Skip to content

Posts from the ‘Milliyetçilik’ Category

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001

Türk Seciyesini İnşa Eden Türkçedir

Bazı görüşlere göre “dil, toplumsal ilişkilerden doğan bir sembolleştirmedir.” Biz bu görüşten farklı olarak dilin Allah tarafından yaratılmış bir mahluk olduğunu düşünmekteyiz. Böyle bir yaklaşım şu iki neticeden birinin kabulünü de gerektirir: 1) Bir mahluk olarak dil, onu konuşan toplulukları bir millet olarak inşa eder; 2) Eğer dil yaratılmışsa, -Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmadığına göre- bu dili konuşmak için bir milleti yarattığı da söylenebilecektir.

“Dil”in Allah tarafından yaratıldığı hususu Kur’an’ın beyanına yaklaşan dikkatin fark edebileceği bir hakikat olur. “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması, O’nun varlığının ayetlerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır” (30 Rûm 22) ayetinde dillerin “ayet” olduğu ifade edilmiştir. İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Diller yaratılışı bakımından farklı değildir. Fakat konuşulan diller bunlarla konuşma bakımından farklılaşmaktadır” (Mâtürîdî, 2018: 203).

İmam Mâtürîdî’nin ifade ettiğini şöyle anlıyorum: Diller “yaratılmak” bakımından birbirine göre üstünlük kazanmazlar fakat onu konuşan milletler bakımından, bu milletlerin yeryüzündeki iktidarları bakımından bazıları diğerlerinden farklılaşabilirler.

İmam Mâtürîdî, bu ayetin teviline şöyle devam eder:

“Bu beyan, Mûtezile’nin şu görüşüne karşı delil teşkil eder: “Kulların sözleri yaratılmamıştır; Allah’ın bunlarda bir etkisi bulunmamaktadır.” Eğer insanların farklı dilleri konuşmasından Allah’ın yaratma etkisi olmasaydı, bunda O’nun varlığına bir delil olmazdı. Şu hâlde bunda Allah’ın yaratma etkisi bulunduğundan dolayı, O’nun varlığına bir delil olmuştur” (Mâtürîdî, 2018: 203).

Görüldüğü üzere bu ayet günümüzde kimi etnikçiler tarafından “ana dilde eğitim haktır; çünkü, diller Allah’ın ayetleridir” gibi bir söylemle savunulmaktayken, İmam Mâtürîdî, bu ayetin “yaratılmış bir mahluk” olduğu hususunun Allah’ın varlığına delil sayıldığı görüşü getirmektedir.

Şimdi iki ayeti hatırlayalım: “(Firavun ve adamları boğulup gidince, arkalarında) onlar nice bahçeler-bağlar ve pınarları terk etmişlerdi (44 Duhân 25); “İşte böyle oldu ve sonra başka bir toplumu, onların geride bıraktıklarına varis kıldık” (Duhân 28).

Dil konusunu da milletlerin yeryüzünde iktidar kılınması meselesini düşünmeksizin kritik edemeyeceğimizi sanıyorum. Diğer değişle “yeryüzüne varis kılınmış” bir milletin varlığı hususu dikkate alınmadan bir “dil” teorisi yapılamayacağı kanısındayım. Bu noktada bazı kavimlerin yeryüzünde “iktidar” kılınmasının da “ayet” olduğunu görmemiz gerekir. Nitekim, “Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz” (10 Yunus 14) ayeti, kimi milletlerin yeryüzündeki üstünlüklerinin izahında bize rehberlik etmektedir. Dolayısıyla bir milletin iktidarı, aslında bir DİL İKTİDARI da oluşturacaktır.

Bir hükümranlık dili olan Türkçeye de Hz. Nuh’tan gelen töreyi taşıdığı, Hz. Peygamber sonrası da nebevi fıkhı yüklendiği kabulüyle bakılması gerekir. Yani Türkçe eğer Macaristan’dan Çin sınırlarına kadar başat bir dil olarak yaşamaktaysa, bunun gerekçesi 1) Bu bölgede Türkçe konuşan bir millet varlığının bulunması, 2) Bu bölgede binlerce yıllık bir Türk iktidarının bulunması olmalıdır.

Binlerce yıl yeryüzünde muktedir olan bir dilin, Resullerle de muhatap edildiği düşüncenin doğası gereği kabul görmelidir. Böylece her Peygamber, her vahyedilmiş KİTAP, bu DİL içine kendini katmış olmalıdır. Böylece “dillerin ayet olması” konusu yeni bir perspektifle yorumlanabilecektir. Bir dil kaç peygamber/KİTAP ile muhatap olduysa, o nebilerin ve kitapların kavramlarını içselleştirecek, yani fıkıh taşıyacaktır.

Böylece şu söylenebilir: Bir toplumun nasıl yaşayacağının fıkhını “DİL” inşa etmekte veya “DİL” onu konuşmaya başlayan topluma fıkıh vermektedir. Fakat her millet, kendi hayat biçimine uygun kavramları alacak, millet varlığını vahiy temelinde yeniden yorumlayacaktır. Burada şu probleme gelmiş olduk: Milletler mi kavramlarını seçmektedir, yoksa diller mi milletlere kavram ihraç etmektedir?

Soruyu şu sebeple gündeme getiriyorum: Arapçanın Türkçeye kelime verdiği iddia edilmektedir. Biz başka bir yorumla meseleyi izah etmekteyiz.

Türk savaş stratejisi kaçarak hilalin ortasına aldığı düşmanı yandan baskınla çevreleme ve imha hareketi olarak bilinir. Bu husus dilde de benzer bir şekilde gerçekleşmiştir. Türkler Arapçayı hilal içine alarak kendi dil varlığını yükseltmiştir. Türklerin başka milletlerden kelime veya harf/sembol alması, “töreli toplum” olarak Türk’ün bilinçli tercihi olarak görülmelidir. Nitekim Türklerin dua/davet anlamındaki “salat” kelimesini değil, saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna anlamındaki “namaz” kelimesini Türkçenin söz varlığına uygun görmesi, Tanrı’nın bu dili bu millet için yarattığını gösterir. Bilindiği üzere günümüzde “Kur’an Arapçası” çalışmaları yapan kesimlerde “salat, duadır” şeklinde bir görüş beyan edilmektedir. Oysa Farsçadan Türkçeye geçen “namaz” kelimesinin anlamı “ateşin karşısında saygı ile eğilmek”tir. Demek ki Türkçe, fıkıhla yaşamayı gerektiren bir dildir.

Gerçekte vahiy (KİTAP) da meseleyi böyle temellendiriyor kanısındayım. Çünkü Arapçada “kafir” kelimesi, Kur’an bu kelimeye şimdi bildiğimiz anlamı vermeden önce şu anlamdaydı: “Tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir” (http://kuranetimoloji.com/category/kokler/page/7). “Küfr, nimeti örtmek yani nankörlüktür.”

Kur’an vahyi Arapçadaki bu anlamı tashih ederek anlamı şöyle belirlemiştir: “Küfür kelimesinin dini anlamıyla lügat anlamı arasındaki ilişki şöyle izah edilebilir: Münkir (inkâr eden) veya inkârcı, dinde iman edilmesi gereken hakikatlerden birisini veya Allah’ın kulları üzerinde gerekli gördüğü emir ve yasakların tümünü inkâr edendir” (https://meal.ihya.org/kurani-terimler/kufr-kafir.html).

Görüldüğü gibi Kitap ve Peygamber, DİL üzerinde doğrudan etkilidir ve dili Allah yaratmaktadır.

İkinci olarak milletler de bir “yaratık” oldukları için başka dillerden kendilerine kavram veya sembol seçerken “millî varlıkları”na münasip bir aktarım yapmaktadır. Nitekim Süleymenov’un bu görüşüme uygun bir beyanına rastladım:

“Türkler Aramilerden yalnızca kalın harfler için kullanacakları işaretleri aldılar. Çünkü Türklerin alfabelerinde ince sesleri karşılayacakları işaretleri bulunmaktaydı” (Süleymenov, 2016: 182).

Türklerin konuştuğu dil bu milletin varlığı için gerekli olan dildir. Şimdi iki örmek vererek meseleyi izah edeceğim.

Birinci Örnek: Türk şehir varlığı, Batı kent/metropol zihniyetiyle ortaya çıkarılamamaktadır. Bu husus, Türk şehrinin fıkıhla inşa edilmesiyle ilişkili olduğu gibi, Türklerin anlam dünyasını oluşturan Türkçenin de bir fıkıh dili olarak şehrin kuruluşunda etken olmasıyla ilgilidir. Türkçe, “hayat” gibi bir kelimeyi şehrin en küçük birimi olan ev-meskenin mahremiyet alanı olarak kodlamıştır. “Türk evi”nin karakteristiği “hayatlı” olmasıdır. Dolayısıyla bu kavramın Türkçenin söz varlığında yer alması, onun fıkhı ve mahremiyeti evden başlatan bir dil olduğunu da göstermektedir.

İkinci Örnek: “Allah katında din İslâm’dır” beyanının yansıması olarak yeryüzündeki milletlerde birbirine benzer ibarelerin olması tabiîdir ve olması gerekendir. Türkler, Hz. Peygamber (asv) ile muhatap olmadan önce dahi Hz. Peygamber’in tebliğine münasip bir “töre”ye sahip görünmektedir. Bunu aşağıdaki kıyaslama ile izleyebileceğimizi düşünmekteyim:

Bilge Kağan: “Ebedi Gök Tengri lütfettiği için ölmek üzere olan halkı besledim; sırtı açıkta olan halkı giydirdim. Yoksul halkı zengin ettim. Az milleti çok millet ettim.”

İnsan suresi 8: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”

Görüldüğü üzere Türkler Hz. Peygamber (asv) ve Kur’an ile muhatap olmadan önce de İnsan suresinde idealize edilen şahsiyetlere vurgu yapmaktaydı. Bu nasıl gerçekleşmiş olabilir?

Türk milliyetçileri Türk töresinin kaynağının “Hz. Nuh’a indirilmiş vahiy” olduğu gerçeğini dile getirebilseydi, Türkiye’de İslâmcılık düşüncesinin pek çok söylemine yol vermeyeceklerdi.

Türk seciyesini inşa eden Türkçe idi; Türkçeyi yaratan ise Allah’tır.

Namık Kemal Zeybek’te Töre

Namık Kemal Zeybek, “Türk töresi” konusunda Orkun Yazıtları’na başvurur. Müellifin ifadesiyle Kültigin Yazıtı’nın doğu yanında Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın dönemlerinden sonra bilgisiz kağanların geldiği, Türk kavminin bu kağanlar döneminde Tabgaç (Çin) kavminin hilelerine aldandığı anlatılmıştır. Kağan bilgisiz ve kötü olunca buyrukları da kötü olur ve halkın durumu kötüleşir (Zeybek, 2017: 83).

Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda tarih felsefesi ve çok keskin Türklük-Türkçülük bilinci vardır. 1400 yıl önce atalarımızın yazdığı bu anıtlar bugün de içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamızı, geleceğimizi kurtarmamızı sağlayacak öğütlerle doludur. Göktürklerin güneyinde Çinlileşmiş Tabgaç hanedanının yönetiminde büyük bir devlet çağdaş emperyalizm uygulamalarının bir benzerini uygulamaktadır. Türklere Çin kültürünü aşılamakta, bu kültürün gerektirdiği yaşama biçiminin eşyalarını satmaktadır. Orkun Yazıtları’nda Türklerin Türk adını bırakıp Çin adını almaları, giyimlerinde ve yaşamlarında Çinlileri taklit etmeleri yıkım getirmektedir.

Millet bilinci: Yazıtlarda milletin Türklüğe sımsıkı sarılması, Türk töresine bağlanması, kullanılacak eşyaların millet tarafından üretilmesi öğütlenir (Zeybek, 2017: 91-92). Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda görülen bilinç, boy bilincinin üstündeki millet bilincidir. Diğer ifadeyle Kırgız, Tatar, Oğuz kimliği (boy kimlikleri) değil Türklük (millet) bilinci taşlara kazınmıştır.

Devlet bilinci: Yazıtlarda devletin ve ülkenin önemi de vurgulanmıştır. Devlet, milletini mutlu etmek için kurulur. Devletin ve kağanın görevi halkına hizmet, açları doyurmak, yoksulları bay yapmak, yani zenginleştirmektir. Töre’nin devlet fikri budur. Bu gerçekten uzaklaşanlar “düz” olmaktan çıkarlar , yani “doğru kişi” olmaktan çıkarlar.

Dayanışma: Zeybek’e göre Türk töresinin bir diğer özelliği, kardeşler arasında birlik ve dayanışmadır. Bilge Kağan hakandır, Kültigin orduların başkomutanıdır ve Bilge Tonyukuk ise devlet memurlarının başıdır. Eski Türklerde görülen bu durum Selçuklularda da benzer şekilde ortaya çıkar. Tuğrul Bey, hükümdardır; Çağrı Bey, orduların komutanıdır. Osmanlı’da da görülen bu töreden, Fatih tarafından başlatılan “sultanın kardeşlerini öldürtmesi” uygulamasıyla sapma olmuştur. Sultan Süleyman devrinde “kardeş katli” uygulaması “oğulların katli”ne kadar derinleşmiş ve Türk geleneğinden kopulmuştur. Zeybek’e göre Türklük için örnek alınacak dönem Göktürkler dönemidir (Zeybek, 2017: 84).

 Zeybek’e göre Türk töresinin kaynağı olan Orkun Yazıtları’nda üç erdem görülür: a) Bilge olmak: Bilge olmak, bilgili ve kavrayışlı olmak demektir; b) Alp olmak: Alplik, yiğitliktir. O ise dirençli, atılgan, yürekli olmaktır; c) Tüz olmak: Bu ise düzgün olmaktır. İnsanlara, canlılara, cansızlara iyilik yapmak, kötülükten kaçınmak, haksız kazanç peşinde koşmamak, kamunun malını haksız yere elde etmemek demektir. Bir kişinin malını, akçasını haksız yere elde edenler “yazuklu-günahkar”dır. Hakkı olmayan devlet malını kendine mal eden kişi budundan mal çalmış olacağından onun cezası ölümdür (Zeybek, 2017: 88).

Zeybek, Türk töresini bilgili iyi kağanların budunun başına geçmesi, yanına da bilgili alplar alması esası olarak kaydeder. Böylece beğler ve budun tüz (düzgün) olur. Eğer bu ilkeler uygulanmazsa, töre kaybedilirse, kağan “bilgisiz” olur, yardımcılar arasında “alp” görülmez, beğler ve budun bozulur (tüzsüz olur), devlet yiter, kölelik gelir.

“Töre”yi açıklamak için öne sürülen bu argüman Gök Tanrı inancı ile devlet teorisinin birleştirilmesini ifade eder. Zeybek’in teoloji politiğinde bütün-Tanrı olan Yaratıcı (Gök olarak tanrı) her an yaratma halinde olduğundan insanların işleri için de “töre” koymuştur. Müellif, Bilge Kağan’ın taşta yazılı sözlerinden hareket ederek bütün-Tanrı olarak kâinat (Gök) inancını destekleyecek bir okuma yapar: “Tanrı buyurduğu için, “kut”um olduğu için, kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet eyledim.”

Ancak ilk olarak, Zeybek’in “bütün-Tanrıcı töre” paradigması, Çin toplumunun ve devletinin yeryüzündeki iktidarını açıklayamamaktadır. Eğer Tanrı, bütün varlığı kaplayan ve genişleyen, kendi kendini yaratan Gök ise, Çinlilerin de yaratıcısıdır. Bu durumda “Türk töresi” Gök-Tanrı’nın yegâne teoloji politiği sayılamayacaktır. Zeybek’in “töre”yi temellendirirken geliştirdiği “tüm tanrıcılık” Türklerden başka kavimlerin yeryüzündeki iktidarlarını açıklayacak bir model sunmaz. Paradigmanın hatası, “Gök Tanrı” inancının vahdet-i vücutçu bir tanrı-âlem tasavvuruyla açıklamaktan gelir.

İkinci olarak Zeybek’in modeli törenin kaynağı olarak Orkun Yazıtları’nı esas almakta, ancak Türklere ait başkaca eserlerin anlatısıyla desteklenmemektedir. Oğuz destanında Hz. Nuh’un tufan sonrasında yeryüzünü gemiden inen oğulları (Ham, Sam, Yafes) arasında paylaştırdığı, Yafes’i oğullarının hükümdarı kıldığı ve “yasa=töre”nin kaynağının nübüvvet olduğu görülmektedir. Oğuz destanındaki anlatı, kavimlerin farklı ataları bulunduğuna, hükümdarlığın kaynağının din ve peygamber (Hz. Nuh) olduğuna işaret etmektedir.

Üçüncü olarak Zeybek’in kitabında “Kur’an’da Tanrı İnancı” başlığı ile yer alan makalede Kur’an’ın “bütün insanlığa indiği” vurgusu göze çarpmaktadır: “Bilmemiz gereken ilk konu, Kur’an’ın öncelikle Mekke halkına, sonra çevre Araplarına, sonra da bütün insanlara seslendiği gerçeğidir.” Zeybek’in bu ikrarı, “töre” kavramı bağlamında temellendirmeye çalıştığı paradigmanın Kur’an ile bağdaştırılmasını gerektirmelidir. Ancak Namık Kemal Zeybek’in bu bağdaştırmayı çalışma alanı olarak ele almadığı görülmektedir. Bu yazısında kelam tarihindeki tartışmaları gündemine aldığı hissi uyandıran ve izah edilmeyi gerektiren bir beyanı bulunmaktadır. “Kur’an’ın ister Allah kelamı ister Allah’ın mahlûku ister çok akıllı ve bilgili bir kişinin sözleri diye inanılsın, derin bilgiler ortaya koyan anlatımları vardır” (Zeybek, 2017: 112). Zeybek, bu yazısında Asr suresine şöyle meal vermiştir: “Yanlış yolda giden, kötü işler yapanlar sonunda acıları tadacaklar. Doğru yararlı işler yapanlar, birbirine doğruluk ile doğruluk yolunda direnmeyi salık verenler kurtulacak, umduklarına erişeceklerdir” (Zeybek, 2017: 113). Zeybek’in “Ön-Türklerde ortaya çıkan, sonra bütün insanlığa yayılan, yayıldıkları yerin ortamına uygun ayrıntılara, yorumlara ulaşan Kök İnanç, adına Müslümanlık denilen dinin derinliklerinde vardır” (Zeybek, 2017: 113). Müellifin bu ifadesi, Kur’an’ın ön-Türklerden etkilendiği iması içermektedir.

Bizim perspektifimizde İslâm, Hz. Âdem’den başlayan ve Hz. Peygamber’de hitama eren tek dindir. Bu perspektif insanlığın zina ile kirlenmemiş tevhid ehli bir şecereden türediğini ve törenin peygamberler tarafından getirildiğini benimsemektedir.

Farklı vesilelerle daha önce pek çok kez ifade ettiğimiz gibi, Hz. Nuh’un yeryüzünü oğulları arasında pay etmesini ve “töre” koymasını, Kur’an’daki misak ayeti bağlamında yorumlamak mümkündür: “Hani biz peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de Nuh’tan da İbrahim’den de Musa’dan da Meryem oğlu İsa’dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık” (33 Ahzab 7). Allah bu misak ile “ulu’l azm” peygamberlerine ümmetlerin sosyal hayatının kurallarını göndermiş, onların ümmetlerini yeryüzünde iktidar kılmak istemiş ve ilk töreyi koymuştur. Bu anlamda aynı anda birden çok “töreyi yürüten” peygamberin bulunabileceği de ifade edilebilecektir. Allah’a misak veren peygamberlerden olan Hz. İbrahim’in zamanında Hz. Lut’un da bulunması bu ifademizi örnekleyecektir.

Diğer taraftan Kur’an’daki Yusuf, Davud, Süleyman kıssaları Türk töresindeki “kut sahibi hükümdar” anlayışının “peygamber-hükümdar” olarak örnekleri sayılabilecekken esas adı Saul olan “kral-Talut” kıssası da Türk töresindeki “kut sahibi kağan” anlatısı ile bağdaştırılabilecektir. Böylece Orkun Yazıtları’ndaki “Tanrı buyurduğu için, kut’um olduğu için kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet ettim” beyanı anlam kazanacaktır. Zira Kur’an’da “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler” (76 İnsan 8) ayeti, salih kişiler hakkında bir “töre” koymuştur. Bu töreyi bozanlar ise Kur’an’da “şeytanın izini takip edenler” veya “hizbu’ş-şeytan” (şeytanın partisi, şeytancı tayfa) olarak kavramlaştırılmıştır.

Prof. W. Radloff tarafından Altay Türklerinden derlenen Yaradılış destanında Tanrı yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları oldular. Bunlar iyi ve güzeldiler. Erlig (şeytan) onları kıskandı. Tanrı Kayra Han’dan onları kendisine vermesini istedi. Tanrı izin vermedi. Fakat şeytan onları kötülüğe sürükleyerek kendine çekmeyi biliyordu. Tanrı şeytana kanan insanların akılsızlığına kızarak onları kendi haline bıraktı ve erlig-şeytanı lânetleyerek toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü (Anadol, 1977: 48). Radloff’un aktardığı bu anlatının da Kur’an’daki Âdem ve şeytan kıssasıyla benzeşen yönleri bulunmaktadır. Radloff’un aktardığı anlatıda kavimlerin menşei dokuz ayrı atadan gelmekte olduğuna göre dokuz ayrı “töre”den bahsedilebilecektir.

Her iki destanda yer alan “insanlığın ataları” vurgusu, Namık Kemal Zeybek’in “vahdet-i vücutçu âlem-Tanrı” teolojisinin çelişkiler içerdiğini kanıtlar. Zeybek’in paradigmasının Kur’an’daki kıssalarla bağdaştırılması zor görünmektedir. Kur’an’da İsrailoğulları’nın bir zaman önce tıpkı Türk destanlarında Türklere verildiği görülen mevkiye getirildiği görülmektedir: “Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!” (2 Bakara 122). Bu beyan Hz. Nuh tarafından yeryüzünün üç oğul arasında paylaştırıldığı, her birine ayrı bir töre (fıkıh) verildiği ve içlerinden birinin diğer ümmetlerin üzerinde yönetici kılındığı şeklinde bir yoruma açıktır. İsrailoğulları’nın da tarihinde böyle bir dönem bulunduğunu Kur’an beyan etmektedir:

“Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever” (5 Maide12-13).

Milliyetçi, Türkçü aydınlarda vurgulanan “Türk töresi”nin menşe bakımından ilahi kökenli olduğu düşüncesinin, nübüvvetle irtibatlandırılmaması çelişkilere, tutarsızlıklara kapı açmaktadır.

Bir diğer husus da “töre”nin içeriğiyle ilişkili olarak ifade edilmelidir. İlhami Durmuş’a göre Orkun Yazıtları’nda ifade edilen “töre”, devlet kanunu demektir. Töre bazı sınırlamalar getirmektedir ve bunlar şahıs haklarıyla topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmeyi amaçlamaktadır. Törenin uygulanması için devlet başkanının cesareti ve askeri bakımdan yeterliliği yanında, tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşlü olması da gerekmektedir. Törenin uygulanmadığı yerde Türk ili dağılmakta, il hakanlıkları çökmekteydi. Bu nedenle töre hükümlerine uymayanlar cezalandırılmaktaydı. Örneğin kim birisine kılıç çekip öldürürse, onun cezası idamdı. Bu anlamda Türk töresinde en dikkati çeken cezanın “kısas” olduğu söylenebilecektir. Hırsızlık yapmak yasaktır. Hırsızlık yapan kişilerin aileleri de yöneticiler tarafından sorumlu tutulmaktadır. Hafif suç işleyenlerin üzerinden araba tekeri geçirilirdi. Ağır suçlular ise öldürülüyordu. Tutuklama en fazla on gün sürüyor ve tutukluluğun sonunda sanık hakkında cezai hüküm uygulanıyordu. Böylece devletin elinde az sayıda mahkûm oluyor, cezaevi yapısal olarak hayat bulmuyordu. Töre hükümleri bütün toplum için geçerliydi, yöneticiler işledikleri suçlar nedeniyle cezadan muaf tutulmuyorlardı. Devleti yöneten kişi de töre koyabilirdi. Zira o, Tanrı tarafından ve onun izni ile tahta çıkarılmıştı. Mo-tun, M.Ö. 176 yılında Çin İmparatoru’na gönderdiği mektupta kendisini “Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Hunların büyük Şanyüsü” ibaresiyle tanıtmıştı. Tanrı tarafından tahta çıkarılmış hakanın bazı sorumlulukları vardı. Onun görevi halkı iyi yönetmek, toplum içinde birlik ve dirliği sağlamak, olağanüstü durumlarda düşmana karşı geliştirilecek stratejiyi belirlemek, onun sorumluluğu altındaydı. Önemli kararları hakan tek başına almamakta, yılın belli aylarında toplanan “Kurultay”da belirlenmekteydi. Büyük kurultaylarda devlet meseleleri görüşülmekte, töreye eklenecek yeni hükümler görüşülmekteydi. Devleti yönetenler, millet için varolduğundan halkı mutlu edecek düzenlemeler yapılmaktaydı. Göktürk yazıtlarındaki bilgilere göre Türk devletinin varlığı töre hükümlerinin uygulanmasına bağlıydı (Durmuş, 2012: 90-92).

Zeybek, “Kutadgu Bilig’de 113 yerde töreden bahsedildiğini saydım. Töreyi uygulayan adını yükseklere kaldırdı” der (Zeybek, 2017: 96) ancak onun “töre” yorumunda ceza hukuku kapsamına giren bir içeriğe rastlanmaz. Türk töresindeki cezai müeyyidelerin “Arap Müslümanlığı”nın cezaî hükümleri ile benzeşmesini dikkate almayan Zeybek, Türk töresini “erdemli yaşamak” olarak tanımlar ve kötülerin öldükten sonra ceza olarak tamuya (cehennem) atılacaklarını kabul eder. Belli bir süre tamuda kalanlar yeniden tene kavuşarak olgunluklarını tamamlayıp uçmağa giderler. Zeybek, Asr suresini de “doğru yaşamayanların” ahir ömürlerinde tamuya (cehenneme) atılacağı şeklinde yoruma açık bir okumaya tabi tuttuğu görülmektedir. Ancak böyle bir okumanın Cengiz Yasaları’nın içeriğindeki sert ve kısas içeren ceza hükümlerini açıklama imkânı bulunmamaktadır.

  • Anadol Cemal, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, Milli Kültür Yayınları, 1977
  • Durmuş İlhami, Bilge Kağan-Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, 2012
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 2

İnsanlık tarihine çıkan ilk budunun Türkler olduğunu düşünen Zeybek, Türklüğün çıkış yeri sayılan Altaylar’daki “Üç Sümer Dağı”nda yaşayan bir boyun Mezopotamya’ya inerek Sümer uygarlığını kurduğunu savunur (Zeybek, 2017: 20). Müellife göre Türklerin başka boyları da dünyanın değişik bölgelerine yayıldı. Etrüks adında bir boy, Güney Avrupa’ya giderek Roma’yı kurdu ve Latinler denilen kavmin oluşmasını sağladı. Kimi boylar Amerika kıtasına giderek Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdu. Yine Türkler, Arap kavminin ve Yahudi kavminin ortaya çıkmasını sağladı. Zira İbrahim Türklerdendi (Zeybek, 2017: 20).

Namık Kemal Zeybek’e göre insanlığın atasının Türk olduğuna dair bir diğer delil de dindir. James Churchward’ün kitabına atıf yaparak mealen şöyle demektedir:

“Tüm Ari ırkın ataları, Homer’den ya da Veda’lardan binlerce yıl önce, aynı isim altında, Işık ve Gök adı altında görünmeyen bir varlığa tapıyorlardı. Kastedilen sonsuz Gök idi. Başlangıcı ve sonu olmayan, görünen ve görünmeyen her şey olan Sonsuz Uzay’dır. Bunu Gök Türkler de biliyorlardı. Eskiler güneşi Tanrı olarak değil yalnızca Tanrı’nın bir sembolü olarak görmüşlerdi. Tanrı Tek’tir, sonsuzdur. Her şeye gücü yeter, her şeyi O yaratmıştır ve insanın bedenine ölümsüz bir ruh yerleştirmiştir. Beden geldiği toprağa geri döndüğünde ruh öte âleme gider, yeni bir bedenle gelir. Gök en yüce sevgidir. Gök en yüce sevgidir. İnsanlar birbirinin kardeşidir. İnsana yakışan doğruluk, sevgi, yardımseverlik, temizlik, Tanrı’ya sevgi ve güvenle teslimiyettir. Gerçek din, insanın kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamasıdır. Dinler ilkesiz din adamlarının din kurumlarının aşırılıkları ve sapkınlıkları yüzünden bozulmuştur. Dinleri bozanlar kendilerine din adamı veya rahip diyenlerdir. Günümüzdeki din yok olacak ve gerçek bir din ortaya çıkacaktır” (Zeybek, 2017: 26-27).

Namık Kemal Zeybek’in Churchward’den naklettiği ifadelerde dikkat çeken dört vurgu görülmektedir: 1) Eski kavimler Güneş Tanrısı’na tapmadılar; Tanrı’nın sembolü olarak güneşe yöneldiler; 2) Din, namaz gibi ibadetlerle değil yardımseverlik/sevgi/doğruluk gibi değerleri hayata geçirmekle belirir; 3) Reenkarnasyon (ruhun sürekli olarak yeni bedenlerle dünyaya dönüşü) esastır; 4) Din, din adamları tarafından bozulmuştur. Bu dinler yok olacak ve gerçek din ortaya çıkacaktır.

Türk Tanrısı:

Namık Kemal Zeybek, Türklerde tevhid düşüncesinin bulunduğunu ve Tek Tanrı inancı gereği Tanrı’nın oğlu, kızı, eşi bulunmadığını ısrarla vurguladığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31). Müellife göre Türklükle ilgili en eski yazılar taşlara yazılmış olan Göktürk Yazıtları’dır. Yazar, Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarındaki “Türk Tanrısı” kavramını yorumlar. Yazıtlarda şu ifadeler geçer:

“Üze [Üstte] Türk Tengrisi Türk ıduk [kutlu] yiri [yeri] subı [suyu] anca [böyle] itmiş [etmiş] Türk budun [kavmi] yok bolmazun [olmasın] tiyin [diye] budun bolcun [olsun] tiyin kangım [babam] İltiriş Kağanı ögüm [annem] İl Bilge Katunu tengri töpüsünde [tepesinden] tutup yügerü [yukarı] kötürmiş [kaldırmış] erinç [oldu].”

Zeybek, bu anlatımdaki “Türk Tanrısı” ifadesini Yahudilerde olduğu gibi “Kavim Tanrısı” diye anlayanların olduğunu, bunun hata içerdiğini söyler. Tanrı’nın Tek-Bir olduğuna değinen yazar, bu teklik nedeniyle “Türk Tanrısı” yanında başka kavimlerin tanrısının bulunamayacağına değinir.

Zeybek’in Göktürk yazıtlarındaki “Türk Tanrısı” ifadesinden “Türklere has Tanrı” anlayışını çıkarmamasının nedeni “Tanrı” anlayışıdır. Zeybek’e göre “insanoğlunu yaratan Tanrı, sonsuz Gök’ün kendisidir.”

Zeybek’e göre varlık bir bütündür ve o, Tanrı’dır. Her şeyi kaplayan Gök (yani Tanrı), “Varlığın Sonsuzluğu”dur. Tanrı, başlangıcı ve sonu olmayandır; O her şeyde (cansız maddeler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, toprak/su/hava) kendini dışavurur. İyiler, iyilikleriyle bedenlerini hafifletip uçmağa (cennete) giderken; kötüler, yani ışıktan bedenlerini karartanlar ise derinlere, tamuya düşer. Bu inanca sahip olanlar günde iki defa (doğarken ve batarken) güneşe dönüp Sonsuz Tanrı’yı hatırlar. Zeybek’e göre güneşe yönelmek, ona tapmak değildir. Güneş, Tanrı’nın en büyük dışa vurumudur. Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır (Zeybek, 2017: 33-34).

Zeybek, bu inancın Cavit Sunar’dan yaptığı bir alıntı kapsamında “vahdet-i vücut” olduğunu da belirtmektedir (Zeybek, 2017: 35). Cavit Sunar’a göre ilk kez Turan’da görülen bu inanç, Şark’ın en eski felsefesidir. Hindistan, Çin, Akad, Sümer, Asur, Keldan diyarlarında ve daha sonra İran, Mısır, Finike, Yunanistan’da görülmüş, en nihayet Abbasi devirlerinde Arap topraklarına geçerek tasavvuf felsefesiyle birleşmiştir. Araplar tevhid fikrini bile yadırgadıklarından Vahdet-i Vücut görüşüne ısınamamışlardır. Bu yüzden tasavvuf (vahdet-i vücut), Turan’da muhit bulmuştur (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre İbn Arabi’nin Araplar arasında değil de Türkler arasında ilgi görmesinin nedeni “Gök, Tanrı’dır. Tanrı, Gök’tür” inancıdır. Sonsuz Gök’ün yaratıcı ve yönetici olduğu, her var olanı kapsadığı ve her varlığın içinde olduğu inancı, Orhun Yazıtları’nda da belirtilmiştir. Yazıtlara göre, gökleri, yeri, kişioğlunu Tanrı yaratmıştır. Tanrı Tek’tir, Tanrı Bir’dir. Tanrı Sonsuz Gök’tür. Yani varlığın tamamıdır. Kültigin Yazıtı’nın Çince bölümünün başlangıç cümlesi bu inancı verir:

“Sonsuz Tanrı var olanların tümünü kapsar, varlığın bütününün de içindedir. Kişioğulları (kız ve er oğullar) Tanrı’yla bütünleşirse olgunlaşır ve tamlığa ulaşır” (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre Türkler Turan’dan dünyaya yayılırken bu inancı gittikleri yerlere götürmüştür. Bu konuda Murat (Acıyev-Hacı) Acı’nın “Türkler ve Dünya Saklı Tarihi” kitabına referans verir. Murat Acı’nın dinlerin kaynağının tek olduğu görüşünü aktarır. Hintliler Prajnaparamita destanını Türklerden aldıklarına inanmaktadır. Hindistan’daki Mahabharata yani Bharat soyuyla ilgili bilgi verir. Onlar kuzeyden gelmiş kurt derili insanlardır.  Mahabharata Altay’ı görmüş insanlardır. Altaylılar yalnızca Gök Tanrı’ya tapan ve töre (adalet) ile erdemi yaşayışlarının temeline koyan insanlardır. Hindistan yerlileri Buda’yı da Sâkyamunî, yani Türk Tanrısı olarak adlandırmaktadır. Buda’nın yüzü bu nedenle Altaylı insanların yüz biçiminde yapılmaktadır. Namık Kemal Zeybek’in Murat Acı’dan naklettiğine göre Budizm, Çin dinleri, Zerdüştlük, Mani dini, Musevilik gibi dinlerde temel Türk inancıdır. Yahudilik dininin esas kuralı olan “Tora” da eski Türkçede “Yasa” anlamındadır. Gök Tanrı inancının dünyanın başka yerlerine, başka adlarla yayılması Türklerin göçleriyle ilişkilidir (Zeybek, 2017: 41-42).

Türklerde Şamanizm ve Güneş ve Din Örgütü:

Müellif şaman sözünün Türkçede bulunmadığını, Şamanizm adı altında toplanan inanç ve uygulamalar bütününün din sayılamayacağını ileri sürer. Türklerde kam, baksı adı altında sağaltıcı kişilerin bulunduğu görüşündedir. Zeybek bu ifadelerine kanıt olarak da Hilmi Ziya Ülken’in “Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Türk İzleri” (1970) başlıklı konuşmasını gösteriyor. Ülken’in fikrine göre Şamanizm Türklere mahsus değildir. Bütün Asya’da ve Amerika kıtasında rastlanan sihir sistemidir. Şamanların Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayıldığını söyleyen Ülken, daha önceki Türklerde ve Göktürklerde şamanlığa dair bir kayıt bulunmadığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31).

Zeybek, kitabının muhtelif yerlerinde Türklerin “güneşe döndüğü”nden bahsetmektedir. “Gök Tanrı inançlıların (…) güneşin doğuşunda ve batışında ona bakarak Sonsuz Gök’e yalvardıklarını belirtelim” (Zeybek, 2017: 48). Yazara göre güneşe dönmek güneşe tapma şeklinde anlaşılamaz. Zira Müslümanların Kâbe’ye doğru namaz kılması da “Kâbe’ye tapmak” anlamına gelmemektedir.

Müellif “Tanrı’yı yaratıcı olarak bilmelerine rağmen dinleri yoktur” sözünün de “Türklerde din örgütü yokluğu” şeklinde anlamak gerekir. Jean Paul Roux’un kitabından (Türklerin ve Moğolların Eski Dini) Türklerin ibadetlerini aktarır:

“Yüksek bir yere çıkılıyor; zaman sabah olduğundan yükselmekte olan güneşe doğru dönülmektedir. Bağlılık göstergesi olarak kemer çözülmekte, baş açık durulmakta, göğe vurulmakta ve dokuz kez eğilmektedir” (Zeybek, 2017: 48).

Roux’un kitabındaki şu sözü aktarır: “Türkler Gök ve yeryüzünün yaratıcısına Tanrı diyorlar.” Roux’un Türklerin evren algısı hakkında yazdıklarına da değinir:

“Var olan her şey canlıdır. Her tür kendi içlerinde yaşayan can, ruh veya iye biçiminde yaşayan ve diğerleriyle ancak yoğunluk açısından ayrımı yapılabilecek bir gücün varlığıyla yaşar. Bu güç (can, ruh, iye) aynı türde değerlere bölünebilir veya daha kapsamlı bir varlık oluşturmak üzere birleşebilir. Gök hem teklik hem çokluk olarak algılanır. Her ağaç bireydir, ancak kendisi de bir toprağa, bir ormana ve bütün dünyaya ait olan bütünün parçasıdır. Her taşın ruhu vardır. Taşların ruhu bir taş yığınında birleşir. Her insanın da birkaç ruhu olduğu gibi, ailesinin, soyunun, boyunun, budununun ortak ruhuna da bağlıdır” (Zeybek, 2017: 48).

Zeybek’e göre Roux’un Türk inancına dair anlattığı bu algı, “Varlık Birliği”, yani vahdet-i vücut görüşüyle ilgilidir.

Zeybek, “yeryüzünde evrendeki dirilik vardır” der. Yeryüzünde diriliğin var olmasını iki gök varlığı sağlar: güneş ve ay. Yerdeki diriliği sağlayan ay, bunu med-cezir etkisi ile yapar. Suları kabartıp bırakan etken aydan geldiği için dirilik bu gezegenle ortaya çıkar. Evren bizim ölçülerimizle sonsuz büyüklükte ise de gerçekte o da sınırlıdır. Evren sınırlı, Gök ise sonsuzdur. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırı ucu bucağı olmayan sonsuz boyutta olan Gök, Tanrı’dır, Tengri’dir. Sonsuz boyutta sonsuzluk, Türklerin inandığı Tanrı’dır (Zeybek, 2017: 55-56).

Tek Tanrı İnancının Tapınağı:

Namık Kemal Zeybek, Sarı Evliya adı verilen ermişin bir röportajından bölüm aktarır: “- Sarı Evliya, gücünü nereden alıyorsun? – Tanrı Dağları’nın ruhundan. – Dağların ruhu olur mu? – Elbette vardır. Kur’an’da biz emaneti dağlara yüklemek istedik de kabul etmedi.”

Namık Kemal Zeybek’e göre Türk atalardan günümüze tapınakların kalmamasının nedeni Tanrı’nın her yerde olmasıdır. Yeryüzü tapınaktır. Tanrı’yı anmak, O’na ulaşmak isteyen için her yer tapınaktır. Bu nedenle ayrıca “tapınak” diye bir “ev” inşa etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü Tanrı’nın evi olmayan ev yoktur. Ayrıca sonsuzluk, bir eve sığmayacaktır (Zeybek, 2017: 52).

Namık Kemal Zeybek’in Türklerin Dinine Dair Görüşlerinin Kritiği:

Yukarıda da belirtildiği üzere Zeybek’e göre Türklerde asıl olan din değil inançtır. Müellif, Türklerde teşkilatlanmış bir din kurumu olmadığını, hatta bu tür kurumların inanç sistemlerini bozduğunu düşünmektedir. Yazara göre teşkilatlanmış bir din kurumu bulunmadığı gibi, cami/havra/kilise gibi ibadethaneler de bulunmamaktadır. Hatta bu nedenle Türkler “Tanrı var mı yok mu” tartışması da yapmamıştır. Zira, Gök, evreni de kapsayan Sonsuzluktur, Tanrı’dır. Varlığın dışında bir Tanrı bulunmadığını söyleyen Zeybek, varlığın kendisini “Tanrı” olarak kabul eder. Bu nedenle Türk inancında camii, kilise, havra gibi “tapınak”ların (ibadethanelerin) de bulunmadığını ifade eder.

Namık Kemal Zeybek, bir röportajında da Türklerin dini hakkında şu yorumları yapmıştır:

“Türklerin teşkilatlanmış din kurumu yoktur. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler de Türklerde yoktur. Hatta din adamı kurumu bulunmamaktadır. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân da yoktur. Teşkilatlı bir din olmadığı için Türkler inançlarını ailenin en yaşlısından öğrenir. Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir. Türklerin eski inancında varlığın kendisi Tanrı olduğundan, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdir. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürümektedir. Düşünmek tapınmanın kendisidir. Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var. Dinlerin amacı insanın iyileştirilmesidir. Dünyaya iyilik yapmak, ağaç dikmek, hayvanlara yiyecek vermek, cahillikten korunarak ilimde ilerleyen kişi bütün dinlerde makbuldür. Namaz insanı kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmeyeceği için, boşuna ibadet edilmemelidir” (Zeybek, 03.07.2017).

Namık Kemal Zeybek’in görüşleri bazı tutarsızlıklar içermektedir. Öncelikle Zeybek’in “Türklerde din değil inanç vardır” görüşü yukarıda yine kendisinden naklettiğimiz “Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır” ifadesiyle çelişir.

Keza, Türklerin at kurban etme ritüellerinin bulunduğu, kurganlardan at cesetlerinin çıkarıldığı bilinmektedir. Kurban vermek bir ibadettir. Diğer yandan Türklerin domuz eti yemediği, Moğolların ise yediği bilinmektedir. Gıdalarda haram sınırlarının belirlenmesi “din” ile izah edilebilir, “inanç” ile izah edilemeyecektir.

Üçüncü olarak Zeybek, teorik olarak ibadethanesi ve teşkilatı bulunan dinleri, gerçek dinin bozulmuş hali saymaktadır. Arap Müslümanlığı ve Türk Müslümanlığı kavramlaştırmaları yapmakta, Türk dinini, ibadetsiz bir inanç olarak kabul etmektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e vahyedilmiş ve getirdiği hükümler insanlık tarihi boyunca aynı ilkeleri ihtiva etmiştir. Örneğin Kur’an, “Ey imân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı” (2 Bakara 183) buyurmuştur. Keza Namık Kemal Zeybek’in hakkında “Türklerdendi” dediği Hz. İbrahim, “Yâ Rabbi, beni ve benim neslimden olanları namaz da devamlı kıl. Ey Rabbimiz, duamı kabul buyur” (14 İbrahim 40) şeklinde dua etmiştir. Duasında onun namaz kıldığı görülmektedir. Dolayısıyla İslâm’ın namaz, oruç, zekât ibadetlerini “Arap Müslümanlığı” şeklinde vasıflamak tutarlı değildir.

Dördüncü olarak Gökalp, “İslâm ümmetindeniz, dediğimiz için, nazarımızda en mukaddes kitap Kur’an-ı Kerim, en mukaddes insan Hz. Muhammed, en mukaddes mabed Kâbe, en mukaddes din İslâmiyet olacaktır” beyanıyla İslâm’ı inanç olmaktan çok bütün insanlık için kurtarıcı “din” saymakta (Gökalp, 1990: 68) ve dini tebliğ eden Peygamber’e işaret etmektedir. Zeybek’in Türklüğü “akıl ve bilim yolu, laiklik yolu” şeklinde tanımlaması, Ziya Gökalp’in medeniyet değiştirmeye yönelik teklifinden daha radikal bir teklifi ima etmektedir. Gökalp, “Türkçüler, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir” (Gökalp, 1990: 40-41) demektedir. Zeybek’in mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir “Gök Tanrı inancıyla Türkleşme ve akıl-bilimi yol gösterici yapıp geleceğe yönelme” teklifi (Zeybek, 2017: 16) tektanrıcı olguculuğa yol açacaktır.  

Son olarak Zeybek’in Türklüğün din algısını mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir inanç şeklinde tanımlamasının “Türk kimliği”nin tarihsizliği problemini doğuracağı da ifade edilebilecektir. Selçuklu-Osmanlı asırları boyunca yaşanan tarih, Türk’ü din ile teşkilatlanan bir millet olarak tanımlamıştır. Türk toplumu “din u devlet” tasavvuruyla varlığını koruyabilmiştir. Türklüğün Anadolu’da ortaya koyduğu bütün eserler teşkilatlı/ibadetli/mabedli bir kimliği Haçlı-Bizans karşısında varlığa çıkarmaktadır.