nüfusu bulunan ailesini Kerbelâ’da şehit ettiklerini görmüşlerdir.

Bu hadise üzerine Ehl-i Beyt evlatları Horasan’a hicret etmiştir. Hukukta “katil kasten öldürdüğü babasının mirasına mirasçı olamaz” hükmü bulunduğundan Emevîlerin “Kureyşlilik” iddiası düşmüştür. Bir ordu-millet teşkilatlanması olan Türklük, Ehl-i Beyt İmamlarına kız (gelin) vererek bu nesepten gelen evlatların “Türk” olması gerçeğine dayanmak istemiştir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin “İmamet Kureyştendir” hadisine dayanmaları, Hz. Ali-Hz. Hüseyin soyu ile akrabalık tesis ederek “Kureyş soyuna” dahil olmalarından kaynaklanmaktadır. Türkler, bu akrabalık nedeniyle Kureyş’tendir. Ancak İslâm siyaset felsefecileri anti-Türk duygular nedeniyle meseleyi bu açıkladığımız izah modelinden ele alamamıştır.

Kureyş’in nesebi nübüvvet tarihine bağlanmaktadır. Bu nesepte zina görülmemiştir. Dikkat edilirse Türkler de zinayı şiddetle cezalandırmıştır. Türklük, Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e gelen “pak nesep” olan Kureyş’e intisap etmekle zürriyetlerini Hz. İbrahim’e, Hz. Nuh’a ve Hz. Âdem’e de bağlamış olmaktadır. Araplar ise asabiyet (ırkçılık) gerekçesiyle Hz. Peygamber’in evlatlarını kendileri için siyasal tehdit görmüş ve bu pak nesebi nübüvvet toprağından “İki Kıble”nin coğrafyasından çıkarıp sürgüne göndermiştir. Kureyşlilik Hz. Âdem’den gelen “Hakikat-i Muhammediyye”yi de içermektedir. Türkler HANİF olmaları nedeniyle zaten bildikleri töreden hareketle sürgündeki nübüvvet şeceresine akraba olarak “Kureyşliliği” sahiplenmiştir. Türk’ün hikmetlerinde yer alan “Hakikat-i Muhammediyye”nin bu perspektifle okunması gereği vardır.

Türklerin Ehl-i Beyt ile akrabalık tesisi bakımından en bariz örnek on birinci İmam olan Hasan el-Askerî’dir. Bu noktada Samarra adlı şehire vurgu yapmak gereği bulunmaktadır. Samarra, ünlü Abbasi kumatanı Türk asıllı Eşnas 836 (H.222) tarafından Bağdat yakınlarında kurulmuştur. Onuncu İmam Ali Nakî bu şehre sürgün olarak gönderilmiştir. İmam Ali Nakî’nin oğlu olan Hasan el-Askerî, babasının sürgün edildiği Samarra’ya iki yaşındayken gelmiş ve burada Türkçe, Farsça, Hintçe öğrenmiştir. Bu diller o dönemde Horasan-İran-Hindistan’da yerleşik olan Türklerin konuşma dilleridir. Hasan el-Askerî’nin (846-874) Türk asıllı cariyeleri olduğu da kaynaklarda rivayet edilmektedir. Hasan el-Askerî bu şehirde Türklerden kız (gelin) alarak akrabalık tesis ettiği gibi, Türk askerlerine İslâm’ı tebliğ ederek onlara rehberlik yapmıştır. Bu anlamda Türklerin Müslümanlaşması “kılıçla” olmamıştır. Türkler o dönemde Ehl-i Beyt İmamlara yönelik baskı nedeniyle on ikinci imamı saklamışlardır. “Türk tedbiri” olarak ortaya çıkan “gaybet imam” meselesi daha sonra Şia tarafından siyasal bir teori/teolojiye dönüştürülmüştür. Türklerin Mâtürîdîliği benimsemesi “ordu-millet/din u devlet” teorisinin yansıması olmuştur. Türk devlet teorisi Şia’nın imamet (ruhban) teorisiyle çatışmalıdır.

“Hanif Türk” paradigması, “Allah Türkleri üstün kılmıştır” şeklinde bir beyan vermektedir. Bu beyana karşı “Allah katında üstünlük ancak takvadadır” beyanı ileri sürülmektedir. Bilindiği üzere Kur’an bütün insanların eşit olduğun düşüncesini kabul etmemektedir. Nitekim kadınların evlenirken koca adayından mehir talep etmesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla eşitlik fikri “nikâh hukuku” bakımından daha mehir tayininde zayıflamaktadır. Allah karı-koca arasında “takvada üstünlük” değil “kavvam” üstünlüğü tesis etmiştir. Buna göre sosyal/ekonomik/siyasal örgütlenmeler “eşitlik” kavramından hareketle tesis edilemeyecektir.

Diğer taraftan bir ayette milletler arasında da üstün kılınmalardan bahsedildiği görülür:

“Öyle bir mabuttur ki sizi yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve paye bakımından yüceltir” (6 Enam 165).

İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde bazı milletlerin diğer bazılarına göre güç/kabiliyet/imkânlar nedeniyle üstün kılınmış olabileceğine işaret etmektedir.

Diğer taraftan Türkleri Arap coğrafyasına asker olarak çağıran irade de Abbasi Halifeleri’nden gelmiştir. Araplar Türklerde bir üstün meziyet görmeseydi bu daveti yapmayacaktı. Bu konuları ileride izah edeceğiz.

  • Karaaslan M. Abdülmecit, İslam Hukukunda Devlet Başkanlığıyla İlgili Kavramların İhtilafı ve Dört Halifeden Sonra Hilafetin Geleceği, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s: 28, ss: 55-80, 2016
  • Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye-İslâm’da Hilafet ve Devlet Hukuku, Bedir Yayınları, 1976
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001