Skip to content

Posts from the ‘Milliyetçilik’ Category

Hanif Türk Söyleşisi

Röportaj: Muaz Ergü

  1. Son zamanlarda kitaplarınızla, yazılarınızla, konuşmalarınızla teknik, medeniyet, tarih, Türk tarihi din alanlarında ezber bozucu, kahir ekseriyetin benimsediği kalıp düşünceler dışında önemli şeyler söylüyorsunuz. Bu zamana kadar sizin söyledikleriniz genelde Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisinde düşünülüyordu. Siz bu çizginin dışında olduğunuzu belirtiyorsunuz. Öncelikle Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türk kimliği Osmanlı toplum düzeninden hareketle tartışılıyor. Bu kimlik 1699’dan itibaren Batı karşısında yenilmişlik psikolojisi ile ıslahat, teknoloji transferi, modernleşme gerekliliği fikriyle uyanmaya başladı. 1789 sonrası Arap, Arnavut ve diğer milliyetçilikler karşısında da anti-tez olarak bir Türk milliyetçiliği gelişti. Meseleye buradan başlamak gerekir.

Dikkat edilirse Nurettin Topçu-İsmet Özel fikriyatında tarih Oğuzların ardılı olarak Türkiye-Anadolu’ya gelir. Oysa “Hanif Türk” kavramlaştırması “Yafes’in oğlu Türk soyu”na ait bir tarih okuması yaparak Kıpçak, Peçenek, Uygur, Tatar, Kırgız boylarını da hesaba katıyor. Böyle olunca “Türk vatanı Türk milletini yarattı” diyen Yahya Kemal’in tarih görüşünü farklı vurgularla yeniden ifade eden Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in “Türk” tanımı tartışmalı oluyor.

III. Selim devrinden (1789-1807) ve II. Mahmud devrinden (1808-1839) itibaren siyasal ve hukukî yenileşme hayata geçirildi. Ancak Osmanlı toplum düzeni bozulduğundan bu ıslahatlarla bir netice alınamayacaktır. “Osmanlı toplum düzeni nedir?” diye sorulacaksa, bunun cevabı 1299-1492 arasında güçlü bir şekilde tatbik sahası bulan “Dirlik Sistemi”dir. Bu sistem “Türk iktisat rejimi” idi.

Klasik Osmanlı toplum düzeninin temelini oluşturan “dirlik sistemi” II. Mahmud döneminde kaldırıldı. Vezir Lütfî Paşa’nın (1488-1563), Âsafnâme adlı eserinde düzenin daha erken dönemde bozulduğu ifade ediliyor. Lütfî Paşa, “Vezirin kendi adamlarına zeâmet vermemesi gerekir” der. Yani Osmanlı dirlik düzeninin bozulması sadece sipahi ordusunun yeniçerilik karşısında zayıf bırakılmasıyla ilişkili değildir; dirliklerin rüşvetle hak etmeyen kişilere verilmesini de içerir. Lütfî Paşa, “Haramzâde ve hırsızların suçlarını, hediyeler yoluyla kurtarmaktan sakınmak gerekir. Rüşvet, devlet adamı için ilacı bulunmayan bir hastalıktır” eleştirisinde bulunur.

Nurettin Topçu’nun getirdiği iktisadî düzen toplumun eğitim yoluyla kalkınmasında “öncü kadro”nun öğretmenlerden teşekkül etmesini teklif etmekteydi. Öğretmenler, toplumun rehberleri olacaktı. Topçu’nun köylü üreticiyi tabana yerleştiren ve idealist öğretmeni yönetici kadroya dönüştüren modelini Selçuk-Osmanlı iktisadî düzenini yeterince tetkik etmeden ileri sürdüğünü ifade edebiliriz. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu kitabında fethedilen toprakların kıymetine göre timar’a ayrılarak askerî vazife mukabilinde sipahilere verilmesi usûlünün Selçuk zamanında görüldüğünü, Osmanlı devletinde de devam ettiğini belirtir. XV’inci asırda Osmanlı devletinin gerek siyasi yükselişinde gerek iktisadî refahında bu tımarlı sipahilerin büyük rol oynadığına işaret eder. Türklüğü timar düzeni esasıyla açıklayan bir teori gelişmemiştir. Ben, metinlerimde bu zaviyeden bir bakış geliştirdim.

Dikkat edilirse Nurettin Topçu, kurulmasını istediği iktisadî düzeninin üretici zümresini “köylü sınıfa” dayandırmak istedi. Oysa Osmanlı’nın “köylü” sınıfı yoktur. Osmanlı’da reâyâ denilen, “askerî tarım” düzenine bağlı üretici toplum bulunmaktadır.

Bu noktada şu belirlemeyi yapalım:

İsmet Özel Üç Mesele’de “önce Müslüman bir topluma erişelim, sonra bu toplumu güçlendirmeyi hedefleyebiliriz” demekte, bir iktisadî-sosyal düzen teklifi getirmemekteydi.

Nurettin Topçu’nun ise “öğretmen-köylü” zümrelerinden oluşturduğu toplum ülküsünün 1990’lardan itibaren Türkiye’nin sosyo-ekonomik gerçekleriyle ilişkisi kalmamıştı. Türkiye’de nüfusun artışı yanında kır-kent dengesi bakımından büyük bir toplumsal değişim yaşanmıştı. Nüfus hızla kentleşiyor, teknolojiyle yeni kültürler ediniyor ve geleneksel değerlerini kaybediyordu. 1950’de 21 milyon nüfuslu ülkenin %75’i köylü idi; 2010’da 74 milyon nüfusun %75’i kentli oldu.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel, dert edindiğim “mesele”nin anti-teknolojist nazariyesini inşa etmek yönünden beni beslemekteydi. Yani Topçu-Özel çizgisinden etkilenmemin gerekçesi anti-teknolojist dünya arayışı idi. Ancak Nurettin Topçu ve İsmet Özel’den bir hususta bütün teorik dünyamı etkileyen kopuş yaşıyordum: Azgelişmişlik Üstünlüktür kitabım aynı zamanda İbn Haldun eleştirisiydi. Oysa Topçu-Özel, “teknoloji eleştirisi” yaparken biri köycülüğe, diğeri kent ve medeniyet karşıtlığına yönelmekteydi. Ben ise Fârâbî’den etkilendiğim için “şehir” teorisine yakındım.

Benim metinlerimde “köy” vurgusu, iki amaçla ileri sürülmüştür: 1) Türk’ün iktisat düzeni timar sistemidir. Bu ise endüstri toplumuna akarak gerçekleştirilemez; 2) Kent-kır diyalektiği ile Türk toplumu okunamaz. Bizim tarihimiz “şehir” (medine) ile başlamıştır.

Bu iki öncülden hareketle hem Namık Kemal-Mehmet Âkif-Sezai Karakoç çizgisinin “kalkınmacı/sanayileşmeci/teknolojik uygarlık” tasavvuruna karşı koyuyor ve hem de Nurettin Topçu-İsmet Özel’in kent ile kır arasında sadece bize ait “Medine” tasavvurunu hatırlamayan anti-teknolojist düşünsel tutumlarına itiraz ediyordum. Namık Kemal’in “Osmanlılık” bilinci ile Sezai Karakoç’un “İslâm Milleti” bilinci aynı kimliğe çıkmaktaydı. Mehmet Âkif, bu iki kavramlaştırmayı birbirine eklemekteydi. Âkif’in şiirini Namık Kemal ve Sezai Karakoç metinleriyle kıyaslayarak okuduğunuzda aynı mecranın sesi olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır:

“Ne Araplık ne de Türklük kalacak, aç gözünü! / Dinle Peygamberi zîşânın ilahi sözünü. / Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der delidir. / Arap’ın Türk ise hem sağ gözü hem de sağ elidir. / Veriniz baş başa, zira sonu hüsranı mübîn, / Ne hilafet kalıyor ortada, billahi ne din! / Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor, / Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.”

Namık Kemal-Mehmet Âkif-Sezai Karakoç çizgisi “medeniyet” tasavvuru bakımından da benzeşmektedir. Bu üç müellif de Batı’nın teknik-bilimini alarak sa’y u gayretle Batı uygarlığını aşacak bir topluma varmak istedi. Ancak Namık Kemal’in “Osmanlılık” kimliği Arnavutluk, Arabistan ve Mısır isyanlarında tükendi. Mehmet Âkif’in “Türk Arapsız yaşayamaz” sözü, Arap isyanları neticesi berhava oldu. Sezai Karakoç’un “İslâm milleti” ve “İslâm ortak pazarı” söylemlerinin ise günümüz Arap devletleriyle Doğu Akdeniz’de, Libya’da yaşadığımız mücadele nedeniyle gerçekleşmeyeceği açığa çıktı.

Diğer tarafta, Topçu-Özel çizgisinin timar hakkında ufka bakan bir sözü yoktu.

İsmet Özel 2001’de Yeni Şafak’ta timar hakkında Sanayi ve Finans Alanında Tımar başlıklı bir metin yazdı. Fakat bu yazının asıl vurgusu “Federal Almanya’nın özelleştirme uygulaması sırasında fabrikaları sattığı iş adamlarına ileri sürdüğü şartlar”dı. İsmet Özel’in timar’a ilişkin bu yazısının Osmanlı’nın timar sistemi ile ilişkisi kurulamayacaktır. Zira timar düzeni, bir ekonomik program değil, bir gaza milleti tasavvuru idi. Nurettin Topçu’nun da “köycü sosyalizmi”nin timar düzeniyle hiç ilişkisi bulunmuyordu.

Diğer taraftan Topçu’nun şehre ve ticarete karşı menfi yorumları bulunmaktaydı. Oysa benim metinlerimde fütüvvet, ahîlik, herif (hırfet ehli), bacıyân-ı rûm, kesb ehli (kazanç erbabı), iktisat nizamı, adalet dairesi gibi kavramlarla hem şehir inşası teklif ediliyor ve hem de esnaf/zanaatkâr zümrenin muhafaza edildiği bir dirlik düzeni arayışına işaret ediliyordu.

Sonuç olarak, Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in anti-teknolojist söylemleri ile benzer söylemler geliştirmem çoğu kişi tarafından aynı çizgide yer aldığım algısına neden oldu. Oysa Kenti Durduran Şehir kitabım Nurettin Topçu ile bağdaşmayan bir düşünceye talip olduğumu gösterir. Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası kitabım da İsmet Özel’in Üç Mesele kitabıyla aynı mecrada durmadığım konusunda fikir vermeliydi.

2. Sizin Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisine Türklük meselesinde de eleştirileriniz var. Her iki müelliften ayrıldığınız noktalar nelerdir?

Şimdi öncelikle Topçu-Özel çizgisinin temel karakteri 1071 vurgusudur. İsmet Özel açıkça 1071 dememiştir belki. Ama 2005’te SKYTURK konuşmasında ““Dünyada Türklerle Avrupa arasında bir mesele var. Bu 11. yüzyılda belirginleşmiştir” dedi. Bu yorum doğru değil. Zira, İsmet Özel Mısır’da ed-Devletü’t Türkiye (Memluklar) adında bir devlet kurulduğunu ve Mısır’ın “Türkiye” olduğunu hesaba katmamaktadır. Yani Osmanlı, adı Türkiye olan bir devleti yıkmıştır.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel, “Türk” denince Oğuz boyunu anlıyor gibidir. Eğer “Türkler İslâm Devleti kurarak tarihe 1071’de çıktılar” denecekse bu tashih gereken bir yargıdır. Tolunoğulları Devleti (868-905) Müslüman-Türk devletlerinin ilkindendir. Dolayısıyla “Türk, kafirle çatışmayı göze alan demektir” ifadesi, Türklerin sadece Oğuz boyu olmaması nedeniyle hatalıdır. Eğer “Türk, kafirle çatışmayı göze alan karakter” demek ise, Osmanlı niçin ed-Devletü’t Türkiye isminde bir devleti yıkmıştır. İsmet Özel fikriyatında en bariz çelişki “Türk” adını Türkiye’ye (Anadolu’ya) hasrederek fikir geliştirmesidir. Bu perspektifle Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan millet parçası olan akrabalarımız, nasıl tanımlanacaktır? “Türk” bir milletin adıdır. Yani bir “karakter” değil, 15.000 yıllık “töreli toplum”dur.

İsmet Özel, bazı metinlerinde “Türk, török’ten gelmedir” demekte ama son tahlilde yeniden “Türk, karakterdir (seciyedir)” demektedir. Nurettin Topçu’nun da çelişkisi, atası-dedesi Yafes’in oğlu Türk adlı kişiye dayanan bir milleti “Müslüman olunca Oğuz’a Türk-men” dendi” diyerek tanımlamasından ve bu milletin eski tarihini “şaman” görmesinden gelmektedir.

Türklerin eski dininin “şamanizm” olduğu iddiası epeyden beri kabul görmemektedir. Zaten şamanlık bir “din” değil, şifacılıktır, mistikliktir. Topçu’nun Türklerin eski dini hakkındaki önyargısından beslenen “kırılmış tarih” perspektifi oldukça radikaldir. Topçu der ki: “Türkler şaman, çoban ve tüccardı, Anadolu’ya Müslüman olarak geldiler ve Hititlerden çiftçilik öğrendiler.” Nurettin Topçu, fütüvvetnâmelerde Hz. Peygamber’in (asv) tüccarların piri sayıldığını hatırından çıkarmıştır. Topçu, Türklerin çobanlığının “at çobanlığı” olduğunu da fazla tefekkür etmemiş gibidir. Türkler atları için demirden nal, üzengi, gem imal etmişti. Nurettin Topçu’nun Türk tarihine İbn Halduncu bakışı, onun milletimiz hakkında doğru değerlendirmeler yapmasına mâni olmuştur. Kur’an’da “(Öyle) Adamlar var ki ne ticaret ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz” (24 Nur 37) ayeti tüccarlara işaret etmektedir. Nurettin Topçu, köycü sosyalizmi teklif ederken tüccar zümresine haksızlık ediyor.

3. “Nurettin Topçu’nun ve İsmet Özel’in “Türk” tanımlamalarına hangi kriterle katılmadınız?

Aslında bu sorunuzu yukarıda kısmen cevapladım. “Türk kimdir?” sorusuna Nurettin Topçu “Müslümanlaşarak Anadolu’ya gelen Oğuzların Kayı boyu” cevabını verirken İsmet Özel “Biz Türkler önce Küçük Asya’yı, ardından Balkanları Darü’l İslâm kılarak vatan kavramıyla tanıştık” diyerek territoryal bir kimliğe vurgu yapar.

İsmet Özel’in “Türk” kimliği hakkında belirlediği kriter Anadolu’da mukim olmak dışında, Osmanlı Devleti’nin varlığını esas alan “Müslüman Türk”ün varlığı ile kayıtlı gibidir. Müellife göre “Tarihin bir evresinde Asya bozkırlarında yaşayan insanlar Müslüman oldukları zaman bunlar Türk olmadılar. Ne oldular? Kırgız oldular, Özbek oldular, Azeri oldular, Tatar oldular, Başkırt oldular.” İsmet Özel’in bu ifadesi çok gariptir. Zira İsmet Özel, “Oğuzlar Müslüman olunca Türkmen oldu” da demektedir. Görüldüğü üzere İsmet Özel eski Türk boylarından sadece Oğuz’a Müslüman olduklarında “Türk” adını vermektedir. İsmet Özel bunu nasıl temellendiriyor? Çünkü diyor ki: “Biz Türküz. Çünkü Türklük bu topraklarda doğmuş bir şeydir. Ve Türklük bu topraklarda gayr-ı müslim dünyanın geriletilmesi suretiyle doğmuş bir şeydir. Yani Türklük bu topraklarda gayr-i müslim dünyanın geri adım atması, gayr-i müslim dünyanın etkinlikten mahrum bırakılması sûretiyle ortaya çıkmıştır. Timur Türk müdür, değil midir? Kesinlikle hayır! Timur Türklük muarızı bir zattır. En azından Mutezile olması sebebiyle Türk’e muarızdır.”

Şimdi İsmet Özel’in “Türk Anadolu’da doğmuş bir şeydir” ifadesinin tarihsel olgularla ters düştüğü açıktır. Diyelim ki Timur “Türk değil”dir. Peki, Timur’u Anadolu’ya çağıran Anadolu beğlikleri Ankara Savaşı’nda niçin Yıldırım Bâyezid’e karşı cephe almıştır. Bu beğlikler Türk müdür? İsmet Özel’in Türklük paradigması bu noktada tutarsız kalmaktadır.

Ayrıca Yıldırım Bâyezid’in ordusu içinde 20.000 kişilik SIRP kuvveti de vardır. Yani bu savaş Osmanlı’nın Sırp kuvvetlerle birlikte Türk Beğliklere karşı gerçekleştirdiği bir çatışmayı ifade etmektedir. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nin sultanı Yıldırım Bâyezid’in merkeziyetçi politika yürüttüğünü ve Anadolu’daki “Türk” devletleri (beğlikleri) ile savaştığını anlatır. İnalcık diyor ki, “Yıldırım Bâyezid, Timur’a ve Memlûklere karşı çıktı. Halifeden resmen Sultanu’l Rûm unvanını aldı ve Selçukluların varisi olmak istedi. Kapıkulu askeri 7.000’e çıkarıldı. Beğlikler ona cephe aldılar.” Yıldırım Bâyezid’in Konya’da uyguladığı savaş esiri muamelesi de “Türklük” bakımından tartışmalı sayılmalıdır. Çünkü Bâyezid, Konya’yı istila ettikten sonra Karaman oğlu Alaüddin Beğ’in başını kestirip, mızrağa taktırarak şehirde dolaştırmıştır. Görüleceği üzere İsmet Özel’in “Kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir. Müslüman olmayan Türk olmaz” şeklinde tanımladığı “Türk”ü, Osmanlı Devleti’nin merkezileşme siyaseti ekseninde anlamlandırmak mümkün değildir.

Gerçekte “Türk” kimliğini “kafirle çatışmayı göze almak” şeklinde tanımlamak iki sebeple tarihle bağdaştırılamaz: 1) Müslüman Türkler, Müslüman Türklerle savaşarak onlarca devlet yıkmıştır. Bu hususta Yıldırım Bâyezid bir örnek olduğu gibi, II. Mehmed ve Yavuz Selim de örnektir. Sultan I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bâyezid, Alaüddin Bey’in başını kestirerek şehirde dolaştırmaktadır. Peki Alaüddin Bey kimdir? I. Murad’ın kızı Melek Hatun’un (Nefîse Sultan) eşi. Yıldırım Bâyezid’in, başka bir Müslüman Türk Devleti’nin sultanını (Alaüddin Bey’i) idam etmesi belki anlaşılabilecektir. Ancak onun başını mızrağa taktırıp şehirde dolaştırması izah edilebilir değildir; 2) Osmanlı sultanları ne zaman merkezîleşme siyaseti gütmeye başlasalar “Türk töresi”nden kopmayı meşrulaştıran “Devletin âli menfaatleri” devreye girmektedir. Aynı yüce menfaatler gayri Müslimlerle ittifaklar kurmayı da onaylamaktadır. Yıldırım Bâyezid’in Haçlılarla savaşması eğer onu “Türk” yapmaktaysa, Sırplarla işbirliği yaparak Anadolu’daki Türk devletleriyle savaşması nasıl anlaşılacaktır?

İsmet Özel, Timur’un “Türk olmadığı” yargısında olduğuna göre Yıldırım’ı “Türk” hanesine yazmış görünmektedir. Türk’ün “török” yani “töreden türemiş toplum” olduğunu ifade eden İsmet Özel’in söylemlerinin Osmanlı tarihinde merkezîleşme siyaseti yürütülen dönemlerde işaret edebileceği bir “töre” görünmemektedir. İsmet Özel “Türk, Türkiye’yi, Türkiye Türk’ü yaptı. Bir kez Türkiye doğduktan sonra dünyanın herhangi bir yerinde bulduğumuz her sağlam Müslüman orada bulduğumuz Türk’e delil teşkil ediyor” derken territoryal devletlû Müslüman milliyetçilik imal etmekte ve sadece Anadolu’ya münhasır bir “Türk” kimliği inşa etmektedir.

İsmet Özel’e göre “Türklüğümüzü kafatasımızdan, derimizin renginden, boyumuzdan boşumuzdan, endam ve kırıtışımızdan değil, sadece ve sadece Müslümanlığımızdan aldığımıza kanaat getirmeliyiz.” İsmet Özel’in “soya dayanmayan Türklük” nazariyatı, Horasan’dan gelen Türkmenlerin görece “günahkâr” hayatlarına rağmen Anadolu ve Balkanlarda gaza peşindeki fütuhatlarını anlamlandırmakta güçlük çekecektir. Bu milliyetçiliğin içeriğini inşa eden fıkıh, İmam-ı Âzam’ın Fıkhu’l Ekber risalesi ile bağdaşmamaktadır. İsmet Özel, “İskilipli Atıf yazdığı ilmihalde ‘Ramazan günü açıktan oruç yiyenin katli vaciptir’ diyor” ifadesini de nakleder. Bu ifadenin “iman dille ikrar, kalble tasdiktir” yolundaki Hanefi itikadını aşan bir yerde durduğu düşünülebilir. Türk’ün İskilipli Atıf’a izafe edilen bu beyanla (ki, Mızraklı İlmihal’de benzeri ifadeler vardır) ilişkisi nasıl sağlanacaktır?

Nurettin Topçu da İsmet Özel gibi Türk kimliğini territoryal Müslüman milliyetçilik esaslı olarak anlamaktadır. Topçu der ki, “Türk İslâm dininde kendini buldu; kendi cevherini belirtecek hayat unsurunu buldu. İslâmiyet Türk’e ilahî ruhu bağışladı.”  Nurettin Topçu’ya göre “İslâm’ın Türk ile birleşmesi, cihan tarihinin belki en büyük harikasını doğurmuştur.” Bu görüşüyle Nurettin Topçu’nun fikrinin İsmet Özel’den ayrıştığı görülmektedir. Ancak her iki müellif de Türklüğü “Anadolu’yu vatan kılan” bir kimlikle izah etmekte, İslâm ile Anadolu’daki Türklüğü özdeş görmektedir. Nurettin Topçu bir yandan sipahileri Müslüman Türk’ün asıl askerî gücü sayar, yeniçeriliği devşirme kökeni nedeniyle “yabancı” görür, diğer yandan Türk ordusunu “Bektaşi tarikatına bağlanan Türk ordusunun hedefi cihattı” diyerek över. Oysa Ahmet Yaşar Ocak’ın da ifade ettiği üzere Bektaşilik tımarlı sipahilerin değil yeniçerilerin tarikatıdır.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in “Türk” tanımlamalarına yukarıdan beri gösterdiğim gerekçeler kapsamında müelliflerin görüşlerindeki çelişkiler nedeniyle katılmadım. Bu çelişkiler şöyle sıralanabilir:

a) Nurettin Topçu “Türk” kimliğini “Oğuz” boyunun alt kimlik adı olarak tanımlamış oldu. Ona göre Oğuzlar Müslüman olunca “Türk” gerçek değerine kavuştu. Oysa “Türk”, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Tatar, Kırgız, Türkmen gibi boyların birliği yani millet üst kimliğidir.

b) İsmet Özel, Türk’ün coğrafyayı daru’l İslâm kılan bir kimlik olduğunu ifade etmektedir. “Türkiye” adının İstiklâl Savaşı ile kazanıldığı görüşündedir. Bu değerlendirme Mısır’da Memlûklular tarafından kurulan ed-Devleti Türkiyye adlı devletin varlığı nedeniyle hatalıdır.

c) İsmet Özel’e göre “Türk, İslâm ile kazanılmış bir addır.” Bu ifade de Göktürk yazıtlarında “Türk” adı geçmesi nedeniyle tutarlı görülemez.

d) Nurettin Topçu’nun “İslâm öncesi Türk şamandı; bu beden İslâm ile ruha kavuştu” ifadesiyle eski Türklükle soy bağını kestiği görülmektedir. İsmet Özel ise “Türk bir kavim adı değildir” ifadesiyle soya dayanan bir Türk varlığını reddetmektedir. Türk’ün eski tarihinin yok sayılması tarihsizlik demektir.

e) Nurettin Topçu’nun eski Türklerin “göçebe olduğu” düşüncesi, son derece hatalı bir yargıdır. Eski Türklerin bilinçli şekilde şehirde oturmadığı hususu Orhun kitabelerinde savaş stratejisi ve “uygarlaşma” tehdidi gerekçesiyle izah edilmiştir.

f) İsmet Özel’in “Türkçe Kur’an-ı Kerim’den doğdu” ifadesi de tartışmalıdır. Zira diller, kavimleriyle yaratılmakta olduğuna göre İsmet Özel’in “kavimsiz bir Türklük” inşası Türkçenin taşa kazınarak kendi varlığına işaret etmesi nedeniyle zayıf kalmaktadır.

g) Gerek Nurettin Topçu gerekse İsmet Özel Türklerin hayata koyduğu timar sisteminin kaynağının “töre” olduğu hususuna kendi teorilerinden bir izah getirememektedir. Türklerin devlet teşkilatlanmasının Hz. Peygamber öncesi bir tarihe ait olduğu açıktır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn dönemlerinde tatbik edilen ikta rejimi, eski Türkler tarafından uygulanmaktaydı. Buna göre Türklük Kur’an’dan çıktıysa, olgusal ve tarihsel olarak Türk’ün devlet teşkilatlanmasıyla toprak rejiminin de Hz. Peygamber’den öğrenilmesi gerekmez mi?

4. Anadolucuların tarih felsefesini yanlışlayarak yeni bir paradigma inşa ettim.” demekte ve “Hanif Türk” tarih tezini savunmaktasınız. Yeni bir anlayış ve yorumlama getirdiniz. Öyle ki bu teze Türkçülerden de İslamcılardan da eleştiriler geliyor. “Hanif Türk” tezi nedir? Sizin tezinizi varolan tezlerden ayıran özellikler nelerdir? Yeni Paradigmayla neler kastediyorsunuz?

Aslında yukarıdan beri “Hanif Türk” tezini dolaylı da olsa anlatmaktayım. Sorunuza ayrıntılı cevaplar vermek söyleşi sınırlarını aşmaktadır. İleri sürdüğüm tarih tezinin dört temel hareket noktası var: 1) Bütüncül bir tarih tezi inşa etmek; 2) Nübüvvet tarihi içinde Türk tarihini inşa etmek; 3) Hanifliğin Araplara mahsus kılınamayacağını, Hz. İbrahim’in dini olarak Türklerin içinde de Hanifliği benimseyen bir şecere bulunduğunu göstermek; 4) Türk’ün asgari 15.000 yıl önce Hz. Nuh’un gemisinden indiğini, Anadolu’nun kendisine Hz. Nuh tarafından timar/ikta olarak verildiğini, Allah’ın ordusu kılındığını belirlemek.

Türkiye’de tarih yorumları Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken yaşanan siyasî taraf almalar vesilesiyle çatışmacı ve rövanşist yaklaşımlarını sürdürüyor. Örneğin İslâmcılar Kemalist tarih tezini enine boyuna kritik ederek bir “medeniyet tarihi” yazmamıştır. Dolayısıyla “Türklerin menşei Etiler, Etrüskler, Sümerlerdir” gibi söylemler “ulus-devlet inşası” suçlamasına uğramaktadır. Nihâl Atsız da Kemalist modernleşme programının Batı ile entegrasyon hedefi belirlediğini ifade etti ve “Türklüğün menşei Anadolu’nun Bizans, Hitit uygarlıklarında değil Asya-anavatan’da Türk ırkının kurduğu uygarlıklarda aranmalıdır” mealindeki söylemi geliştirdi. Hanif Türk paradigması bu siyasi ihtilaflara mesafeli bir tarih inşası peşindedir. Türk’ün anavatanının Anadolu olduğunu ileri süren Hanif Türk paradigması, Allah’ı birleyen Türklerin tarih içinde Asya bozkırlarına da Avrupa içlerine de yerleşerek devletler kurduğu düşüncesini savunur.

Türkçenin konuşulduğu Turan İli’ni gözeten bu paradigma, sağ-sol, Sünnî-Alevî, Osmanlı-Cumhuriyet, ulus-millet, ırk-din gibi çatışmaları aşmak istemektedir. Bu anlamda Hanif Türk tezi, Anadolucu bir tez ise de Türklüğü Anadolu’ya sıkıştırmış bir nazarı ifade etmemektedir. “Milleti devlet inşa eder” fikrinden hareket eden kimi yorumcuların (Sadri Maksudi Arsal, Teoman Duralı) aksine “Devleti inşa eden Türk milletidir” fikriyle düşünce üretmektedir. Bu haliyle devlet, milletin cihazı haline gelmektedir. Nitekim Orhun yazıtlarında da Hakan “açları doyurarak, yoksulu giydirerek, az milleti çok ederek” davranmakta ve milletin cihazı olan devlet telakkisine uygun bir örgütlenmeyi gerçekleştirdiği oranda “kut sahibi” kabul edilmektedir.

Bu kapsamda Hanif Türk paradigması Osmanlı Devleti’nin hakanlarının “Türk cihan hâkimiyeti” mefkûresinde yer yer hata yaptığı kanaatindedir. Türklükte asıl olanın ırk/soy/kavmiyet değil “Allah’a kulluk” olduğunu ortaya koyan en önemli temsili “Oğuz Destanı”nda gören Hanif Türk paradigması “Türk Allah’a isyan konusunda asabiyete ittiba edilmez” görüşüne bağlıdır. Oğuz Kağan’ın Hz. İbrahim’e iman ederek tevhid dinine girdiği düşüncesi Hanif Türk paradigmasının kalkış noktasıdır. Bu yaklaşımın bir benzeri Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucu atası Selçuk Beğ’in hayatında görülmektedir. Selçuk Beğ’in Hz. Peygamber’in risaletine inanması ve ata bir kardeşleriyle savaşması Türk’ün tarih içinde nübüvvet hizmetinde yer alarak istikamet tutturduğu bilincinin bir örneği sayılmalıdır. Bu örnek aynı zamanda Oğuz Destanı’nın içeriğindeki “Hz. İbrahim’e bağlı Hanif ordu” tasavvuruyla mutabıktır: Selçuk Beğ Müslüman olduktan sonra Oğuz Yabgu Devleti ve gayri Müslim Türk boylarıyla irtibatını kesti ve onlara karşı sürdürülen cihad harekâtına katıldı. Selçuk’a bağlı Oğuzlar bu tarihten itibaren gayri Müslim Türkler’e karşı seferler gerçekleştirdi.

Selçuk Beğ’in tıpkı Hz. İbrahim ve Oğuz Kağan gibi Hanif-İslâm’a bağlanarak en yakın akrabalarıyla, karındaşlarıyla savaşa girmesi Türklüğün “itikadî bir soyculuk” inşa ettiğini göstermektedir. Selçuk Beğ’in Türk devlet töresini de Oğlu Mîkâil’in şehit düşmesi üzerine torunlarına (Tuğrul ve Çağrı Beğler) öğretmesi Türklüğün siyasal ufkunu inşa etmektedir.

Çağrı Beğ, Tuğrul Beğ’in ağabeyi olmasına ve askerî anlamda üstün vasıflarına rağmen sultanlığı kardeşine bırakmıştır. Bu feragatin pek çok izahı yapılabilecekse de Selçuk beğlerinin “kurultay” topladığı hususu da dikkate alınmalıdır. Bu kurultay gerekli değerlendirmeleri yapmış, sultanlığa Tuğrul Beğ’i seçmiştir. Türk devlet töresindeki bu ilkenin Hz. Peygamber’in vefatından sonra toplanan kurultayda halife seçiminde gerçekleştirildiği yorumu da yapılabilecektir. Türk töresinin kaynağı, Hz. Nuh’un ve Hz. İbrahim’in misakından kaynaklanmaktadır. Türkler bu töreyi uyguladıkları sürece güçlü ve adaleti ayakta tutan devletler inşa etmiş, töreyi kaybettiklerinde ise devleti ayakta tutamamıştır. Bu anlamda Hanif Türk paradigması Osmanlı Devleti’ne topyekûn sahip çıkan ya da topyekûn reddi miras yapan bir nazariye değildir.  

İleri sürdüğüm tarih tezinin ikisine dair izaha yer verilmesi fayda verecektir:

a. Bütüncül Tarih Tezi:

Temellendirmeye çalıştığım tarih perspektifi, insanlığın tarihini Kur’an’daki nübüvvet tarihine göre yeniden okuma denemesidir. Hanif Türk’ün tarihi okuma biçimi, Türkçü, İslâmcı, Kemalist, Anadolucu tarih okuma paradigmalarının “İslâm’dan önce-İslâm’dan sonra” şeklindeki metodolojisinin pozitivist olduğunu ileri sürer. “İslâm Hz. Âdem’den başlamıştır” düşüncesine sadık birinin “İslâm’dan önce Türk tarihi” şeklinde tarih okuması yapması mantıksal tutarsızlık ifade eder. Bilindiği üzere Comte’un tarih felsefesinde insanlık üç hal yasasına bağlanmakta ve teolojik dönem de üç basamakta incelenmektedir: a) Putperest, b) Politeizim (çok tanrıcılık), c) Monoteizm (tek tanrıcılık). Bu tarih görüşünde her toplum yüzyıllar içinde evrimleşerek zannî bilgi dönemlerinden, olgusal bilgi dönemine geçebilmektedir. Dolaysıyla İslâm dini, “İnsanlığın başında Âdem’e bilgiyi (esmae kulleha) öğrettik” dediğine göre Comte’un tarih felsefesinden hareket ederek milletimizin tarihini açıklayamayız. Oysa “Türkler İslâm’dan önce şaman idi” söylemi, Türkleri açıkça Comte’un “teolojik dönem toplumu”na fırlatmaktadır. Kur’an’da “her kavme peygamber gönderildiği” ifade edildiğine göre Nurettin Topçu ile İsmet Özel’in tarih felsefesinin bu ayete göre Türklüğü izah etmesi gereklilik olmaktadır.

Buna göre, benim “Hanif Türk” ile yapmaya çalıştığım şey ilk elde iki parçalı tarih perspektifini Kur’an’a izafe eden ideolojik perspektife itiraz etmektir. İnsanlığın başında Hz. Âdem’e bilgi öğretildiğine göre, Comte’un ya da Kant’ın, Rousseau’nun varsayımlarını kabul eden bir tarih felsefesiyle “eski Türkler şamandı” denilemeyecektir. Hz. Âdem, Allah’ın kendisine öğrettiği bilgiyi evlatlarına emanet etmiş ve tarih boyunca tevhide inanan bir şecere Hz. Nuh’a gelmiştir. Hz. Nuh’a inanan biri, Türklerin de bu atanın evlatları olarak tevhid gemisinden indiğine teslim olmak zorundadır. Bu vahyî hakikate rağmen Türklerin hüdayı nabit gibi “atasız/tarihsiz/nesepsiz varlığa çıktığı”na dair iddialar tutarsızdır.

b. Nübüvvete Bağlanmış Bir Tarih Tezi:

Hanif Türk kitabımda her ne kadar Türklerin Hz. Nuh’un torunları olduğu vurgusu hâkim ise de İsmail Hami Danişmend’in Türkler ve Müslümanlık-Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur kitabında, Vânî Efendi’nin Arâis’ül Kur’an adlı eserine atıf yaparak Türklerin Hz. İbrahim ile akraba olduğu tezine de yer vermiştim. Vânî Efendi, Türklerin Hanif olan Hz. İbrahim ile akraba olduğunu ileri sürer.

Bu tez Cahız’ın Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri kitabında da yer almaktadır. Cahız der ki, “Hz. İbrahim’in Kantûrâ bint Maftûn adında bie karısı daha vardı. Kanrûrâ’dan altı oğlu oldu. Bunlardan dördü Horasan’da yerleşip Horasan Türklerini meydana getirdiler. Vânî Efendi de Türklerin Hz. İbrahim peygamberin soyuna bağlandığını belirtir. Saltuknâme’de de Türklerin ata şecerelerinden bir kolun Hz. İshak’a bağlandığı görülmektedir. Dolayısıyla Hanif Türk tezi, “Türk diye bir kavim yoktur” söyleminin de “Eski Türkler peygambersiz bir şaman/putperest toplumdur” söyleminin de temelsizliğine karşı kendi köklerini arayan ve bunu nübüvvet tarihine bağlayan tarih inancıdır.

5. Son olarak neler söylersiniz?

Hanif Türk tezini milletimizin tarihinde yaşanan ideolojik çatışmaları aşmak ve gelişen dünya konjonktüründe Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden tarihe dönen Türkî-Turanî boyları ortak bir tarih fikri algısında birleştirmek üzere bir teori vermek kastıyla kaleme aldım. Bu tarih paradigmasının hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafyası ile Göktürk İmparatorluğu’nun coğrafyasını Lokman/İsra/İnsan surelerindeki tek Tanrıcı inancın ahlâk değerlerinde ve Hz. Peygamber’in de Medine’de tesis ettiği “millet” sistemiyle birleştirmektir.

Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethetme programı Yıldırım Bâyezid ve II. Mehmed’in siyasi ufku idi. Geliştirilen bu program fetihle neticelendi ama parçalanmış Türklüğe sebebiyet verdi.

Bununla ne demek istiyorum? Türk töresinde, “Hakan doğuda oturur, Yabgu batıda devletin genişleme siyasetini yönetir.” İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti’nin Türk politikası değişti ve Anadolu’daki Türkler İran’a kaçarak Safevî Devleti’nin kurdu. Diğer taraftan Anadolu Beğlikleri de küstürülmüş ve Türk dünyasının potansiyel gücü birbirini kırmıştır. Bu politik ufuklar Türk ordu-millet tasavvurunu da tasfiye etmektedir. Zira Osmanlı’nın kurucu millet topluluğu Selçuk muhafazasında Anadolu’ya sevk edilen Türk boylarıdır. Türkiye fetih sonrası bu insan kaynağını kaybetmiştir. Devlet de İstanbul’un fethinin neticesi ortaya çıkan merkeziyetçi bakış nedeniyle “devşirme ordu”ya ağırlık vermiştir. Eski Türklere önyargılı bakış nedeniyle gerek Nurettin Topçu gerek İsmet Özel bu olgusal gerçekliği aşabilecek bir “Türk” tanımı yapamıyor. Türklerin Anadolu’daki tarihini Nurettin Topçu 1071 ile ve İsmet Özel 11. yüzyıl ile kayıtlıyor. Oysa Hasan el Harakânî, Horasan’da doğmuş, 1033’de Kars cephesinde şehit düşmüş, o bölgede dergâhı olan bir derviştir. Harakâni, “Bu eve gelen herkese ekmeğini veriniz, inancını sormayınız” diyerek “açları doyuran yoksulu giydiren” Türklerin sembolü olmuştur. Bilindiği üzere, ahlâk “Allah’a şeriksiz iman etmek ve açları doyurmak, yoksulu giydirmek, ana-babaya merhamet etmek, akrabalığı tesis etmek, az milleti çok etmek” esasları üzerinde yükselmektedir. Bu değerlerin Orhun yazıtlarında da taşa kazındığı görülmektedir.

Hanif Türk paradigması, Türkiye Cumhuriyeti’nin aksakallılarına Orhun yazıtlarından okuyacağım şu beyanı hatırlatmaktadır:

“Ben Türk Bilge Kağan, sözlerimi işitin: Ey Türk halkı, Çin halkının tatlı sözlerine, yumuşak ipekli kumaşlarına kanıp, çok sayıda öldün. Türk beyleri Türk unvanlarını bırakmış, Çin unvanlarını alarak Çin hizmetine girmişler ve Çin Hakanına tabi olmuşlar. Ey Oğuz beyleri, halkı işitin: Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe senin devletini ve yasalarını kim yıkıp bozabilir? Ölecek halkı dirilttim, aç halkı doyurdum, çıplak halkı giydirdim, yoksul halkı zengin kıldım. Sayıca az halkı çoğalttım, güçlü devleti olandan daha iyi kıldım. Dört bucaktaki halkları hep kendime bağımlı kıldım. Türk halkını düşmansız kıldım, bu halkların hepsi bana bağımlı oldular.”

Okuduğum bu ifadelerle Allah’ın kitabında İnsan suresindeki “Onlar “Allah’a olan sevgileri için yoksulu, yetimi ve esiri karşılık beklemeden doyururlar.” ayetinin mesajı aynıdır. Türkler şaman ise Göktürk yazıtlarındaki “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” töresi nereden gelmiştir? Bu törenin kaynağı Hz. İbrahim’dir, Hz. Nuh’tur. Bu nedenle “Hanif Türk” paradigması eski Türklerin içinde Hanif-Müslüman ve töreli bir ataya bağlanış olarak anlaşılmalıdır. Hanif Türk, “Allah’ın ordusu” sıfatıyla hareket eden ve İslâm’da hayat (can), nesil (nesep, ırz), akıl, mal ve dinin korunması esaslarını toplum inşasının temeline yerleştiren Türk’e işaret etmektedir. Türk’ün töresi, “zarûriyyât-ı hamse, makâsıd-ı hamse”ye dayanan 15.000 yıllık ilkeleriyle din-devlet ilişkilerine istikamet verecek, ordu-milletin tesisine ruh üfleyecektir.

İbn Haldun, Nurettin Topçu ve Fârâbî

Türk düşüncesinde İbn Haldun’un tezlerinin bir eleştirisi yapılmamıştır.

Bunun 2 sebebi olabilir:

1) Türk düşüncesinin toplumu modernleştirme arzusu İbn Haldun’u araçlaştırmaktaydı. Nitekim İslamcılar 1980’lerden itibaren “taşranın merkeze yürümesi”nden bahsediyorlardı.

2) İbn Haldun’un eleştirilmemesinin ikinci sebebi ise onun “asabiyet” teorisinin merkezde yer almak için kullanılmış olmasıdır.

İslâmcılar “asabiyet”i, “bütün müminlerin kardeş olduğu” esasıyla nesepleştirirken milliyetçiler “asabiyet” kavramını “soy yakınlığı milliyetlerin uyanışı sayılmalıdır” şeklinde anladı.

Vargı-> Kâtip Çelebi’den beri İbn Haldun devlet-millet ilişkileri için araçlaştırılmış bir mütefekkirdir. Kâtip Çelebi, İbn Haldun’u tımarlı sipahiler-Türkmenler lehine değil, Yeniçeriler lehine okudu ve devlet teorisini “devşirme” fikriyle yeniden yapılandırırken İbn Haldun’u araçlaştırdı.

Bugün de Türkiye’de kalem erbabı kime gitseniz İbn Halduncu olduğunu görürsünüz. Oysa Türk’ün siyaset teorisi Fârâbî’dedir.

İbn Haldun’a eleştirilerim:

Türkler Göçebe Değildir: İbn Haldun “demir uçlu ok” imal eden, taşlara tevhid inancını kazıyan, Çin’e at satıp karşılığında ipek alan Türkleri “göçebe” olarak tasvir ederek büyük bir yanılgıya düşmüştür. Onun yanılgısı üzerine düşünce üreten müellifler de Türklere “göçebe” demekten kendini alamamıştır. Türk siyaset düşüncesi 15.000 yıllık geleneğinde “Devletin teknolojisi olur, halkın ise tekniği” tasavvuruyla hareket etmiştir ve İbn Haldun’un hiç dikkat etmediği bir hususiyet olan “devlet kurma geleneği” ile varlık bulmuştur. Türkler “devlet düzeni” ile yaşayan, devlet olmadan önce de “devlet” gibi örgütlenen bir millettir. Nitekim Araplar putlara taparken Türkler Göktürk İmparatorluğu kurmuştu. Ancak Türklerin devleti “AT ÜSTÜNDE” idi. Türkler hayvanlarının gıda ihtiyacına göre devlet-toplum yapısını kurdular. Bu nedenle “göçer-evli” bir yaşama bilinçli olarak geçtiler. Hatta Tonyukuk’un “Ötüken Ormanı’na gidin” öğüdü de bu “bilinç”le ilgilidir. Bilindiği gibi Bilge Kağan, Türk ülkesinde, şehirleri surlarla çevirmek ve Çinliler gibi “uygarlaşmak” istiyordu. Tonyukuk ise Bilge Kağan’a karşı çıkmaktaydı: “Biz ömrünü sulu ve otlu bozkırlarda geçiren bir milletiz. Bu hayat bizi daima bir harp egzersizi içinde tutmaktadır. Göktürklerin sayısı Çinlilerin yüzde biri bile değildir. Başarılarımız yaşayış tarzımızdan ileri gelir. Kuvvetli zamanlarımızda ordular sevk eder, akınlar yaparız. Zayıf isek, bozkırlara çekilir, mücadele ederiz. Eğer kale ve surlar içinde kapanırsak, T’ang orduları bizi kuşatır, ülkemizi kolayca istila eder” (Kafesoğlu, 2015: 121). Bilge Kağan’ın bir diğer düşüncesi de memlekette Budist ve Taoist tapınaklar inşa ettirmekti. Tonyukuk buna da karşı çıkmaktaydı: “Her ikisi de insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğratır. Kuvvet ve savaşçılık yolu bu değildir. Türk milletini yaşatmak istiyorsak ne bu tâlimlere, ne de tapınaklarına ülkemizde yer vermeliyiz” (Kafesoğlu, 2015: 121). İbrahim Kafesoğlu, Batılı araştırmacıların Tonyukuk’a bu görüşleri nedeniyle “Türk Bismark’ı” dediklerini de ekler. İbn Haldun, Türklerin bu “göçer-evli” hayatını “göçebelik” gibi değerlendirdi. Dikkat edilmeyen bir konu vardı: İbn Haldun’un “hadarî toplumda hayata çıkar” dediği mesleklere Türkler “göçer-evli” düzenlerinde sahip bulunuyordu. sahip bulunuyordu.

Türklerin Hakan Kişisi, İbn Haldun’un Bedâvet Umranındaki Kabile Reisi Değildir: Türklerin siyaset felsefesi asabiyet savaşına yol açıyor değildir. Zira Türklerde Hakan soylu olmayan biri “hakan” olamazdı. Dikkat edilirse Türk tarihinde birbiriyle savaşanlar aynı sülaleden gelen “hakan soylular” idi. Araplarda nesep asabiyeti mülkü elde etmek için savaşır. Mülkü elde ettiğinde ise Krallık doğar. Türklerde ise mülk zaten “hakan”dadır ve hakanlar daha doğarken “hakan”dır. Hakan soylu olmayan Karabudun haddini bilir; asabiyet savaşına girmez. Tekrar edelim ki, Türk hakanları “hakan olmak için” doğmuştur. Bu hususun Arap göçebeliğinde karşılığı yoktur.

Türklerde Asabiyet Savaşı Yoktur: İslâmcılar İbn Haldun’u “asabiyetlerin nöbetleşe iktidarı” gibi okurken, milliyetçiler “ümmet devrinden millet devrine geçiyoruz, kanıtı da İbn Haldun” dediler. İkisinin de ufku, yaslanmaları gereken sosyal zemini ihmal etmekle neticelendi. Kır-kent geriliminde aile-şehir kaybedildi. Bir kere eski Türkler Çin’den at başına 40 top ipek alıyordu. Aldıkları ipeği Roma’ya altın karşılığında satıyorlardı. İpek yolu ticareti Türklerin elindeydi. Araplar ise ticaret yollarını tutmamıştır. Onlar çölde kendilerini kaybettirmekteydi. Bu nedenle İbn Haldun, Türkleri anlayamamıştır. Anlaşılan o ki, Türkçüler de İslamcılar da İbn Haldun’u “ideolojik” olarak okudular ve okuyorlar. İbn Haldun’un fikirleri Arap-Avrupa aksında geçerli olabilir. Türklerin Hakan teorisinin bir davamı olarak “milelt” tasavvurunu, İbn Haldun’un tarih felsefesi de asabiyet teorisi de izah edemez. Türkçülüğün en büyük hatası İbn Haldun’un asabiyet teorisindeki “nesep asabiyeti”ni “millet” olarak algılamasıdır. Türkçüler İbn Haldun’un “nesep asabiyeti”nin uygarlaşma ile çözüleceği öngörüsüne dikkat etmediler ve muasır uygarlığa koştular. Bu süreçte uygarlaştıkça ordu-millet sistemi çözüldüğünde, “İbn Haldun haklıymış” dediler. Oysa Türk Eli’nde uygarlaşmak, törenin bozulması demektir. Türkçüler Fârâbî’ye gitseydi Türk töresindeki “Hakan” kavramına varacak, böylece Orhun Yazıtları’ndaki “Ey Türk törene dön, yoksa öleceksin” sözü ile Fârâbî arasındaki uyum da anlaşılacaktı. Fârâbî, Türk töresinin “Hakan” kimliği ile İslâm vahyinin “Peygamber”ini birleştirmişti. Ancak İslâmcılar da Türkçüler de bu düşünceye yaklaşmıyordu. Onlar İbn Halduncu perpektifle “Nesep asabiyeti bağlılık asabiyetine dönüşüyor” diyerek “tarih yasası”nın işlediği zannına yakalanmışlardı.

“Hanif Türk” Paradigmasının Duruşu: Nurettin Topçu’nun metinlerinde Fârâbî’nin “şehir” tasavvuru yoktu. Köktenci şekilde şehre karşıt olan Topçu, daha da ileri giderek Türkleri “göçebe”, “tüccar” ve “şaman” olarak nitelendirdi; bu üç kavramı da kapitalist-feodal diyalektiğini yeniden üreten dinamikler olarak kabul etti. Köylülüğü de hem feodalizme hem kapitalizme karşı bir savunma ekonomisi olarak konumladı. Ancak Osmanlı düzeninin “tımar sistemi”ne hiç yaklaşmadı. Topçu’nun Hz. Peygamber’in Medine şehri ile de ilişkisi olmamıştı. Nurettin Topçu’nun fikrinden İbn Haldun’u çekerseniz kurduğu bütün paradigma yıkılır. Topçu, “Müslüman soy asabiyeti” nedeniyle İbn Haldun’a yaklaştı ama onun “nesep asabiyeti” dediği şeyin Arap sosyolojisindeki karşılığı ile Türk sosyolojisindeki karşılığı aynı değildi. O yüzden “Şehir Sünnettir” vurgusuyla Nurettin Topçu’nun fikirlerine “şerh düştüm.” Yahya Kemal’e Fârâbî ile yaklaşırsam, Yahya Kemal’in ölmez bir mütefekkire dönüşeceğini öngördüm. Nurettin Topçu’nun kent eleştirisinin “İbn Halduncu” olduğunu görünce Yahya Kemal’e koşmuştum. Ancak Yahya Kemal de “Bin yıllık tarih” fikriyle önümü tıkamaktaydı. “Hanif Türk”, bu engelleri açmanın ufku olarak kaleme alındı.

  • Kafesoğlu İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, 2015

Hanif Türk Paradigması 6 (Ordu-Millet Amentüsü)

“Hanefî-Mâtürîdî’yim” diyen bazı adam-kadınların görüşlerini beğenmedikleri kişileri tekfir ettikleri görülüyor. Bu amelleri nedeniyle mezkûr kişiler Hanefî-Mâtürîdî bağlanıştan huruç etmektedir. Bilindiği üzere “akîde”, “akâid” veya “itîkâd” kelimeleri “bağ-bağlanma” anlamına gelmektedir. İslâm ile Türk’ün bağlanışı hangi düzeydedir?

“İman dille ikrar, kalple tasdiktir; ehl-i kıble tekfir edilmez” ilkesiyle hareket eden Türkler Hanefî-Mâtürîdî akaidini içtimaî hareketlerinin ekonomi-politik yapısına uygun gördükleri için kabul etmişlerdir.  

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten aktardığına göre Türkler, İslâm merkezlerinin kozmopolit havası içinde yetişen [Arap ve Fars-LB] kardeşlerinin aksine, hudut boylarında Müslümanlaşmıştı. Dolayısıyla onların aldığı İslâm terbiyesi daha başlangıçtan beri hudut boylarının hususî vasıflarını kazanmıştı. Abbasi devri Bağdat’ının incelikleri veya rehaveti, karışık şehir medeniyetinin müsamahası ve renkliliği yahut mekteplerin titiz veya teferruatçı katılığı onlara göre değildi. Onların imanı hâlâ ilk Müslümanların eski ateşi ve dürüstlüğü ile dolu ‘militan iman’dı. [Türkler] Amentüsü savaş narası ve doğması silah başına davet olan bir savaş dini [olarak Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm’a iman etti-LB]. Osmanlı Türk’ü için imparatorluk, ilk Müslümanlığın bütün anavatanlarını da [darü’l İslâm-LB] içine almak üzere, bizzat İslâmiyet manasını taşıyordu. Osmanlı tarihlerinde İmparatorluk topraklarına “İslâm ülkeleri”, askerlerine “İslâm askerleri” denirdi. Halk da kendisini her şeyden önce “Müslüman halk” olarak düşünürdü” (Güngör, 1995: 105).

Erol Güngör, Bernard Lewis’in “Gariptir ki Türkiye’de Türk isminin hemen hiç kullanılmadığı devirlerde Batılılar bu ismi “Müslüman” kelimesine eş manada kullanıyorlar ve Batılılar ihtida eden şahsa, Fas’ta veya İsfahan’da dahi olsa “Türk oldu” diyorlardı (Güngör, 1995: 106) beyanını da nakletmektedir.

Anlaşılacağı üzere Batılılar birinin etnik kökenine bakılmaksızın Müslüman olduktan sonra “Türk ordu-millet teşkilat düzeni”ne katılmasını da “Türklük” ile karşılamaktaydı. Böylece “Türk seciyesi” gerek Arap ve gerekse Fars Müslümanlığından pek çok noktada ayrılmaktaydı.

Öncelikle Türkler “Hakanlı devlet” sistemi ile hareket etmektedir. Bu model Arapların özellikle Yezid’den itibaren geliştirdikleri “devlet” modelinden farklıdır. Nitekim Erol Güngör, Bernard Lewis’ten iktibas ettiği metinle bu farklılığa da işaret etmektedir: “Abbasi halifelerinin hangisi ilk Osmanlı sultanlarının sahip oldukları sadakat duygusuna, dini ve ahlâkî idealizmlerine kıyas edilebilir bir yücelik göstermiştir? Ölmek üzere bulunan bir ihtiyar Kanuni Sultan Süleyman’ı bir yeni Nemçe seferinin eziyetlerine tahammül ettiren ve onu payitahtın rahat hayatından alıp savaş meydanının çetinliklerine ve muhakkak bir ölüme götüren müthiş vazife aşkı kimde vardır?” (Güngör, 1995: 106).

Anlaşılacağı üzere Türk devlet sistemi ordusunun önünde gaza eden Hakan tasavvuruna bağlı olarak hayat bulmuştur. Ancak Türk devlet modeli, Hakan yanında Metin Kunt’un da ifade ettiği üzere “Osmanlılarda “bey” herhangi bir aileden değil ancak Ertuğrul ailesinden seçiliyordu (…) Beylik ailesinden birisi toplumun desteğini kazanmakla bey olabiliyordu. Mesela Ertuğrul Bey öldüğünde, kardeşi Dündar Bey’in beylikte gözü olduğu halde toplumun sözü geçer kimseleri (aksakallılar-LB), Ertuğrul oğlu Osman Bey’i desteklemişlerdi (…) Söğüt ucunun en değerli kişisi ahi şeyhi Edebalı idi. Bir kent grubu olan, çarşı-pazar töresini temsil eden ahilerin en önde gelen şeyhlerinden Adebalı’nın neden Söğüt çevresine yerleştiği meraka değerdir. Belki de Edebalı, Anadolu’nun geleceğinin uç boylarında gelişeceğine inanmıştı. Kızını Osman Bey’e vermesi de aynı düşünce ile olmuş olabilir. Bu evlenme sayesinde Osman Bey’in sadece Söğüt civarında değil, Anadolu içlerine kadar ünü duyulmuş, Edebalı’nın ve dolayısıyla ahilerin desteğini kazanmıştı. Ahiler ise Osman Bey’i ve soyunu kendi içlerine çektiklerine inanmışlardı” (Kunt, 1991: 28-29).

Nitekim Oğuz Kağan destanında Irqıl Hoca adında bir bilgenin hakana danışmanlık yaptığı görülmektedir. Destana göre, Oğuz Kağan, Irqıl Hoca adında bilgeye Yenikent adında bir şehir yaptırtmış ve şehre yönetici kılmıştır: “Bu şehri Irqıl Hoca adında gayet akıllı ve tedbirli bir adamın hâkimiyetine vermişti” (Togan, 1982: 49). Uygur nüshasında da benzeri bir bilgeden bahsedilir:

“İdil denen bu ırmak, çok çok büyük bir suydu / Oğuz baktı bir suya, bir de beğlere sordu / Bu İdil sularını nasıl geçeğiz biz? / Orduda bir beğ vardı, Oğuz Han’a çöktü diz / Uluğ Ordu Beğ derler, çok akıllı bir erdi / Bu yönde Oğuz Han’a yerince akıl verdi” (Bang-Rahmeti, 2015: 98-99).

Türk devlet teorisi, fethettiği bölgelerde insanların inançlarına karışmamakta ancak devletin hükümranlığını kabul etmelerini talep etmekteydi. Bu konu da Oğuz destanında yer almaktadır: “Ayrıca emir yazdı, dört tarafa Oğuz Han / (…) / Madem ki Uygurların, benim büyük kağanı / O halde sayılırım, ben bir dünya Kağanı / (…) / Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir / (…) / Bana kim baş eğerse, alırım hediyesini / (…) / Kim ki ağzıma bakmaz, baş tutar bana / Ordumu çıkarırım düşman olur bana” (Bang-Rahmeti, 2015: 95-96).

Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” Oğuz destanındaki gibi “dünya Kağanı” fikrini siyasal bir amaç olarak belirlemiştir. Ancak bu amaç, “dinde zorlama” olarak zuhur etmemekte, “hâkimiyetin kabulü” esasına dayanmaktadır. Bu ekonomi-politik, içtimai hayatı “dinde ötekileştirme” şeklinde bir zihniyetle belirlemeyi engellemektedir.

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten iktibas ettiği makalede bu husus da zikredilmektedir:

“Osmanlı İmparatorluğu, İslâm hukuku ve gelenekleri icabı, diğer dinlere karşı müsamahakârdı. İmparatorluğun Hristiyan ve Yahudi tebaası esas itibariyle sulh ve selamet içinde yaşadılar. Fakat bu gayrimüslim unsurlar kendi cemaatleri içinde ayrı bir hayat sürmüşlerdir. Bunlar vaktiyle Bağdat ve Kahire’de yaptıkları gibi Müslüman cemiyeti içine sıkı bir şekilde karışmaya imkân bulamamışlar, Osmanlıların entelektüel hayatına kayda değer bir katkıda da bulunmamışlardır. Müslüman olan bir kimse nasıl kolayca cemiyete massedilmişse, Müslüman olmayan da tamamen bu cemiyetin dışında bırakılmıştır. Öyle ki, İstanbul’un fethinden 500 sene sonra bugün bile ne Rûm, ne Yahudi şehir halkı -lisana karşı kabiliyetsizlikleri olmadığı halde- Türk dilini doğru dürüst öğrenebilmiş durumdadır” (Güngör, 1995: 108).

Türklüğün “savaşçı bir dindarlık”, bir “ordu millet akidesi” veya “militan iman” tasavvuru getirdiği hususu, sadece Bernard Lewis’ten hareketle söylenemez. Kaşgarlı Mahmud da Divan-ü Lügati’t Türk kitabında bu hususu zikretmektedir:

“Biz diyoruz ki, Türk Allah’ın verdiği bir addır (…) İstinat zinciri Hz. Peygamber’e dayanan bir hadise göre Ulu Tanrı, “Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam Türkleri onlara musallat ederim” diyor. İşte Türklerin bütün yaratılmışlardan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara ad vermeyi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüce ve havadar yerine yerleştirmiştir. Onlara “Kendi ordum” demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, onur ve yiğitlik gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemler vermiştir” (Kaşgarlı Mahmud, 2017: 540-541).

Bu noktada artık şunu söylemek mümkündür: “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’ye yönelik bir Arap kültürü istilasına karşı kaçınılmaz gördüğüm için kaleme aldım. “Türk’ün atası Yafes’tir, onun da babası Hz. Nuh’tur, Türkler Allah’ın ordusudur” ifadesi ırkçılık değildir. Tam aksine Batılılar dahi Selçuklu-Osmanlı gibi devletleri tanımlarken “Türk” demektedir.

“Hanif Türk” paradigması, insanlık tarihini Hz. Nuh’a varan bir şecere temelinde okumayı teklif ediyor. Rivayete göre Hz. İshâk’ın iki oğlu oldu: Yâkûb ve Iys. Hz. İshak, Allah’a dua etmiş ve duası kabul görmüştür. İshak’ın duası, Hz. Yâkûb’a neslinden peygamberler gelmesi; Iys’a da zürriyetinin bol olması, soyundan melikler ve sultanlar gelmesi içindi. Nitekim Yâkub’un soyundan Yusuf ve sonra da Kur’an’ın zikrettiği peygamberler gönderildi. Hz. İshâk’ın diğer oğlu Iys’ın oğlunun adı Rûm idi. Rûm, Anadolu’ya yerleştiği için bu topraklara diyar-ı Rûm denilmiştir. Bu mesele Kaşgarlı Mahmud tarafından şöyle yazılmıştır:

“Türkler kökeninde yirmi boydur. Tümünün soyu, Tanrı’nın selamı üzerine olsun Nuh oğlu Yafet (s) oğlu Türk’e dayanır. Bu (husus), Tanrı’nın selamı üzerine olsun İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu Rûm’a (ve soyuna) benzer” (Kaşgarlı Mahmud,2017: 29).

Görüldüğü üzere, Kaşgarî’nin de belirtiği üzere Türkler tarihe Rûmlardan önce çıkmıştır. Çünkü Kaşgarlı, Türk’ü Hz. Nuh’un torunu sayarken, Rûm’u “Hz. İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu” silsilesine yerleştirir. Türkler İsrailoğulları’ndan da, Rûm kökenli toplumlardan da, Araplardan da önce varlığa çıkmıştır. Bizim “Hanif Türk” paradigmasıyla yaptığımız şey, tüm kavimlerin şecerelerinin Hz. Nuh’a bağlanması ve dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiği yolunda bir perspektifin geliştirilmesi teklifidir. Kur’an, Hz. Âdem ve Hz. Nuh üzerinden bir insanlık tarihi sunmaktadır. Biz de bu metodolojiye müracaat etmekteyiz. Bu metodoloji kimilerince “ırkçılık” sayılıyor. Ancak kim ne derse desin Türk tarihi 15.000 yıllık olup Anadolu-Filistin-Mısır’dan Maveraünnehir-İç Asya’ya kadar TÜRK ELİ idi. Anadolu 15.000 yıl önce de şimdi olduğu gibi TÜRK ELİ idi.

Kimse yoğ iken buralarda “Türk” vardı. YORT SAVUL.

  • Bang Willy-Rahmeti Reşit, Oğuz Kağan Destanı, Örgün yayınları, 2015
  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügati’t Türk, Hazırlayan: Fuat Bozkurt, Salon Yayınları, 2017
  • Kunt Metin, Siyasal Tarih 1300-1600, Türkiye Tarihi 2-Osmanlı Tarihi 1300-1600 içinde, Editör: Sina Akşin, Cem Yayınevi, 1991
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi, Enderun Yayınları, 1982

Hanif Türk Paradigması 5 (Türk Hakan Teorisi: Az Milleti Çok Etmek)

Türkler “Birlik” temelinde bir siyasi inşa peşindedir. Bu husus, “Türk” kavramının “millet” esasıyla boyları, kavimleri bir bayrak altında toplamayı içermesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “teoloji” de söz konusu amaçla dünya hayatını ele almaya imkân hazırlamalıdır. “Türk fıkhı”nın karşılaştığı meselelere bakışının toplumu itikadî ötekileştirmelere yol açmayacak kabullere dayandığı söylenebilir.

İmam-ı Âzam’ın el-Fıkhu’l Ebsat adlı risalesinde bazı ilkelere temas etmektedir. Bu ilkeleri üç iktibasla nakletmekte fayda var:

İman ve ameller: “Muaz b. Cebel, Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, “Namaz kılan, oruç tutan, Beyt’i hacceden, Allah yolunda cihadda bulunan, köle azad eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resul’ünden şüphe eden kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Muaz: “Onun için ateş vardır” dedi. O genç, “Namaz kılmayan, oruç tutmayan, Beyt’i haccetmeyen, zekâtını vermeyen, fakat Allah ve Resul’üne inanan kimse için ne dersin?” diye sorunca, Muaz b. Cebal “Onun Allah tarafından affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç, “Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermeyeceği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cemel de “Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok” dedi” (Öz, 2010: 43).

İman ve Kul Hakları-Mütecavizler: “Âdil ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, tecavüzlerinden dolayı savaş et. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl” (Öz, 2010: 43).

İman ve Günahkârlar: “Ebu Hanife şöyle dedi: “Ebu Zübyan’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: “Ümmetimden müteelli olanların vay haline” buyurdu. Müteellinin kim olduğu sorulunca: “Onlar, filan kimse cennette, filan kimse cehennemdedir, diyenlerdir” buyurdu (…) Hz. Peygamber “Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet veya cehenneme göndermeyin” dedi (…) Ebu Hanife’ye “Bana katilden ve onun arkasında namaz kılmaktan bahsedin” diye soruldu. Ebu Hanife: “Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir” dedi” (Öz, 2010: 44-45).

Yukarıdaki üç iktibastan çıkan ilkeler şunlardır: 1) İman ettiği halde Allah’ın emrettiği (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi) amelleri işlemeyen kimselerin Allah tarafından affedilmesi umut edilir; 2) Allah’ın yasakladığı (cinayet, zina, haram yemek gibi) günahları işleyen kimselerin affedilmesi de mümkündür; 3) Allah kulların haklarına mütecavizlerden uzaklaşmayı emreder; 4) İnsanlarla onların küfrü nedeniyle değil tecavüzleri nedeniyle mücadele edilir.

Türklerin İmam-ı Azam’ın yukarıya aldığım siyasî-akaidî fıkhını tetkik ederek Hanefi-Matürîdî akaidini kabul ettiğini teslim etmek zorundayız. Hanefi-Matürîdî fıkhın “Türk Hakan-Devlet Teorisi”ne mutabık bir zemin oluşturduğu kavranmalıdır. Türkler binlerce yıllık devlet teşkilatlarını Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile akaitlerinden birini kabul ederek hayata geçiremezdi. Bunu neye dayanarak ifade etmekteyiz?

Türk devlet teorisinin temelinde “Hakan” teorisi bulunmaktadır. Dikkat edilirse Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile gibi siyasi teolojiler Sakife-i Beni Saide Vakası (632), Cemel Muharebesi (656), Sıffin Muharebesi-Hâkem Olayı (657) ve Kerbela Katliamı (680) ile şekillenmiştir. Bu olayların Hz. Peygamber (asv) hayatta iken aralarında muâhât (kardeşleşme) hukuku gelişmiş sahabeleri birbirinin karşısına çıkartması “devlet nedir?” meselesinde tecrübeli olan Türkler bakımından ibretle gözlenmiş olmalıdır.

Türkler Göktürk Devletini Juan Juan hakimiyetine 552 yılında son vererek kurduklarından Hz. Peygamber’in doğumundan önce (571) “Hakanlı devlet nasıl kurulur” bilgisine sahip bir toplum olarak tarih sahnesindeydiler. Oysa Arapların “Sultanlı devlet modeli” Hz. Muâviye- Amr b. Âs’ın Sıffîn Muharebesi ve Hâkem Olayı kapsamında Hz. Ali’nin ordusunu dini kullanarak bölmesi (mızrak uçlarına Kur’ân-ı Kerîm suhufları bağlayarak anlaşmazlığı Allah’ın kitabının hakemliğinde çözmeye çağırma taktiği) ile hayata geçti. Hz. Muâviye’nin hâkemi Amr b. Âs’ın, Hz. Ali’nin hâkemini oyuna getirerek Hz. Muâviye’yi “halife seçtiklerini” açıklamasının ardından “raşid halifelik” bir sisteme bağlanamadan tarihten çekildi. Bu hadise, aynı zamanda “Arap-İslâm Devleti” oluşumunun da miladı sayılabilecektir.

İslâm tarihçileri haklı olarak “Hilafetin saltanata dönüşmesi”ni İslâm siyaset teorisi bakımından menfi bir nazarla ele almıştır. Fakat Kur’an’da Hz. Süleyman’ın da “sultanlığı”na ilişkin işaret olduğuna göre meşru ve erdemli bir “sultanlık modeli”nden bahsetmek mümkün görünüyor.

Kanaatimce “Türk devlet teorisi” Hz. Süleyman’ın temsil ettiği “meşru-erdemli Sultan” tipolojisine denk düşüyor ve Farabi’nin “el Medinetu’l Fazıla” eserinde vurguladığı “Reis” de bu modelden hareketle örnek gösteriliyor.

Türk Devlet teorisinin kayıtları “en bariz belge” olarak Orhun Yazıtları’nda izlenebilir. Bu yazıtlarda “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” şeklinde beliren Hakan tavrının Türk devletlerinde müesseseleşmiş iyilikler olarak hayat bulduğunu söylemek mümkündür. Orhun Yazıtları’nda ifade edilen bu üç görev (“açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek”) Osmanlı devlet erkanının imar ve inşa ettiği şifahaneler, kervansaraylar, köprüler, ulu cami-medrese külliyeleri, bedestenler vesilesiyle varlığa çıkmış gibidir. Nitekim Erol Güngör, “İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya lâyık hasletlerini Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar ona mukavemet etmiş bir başka millet gösterilemez” (Güngör, 1995: 78) derken bu hususa işaret etmektedir. Erol Güngör meâlen ve özetle şöyle demektedir:

“Teşkilatçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vekar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevî derinlik gibi kültürümüzün bütün mümeyyiz vasıfları hiçbir zaman bu devirdeki (Osmanlı devrindeki) kadar geliştirilmiş değildir. Dünyada yazılmış bütün seyahatnâmelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılanları gözden geçirin, Osmanlı Türk’ü kadar övülmüş bir millet bulamazsınız. Osmanlı Türk’ü, kendisini Tanrı’nın kullarına hizmet etmek ve Tanrı’nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devletin temsilcisi olarak görüyordu. İnsanlar devlet için yaşıyor ve devlet için ölüyordu. Çünkü devlet onların inandıkları kültür kıymetlerini korumakla görevliydi. Ülkeler zapteden orduların başındaki kumandanlar bir gün “devlet uğruna” boyunlarını kemende uzatır, tahtını kaybeden devlet reisi “Hüküm Allah’ındır” demekle yetinirdi. Topkapı Sarayı’na bakmak, bu milletin karakterini anlamaya yardımcı olabilir. Topkapı Sarayı, Tanrı’ya ve onun kullarına hizmet etmek üzere toplanmış dervişler tarafından kurulmuş mütevazı bir tekkedir. Orada göğe tırmanan binalar, kibir ve gurur tahrik etmekten başka bir işe yaramayan azametli yapılar göremezsiniz. İslâm dünyasının en büyük mabedini yaptırmış olan hükümdarın burada kendisi için yaptırdığı yer bir dervişin çilehanesinden daha büyük değildir. Onların dilinde “halk” kelimesine bile yer yoktur; “vediatullah” (Allah’ın emaneti) olan “ibadullah” (Allah’ın kulları) vardır. Bu doğru yoldan ayrılanlar kanun temsilcisi olan Şeyhülislâm’ın fetvası ile vazifesinden alınır. Herkes bilir ki kanunun üstünde hiçbir kuvvet yoktur. Çünkü kanunu koyan devlet reisi değildir” (Güngör, 1995: 79-80).

Erol Güngör’ün iyimser idealizmle Osmanlı Devlet sistemini yücelttiği görülmektedir. Bu idealleştirmede yer yer kusurlar olmakla beraber özellikle “Kuruluş” dönemi Osmanlı Devleti bakımından söylediklerinde haklı olduğu teslim edilebilecektir. Nitekim Ahmet Taşağıl, “Gök Türkler-Türk Devlet Modeli” kitabında Erol Güngör’ün Osmanlı Devleti’nin yöneticileri hakkında yazdıklarını teyid eden bir “Hakan” tiplemesi yapmaktadır:

“Kağan’ı konumuz açısından ele aldığımızda göze çarpan en önemli nokta, despotizmle yönetilen eski bazı kültürlerde olduğu gibi milletin görevi ona bakmak değil, bilakis kağanın görevi millete bakıp gözetmek, doyurmak, boyları bir arada tutmak ve düşmana karşı korumaktır. Aşağıdaki sözler onun millete karşı sorumlu olduğunu, hesap verdiğini gösteren en açık misallerdendir: “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Ondan sonra Tanrı irade ettiği ve lütfettiği için ve talih ve kısmetim olduğu için ölecek milleti diriltip kaldırdım, çıplak milleti giydirdim, fakir milleti zengin ettim, nüfusu az milleti çok ettim. Başka illi milletler, başka kağanlı milletler arasında onları pek üstün kıldım. Dört bucaktaki milletleri hep barışa mecbur ettim ve düşmanlıktan vaz geçirdim” (…) Milleti için gece gündüz çalışmayan kağan, milletine karşı vazifelerini yerine getiremediği için kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı gerekçesiyle iktidardan düşürülürdü (…) Hükümranlık (erklik) karizmatikti. Kağanlık kişiye Tanrı tarafından verilirdi. Türk hükümdarı kanunları (töre) uygular, kendisi de uyar fakat kanun yapamazdı. Kısacası, başka milletlerde olduğu gibi mutlak hükümdar değildi (…) Kağanın icrası millet tarafından meclis vasıtasıyla kontrol edilirdi. Bilge Kağan’ın (716-734) ileri sürdüğü teklifler (Gök Türk şehirlerinin etrafının surlarla çevrilmesi ve Budizm’in ülkede propaganda edilmesi) meclis tarafından kabul edilmemişti (…) Bir Türk’ün başarılı bir kağan olabilmesi için üç özelliği kendine toplaması gerekiyordu: Yarlığ, kut ve kısmet (ülüg) (…) Yarlığ, Tanrı adına verilen emir iken sonraları değişerek Tanrı’nın bağışlaması anlamına geldi (…) İl (devlet) gibi kağanlık da millete ait bir kurum idi. (…) Tanrı’nın verdiği kut, yarlığ ve ülüg ile dünyanın bütün ülkelerini idare etmekle görevli Gök Türk kağanları üniversal (cihanşümul) devlet anlayışına sahip idiler (…) Gök Türk kağanının millete karşı başlıca şu vazifeleri vardı: 1) Ordusunun başında olmak; 2) Halkı doyurup giydirmek; 3) Halkı kondurup iskân etmek; 4) Halkın kalbini kazanmak ve sevgi-saygısına mazhar olmak. Öte yandan, kağan olacak kişinin taşıması gereken en önemli özellikler, bilge, alp, doğru sözlü ve erdemli olmak idi” (Taşağıl, 2018: 29-31).

Taşağıl’ın Gök Türk kağanlarına mahsus olarak zikrettiği “Hakanlık şartları”nın benzerlerini Maverdî’nin (972-1058) “Ahkâmu’s-Sulyaniyye” adlı eserinde de görmekteyiz. Anlaşılacağı üzere Türkler Hz. Peygamber’den önce kurdukları “Hakanlı Devlet” modeliyle, Arapların Hz. Muâviye ile kurduğu “Sultanlı Devlet” modelinden daha farklı ve üstün bir siyasal sistem inşa edebilmişlerdi. Türklerin “Hakanlı Devlet” modeline ilişkin bilgilerinin, 15.000 yıllık tarihleri boyunca peygamberleri izlemeleri ve onların (nebilerin) “töre”lerine boyun eğmeleri neticesi geliştiğini düşünmekteyiz. Büyük ihtimal ki, Türkler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın devlet sistemini görmüş ve incelemişti. Aslında Hz. Süleyman’ın Belkıs’a dahi devlet modelini öğrettiğini Kur’an bildirmektedir. O halde “rüzgâra binen” ve “Hüdhüd ile yeryüzündeki kavimlerden haber alan” Süleyman’ın (as) devlet sistemi bir şekilde Türklere de ulaşmış olmalıydı.

  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Öz Mustafa, İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010
  • Taşağıl Ahmet, Türk Model Devleti-Gök Türkler, Bilge Kültür Sanat, 2018

Hanif Türk Paradigması 4 (Kureyşli Olmak)

“Hanif Türk” paradigması bir tarih tasavvuru olarak “İslâm Öncesi Tarih” paradigmasına karşı cevap olarak yazılmıştır. “Tarih Hz. Âdem ile başlar, Hz. Nuh’tan gelen nübüvvet silsilesi Hz. Muhammed ile sona erer.” Veda Hutbesi’nin bize ilham ettiği “tarih tasavvuru” böyledir.

Veda Hutbesi’nde “Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder. Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir” buyurulmuştur.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber bu hutbeyi Arap kabilelerine irad etmiş ve “Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir” buyurarak Peygamberler Tarihi’nin perspektifini vermiştir. Başka bir ifadeyle Hz. Peygamber (asv) insanlık tarihini Hz. Âdem’den başlatıp Hz. Muhammed (asv) ile bitiren bir zaman tasavvurunu bize nakletmiştir. “Hanif Türk” de, Veda Hutbesi’nin temellendirdiği bu tarih felsefesinden hareket etmektedir. Böyle bir amaçtan hareket eden bu tefekkürün “Herkesi Türk yapalım” gibi bir mantığa sahip olmadığı bilinmelidir.

“Türk” dediğimizde sadece bir soya atıf yapmadığımızın anlaşılması gerekmektedir. Bizim nazarımızda “Türk”, nübüvvetle gelen “töre”ye tabi olan milletin adıdır. Türkler “töreli millet” olmak vasfıyla tarihe çıktılar ve Göktürk Yazıtları’nda da belirtildiği üzere “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, dağınık boy ve soyları toplayarak az milleti çok etmek” davasının neferi olarak devletlerini Allah’a adadılar. Bu haliyle Türk Milleti, “Gök Millet”tir. Tanrı’nın Halkı’dır.

Bütün uygarlıklar ve teolojiler kendi varlıklarını bir şecereye (ataya) dayandırarak izah etmektedir. Bu husus ed-Din olan İslâm için de vurgulanabilecektir. Nitekim Batı uygarlığı varoluşunu “ilkel-vahşi ata” tasavvuruna bağlamış, insanlığın mağaralarda yaşayan yarı-hayvan varlıkların töresiz/dinsiz/ailesiz olarak sürü halinde yaşamalarından türediğini iddia etmiştir. Uygarlığın bu yarı hayvan sürüsü içinden çıkan aklını kullanan, sosyal sözleşme yapabilen bir grup insanın başarısı olduğunu ileri sürebilmiştir. Böyle bir “uygarlık tarihi”nin Batı emperyalizminin Batı dışı toplumlara yönelmiş sömürgeciliği ve soykırımı meşrulaştırmayı amaçladığı söylenebilecektir.

Batılılar yaptıkları talanları şöyle savunmuşlardır: “Vahşi” bir insanlık kütlesi içinde bir zümre “aydınlanarak” “insan” haline gelmiş ve düzen tesis etmişse, kendisini (ve düzenini) tehdit eden kanun bilmeyen barbarlığa haddini bildirme hakkına sahiptir.” Bu teoriyi kabul edenlerin içinde Kant da vardır.

Anlaşılacağı üzere Batı’nın tarih perspektifini “vahşi, doğal durumda yaşayan yarı-hayvan sürüsü” tasavvuruna dayandırması, “insanlık aşamasına yükselen” toplumların Batı-dışı toplumlara yönelik işgal/talan/savaş/soykırımlarına meşruiyet sağlamak içindir. Batı, bu tarih tasarımı ile Batı-dışı toplumları yönetebilecek vasıfları kazandığını ileri sürmektedir. İşin aslı insanlar arasında düzen tesis edebilmek için bir yöneticinin veya yönetici bir zümrenin seçilmesi şarttır. Fakat bu seçim nasıl yapılacaktır?

“Hanif Türk” paradigmasını açıkladığım andan beridir “Allah katında üstünlük takvadadır” beyanı dile getirilmekte ve gündeme getirdiğim “Türk” tasavvurunun “ırkçılık güttüğü” suçlaması yapılmaktadır. Bu zevata şu soru sorulmalıdır: Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra henüz peygamberimizin naaşı defnedilmeden ashab arasında yapılan tartışma neyi ifade etmektedir?

Ensar içinde yer alan Evs ve Hazreç kabilelerinin liderleri Hz. Peygamber (asv) ve ashabına yurtlarını açtıkları, toprak verdikleri, açları doyurup yoksulları giydirdikleri için ümmeti yönetmeye en lâyık zümrenin kendileri olduğu iddiasıyla “Halife” seçmek istemiştir. Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) de bu seçimden haberdar olup Sakife-i Beni Saide toplantısına katıldıkları ve uzun tartışmalardan sonra “Araplar Kurey’e itaat eder” dedikleri bilinmektedir.

İmam-ı Âzam el-Fıkhu’l Ekber’de “Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi Ebu Bekir es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû’n-nûreyn, daha sonra Aliyyu’l Murtaza’dır. Allah onlardan razı olsun. Onlar doğruluk üzere olan, doğruluktan ayrılmayan, ibadet ehli kimselerdir. Hepsine de sevgi ve saygı duyarız” (Öz, 2010: 55) demektedir. İmam-ı Âzam’ın Hz. Peygamber’den sonra en faziletli insan olarak en başta Ebu Bekir es-Sıddîk’i işaret etmesi “İslâm hilafet teorisi”nin Veda Hutbesi’ne bağlanarak izahına imkân vermektedir. Böylece Hz. Peygamber’in “Allah katında takva sahipleri üstündür” beyanının siyasi alanı da belirleyebileceği ortaya çıkmaktadır. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in Ensar’ın önderlerinin halife seçme niyetlerine karşılık “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini delil göstererek itiraz etmeleri, İslâm siyaset teorisinin “demokratik” zihniyetlerle izah edilemeyeceğine delil sayılmalıdır. Gerçekten de “muttakiler üstündür” ifadesi aslında “demokratik” bir yönetim arayışını ilham etmemektedir.

M. Abdülmecit Karaaslan’ın makalesinde İmam Nevevî’nin (ö.676/1277), Sahih-i Müslim’in şerhinde, konuyla ilgili rivayetlerin sonunda şunları söylediği belirtilir: “Bu ve benzeri hadisler, hilâfetin Kureyş’e hâs bir durum olduğuna delildir. Onlardan başkalarını akdetmek câiz değildir. Sahabe ve ondan sonraki devirlerde bunun üzerinde icmâ edilmiştir. Kâdi İyâd (ö.544/1149); ‘Kureyşli olması şartı bütün âlimlerin görüşüdür. Sakife günü Ensar’a karşı Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), bu hadisi delil getirdiklerinde hiçbir kimse karşı çıkmamıştır” der” (Karaaslan, 2016: 66).

Karaaslan, “Ehl-i sünnet hukukçularının çoğunluğu halife olmak bakımından ehl-i beytten olmayı bir şart olarak öne sürmezken Kureyş olmasını bir şart olarak kabul etmişlerdir” der (Karaaslan, 2016: 65).

Hilafetin Kureyşli olması ile ilgili hadisin sahih olmadığına dair çalışmalardan biri Mehmed Said Hatiboğlu tarafından yapılmış ve “İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik” üst başlığı ile yayımlanmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam’ın mezhebi (Hanefîlik) Hz. Ebubekir’in hilafetini “Kureyşliliğe bağlaması” konusunda aksine bir görüş vermemiştir. İmam Maverdî’nin de el-Ahkâmu’s-Sultaniyye adlı eserinde Kureyşliliği “Hilafetin Şartları” içinde zikrettiği görülür:

“Halifeliğe ehil olanlarda aranılacak şartlar: g) Soy bakımından Kureyşli olmak. Zira bu hususta hadis-i şerif mevcuttur. Geçmişteki Müslümanlar bu konuda fikir birliğine varmışlardır. Hz. Ebu Bekir, Ensar’ın devlet başkanı olarak Sa’d b. Ubâde’ye biat etmesi üzerine Sakife günü Ensar’a Peygamber’in (asv) “Devlet Başkanı İmam Kureyş’tendir” hadis-i şerifini delil getirmiş, Ensar da ihtilafı bırakarak “Ebu Bekir’in rivayetini tasdik ettik ve teslim için bizden bir emir, sizden bir emir” fikrinden” vaz geçmiştir. Hz. Ebu Bekir’in “Bizler âmirleriz, sizlerse vezirlersiniz” sözünden memnun kaldılar. Peygamber de (asv): “Kureyş’i öne alınız, onu başkasına tercih edip, öne geçirmeyiniz” buyurmuştur. Bütün Müslümanlarca kabul edilen bu delile karşı bir şüphe mevcut değildir. Aksi bir rivayet, söz de yoktur” (Maverdi, 1976: 6-7).

Hz. Peygamber’in (asv) vefatından sonra “halife seçimi” meselesi, sosyo-politik bir durum ile veya Kureyş kabilesinin gücünün (asabiyetinin) Ensar’ın asabiyetinden (gücünden) yüksek olması ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak bu açıklama modeli de “fetihler vesilesiyle fevç fevç iman eden toplumların asabiyetlerinin güçleneceği dönemde niçin başka bir hilafet teorisi geliştirilmediği” sorusuna cevap veremeyecektir.

Şafiî-Eşari bir fıkıh âlimi olan Maverdî, 1058’de Bağdat’ta öldüğünde Abbasi hilafeti, devleti yönetmekteydi. Emevî Devleti’ni (661-750) mevalilere (Müslüman Türkler ve diğer Müslüman etniklere) dayanarak yıkan Abbasi Devleti’nin (750-1258) en azından dayandığı mevali asabiyet itibariyle başka bir “hilafet teorisi” getirmesi mümkün değil miydi?

M. Abdülmecit Karaaslan makalesinde hilâfetin Kureyşlilere mahsus olmasının, hilâfetin sıhhatinin şartı olmayıp önceliğin ve tercih nedenin olacağını söyleyen İslam âlimlerinin de bulunduğunu, Muhammed Hamidullah’ın bu hadisin bir emir değil de olacak şeyi önceden haber verme (tebşir)’den ibaret olduğu görüşünü kabul ettiğini belirtir. Yine Karaaslan, sonraki dönemlerde özellikle hilâfetin Osmanlıya geçmesiyle bu şartın gündemden düştüğünü ama buna rağmen bazı âlimlerin, hilâfetin Kureyşîliği üzerinde durduklarını ifade eder.

Karaaslan, “takvayı üstün tutan bir Kur’ân anlayışına, davası asabiyet ve ırkçılığı kaldırmak olan İslâm’a terstir” hükmünü benimseyen Mehmet Sait Hatipoğlu’nun ilgili nassları değerlendirdiğini, ilk halife seçiminde “İmamlar Kureyş’tendir” şeklinde Hz. Peygamberden menkul bir hadisin olmadığını, bunun Kureyş asabiyetinin dirilişi olduğundan bahsettiğini aktarır. Karaaslan bu fikre karşı “Hâlbuki bu ve benzeri hadislerin sahih olduğu kabul edilir. İbn Haldun da bu tür hadisleri sahih saymak dışında, o dönemde hilâfeti temsil açısından toplumsal olarak Araplar arasında şöhretli ve kuvvetli olanın (asabiyet) Kureyş olması sebebiyle bu şartın geçerli olduğunu kabul etmiştir” görüşünü ileri sürer (Karaaslan, 2016: 66).

Yukarıdaki tartışmada iki netice çıkmaktadır: 1) Hilafetin “Kureyşliliği” hakikattir ve bu hakikate dayanak olan hadis de vardır; 2) Hilafetin Kureyşliliği hakkında bir hadis yoktur. Sosyo-politik gerekçelerle Hz. Ebubekir-Hz. Ömer (ra) tarafından bu iddia ortaya atılmıştır.

Kanaatimce Türklerin Hz. Ali’yi (ö. 661) ve ardından Hz. Hüseyin’i (ö. 680) şehit eden Araplara karşı “İmamet Kureyştendir” hadisinin sahihliğini tartışmaması, “mazlumdan yana” seciyelerinden kaynaklanmaktadır. Türkler, Emevilerin Hz. Hüseyin’i ve yanında bulunan 70 kadar nüfusu bulunan ailesini Kerbelâ’da şehit ettiklerini görmüşlerdir.

Bu hadise üzerine Ehl-i Beyt evlatları Horasan’a hicret etmiştir. Hukukta “katil kasten öldürdüğü babasının mirasına mirasçı olamaz” hükmü bulunduğundan Emevîlerin “Kureyşlilik” iddiası düşmüştür. Bir ordu-millet teşkilatlanması olan Türklük, Ehl-i Beyt İmamlarına kız (gelin) vererek bu nesepten gelen evlatların “Türk” olması gerçeğine dayanmak istemiştir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin “İmamet Kureyştendir” hadisine dayanmaları, Hz. Ali-Hz. Hüseyin soyu ile akrabalık tesis ederek “Kureyş soyuna” dahil olmalarından kaynaklanmaktadır. Türkler, bu akrabalık nedeniyle Kureyş’tendir. Ancak İslâm siyaset felsefecileri anti-Türk duygular nedeniyle meseleyi bu açıkladığımız izah modelinden ele alamamıştır.

Kureyş’in nesebi nübüvvet tarihine bağlanmaktadır. Bu nesepte zina görülmemiştir. Dikkat edilirse Türkler de zinayı şiddetle cezalandırmıştır. Türklük, Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e gelen “pak nesep” olan Kureyş’e intisap etmekle zürriyetlerini Hz. İbrahim’e, Hz. Nuh’a ve Hz. Âdem’e de bağlamış olmaktadır. Araplar ise asabiyet (ırkçılık) gerekçesiyle Hz. Peygamber’in evlatlarını kendileri için siyasal tehdit görmüş ve bu pak nesebi nübüvvet toprağından “İki Kıble”nin coğrafyasından çıkarıp sürgüne göndermiştir. Kureyşlilik Hz. Âdem’den gelen “Hakikat-i Muhammediyye”yi de içermektedir. Türkler HANİF olmaları nedeniyle zaten bildikleri töreden hareketle sürgündeki nübüvvet şeceresine akraba olarak “Kureyşliliği” sahiplenmiştir. Türk’ün hikmetlerinde yer alan “Hakikat-i Muhammediyye”nin bu perspektifle okunması gereği vardır.

Türklerin Ehl-i Beyt ile akrabalık tesisi bakımından en bariz örnek on birinci İmam olan Hasan el-Askerî’dir. Bu noktada Samarra adlı şehire vurgu yapmak gereği bulunmaktadır. Samarra, ünlü Abbasi kumatanı Türk asıllı Eşnas 836 (H.222) tarafından Bağdat yakınlarında kurulmuştur. Onuncu İmam Ali Nakî bu şehre sürgün olarak gönderilmiştir. İmam Ali Nakî’nin oğlu olan Hasan el-Askerî, babasının sürgün edildiği Samarra’ya iki yaşındayken gelmiş ve burada Türkçe, Farsça, Hintçe öğrenmiştir. Bu diller o dönemde Horasan-İran-Hindistan’da yerleşik olan Türklerin konuşma dilleridir. Hasan el-Askerî’nin (846-874) Türk asıllı cariyeleri olduğu da kaynaklarda rivayet edilmektedir. Hasan el-Askerî bu şehirde Türklerden kız (gelin) alarak akrabalık tesis ettiği gibi, Türk askerlerine İslâm’ı tebliğ ederek onlara rehberlik yapmıştır. Bu anlamda Türklerin Müslümanlaşması “kılıçla” olmamıştır. Türkler o dönemde Ehl-i Beyt İmamlara yönelik baskı nedeniyle on ikinci imamı saklamışlardır. “Türk tedbiri” olarak ortaya çıkan “gaybet imam” meselesi daha sonra Şia tarafından siyasal bir teori/teolojiye dönüştürülmüştür. Türklerin Mâtürîdîliği benimsemesi “ordu-millet/din u devlet” teorisinin yansıması olmuştur. Türk devlet teorisi Şia’nın imamet (ruhban) teorisiyle çatışmalıdır.

“Hanif Türk” paradigması, “Allah Türkleri üstün kılmıştır” şeklinde bir beyan vermektedir. Bu beyana karşı “Allah katında üstünlük ancak takvadadır” beyanı ileri sürülmektedir. Bilindiği üzere Kur’an bütün insanların eşit olduğun düşüncesini kabul etmemektedir. Nitekim kadınların evlenirken koca adayından mehir talep etmesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla eşitlik fikri “nikâh hukuku” bakımından daha mehir tayininde zayıflamaktadır. Allah karı-koca arasında “takvada üstünlük” değil “kavvam” üstünlüğü tesis etmiştir. Buna göre sosyal/ekonomik/siyasal örgütlenmeler “eşitlik” kavramından hareketle tesis edilemeyecektir.

Diğer taraftan bir ayette milletler arasında da üstün kılınmalardan bahsedildiği görülür:

“Öyle bir mabuttur ki sizi yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve paye bakımından yüceltir” (6 Enam 165).

İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde bazı milletlerin diğer bazılarına göre güç/kabiliyet/imkânlar nedeniyle üstün kılınmış olabileceğine işaret etmektedir.

Diğer taraftan Türkleri Arap coğrafyasına asker olarak çağıran irade de Abbasi Halifeleri’nden gelmiştir. Araplar Türklerde bir üstün meziyet görmeseydi bu daveti yapmayacaktı. Bu konuları ileride izah edeceğiz.

  • Karaaslan M. Abdülmecit, İslam Hukukunda Devlet Başkanlığıyla İlgili Kavramların İhtilafı ve Dört Halifeden Sonra Hilafetin Geleceği, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s: 28, ss: 55-80, 2016
  • Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye-İslâm’da Hilafet ve Devlet Hukuku, Bedir Yayınları, 1976
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010