Skip to content

Posts from the ‘Türk’ Category

Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi

Yusuf Akçura Türkiye’nin üç ideolojinin (Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük) ekseninde yeniden yapılanabileceğini ifade etmiş ve bu ideolojilerden Türkçülüğün en elverişli fikir olduğu kanaatine vardığını belirtmişti.  Yüz yıl sonra aynı üç ideolojinin (Osmanlıcılığın yerini başka bir ideoloji olan Batıcılık, evrensel hukuk idealine bağlılık almış olabilir) kendi arasında mücadelesi Türkiye’nin geleceğini belirlemeye çalışıyor. Bu üç ideolojinin birbirinden kopuk gelecek vizyonu, günümüzde beliren yeni jeo-stratejik ve jeo-ekonomik dinamikler nedeniyle bir buluşmanın eşiğindedir. Türkiye bir yandan Türk Devletleri Teşkilatı’nın kuruluşu nedeniyle Turan coğrafyasında “ortak tarih” anlatısıyla ve “Türk milleti” vurgusuyla hareket etmeye mecbur görünüyor. Diğer yandan Türkiye’nin İslâm dünyasına Osmanlı’nın mirasçısı sıfatıyla öncülük yapma potansiyeli bulunuyor. Son olarak Türkiye’nin Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerle Balkan hattında yeni bir bölge gücü olması mümkün görünüyor. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, Osmanlı’nın Katolisizme karşı himaye ettiği Ortodokslara yönelik bir mesaj olabilir ve Türkiye günümüz Ortadoksluğunu yeniden arkasına almak suretiyle Filistin, Kıbrıs, Kırım, Kafkasya gibi bölgelerde varlığını ortaya koyarak yıllardır Batı ülkelerinin paylaşım hesapları nedeniyle kangren olan sorunlara barış getirebilir.

Ancak bunu başarmak için öncelikle Türkiye’nin ideolojilere bölünmüş kültürel havzasını meseleleri münazara edebilen ve doğruyu esas alan aydınlara bırakması gerekiyor. Fikr-i sabitle hareket eden, slogancılıktan kendini alamayan yazarların özeleştiri yaparak düşüncenin hakkını vermesi böyle bir süreci başlatabilir.

Türk düşüncesi tarihi “parçacı” yaklaşımla ele alarak “millet” mefhumunu ideolojileri haklı çıkarmak üzere hareket eden aydınların metinlerinden oluşuyor. Bu anlamda “bin yıllık tarih” fikri gerçek tarih olmayıp, ideolojik tarihtir. Benzer şekilde Türk millet tarihini 1040’dan veya M.Ö. 220’den başlatıp Oğuz boyuna özgüleyerek yürüten anlatılar da ideolojik ve gerçekliği tartışılabilir zaman algılamalarıdır. Zira bu anlatılar Kıpçakların, Peçeneklerin ve daha eski dönemdeki (M.Ö. 4.000’lerden sonra) Türk kavimlerinin tarihini kapsamadığından “gerçek tarih” sayılamazlar.

Bir diğer husus da Türk tarihçiliğinde Türklerin Müslüman olmasını öne çıkaran ekollerin Hz. Peygamber öncesi İslâm’ına referans vermemesi hususudur. Bu şekilde kadim tarihlerinde peygamberlerden kopan bir Türklük’e vurgu yapılmakta ve bunlardan yalnız Oğuzların bazı boylarının Müslümanlaşarak devlet kurmaları “meşru” sayılmaktadır. Hz. Peygamber’in Medine’de Yahudi ve Müşrikleri “tek ümmet” kabul ettiği hatırlanırsa, İslâmcı Türklüğün Hristiyan (Gagavuz) veya Musevi (Hazar) Türkleri “Türklük dışı” saymasında tutarsızlık olduğu görülecektir.

Buzul Çağı:

M.Ö. 70.000-20.000 yılları arasında bir Buzul Çağı olgusu yaşandı. İnsanlık bu buzul çağının etkisiyle Mezopotamya, Anadolu, Ön Asya, Balkanlar, Kuzey Afrika bölgesinde yaşamakta idi. Buzul Çağı’nın sona ermesi Hz. Nuh’un zamanında gerçekleşen “Tufan” hadisesine neden olmuştur. Seküler tarihçiler dahi 15.000-20.000 yıl önce yeryüzünün büyük kısmını sular altına alan bir “Buzul Erimesi” oluştuğunu ve günümüzdeki kıta oluşumlarının o dönemde gerçekleştiğini kabul etmektedir. Buzların erimesi ve kabaran suların 10.000 yıl önce çekilmesi ile bir nüfus hareketliliği gerçekleşmiş olmalıdır.  Yuval Noah Harari, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” kitabında buzul çağının sona ermesi sonucu yeryüzünde pek çok canlının (hayvanın) yok olduğunu yazmaktadır:

“Yaklaşık 18 bin yıl önce son buzul çağı yerini küresel ısınma dönemine bıraktı ve sıcaklık artarken yağmur azaldı. Yeni iklim, Ortadoğu buğdayı ve diğer tahıllar için idealdi (…) Buğdayın çok bol bulunduğu yerlerde av hayvanlarıyla diğer besin kaynakları da bol olduğundan, insanlar kademeli olarak göçebe yaşam biçimini bırakıp mevsimsel hatta bazen kalıcı kamplara yerleştiler.” (Harari, 2015: 96).

Nuh Tufanı Kutsal Kitaplardan Önceki Yazılı Belgelerde Anlatılmaktadır:

Nuh Tufanı hadisesi Tevrat-İncil-Kur’an’da anlatılmasına rağmen Gılgamış Destanı’nda, Aztek mitolojisinde, Fin-İsveç mitolojilerinde, Hind Mitolojilerinde yer almaktadır. Gılgamış Destanı’ndaki Nuh Tufanı, Tevrat kaynaklı olmayıp, 4.000 yıllık Babil tabletlerinde yer almaktadır. Tufan anlatısının Sümer-Hind-İskandinav-Aztek mitolojilerinde yer alması Tanrı’dan indirilmiş kitaplara dayanıyor olmaması önemlidir. Nuh Tufanı anlatısını aktaran ilk yazılı metinlerin seküler olması, bu anlatıların nübüvvet tarihi ile uyumluluğu, Türklerin şecerelerini destanlarında Hz. Nuh’a bağlaması gibi olgular nedeniyle Türklere geçmiş zamanda pek çok peygamberin gönderildiği fikrini güçlü kılmaktadır.

Türklere Gönderilmiş Peygamberler Hakkında:

Abdizâde Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin kaleme aldığı “Amasya Tarihi” adlı kitapta Türklere gönderilen peygamberlerin isimleri zikredilmiştir. Amasya Tarihi’nde peygamber olarak adı geçen Harkîl Nebî, Oğuz Kağan Destanı’nda adı geçen Irqıl Ata’dır. Abdizâde Hüseyin Hüsameddin Efendi Türklerin tarihte tek Tanrı inancını bu peygamberler vasıtasıyla kabul ettiklerini ancak İran ve Roma devletlerinin Turan ülkelerini istila ederek onları İslâm’dan (Hanif dinden) ayrılıp Zerdüştlüğe ve Hristiyanlığa zorladıklarını belirtir.

Eski Türklerin Farklı Dinlerde Olmasına Dair:

Türklerin tarihini 15.000 yıllık bir zaman boyutunda Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’ten getirmek bu kavmin Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ile geçmiş tarihlerde muhatap olması anlamına gelir. Nitekim Türk kavimleri Hz. Peygamber (asv) öncesi dönemde bu peygamberlerin tebliğleri neticesi şekillenen dinleri kabul etmiştir. Fakat bu noktada Hz. Peygamber (asv) öncesi nübüvvetlerle ortaya çıkan dinin hangi adla adlandırılacağı hususu ortaya çıkar. Kural olarak Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in dini “Hanif” adıyla anılmaktadır. Hanif kelimesi Kur’an’da İslâm olarak tanımlanmıştır. Kur’an’ın beyanına göre, Hz. Musa’nın tebliğini kabul eden büyücülerin de Hz. İsa’nın havarileri de kendilerine “Müslüman” adını vermiştir. Bu durumda “İslâm”, bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı olup, bu peygamberler din dışında bir de “şeriat” getirmiştir. Bu şeriatlar nedeniyle Hz. Musa’ya (as) tabi olanlara “Musevî”, Hz. İsa’ya (as) tabi olanlara ise “İsevî” demek mümkündür. Diğer ifadeyle Hz. Peygamberden önce Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya veya Hz. İbrahim’e inanan Türk toplumları “Hanif” sayılmalı ve İslâm dairesi içinde kabul edilmelidir. Bu kavimlerden Allah’a şirk koşan veya puta tapan kavimler için aynı hükmü vermeyeceğimiz ortadadır.

Aydınlar arasında “Türk kimdir?” sorusu sorulmakta ve bu soruya çok eski tarihten itibaren şöyle cevap verilmektedir: “Türk, Türkçe konuşan, Türk ırkına mensup, Müslüman-Sünni insandır.” Nitekim Ziya Gökalp ile Ömer Seyfettin Türk’ü “dili dilime, dini dinime benzer olan” şeklinde tanımlamıştır. Nurettin Topçu, Türk’ü “Asya’dan Anadolu’ya gelen ve burada Hitit köylüsü ile yeniden harmanlanan Türkçe konuşan, Müslüman-Sünni” olarak tanımlar. İsmet Özel’e göre Türk, “Kafirle cihad etmeyi göze alan, Müslüman-Sünni”dir. Şaban Teoman Duralı’ya göre Türk, “kandaşlığı esas alan kavimlilikten ziyade, halk/millet (demos) anlamına gelen ordu-millet olup, Türkçe konuşan Müslüman-Sünni”dir. Teoman Duralı’ya göre Türk, İslâm’dan önce Göktürk ve Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri camiasına mensupken Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri camiasının üyesi olmuştur. Yahya Kemal’e göre Türk, “Allah’ın ordusu olan Müslüman ve Sünnî kavimdir. Bu kavmin hususiyeti Allah’ın ona İstanbul’u fethetme ve böylece medeniyet kurma şerefi vermesi”dir. Mustafa Çalık’a göre Atsız’ın “etnik Türklük” telâkisine dayanan milliyetçilik anlayışı, Türklerden çok Türkiye ve Türklüğün felâketi için uğraşanların işine yarayacaktır. Irk temelinde Türk tanımını kabul etmeyen Çalık’a göre “Türk”, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Müslüman-Sünni’dir. Nihal Atsız’a göre ise “Türk olmak için mutlaka Müslüman olmaya lüzum yoktur. Bugünkü Türkler arasında birkaç yüz bin şaman, birkaç yüz bin Hıristiyan ve birkaç yüz bin Musevî Türk (Karayımlar) vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur” (Atsız, 2015: 85) der.

Görüldüğü üzere “Türk” tanımı Nihal Atsız dışında İslâm ile tanımlanmış, ancak soyculuk reddedilmiştir. “Hanif Türk” teorisi ise hem Yafes oğulları vurgusu ile “soycu” bir düşünce getirmekte hem de Hz. Peygamber öncesi Türklerin Musevî, İsevî olmasının İslâm olmaya engel olmadığını ifade etmektedir. Buna göre eski dönemde Musevî, Hristiyan veya Tengrici olan Türkleri Türklük dışı sayan yaklaşımların meseleyi yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. Eğer “Din” Türk kimliğini inşa eden temel saik ise Türkler tarihte pek çok dine geçmişlerdir. Hz. Peygamber’e iman etmeyen Türkleri “Türklük dışı” saydığımız takdirde Türk dünyası ile tarihi bağlar koparılacaktır.

Eski Türklerde Tek Tanrıcı Musevilik ve Tek Tanrıcı İsevilik:

Hikmet Tanyu veya Ünver Günay-Harun Güngör gibi akademisyenlerin incelemelerine göre eski Türklerde Hristiyanlık veya Yahudilik gibi dinleri kabul etmiş boyların esas dini Haniflik idi. Örneğin Hikmet Tanyu Gagavuzlar hakkında şu tespitleri yapmıştır: Gagavuzların bazı âdetleri İslâm’a uygundur. Gagavuzlar, Hristiyanlıkta kurban kesmek olmadığı halde kurban keser, etlerini fakirlere dağıtırlar. Oynadıkları milli oyunda domuzdan nefretlerini belirtir.” (Tanyu, 1978: 98).

İbrahim Kafesoğlu Hazar hâkanının 862 yılında Bizans’tan gelen St. Kyrill ile görüşürken, Hıristiyanlarca tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inanıldığı hâlde, kendilerinin tek Tanrı’ya iman ettiklerini bildirdiğini aktarır. (Kafesoğlu, 1980: 59).

Bu yazarların iddiasına göre Türklerin tarihte bazı dinleri seçmesi Gök Tanrı-Tevhid inancını terk etmeleri şeklinde olmamış, stratejik sebeplerle, kavimlerini Roma veya Çin veya Pers baskısından korumak amacı taşımaktadır.

Türk Tarihini Oğuzcu Perspektifle Okumak:

Türk tarihinin Oğuzcu perspektifle okunması da hatalıdır. Türk tarihini Oğuzcu perspektifle okuma yaklaşımı İsmail Hami Danişmend, Osman Turan, Nihal Atsız, Erol Güngör, Nurettin Topçu gibi müelliflerde görülmektedir. Danişmend, “hakiki Türklerin Oğuzlar olması” konusunu “Batı ilminin tespiti” olarak alkışlar. Ayrıca Oğuz Kağan’ın da Mete Han olduğunu ifade eder. Böylece Türk tarihini 2.200-2.500 yıllık bir zamana indirger:

“Hakiki Türkler Oğuz Türkleridir. Bu nokta bugünkü Batı ilminin Türkoloji sahasında tespit ettiği bir hakikattir. Bundan dokuz yüz yıl önce miladın on birinci yüzyılında Anadolu’yu fethedip bugünkü Türkiye Devleti’ni kuranlar da işte bu Oğuz Türkleri’dir.  İsmi bir şeref unvanı olarak ırkımıza âlem olan muazzam Hakan Oğuzhan’dan Çin kaynaklarında Mo-Tun, Mao-Tun ve Mete gibi isimlerle bahsedilir. Milattan önce üçüncü yüzyılın sonlarında yaşamış olan bu muhteşem cihangirin ülkesi Kore ile Japon denizinden Volga nehrine kadar uzanıyor ve yirmi altı krallık arazisinden mürekkep bulunuyordu.” (Danişmend, 1979a: 146).

Türk tarihinin Oğuzcu paradigmayla okunamayacağı hususu, Macar Türklüğü (Orta Avrupa), Yakut-Saha Türklüğü (Sibirya), İskandinav Türklüğü (Kuzey Batı Avrupa), Keltler (Britanya ve İrlanda), Mısır Türklüğü (Kıpçaklar), Uzak Doğu Türklüğü (Japon Nippon’lar) vesilesiyle söylenebilecektir.

Gerçekte “Oğuz” kelimesi bir “boy” adı olmayıp boylar konfederasyonunun adıdır. Saadettin Gömeç, “Oguz Kagan’ın Kimliği, Tarihte Oguzlar ve Oguz Kagan Destanları” başlıklı makalesinde şöyle der:

“Köl Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarında Türk bodundan sayılan Oguzların, etnik yapısı ile kelimenin etimolojisi meselesine dair bugüne kadar pekçok çalışma yapılmıştır. Genellikle kabul edilen görüş; Oguz’un ‘okların birliği’ manasına geldiği yolundadır (…) Bazı alimlerin, yine Bilge ve Köl Tigin yazıtlarından yola çıkarak, Kök Türk kaganlarının da Oguzlardan geldiği yolunda görüşleri varsa da bize göre şimdilik bunu tereddütle karşılamak gerekir. Yani Börülüler (A-shih-na/Aşina/Çona/Çina) soyunun Oguz olduğuna dair henüz elimizde yeterince belge yoktur. Kitabelerde geçen ‘Tokuz Oguz bodun kentü bodunım erti’ cümlesi, Kök Türk kaganlarının da Oguz halkından olduğunu göstermeye yetmemekle beraber, bu cümleden ‘Oguzlar da bana tabi idi’ gibi bir mana çıkarmak da mümkündür. Meseleye tersinden baktığımızda bütün Oguzlar Türk’tür ve bu büyük camianın içindeki kabile birliklerine Oguz siyasi adları verilebilmektedir. Ayrıca, Oguzların 630’dan sonra, bu adla tarih sahnesinde kendini göstermiş Tölös boylarından olduğu söylenmiştir18. Gerçekten Oguzlar da Kök Türkçe yazılı kaynaklarda rastladığımız Altı Bag Bodun gibi, Türk devletinin kargaşaya sürüklendiği bir sırada (belki Hunlar ya da Kök Türkler zamanında), başlarını kurtarmak için bir araya gelmiş kabileler birliği olabilir! Kök Türk ve Uygur dönemi yazıtlarında dikkatimizi bir husus çekmektedir. Bu durum, kitabelere baktığımızda; Oguz adının tek başına kullanıldığı gibi, çeşitli rakamlarla ifade edilen birlikler altında da yaşadığı şeklindedir. Dolayısıyla Kök Türkçe yazılı kitabelerde onlar Tokuz Oguz, Üç Oguz, Altı Oguz ve Sekiz Oguz isimleriyle de anılır ki, burada Oguz kelimesinin kavmi değil, birliği de ifade edebileceğini gözden ırak tutmamak gerekir.” (Gömeç, 2014: 116-117).

Oğuzlar bir boy birliği ise, Oğuz boyları içinde sayılan Peçeneklerin de gerçekte evvelden Oğuz içinde olmayıp bu boy birliğine sonradan dahil olan başka bir “birlik” olduğu hususu ortaya çıkar. Nitekim bu hususu Peçenek boyu üzerinden ele almak mümkündür. Faruk Sümer’in verdiği bilgilerden tarihte iki Peçenek boyu olduğu ortaya çıkmaktadır. Faruk Sümer’e göre başlangıçta Peçenekler Mâverâünnehir’de, Aşağı Seyhun boylarında yaşıyorlardı. Oğuzlar bu bölgeye Halife Mehdî-Billâh zamanında (775-785) geldiler ve onları buradan çıkarıp Yayık (Ural) ırmağının ötesine kadar sürdüler. Oğuzlar, daha sonra Yayık ve İdil (Volga) arasında yurt tutmuş olan Peçenekler’i burada da rahat bırakmamışlar, Hazarlar’la anlaşıp onları buradan da çıkarmışlardır (898-902). Peçenekler bunun üzerine İdil’i geçip Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara gidip yerleşmişlerdir. Bizans İmparatoru VII. Konstantinos Porphyrogenitus’un verdiği bilgilere göre bir grup Peçenek kendi istekleriyle yurtlarında kalıp Oğuzlar’la birleşmiştir. Oğuz-Peçenek boyu bu birleşme sonucunda meydana gelmiştir. (Sümer, 2007: 326-327).

Faruk Sümer başka bir makalesinde Peçenekler hakkında şu bilgiyi verir:

“X. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinde ve Tuna boylarında yerleşmiş olan Peçenekler’in dışında aynı adı taşıyan bir başka topluluk Oğuz boyları içinde yer almaktadır. Kâşgarlı Mahmud da (XI. yüzyıl) biri yurtları Bizans (Rum) yakınında olan bir Türk kavmi, diğeri Oğuzlar’dan bir boy olmak üzere aynı adı taşıyan iki teşekkülden söz etmektedir. X. yüzyılda mensup olduğu Oğuz eliyle birlikte Anadolu’ya gelip bu ülkedeki Türk yerleşmesine katılan Peçenek-Oğuz boyu Kâşgarlı’nın listesinde 18. sırada zikredilir (…) Oğuz Peçenek boyu ile Türk Peçenek elinin adlarının aynı olması, Oğuz Peçenek boyunun aslında Türk Peçenek elinin bir parçası olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Kesin olarak bilindiğine göre Oğuzlar, Peçenekler’i aşağı Seyhun boylarından çıkararak Yayık (Ural), İdil (Volga) ırmakları arasına ve hatta daha batısındaki yerlere gitmeye mecbur bırakmışlardır. Bununla beraber Peçenekler’den bir topluluk Oğuzlar’a tâbi olup eski yurtlarında kalmış, muhtemelen Oğuz Peçenek boyunu da bunlar veya bunlardan bir kısmı oluşturmuştur. Hazar ötesi Türkmenler’i arasında Peçenek adlı bir teşekküle rastlanmamakla birlikte Anadolu’da XVI. yüzyılda bu adı taşıyan köyler olduğu gibi bazı oymaklar da vardır.” (Sümer, 2007: 34).

Nitekim Oğuzlar Alp Arslan ile Bizans karşısına çıktığında Bizans ordusunda Peçenek ve Kıpçak askerlerin olduğu görülmüştür. Yahya Kemal de Oğuzların Balkanları kısa zamanda fethetmesinin sebebi olarak bu bölgede yerleşik Peçenek ve Kıpçak boylarının bulunmasını göstermektedir. Peçenek ve Kıpçak boyları Hristiyan Türklerden oluşmaktadır.

Türk Tarihini Anadolu Merkezli Okumak:

Türk tarihini Anadolu merkezli okumak, bir bakıma Anadolu’da ortaya çıkan uygarlık kalıntılarının zarurî neticesidir. Uygarlığın M.Ö. 4.000’lerde başladığı ileri sürülürken Göbeklitepe, Körtik Tepe kazıları ile uygarlık tarihi M.Ö. 10.000’lere kadar geriye gitmiştir. Diyarbakır’ın Bismil ilçesi sınırlarında Pınarbaşı mezrası yakınlarında, Batman Çayı ile Dicle Nehri’nin birleştiği noktada yer alan Körtik Tepe’nin tarihlendirmesi 12.500 yıl olarak yapılmaktadır. Göbekli Tepe ise, Şanlıurfa’nın yaklaşık 15 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında 11.500 yıl olarak tarihlenen tapınak yapılarından oluşmaktadır. Göbekli Tepe kalıntılarında OZ, UC, AT ve KÜN-AY tamgaları bulunmuş olup bu tamgalara Türklerin tarih boyunca yerleştiği coğrafyalarda rastlanmıştır.

Uygarlığın Anadolu’da başladığına dair başka kalıntılar da bulunmuştur. Göbekli Tepe ve Körtik Tepe haricinde Şanlıurfa ilinin Hilvan ilçesine bağlı Nevali Çori, Siirt’in Eruh ilçesinde Gusir Höyük ve bunların dışında Karahan Tepe, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe ile Harbetsuvan Tepesi’nde Neolitik Döneme ait bulgulara rastlanmaktadır.

Uygarlık tarihinin Anadolu’ya çekilmesi günümüze kadar Türk tarihinde gerçekleşen tartışmaların yeniden ele alınmasını gerektirir. Buna göre Türkiye’de genel hattıyla dört tarih perspektifi vardı:

  1. Malazgirt 1071 tezi: Anadolu Selçuklu-Osmanlı devletlerinin siyasal düzeni altında inşa edilmiş Türk-İslâm uygarlık tarihi. (Yahya Kemal, Nurettin Topçu, İsmet Özel).
  2. Dandanakan 1040 tezi: Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla Osmanlı’yı da içine alan Turancı tarih tezi. (Nihal Atsız).
  3. Türklerin Anadolu’da ve Mezopotamya’da uygarlıklar kurduğu, Batı uygarlığının kökeninde Türklerin kurduğu bu uygarlıkların yer aldığı görüşünü ileri süren tarih tezi: Buna göre Pelasglar, Truvalılar, Etrüskler, Traklar, Urartular, Hurriler, Hititler, Kimmerler, Keltler ve Sümerler gibi devlet ve uygarlıklar Türk’tür. (Kemalist Tarih Tezi, Mavi Anadoluculuk bu akımda yer almaktadır. Diğer yandan Mahmut Esat Bozkurt, Afif Erzen, Adile Ayda, Ekrem Akurgal, Agop Dilaçar gibi yazarlar tarafından da farklı vecheleriyle bu tez savunulmuştur. Kimi yazarların “ırk” vurgusu ile ele aldığı bu görüş, 1931-1940 arasında liselerde okutulan tarih kitaplarında anlatılmış, ancak II. Dünya Savaşı sonrası terk edilmiştir.
  4. Hz. Nuh’a Bağlanan Tarih Tezi: Bizzat Mustafa Kemal Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı ve TBMM Zabıt Ceridesi’nde yayımlanan konuşmada Türklerin kökenini Hz. Nuh’a bağlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk bu konuşmasında Türk tarihini Hz. Nuh’tan başlatmakta ise de Türk’ün tarih perpektifini sistematize etmemiştir. Atatürk, insanlık tarihini iki devire ayırmakta, ilk devri sebavet (sabilik, çocukluk) dönemi kabul etmekte; ikinci dönemi ise rüşd ve kemâl dönemi saymaktadır. Birinci dönemde sınırsız nebi ve resul gönderilirken, insanlığın rüşd döneminde Hz. Peygamber gönderilmiş ve nübüvvet hitama erdirilmiştir. Atatürk bu tarih perspektifinde Hz. Peygamber sonrası dönemde saltanat ve hilafetin birbirinden ayrıştığını, hilafetin sultanlar tarafından âtıl kılındığını ifade eder. Saltanatın milleti istismar ettiğine işaretle onun yetkilerinin TBMM’ne aktarıldığını ve böylece zamanın gerçekliğine uygun bir devlet inşası sağlandığını belirtir. Atatürk “Türk milleti” tasavvurunda ise Cengiz’den, Hülâgû’dan bahsederken, Kıpçak Türkleri’nin kurduğu Memlûk Devleti’ni (ed-Devletü’t Türkiye) “Türk” saymamış ve onu “Mısır Hükümeti” olarak adlandırmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün sonraki yıllarda geliştirmeye çalıştığı “Türk Tarih Tezi” ise Sümer ve Hitit uygarlığının Türk menşeli olduğu görüşüne dönerek nübüvvet eksenli tarih perspektifinden uzaklaşmıştır.

Hanif Türk tezinin temel yaklaşımı yukarıdaki dört tarih ekolünün geliştirdiği tarih görüşünü buluşturmayı ve aşmayı amaçlamaktadır.

Türk Tarihinin Din Temelinde Parçalanması:

Türk tarihinin din temelli parçalanması [İslâm’dan önceki Türklük ve İslâm’dan sonraki Türklük] Türkiye’de bütün ekollerin kabul ettiği bir yaklaşım olmuştur. Hanif Türk tezi bu yaklaşıma itiraz geliştirmektedir. Din temelli perspektifte göre örneğin Osman Turan “Şamanî Türk-Müslüman Türk” ayrımıyla bir tarih okuması yaparak Türk tarihini 2.500 yıllık zaman boyutunda ele aldı. Osman Turan’a göre Türkler tarihte ikisi İslâm’dan önce ve ikisi de İslâm’dan sonra olmak üzere dört devlet kurdu: 1) Hun İmparatorluğu, 2) Göktürk İmparatorluğu, 3) Selçuklu Devleti, 4) Osmanlı Devleti. Böylece Osman Turan’ın aynı zamanda Oğuzcu bir tarih okuması gerçekleştirdiği söylenebilir.

Sonuç:

Hanif Türk tezinin nübüvvet tarihi ekseninde geliştirdiği tarih perspektifi en başta Türklerin tarihini 2.500 yıllık süreçte ve Oğuzcu yaklaşımla ele alınamayacağını ortaya koymak amacını gütmektedir. Çünkü bu iki yaklaşım (2.500 yıllık tarih ve Oğuzculuk) Türklerin Anadolu dışındaki varlıklarını ve kurdukları devletleri “tarih dışı” bırakmaktadır. Bizzat Osman Turan’ın “Türkler tarihte dört büyük devlet kurdular” ifadesi Türk devletlerini şöyle saymakta idi: Avrupa Hunları, Ak-Hunlar, Hazar Devleti, Uygur Hanlığı, Bulgar Krallıkları, Oğuz ve Karluk yabgulukları, Müslüman İtil Bulgarları ve Karahanlılar, Gazneliler, Harezmşahlar, Mısır-Suriye Memlûk ve Hindistan sultanlıkları, Türkistan, Orta-şark ve Altun-ordu hanlıkları, Timürlü, Babürlü ve Safevi imparatorlukları (Turan, 2003: 27).

Dikkat edilirse bu tarih perspektifi Etrüskleri, Trakları, Sakaları (İskitleri), Sümerleri ve Anadolu’da yerleşik olan Urartular ile Hurrileri, Kimmerleri “Türklük” içinde değerlendirmemektedir. Böylece Türklerin Asya’dan Anadolu-Balkanlar-Avrupa’ya yayıldığı tezi akademik dünyada ve düşünce ortamında egemen olmaktadır.

Türklerin tarihini Hun İmparatorluğu’ndan başlatan görüşün Alp Er Tunga’nın Selçukluların 13. atası olduğu bilgisine yer vermesine rağmen Saka-İskit İmparatorluğu’na Türk devlet silsilesinde yeterli önemi vermemiş olması önemli bir çelişkidir. Diğer ifadeyle “Türklerin tarihi Hunlardan başlar” şeklinde ifade edilen görüşün Saka-İskit İmparatorluğu’nu neden Türk devleti saymadığı hususu önemli bir sorundur. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş kitabında “Türk destanlarında ‘Tunga Alp Er’, İran destanlarında ‘Afrasyab’ı, büyük Saka devletinin en şevketli devrini yaşatan büyük kahramanı olarak kabul ediyoruz. Bu destanın Türk rivayetlerinde Tunga Alp adı ile, Türk hükümdar sülâlelerinin büyük atası, onun akraba ve evlâdı, onun kültü anlatılmaktadır.” demektedir. (Togan, 1981: 36). Pek çok yazarın Türk devlet tarihi silsilesinde İskitler-Sakalar yer almakta değildir.

Bu yaklaşım Türk millet varlığını ve millet tarihini nübüvvet sonrası insanlık tarihiyle bütünleştirememekte, Türk devletlerinden bazılarını da başka milletlerin devlet teşekkülü olarak anlamlandırmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk dünyasını da İslâm dünyasını da birleştiren “ortak tarih” anlatısıyla geleceği inşa etme potansiyeli vardır.

Kaynaklar:

  • Atsız Nihal, Türk Tarihinde Meseleler, Ötüken Yayınları, 2015.
  • Danişmend İsmail Hami, Tarihî Hakikatler, Tercüman Tarih ve Kültür Yayınları, c: 1, 1979a.
  • Gömeç Saadettin Yağmur, Oguz Kagan’ın Kimliği, Tarihte Oguzlar ve Oguz Kagan Destanları, Cıépo Interim Symposium-The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, Editörler: İlhan Şahin-Baktıbek İsakov-Cengiz Buyar, İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İstesob), 2014.
  • Harari Yuval Noah, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Kolektif Kitap, 2015.
  • Kafesoğlu İbrahim, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980.
  • Sümer Faruk, Oğuzlar, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 33, 2007.
  • Sümer Faruk, Peçenek, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 34, 2007.
  • Tanyu Hikmet, Türklerin Dini Tarihçesi, Türk Kültür Yayını, 1978.
  • Togan Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş-En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, Enderun Yayınları, c: I, 1981.
  • Turan Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, 2003.

Dindarlığın Kentsel Süreçte Kapitalistleşmesi

Pek çok kişi benim Nurettin Topçu’ya intisabım nedeniyle “köycü” olduğumu düşünüyor. Topçu bir İbn Halduncu, ben ise Fârâbîciyim. Bu nedenle metinlerimde “köy” vurgusu, “şehrin cüzü” olarak önemsenmiştir. Yoksa “şehirleri ve tüccarları insanın kemâl yolculuğunda bela” gören düşünce ile akraba değilim.

İki Anahtar İle Ömrün Takas Edilmesi:

1995’den itibaren yazmayı önemsediğim konu, muhafazakârların merkeze gelme, sanayileşme, kentleşme (hadarîleşme) temayüllerinin Batı’ya cevap veremeyeceği, hatta bu kesimleri dönüştüreceği hususu idi. 1995-2015 arasında yazı hayatımı teksif ettiğim “şehir-kent”, “medeniyet-uygarlık” konuları bir anlamda “Toplumsal dönüşümü nasıl Batılı olmayan bir yoldan sürdürebiliriz” problemini mesele edinmekteydi. Bugün geldiğim noktada artık “kent eleştirisi” yazmanın anlamının kalmadığını görüyorum. Nitekim neredeyse 2015’ten beri şehir üzerine pek yazmıyorum. Bunun bir nedeni, kent eleştirisi bağlamında kaleme aldığım kitaplarımın (Kenti Durduran Şehir, İnsanın Beşinci Zindanı, Şehir Sünnettir, Kent-İslâm ve Kapitalizm) meseleyi etraflıca işlemesi idi. Zaman geçtikçe kentleşmenin bir buhran olduğu muhafazakâr kesimlerce de anlaşılmaya başlandı. Bir zaman önce kentsel süreci eleştirdiğim için “sen git dağda yaşa” diyen muhafazakâr kesim, bugün yerleştiği kapitalist mekândan mutsuz olduğunu dile getiriyor. Bir zaman önce kent eleştirilerime katlanamayan muhafazakârlar, şimdi kent eleştirisi yapmaya başladı. Benim için bugün salt kent eleştirisi yapmak, ölü birine hayat öpücüğü uygulamak demek.

Türk toplumu neredeyse iki asırdır “bir ev, bir araba anahtarı” istiyor. Siyasetin her devirde bu talebe cevap verdiği ölçüde kendine alan açtığını da biliyoruz. Sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte geleneksel yaşam terkediliyor, kentleşme bir kanser gibi tabiatı kemiriyor. Bütün insanlık tarım merkezli üretim biçimini terk ederek kentlere göç ediyor ve başını sokacak konut, hareket etmesini sağlayacak otomobil, barınağında yaşamını rahatlatacak mobilya için kapitalist sistemle ömrünü takas ediyor.

Denklem şöyle kurulmuştur: Bir konut=20 yıl ÖMÜR. (Hesapta hata yok. Evet belki krediyi 10 yıllığına çekiyor. Onu 2 ile çarpıyorum; çünkü eşi de çalışıyor. Bu nedenle 1 Konut=20 yıldır).

Bugün (Ekim 2021’de) Ankara’da 3+1 (180 m2) sıfır daire 1.200.000 TL civarında. 1+1 (50 m2) sıfır daire ise 450.000 TL’den başlıyor.

Bunun anlamı şu: Kent pek çok insanı merkeze kabul etmeyecek ve varoşa itekleyecek. O halde bu ülkede son 40 yıldır “kente yürüme” mücadelesi niye verildi?

&&&

Muhafazakârlar Niçin Pozitivisttir:

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımda muhafazakârların pozitivist olduğunu kendi metinlerinden hareketle ileri sürdüm.

“Ahlâk Ayaklanması” kitabım da bu kesimin “dindarlık” mücadelesinin aslında “seküler kesimlerin dünyasına yürüyüş” amacı taşıdığına işaret ediyordu.

Bütün yeryüzünde “tek biçimli bir kentsel toplum” kurgulanarak “kapitalist Pazar” inşa ediliyor.

Kentler böylece içindeki her şeyi metalaştırıyor.

Muhafazakâr kesimlerin kente yürüyüşleri, kamusal alanda dindarlığın yer tutma mücadelesi, devlete karşı bireyin özgürlük arayışı… Bütün bunlar sermayenin önünde engel oluşturan sosyo-ekonomik yapıların çözülmesi ile neticelendi. Sermaye, “sürüden ayrılan” herkesi kentin sömürülen emeği ve kentsel mal dizgesinin (konut, otomobil, meta) borçlusu kıldı.

İlerlemeye inançları dindarları pozitivist kılmaktadır.

&&&

Türklerin Yaylak-Kışlak Sistemleri:

Günümüzde Türk kimliğinin korunamaması, yaylak-kışlak üretim biçimini kaybetmiş toplumun kentsel mülkiyet düzeninde aranmalıdır. Eski Türkler yaylak-kışlak döngüsünü gözeten hayat tarzları ile “iki merkezli” mesken anlayışına sahipti. Böylece vatan toprağı boş kalmıyor, mevsime bağlı yaşama uygun üretim biçimi sayesinde Anadolu’da basılmadık yer bırakılmıyordu. Bu sistem aynı zamanda Allah’ın Anadolu’ya indirdiği her nimeti mevsime göre devşirip ileriki günlerinde sarf etme fırsatı vererek milleti iktisadî seferberliğin neferine dönüştürüyordu. Ormanlar, yaylalar, ovalar, su yolları, dağ patikaları, denizler adeta Türk’ün “millet” haline gelişi için Tanrı’nın yeryüzüne indirdiği iktisat meyveleri idi.

&&&

Trio’nun Mekân Tasavvuru ve Türk Kimliğinin Çözülmesi:

Türk kimliği bugün kentsel mülkiyet ile toprağı yurt (İL) kılan geleneksel sisteminden kopmaktadır. 10 yıllık konut kredisi, Türk kimliğini kentlere hapsetmiş, ekonomik-kültürel özgürlüğü ise mimarî (küresel fabrikasyon inşaat sektörü)-banka (sermaye)-imar (belediye) üçlüsünün iradesiyle inşa edilen gökdelenlerle takas etmiştir. Bu takas sonucunda günümüzde Türk kimliğini yansıtan şehirler inşa edilememektedir. Bunun nedeni bizim kentlerimizin Batı kentlerinin ve mülkiyet düzeninin metası olarak imal edilmesidir. Mimarî-banka-imar triosu, Türk kimliğini mekâna yansıtmayı düşünmemektedir.

Düşünelim ki, geçmişte Konya, Akşehir, Bursa, İstanbul gibi kentler Türkler tarafından fethedildikten sonra daha yüz sene geçmeden muazzam inşaatla yepyeni bir şekil almışlardı. Türkiye’nin bugün böyle şehirler inşa edememesi kimlik buhranını, kültür buhranını göstermektedir.

Modern kentlerimiz, Batı kentlerinin “metası (meta: alınır satılır mal, ticaret malı) ve pazarı” olarak konumlanmaktadır. Biz de bu kentleri satın alarak kendimizi metalaştırmaktayız. Geleneksel şehirler kendilerini “marka şehir” olarak tanımlamamaktaydı. Fakat bugün Batı kentleri ve onun bizim gibi ülkelerdeki taklitleri bir “marka”dır. Diğer ifadeyle artık modern insan satın aldığı şeyin sadece kullanım değerini değil, onun imajını da satın almaktadır.

Eğer bir malın sadece mülkiyeti değil, markası da satışa sunulmuşsa, müşteri mala sahip olmamakta, mal ona sahip olmaktadır.

&&&

Kent ve Kültür:

Türkiye’de mekân anlayışını belirleyen ana etken “kültür” değildir. Mekân anlayışını belirleyen etken, ithal edilen mimarî disiplin ve kapitalist kente rıza üretimidir.

Türk kültürü Batı’da rastlanan cemaat & cemiyet karşıtlığına dayanan bir yaklaşımla şehir inşa etmiyordu. Türk kültüründe mahalle sistemi uygulaması nedeniyle şehirlerde de “cemaat=topluluk=gemeinschaft” tipi bir hayat tesis edilebiliyordu.

Türk şehri Batı metropolü olmamıştı. Türk şehrinin metropolleşmesi kentleşme sürecinde belirginleşti. Şehirden kente doğru yaşanan dönüşüm İbn Halduncu perpektifle değil, Fârâbîci perspektifle izah edildiğinde anlamlandırılabilir. Şehirlerimiz “fazıl komşular” ile oluşan mahallelerini “sağır-duyarsız komşuluk” uğruna bozmuştur.  

Türkiye’nin kentleşmesini İbn Halduncu perspektifle izah eden aydınlar, bedâvetten hadârete doğru bir gelişim için mekânda ve toplumsal ilişkilerde radikal bir dönüşümü politize etti. Muhafazakârlık, kamusal alana giriş için geleneksel mahalleyi yıkmayı ve kültürden kopmayı zarurî görmekteydi. Zira geleneksel şehirde, geleneğin üretim biçimi, töre, cinsiyet rolleri, meslekî aidiyetler muhafaza edilmekteydi. Aydınlar bu “köhne yapı”da eğitimini aldıkları bilgi disiplinine uygun bir sosyo-ekonomik zemin bulamıyordu. “Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal.” demelerinin sebebi buydu.

Kültürün tarihe bağlılığı ve sürekliliği bulunmaktadır. Türk kentleşmesinin ise karakteri, tarihsizlik ve köksüzlüktür.

Kapitalizmin sermaye birikiminin aracı olan konutlar, kentleşmeye rıza üretmenin gerekçesi olmuştur. Türkiye sanayileşmeden kapitalistleşmenin yolunu konut üretimiyle kentleşmekle ve geleneksel mahalleleri rant alanlarına dönüştürmekle elde etti.

Şehir ve Fazıl İnsan:

“Şehir” kavramı onu var-kılan insanların birbirine saygı gösterip, haklarını koruduğu ölçüde bu isme lâyıktır. Bir şehrin sakinleri birbirinin haklarını gözetmemeyi temel ilke haline getirmiş topluluğa dönüştüğü oranda kentleşir.

Bir şehrin mimarisi, onu var-kılan insanların birbirine saygısı oranında diğer insanların manzarasını, güneşini koruyacak şekilde hayat bulur.

Bir şehrin mimarisi yoksulluk üretmeye başlamışsa, artık “şehir” kaybedilmiş, onun yerinde “kent” zuhur etmiş demektir.

Pek çok yazar Osmanlı dönemi şehirlerini (yardımlaşma, komşuluk ilişkilerindeki samimiyet, mahalle değerleri gibi kavramlar kullanarak) idealleştirmektedir. Gerçekte eski Osmanlı şehirlerindeki idealleşen değer mimari değil, mimarîyi belirleyen “fazıl toplum”dur.

Eski Osmanlı şehirlerini inşa eden kriterler şunlardı:

a) Malzemeyi israf etmeyeceksin.

b) Yapı malzemesi söküldüğü zaman, aynı malzeme yeniden inşa etmeye müsait olacak (betonda bu kriter yoktur).

c) Kimsenin güneşini kesmeyeceksin.

d) Tek başına yaşamayacaksın, topluluk (community) içinde olacaksın.

Yukarıdaki kriterlere müracaat edildiğinde modern insanın özlediğini iddia ettiği ve kendine örnek aldığı şehre geri dönmesi mümkün değildir. Çünkü modern insan dediğimiz varlık artık bireydir. O, kendi validesi ile bir saat bile geçiremeyecek derecede kentsel kapitalizmin kültürüne esir olmuştur.

Kerpiç veya ahşap evler inşa ederek de geçmişin şehrini yeniden günümüzde var kılamayız. Zira “şehir” kavramı binalar-yollar-köprüler ile inşa edilen bir mimarî tasarımı imlemez. Şehir kavramı “fazıl toplum”un mekânda kendini var kılmasıyla tecessüm eder.

Ne yazık ki, mimarlık fakültelerinde “şehir” inşa etmeye dair bir bilgi öğretilmemektedir. Zira “şehir” kavramı mimarînin konusu veya nesnesi değildir. “Şehir”, fazıl toplumun varlığa çıkmasıyla ilgili olduğundan o ancak “sosyal felsefe”nin konusu olarak anlaşılmalıdır.

Mimarlık fakültelerinde ancak “KENT” inşa etmeye dair bilgi öğretilir.

&&&

Gölge Etme:

Bana öyle bir KENT gösterin ki, “kimse kimsenin güneşini kesmemiş olsun.”

Size Anadolu’da pek çok ŞEHİR gösterebilirim ki, “kimse kimsenin güneşini kesmemiştir.”

&&&

Konut ve Akrabalık:

Yeryüzü ölçeğinde modernleşmenin (yıkarak yapmanın) getirdiği temel yıkım, akrabalık sistemi oldu. Aslında kentleşme de “cemaat”in (Gemeinschaft=topluluk) “cemiyet”e (Gesellschaft=toplum) evrilmesinin radikalleşmesi idi.

Batı’da “cemiyet”, Kilise’den çıkmıştı. Zira, Batı, Kilise dahil aileye karşıt idi. Kilise’nin “aile karşıtı ve erkek” kurum olarak yapılanması, kendi özündeki “ruhban” karakter nedeniyledir. Batı’da emeğiyle kazanmayan ve fakat emekleriyle geçinen insanların günahlarının bağışlanması ile kule (piramit) diken ruhbanlık, bekârdır. Batı’nın Kilise karşısına çıkan diğer ideolojileri de aileye uzak bir toplum sistemi teklif etti. Marksistler de feministler de aileyi reddederek toplum inşa ettiler. Batı ideolojilerinin aileyi reddetmesi, kent kanserinin yayılmasıyla sonuçlanmakta ve bu da “akrabalık” sistemini yıkmaktadır.

Bu süreç cemaati dağıtıyor ve KONUT SORUNU oluşturuyor.

Bütün yazılarımda Batı’nın kent yapılanmasına itiraz olarak akrabalığı temele koyan bir konut edinme yolu teklif ettim. Bu model aynı zamanda banka sisteminden çıkışı da içermektedir. Fakat kimi muhataplarım “hiç güleceğim yoktu, hangi akrabayla bu iş gerçekleşecek” demektedir. Akrabalığı öldürdüyseniz zaten vebal altında değil misiniz?

&&&

Konut ve Aile:

Türkiye’de “aile” meselesi muhafazakâr kesimde daha yeni tartışılmaya başlandı. Ailesiz bir dünyaya kentleşme sürecinde akacağımızı ve bunun büyük sorun oluşturacağını geçmişte bir iki (Havva’nın Evsiz Kızları, Evlerimizi Kaybediyoruz) kitabımda ele almıştım.

Aile meselesini tartışanların pek çoğu çözüm üretmiyor, politik söylem üretiyor.

Aileyi “akrabalık” sisteminden ve ekonomik bağlardan bağımsız ele alamayız. Aslında “Ev-lenmek” kelimesi dahi aileyi ekonomik bir temele yaslıyor ve akrabalık modeli getiriyor.

Bu arada “ekonomi” kavramı (“oeconomicus”), “aile yönetimi” demektir.

&&&

Düşük Birikimlerle Konut Sahibi Olmak:

Avrupa’da artan konut fiyatları protesto ediliyor.

Küresel ölçekte konut ve kira fiyatlanmaya başladı.

Konut krizini aşmanın yolu akrabalar arasında “ortak konut sistemi” kurmaktır.

Örnek: her sene 30.000 TL biriktiren aile, akrabası olan 10 aileyle 300.000 TL’lik konutu peşin fiyata alır. Tapu 10 kişi üzerine yapılır. Bu konut kiraya verilir. Ertesi yıl yeni bir birikim değeri belirlenir. Örneğin bu kez bir yılda beher aile için 40.000 TL birikim hedeflenir. O da yıl sonunda bir konuta bağlanır. Tapu yine hissedarlar üzerine yapılır. 10 sene bu sistemle 10 adet konut alınır. Satın alınan konutlar kira da getireceğinden bu kiralar üyelerin ertesi sene birikimlerinde “katkı payı” olarak kullanılır. 10. sene bütün konutların emlâk değeri eksper raporuyla tespit edilir ve hissedarlar arasında ya satılarak satış bedelinin pay edilmesi usulüyle ya da hissedarlar arasında denkleştirme yapılarak paylaşılır.

Bu model ancak akrabalığını koruyan bir kültürde tatbik edilebilir. Akrabalık yapısını kaybetmiş Batı’da bu model hayat bulamaz.

&&&

Müksüzsünüz:

Türkiye’de binaların kentsel dönüşümle yıkılıp yeniden yapılma süresi 50 yıla düştü.

40 yaşında kredi çekerek 30 yaşında binadan konut alan biri 60 yaşında yeniden borçlanacak.

Bu durumda “kat mülkiyeti” denilen sistem aslında “kullanma mülkiyeti”dir. Yani konut da alsanız, mülksüzsünüz.

&&&

Mekânın Karesi-Nüfusun Kare Kökü:

Muhafazakârlar hane içi nüfusu azaltan bir modernleşmeye uğrarken, yaşam alanlarını yani konutlarının m2’lerini büyütmeye de uğradılar.

&&&

Kedi ve Köpek Niçin Hayvan Değildir?

“Şehir sosyolojisi”, kentlerde insan-hayvan ilişkilerini incelemeli ve kentteki hayvan türlerine göre mimarî yapıdaki dönüşümü analiz etmelidir. Bu analiz yapıldığında Türkiye’de kentlerin “tabiatsız” olduğu yargısına varılabileceğini düşünüyorum.

Türk kentleri “hayvansız” yerleşimler haline geldi. Diyeceksiniz ki, “kedim ve köpeğim var.”

Onlar terk ediliyor. Ayrıca, sokaktaki kedi-köpekleri de “hayvan” olarak göremeyiz. Zira onlar sahiplerince evsizleştirilmiş (dünyasızlaştırılmış) canlılardır. Sokaktaki kedi-köpeklerin ekolojik sistemle bir ilişkisi yoktur.

Türkiye’de kentleşme süreci ekolojik sisteme dahil olmayı gözetmiyor. Hayvanlara karşı geliştirilmiş beşerî davranışlar bunu kanıtlar. Kentlerde eko-sistemi tamamlayan hayvan popülasyonu yok. Kedi-köpek besin zinciri içinde değil. Onlar “sokağa atılmış” varlıklar ve besinlerini tabiattaki diğer canlılar gibi elde edemiyor. Kedi ve köpek benim nazarımda acizleştirilmiş varlıklardır. Bunlar insanlar tarafından verilen gıdalara muhtaç yaşıyor veya çöpten buldukları artıkla besleniyor. Tabiatta bu iki yaratık gibi insana gıda bakımından bağımlı bir garabet bulunmuyor.

Eski Türk şehirleri hayvanlı şehirlerdi. Yani hayvanlar insanlarla yaşardı. Ancak bu hayvanlar kendi türlerinin karakterini korumaktaydı. Eski köpekler sürü beklerdi. Eski kediler fare avlardı. Bekçilik ve avcılık karakterini kaybeden “kentsel hayvan” fıtratı bozulmuş bir yaratıktır.

&&&

Hayvanların Kente İnmesi:

Domuzların kente indiği söyleniyor. Bu husus garipseniyor. “Domuzlar kente neden inmiş ola?”

Eski Türk şehirlerine göçler, kuraklık, açlık, hayvan merakı gibi nedenlerle hayvan ziyaretleri olurdu. Garip olan bu değildir. Garip olan günümüzde “şehre hayvanlar neden indi?” sorusunu soran zihniyettir.

Hayvanların kente inmesini yasaklayan ve onları gördükleri yerde yok eden soykırımcı düşünce beşeriyeti esir almıştır.

&&&

Hayvana Dönmek:

“Türk evi”ne dönülecekse, “hayvana dönmek” gerekir.

Türkiye’de çok geniş kesim “hayvan” denince kedi-köpek anlıyor.

“Türk evi”nde hayvan (kümes hayvanları, at, katır, koyun, inek=şehir hayvancılığı), EV’i Oikonomika kılar.

Modern insan ise EV sahibi değildir. Konut sahibidir.

&&&

İki Katlı Ev İstiyor muyuz?

Geleneksel evler genellikle iki kat yapılırdı. Alt katta ahır bulunur, üst katta hane halkı otururdu. Bazı evler ise, tek katlı olup yan tarafında ahır yapılırdı.

Türk evi, iki katlı olarak “Atlı EV” idi.

Türk evleri ekonomik ve ekolojik idi.

Alt kattaki ahırdaki hayvanın sıcaklığı evin üst katının ısınmasına katkıda bulunurdu.

Hayvanın (inek, koyun) sütü evin yoğurt, tereyağ, peynir ihtiyaçlarını karşılardı.

Hayvanın yünü yatak yapılırdı veya halı-kilim için kullanılırdı.

“İki katlı ev inşa edelim, böylece Türk evini inşa etmiş oluruz” söylemi boş bir söylemdir. Bu söylem ancak “sayfiye evi” inşa edebilir. Türkler tarih boyunca “hayvanlı toplum” olarak yaşadılar ve şehirlerini de bu nedenle “iki katlı” inşa ettiler.

İki katlı ev istiyor musunuz? Hayvanın olacak.

Hanif Türk’ün Tarih Perspektifi

Hanif Türk paradigması Arapların-Yahudilerin kendi atalarını Sam’a bağlayarak insanlık tarihini SAMİCİLİK ile izahlarını reddetmektedir. Böyle bir tarih anlayışını Irkçılık görmektedir. Arap-Yahudi-Ermeni-Rum kavmiyetçiliği bu tarih tasarımıyla Türkleri nübüvvet bilmeyen, atasız bir kavme dönüştürmekte, anti-Türk tarih inşa etmektedir.

Bu noktada Hanif Türk paradigmasını “ırkçılık” olarak değerlendirecek muhataplara açıklayıcı bir cevap vermemin gerekli olduğunu düşünüyorum:

Geliştirmeye çalıştığım tarih tezi “Türk” adını bir etnik köken olarak tanımlamamaktadır. “Türk” adı “bodunlar birliği” anlamındadır. Buna göre “Türk” bir milliyet değil, millet’tir. Dolayısıyla örneğin “Türk-Bulgar kardeşliği” gibi bir söyleme benim çalışmalarımda rastlanmaz. Zira “Bulgar” toplumsallığı bir “boy adı” iken, “Türk” toplumsallığı, “bodunlar birliği” anlamında “millet adı”dır. Hakikatte tarihsel olarak bakıldığında tarihte Bulgarlar “Türk bodun birliği” kurmuştur. Fakat “bodun birliği” ile “bodunlar birliği” arasında fark olduğu unutulmamalıdır. Bodun Birliği “milliyet” inşa ederken, Bodunlar Birliği “millet” inşa etmektedir. İdil-Bulgar devleti bir “bodun birliği” idi ve Türkî boyları da kendine bağlayan siyasi birlik inşa etmişti. Fakat bu, bir “millet” değildi. Zaman içinde bugünün Bulgarlarının artık “Bulgar-Türk bodun birliği” teşkil edemeyecek derecede yeni bir kimlik edindiğini görüyoruz. Benzer şekilde Oğuz adı bir boy iken, millet değildir. Söz konusu izah nedeniyle “Osmanlı milleti”nden de bahsedilemeyecektir.

Yukarıdaki izah, Hanif Türk tarih tezinin birinci kuralını oluşturuyor.

Hanif Türk tarih tezi, ikinci olarak da geçmişte yaşayan bir şahsiyetin veya boyun “Türk” olup olmamasını, o muhatabın kendisini bağladığı ataya bakarak tayin edilmesini önermektedir. Örneğin Türk tarihçiliğinin pek çok müellifine göre, Moğollar Türk değildir. Oysa Moğollar Oğuz destanını kendi boy kimliklerini izah etmede esas almakta, ata silsilesinde kendilerini Yafes’e bağlamaktadır.

Tarihi ÜÇ ATA üzerinden anlamlandıran Hanif Türk paradigmasına göre TÜRK’ü tanımlayan esas, soy zinciridir. Soy ise ırk değildir. Hanif Türk paradigması muhatabı olan zümrelere “atanız kimdir?” diye sormaktadır. Örneğin bu soruya günümüzdeki Bulgarlar ne cevap verecektir? Eğer onlar “Biz Samoğullarıyız” derlerse, “demek ki, kendilerini Nuh-> Sam -> Rum silsilesinde görmektedirler.” diyebiliriz. Tıpkı bunun gibi Ermeni halkı hakkında da benzer bir izah getirilebilir. Ermeni kavminin aslı Türk boyu olmasıdır (Ermenler). Ermenlerin yaşadığı bölgeye tarihte “Ermenistan” denmiş, fakat sonradan bu bölgeye Balkanlardan gelen Haylar yerleşmiştir. Haylar, Hristiyanlığın Gregoryen mezhebi ortaya çıkınca bu coğrafyada (kadim Ermenistan’da) çeşitli etnik grupları Aziz Gregor’un Hristiyanlık yorumu etrafında toplayarak bir cemaat oluşturdular. Bu cemaat; Hay, Grek, Türk, Rum, Pers, Süryani vb. pek çok etnik unsuru barındırmaktaydı. Bu cemaatin mensuplarına, kurucusunun adına izafeten “Gregoryen” ya da yaşadıkları coğrafyaya (kadim Ermenistan’a) izafeten “Ermeni” denmeye başlanmıştır. Tarihî süreç içerisinde bu Gregoryen cemaat içindeki Grek, Türk, Pers gibi etnik topluluklar, dinselleştirilen bir Hay kimliği içerisinde ve “Ermeni” ortak adını alarak kademeli bir şekilde asimile edilmiştir. (İlter, 2002).

Yukarıdaki izaha dayanarak “Ermeniler aslında Türktür” ifadesi geçmişteki Türk boyu olan ERMEN toplumu için ifade edilirse, söz konusu ifade doğrudur. Fakat günümüzdeki Ermeniler, kendi köklerini Hay kökenli kabul ettikleri için bu ifade doğru değildir.

Hanif Türk paradigması bu nedenle bir tarih metodu olarak muhatabı olan kitleye “Üç ATA’dan hangisi senin atandır?” diye sormaktadır. Dolayısıyla Ermeniler “Bizim atamız HAM’dır” veya “Bizim atamız SAM’dır” dediklerinde, onların Türk olmadığını söylemek gerekir.

Hanif Türk paradigmasının insanlığa sorduğu “Siz Hz. Nuh’un hangi oğlundan türediniz?” sorusuna Araplar ve Yahudiler “Biz Samiyiz” dediler. Fars (Pers) toplumu “Biz Hamiyiz” diye cevap verdiler. Türkler ise “Yafes’ten türedik ve Nuh’un töresini koruduğumuz için ‘töreli toplum’ anlamında bize Türk adı verildi” demektedir. Görüldüğü üzere Hanif Türk, Türklerin tarihini nübüvvet ve töre esaslı okuma çabasıdır. Arapların “İbrahim milletindeniz” dedikleri halde Kâbe’yi putla doldurup, Hz. Peygamber’in ailesini (ehl-i Beyt’i) Harameyn’den sürüp, can ve mallarına tecavüz ettikleri tarihen kayıtlıdır. Yahudilerin de Hz. Musa (as) yaşarken dahi puta taptıkları ve sonradan gönderilen peygamlerini öldürdükleri Kur’an’da beyan edilmiştir. Türklerin genel tarihinde ise peygamberleri öldürmek, puta tapınmak anlamında bir cürme dair kayıt bulunmamakta ve hatta tam aksine Orhun yazıtlarında da görüldüğü üzere “tek Tanrı=Hanif” inancının insanlığa ilan edilmesine dair ikrar görülmektedir.

Bu tarih felsefesine ne gerek var? Sorusuna verilecek cevap da şöyle olacaktır: Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Araplar kendi tarihlerini nübüvvete bağlamaktadır. Türklerin kendi tarihlerini Nuh’a bağlaması haktır ve gerçek bir tarih metodolojisidir.

  • İlter Erdal, Ermenistan Adı, Ermenilerin Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine, Ermeni Araştırmaları, Sayı 6, Yaz 2002.

‘BütünTürk’ler İçin Oğuznâme

Oğuz Kağan BütünTürkler’e gönderilmiş bir resuldür. Bu ifadeyi dile getirdiğimde verilen cevaplardan biri şu olmuştur:

“M. Asım Köksal’ın Peygamberler Tarihi kitabında böyle bir peygamber ismi yoktur. Allah aşırı gidenleri sevmez.”

Kur’an’da her kavme peygamber gönderildiği ifade edilmiştir:

“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların âkıbetinin ne olduğunu görün.” (16 Nahl 36).

Kur’an’da ismi zikredilen peygamberlerin dışında isminin zikredilmediği başka peygamberlerin de olduğu ifade edilmiştir:

“Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.” (4 Nisa 164).

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez.” (40 Mü’min 78).

Görüleceği üzere Kur’an’da bütün kavimlerin peygamberle uyarıldığı, isimlerinin zikredilmediği peygamberlerin de olduğu beyan edilmektedir.

Bir tarih metodolojisi, tevhid inancı ile hareket eden tarihsel topluluklara peygamber gönderilmiş olabileceği fikrini esas alarak zaman şeridini inşa etmelidir.

Oğuz Kağan’ın hangi dönemde yaşadığı hususu “Oğuz Kağan bir resuldür” söylemi ile muhatap olan geniş cephenin dikkatinden kaçmaktadır.

Oğuz Kağan pek çok kişinin algısında Selçukluların atası olarak yaşamış biri gibi kabul edilmektedir. Oysa ifade ettiğim “Oğuz Kağan bir resuldür” beyanının yer aldığı “Hanif Türk” kitabımda bu şahsiyetin Hz. İbrahim (as) ile görüştüğü, onun risaletini kabul ettiği izahı yapılmıştır.

Nitekim Cahız, Hz. İbrahim’in üç karısı olduğunu, Kıptî eşi Hacer’den İsmail’in, Süryanî olan Sâra’dan İshak’ın dünyaya geldiğini aktarmış ve üçüncü eşinin ise Kantura olduğunu beyan etmiştir. Kantura’dan altı oğul dünyaya gelmiştir. Cahız’ın naklettiğine göre Hz. İbrahim (as) bu altı oğlunun dördünü Horasan’a göndermiştir.

Ramazan Şeşen, Cahız’ın kitabının tercümesinde Kantura hakkındaki bilgileri de dipnotta toplamıştır. İbn Habib’in şöyle dediğini nakleder: “İbrahim peygamberin çocukları şunlardır: Umm el-valad olan Hâcar’dan doğan İsmail, Laban b. Başvil’in kızı Sâra’dan doğan İshak, diğerleri de Madyan, Madûn, Yakşan, Zimrûn, Aşbûk, Şuhh ise asıl Araplardan olan Kantura bin Maftûn’dan doğmuştur. İbrahim bunlardan Madûn, Aşbûk, Şuhh’u ve diğerlerini doğuya gönderdi. Bu üçü Horasan’a yerleştiler. Orada evlat edindiler. Horasan Türkleri bunlardandır.” Ramazan Şeşen’in verdiği dipnotta şu ifade de geçer: “İbn el-İbrî ise ‘İbrahim, Türk hükümdarının kızı Kantura ile evlendi.’ demektedir.” (Cahız, 1967: 83).

Hz. İbrahim’in üçüncü eşinin bir Türk hükümdarının kızı olması nedeniyle bu hükümdarın Oğuz Kağan olduğu düşüncesi ifade edilmektedir. Bu tez kabul edildiği takdirde Oğuz Kağan’ı Selçukluların atası olarak “tarihleştiren” tezlerin reddi gerekecektir. Böylece Oğuz Kağan, Sümerlerin yaşadığı döneme gidecek ve asgari 4.000-5.000 yıl önce yaşamış bir şahsiyet haline gelecektir. Buna göre “Oğuz boyları”nın Hz. İbrahim zamanında yaşamış Oğuz Kağan ile izah edilebilmesi imkânı da kalmayacaktır. Hz. İbrahim ile Oğuz Kağan arasında bu tür bir ilişki kurulmadığında dahi Oğuz Kağan anlatılarında onun bir peygambere has özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Reşideddin Oğuznamesinde Oğuz Kağan üç günlük bebek iken annesi ile konuşur ve ondan Hanif olmasını ister, annesi tek Tanrı’ya iman edince onun sütünü emer ve hızla büyür. Bu hali Hz. İsa’ya benzemektedir. Yetişkin olduğunda kimsenin anlamadığı bir dille dağlarla zikreden biri olarak tasvir edilir. Bu hali Hz. Davud’a benzer. Evlendirildiği kadınlarla müşrik oldukları için gerdeğe girmez. Bu özellik Hz. Yusuf’a benzetilebilir. Babası onun muvahhid olduğunu öğrenince kendisine savaş açar. Bu da Hz. İbrahim kıssası ile benzemektedir. Benim kanaatim adı “Oğuz” olmasa dahi Türklere de bir peygamber gönderildiği ve kendisine Ok-u-z (boyları birleştiren) anlamında Oğuz denildiğidir. Bu tez kabul edilsin veya edilmesin genel olarak entelektüel camiada Zülkarneyn’in Oğuz Kağan olduğu tezi de savunulmaktadır. Zülkarneyn, Kur’an’a göre kendi kavmine gönderilmemiş, yeryüzünü dolaşırken rastladığı kavimleri uyarmıştır. Oysa Oğuz Kağan anlatılarında bu şahsiyetin kendi kavmiyle savaştığı açıktır. Her hal ve şartta eğer Zülkarneyn, Oğuz Kağan olarak kabul edilecekse, bu noktada resul ve nebi kavramlarının arasındaki farka binaen Oğuz’un (Zülkarneyn’in) resul olduğu da ifade edilebilir. Zira kendisine şeriat ve kitap verilen tebliğcilere nebi (peygamber) ve sadece önceki peygamberin tebliğini yeniden tebliğ eden davetçilere resul denilmektedir. Faruk Beşer’e göre resul, bir mesajla veya görevle halka gönderilen kişidir. Nebi ise Allah’tan vahiy alan, kendisine kitap ve ahkâm verilendir.

“Esas olanın nübüvvet olduğuna, işaret etmek üzere şu noktaların da göz önünde bulundurulması faydalı olur: Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin peygamberleri öldürmeleri gibi feci bir günah söz konusu edildiği her yerde resulleri değil de istisnasız hep ‘nebileri öldürdüler’ denir. Çünkü herhangi bir resulü öldürmekle bir nebiyi öldürmek fecaat bakımından aynı değildir. Nebiyi öldürmek çok daha büyük bir günahtır. Ayrıca Musa’yı ve İsmail’i (sa) övgü sadedinde ‘o nebi bir resuldü’ ifadesi kullanılır (19/51, 54). Yani o herhangi bir resul/görevli değildir, nebi bir resuldür denmektir (…) Resulüllah’ı övgü sadedinde Allah, ‘Ey nebi biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik/irsal eyledik’ (33/45) buyurulmuştur. Yani onun asıl önemli yönü nebi olmasıdır, irsal edilmesi/resul olması nebi olmasına bağlıdır ve ikinci derecededir. Kısaca nübüvvetten hep tazim makamında söz edilir, risalet ise salt bir görevlendirme anlamında zikredilir. ‘Biz önceki milletlerde de nice nebiler irsal eyledik/gönderdik’ (43/6) ayeti de aynı farka işaret eder (…) Bera bin Âzib isimli sahabi ‘Allah’ım, gönderdiğin resule de inandım’ dediğinde Resulüllah (sa) onu, ‘hayır, gönderdiğin nebiye de inandım demelisin’ diye uyarmıştı. Kurtubî bunu da nübüvvetin risaletten üstünlüğüne delil olarak zikreder. Övgü sadedinde ‘alimler nebilerin varisleridirler’ buyrulmuştur (Tirmizî, Ebu Davud). Resullerin denmemiştir (…) Sonuç olarak ‘resul’ Allah’ın bir vazife ile gönderdiği kişidir. Öne çıkan özelliği, onu Allah’ın görevlendirmiş olmasıdır. Resullerin hepsi peygamber hatta beşer olmayabilir, yani kendisinde nübüvvet bulunmayabilir. Ama ‘nebi’ beşerdir ve her halükârda resuldür. Çünkü kendisine nübüvvet verilip de insanlara gönderilmeyen bir nebiden söz edilmez. O halde esas olan özellik nübüvvettir, risalet bir görevlendirme rütbesidir. Bu durumda üstün olan vasıf nübüvvettir/nebiliktir.” (Beşer, 27.09.2020).

Yukarıdaki kavram setine göre Oğuz Kağan ister Hz. İbrahim’in kayınpederi olsun, ister Zülkarneyn olarak kabul edilsin ve isterse doğduğunda Müslüman bir şahsiyet olarak kavmine tevhid inancını tebliğ etmiş olsun resul kavramı kapsamında değerlendirilebilecektir.

Hanif Türk paradigması yukarıdaki izaha dayanarak “Oğuz boyları” anlatısının Oğuz Kağan ile soy bağının kurulamayacağını, Oğuz adının hem doğu Asya’da hem de batı Asya’da ortaya çıktığını işaretle ifade etmektedir. Buna göre Oğuz, Ok-u-z, yani “boylar birliği” anlamı taşıdığından farklı zamanlarda bu birliği tesis eden kurucu öndere “Oğuz” adının verildiğini düşünebiliriz. Oğuz destanlarında boyların isimlerinin kadim bir soy sisteminden gelmediği tam aksine boy birliğinin tesis edilmesiyle adlandırma yapıldığı da hatırlanmalıdır. Nitekim Oğuz destanında (Reşideddin) bu husus ifade edilmektedir:

“İlk olarak Ulu Bagur adındaki yüksek kaleye eriştiler. Buranın hâkimine Qara-şit Yağı derlerdi. Oğuz, onun ordusunu yenerek o yöreleri itaat altına aldı. Bu sıralarda Oğuz herkese şefkât ve sevgi gösterdiğinden yaşlılar ve büyükler kendisine ‘Oğuz Aga’ adını verdiler. Gürk ve Başgurd seferine başlarken doksan bin ev ahali Oğuz’un etrafında toplandıklarından bunlara ‘On tokuz Oğuz’ denilmiştir.” (Togan, 1982: 22).

Oğuz boylarının Oğuz Kağan’ın ölümünden sonra tanzim edildiğinin en büyük delili yine Oğuz Kağan Destanı’dır. Nitekim destana göre Oğuz Kağan 1000 yıl yaşamıştır (Togan, 1982: 49). Daha sonra vefat eden Oğuz’un yerine geçen Kün Han’a Oğuz birliğini boylara ayırmak ve hepsine ad vermek fikrini Irqıl Hoca vermiştir (Togan, 1982: 49-50). Bu adlandırmayı da Irqıl Hoca’nın yaptığı görülmektedir:

“Yaşça büyük olan üç kardeşe Oğuz Bozoq diye ad vermişti. Irqıl Hoca onların oğullarının her birine özel lâkap ve isim vermiştir. Onların kabilesinden olan herkes bu lâkap ve boy isimleriyle anılırlardı.” (Togan, 1982: 50); “Yaşça küçük olan üç kardeşi Oğuz-sol kol olarak kararlaştırmış ve onların adını Üçoq koymuştu. Irqıl Hoca onların her birine başka başka lâkaplar verdi.” (Togan, 1982: 51).

Görüldüğü üzere Oğuz boyları genetik sülaleler değil, Ok-u-z (boylar birliği) sistemi içinde farklı toplulukların tasnif edilmesiyle oluşturulan yeni bir örgütlenme modeliydi. Irqıl Hoca kendi zamanında hâkimiyet altına alınan toplulukları bu şekilde “boylar” sistemine dahil ederek örgütlemekteydi. Dolayısıyla bugün “Selçukluların atası” olarak kabul edilerek yazılan “Türk tarihi” gerçekte genetik bir tarih değil, Selçuklu iktidarının boy sistemini tanzim ederek inşa ettiği kurgusal soy örgütlenmesinin tarihidir. Bu anlamda Oğuz Kağan ile Oğuz boyları aynı şecereyi takip etmemektedir. Oğuz Kağan, boyları birleştiren bir şahsiyettir ve muhtemelen gerçek adı başkadır. Tevhid inancını Horasan-Maveraünnehir-İç Asya’ya tebliğ eden bir resul ve hatta farklı zamanlarda farklı kişiler olarak gönderilmiş resulleri ifade etmektedir. Oğuz boyları ise boy birlikleri tesis eden farklı topluluk sistemleri olmalıdır. Bilindiği üzere boyların oluşması dereceli birlik sisteminde zuhur etmektedir: oba (aile), mahalle, oymak, cemaat, aşiret, boy (kabile, taife). Bu sistem kurulduğunda ise devlete giden katmanlı bir teşkilatlanma olarak şu dizi kurulmuş olmaktadır: oguş (aile) – urug (aile birliği) – ok (boy) – budun (millet) – il (devlet). Demek ki ok (boy) içinde gerçekte birbirine nesep olarak bağlanmayan ancak akrabalık veya katılım usulüyle dahil olmuş pek çok farklı nesep dizisi bulunmaktadır. İşte Selçuklu sistemi bu sistemle belirmiş ve devlet kurabilmişti. Bu sistem Anadolu’ya gelince Bizans, karşısındaki askerî sosyolojiye karşı koyamadı ve topraklarını kaybetti.

Osmanlı hanedanının bu sistemi kullanarak özellikle farklı beyliklerde örgütlenmiş Anadolu ahilerinin desteğini alarak Bizans ile savaşması konusunda yetkilendirildiği düşünülebilir. Nitekim Edebali’nin sadece Osmanlı beyliğinin yükselmesini amaçladığını düşünmek hatalı görünmektedir. Osmanlı, bütün Türkmen teşkilatlarının Roma-Bizans karşısında askerî olarak görevlendirdiği bir gazi hareketi olarak varlık bulmuştu. Osmanlı’dan Balkanlara doğru genişlemesi ve Türkmen göçünü ticarî ve askerî olarak İpek Yolu üzerinde tahkim etmesi beklentisi vardı. Ancak bu süreç özellikle Yıldırım Bayezid zamanından itibaren Osmanlı’nın daha şiddetle doğuya yönelişi ve Türkmen beylikleri yok ederek Osmanlı devletine katma düşüncesinin hayata geçirilmesi ile sarsılmaya başladı. Şahin Mustafayef’in ifadesine göre Türkmenler Osmanlı’nın bu siyasetine “törenin bozulması” gerekçesiyle direndiler:

“Yıldırım Bayezid tarafından batı Anadolu beyliklerinin ilhakı, Karaman, Candaroğulları, Kadı Burhaneddin devletlerine karşı hareketleri bu dönemde Osmanlı karşıtlığını körükleyen ciddi etken olmuştur. Osmanlı tarihçilerinin kendileri bile Yıldırım Bayezid zamanını Osmanlı tarihinde eski adaletin ve nizamın bozulduğu bir dönem olarak nitelendiriyorlar. Aşıkpaşazâde’nin ‘O gece askere ıztırab düşdü’ veya Lütfü Paşa’nın ‘Osmanlıda beyikten ötürü birbirine kıymak ondan berü oldu’ ifadeleri bu olayın Anadolu Türk toplumunda, özellikle beyliklerde ne kadar kötü yankı uyandırdığını gösteriyor (…) XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da yayılma siyasetini sert şekilde uygulamaya koyan Osmanlılar, Candaroğulları, Karaman, Kadı Burhaneddin ile yani Müslüman Türklerle çatışmalarında Hristiyanları kullanmaya başlamışlardı (…) Bu olay Anadolu Türkleri üzerinde fevkalade olumsuz intiba bırakmıştır. Çünkü bu toprakları ‘kafir düşmanla’ kanlı savaşlarda feth edip kendilerine ‘vatan’ eden Anadolu Türkleri, şimdi Hristiyan askerinin Osmanlı bayrağı altında yeniden kendilerine karşı geldiklerini görüyorlardı (…) Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey’in Sultan Murad’a yazdığı mektupda şunu görüyoruz: ‘Müslümanın Müslümana kılıç çekmesi hangi kitapta vardır? Müslümanın kafir askerlerinden yardım alıp, Müslümanları kırmaya gelmesi hangi mezhebde vardır? Din-i Muhammed’de eyledigün fiiller var mıdır?’ (…) Bu ifadelerden Hristiyanların Osmanlı bayrağı altında Anadolu’da Türk beyliklerine karşı hangi hırs ve hislerle savaştığı belli oluyor. Yıldırım Bayezid’in Candaroğlu Süleyman Paşa ve Kadı Burhaneddin’e karşı yürüyüşlerine Osmanlı ordusu terkibinde Sırp askerleri ve onun müttefiki sıfatıyla Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos da katılmıştır (…) Hristiyan askerler karşılarına gelen bütün Müslümanları acımasızca öldürüyor (…) Aynı Sırp ve Bizans askerleri Ankara savaşında Osmanlı ordusunun safında yer aldığı için Dukas’a göre Timur, savaş öncesinde Osmanlıları ‘yarı Türk yarı Rûm barbarlar’ diye niteliyor.” (Mustafayef, 2014: 438-440).

Görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nin “töreyi bozduğu” fikri Anadolu beyliklerinin yöneticileri tarafından düşünülmüş ve Timur bu nedenle Anadolu’ya çağrılmıştı. 1402’de Ankara Savaşı ile yıkılan Osmanlı Devleti yeniden Türkmen nüfusa dayanarak örgütlenmesini tesis eder ve İstanbul’un fethine odaklanarak Anadolu’daki beylikleri ilhak politikasından vaz geçer. Fakat 1453 sonrası politikalarının yine Türkmen toplulukları Osmanlı’ya tebaa kılmaya yöneldiği Çandarlı’nın idamı, Türkmen vakıflarının kamulaştırılması, Akşemseddin’in saraydan uzaklaştırılması gibi politikalardan hareketle söylenebilecektir.

Askerî olarak: Türkmenlerin askerî ve bürokratik kadrolardan dışlanması, 1501’de Safevi devletinin kurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Anadolu’nun Türkmenleri Osmanlı siyasal sisteminden uzaklaştırılınca İran’a topluluklar halinde göçerek Safevi devletini kurmuştur. Türklerin bu bölünmesi nedeniyle Selçuk havzası yarılmış, birbirine uzaklaşmıştır. Safevi devletinin kurulmasından itibaren Anadolu’da Türkmenlere olan düşmanlık daha da artmıştır.

Bu süreçte Osmanlı devleti timar sistemini bilinçli olarak tasfiye etmeye başlamış ve Yeniçeri ordusunu güçlendirmiştir.

İktisadî ve teolojik olarak: 1501’den itibaren Türkmenler iktisadî olarak da kıskaca alınmıştır. Osmanlı’da esnaf pirleri 1550’lerden itibaren idam edilmeye başlanmış, Yunus Emre’nin fikirleri şeyhülislam tarafından “din dışı” telakki edilmiştir. Osmanlı entelektüel hegemonyası, Türkmen düşüncesini sistematik olarak öteki kılmıştır. Osmanlı Türkmen kütlelere karşı adeta Roma gibi davranmaya başlamış, iktisadî darlığa düşen Türkmenler isyana yönelmiştir. 100 yıl kadar süren bu isyan dalgası sonunda Rumeli’den devşirme olarak alınıp İstanbul’a getirilen Kuyucu Murad Paşa, 60.000 Türkmen sipahiyi (Celaliler) öldürerek Türkmen katliamı yapmıştır.

Törenin değişmesi: Osmanlı devleti maaş almayan bir yapı olan sipahi ordusunu tasfiye ettikten sonra maaşlı bir askerî yapı olan Yeniçeri ordusundan da istediği verimi alamamış ve yeniçeriler sultanı diledikleri gibi indiren kontrolsüz bir güce dönüşmüştür. 1826’da ortadan kaldırıldığında Yeniçeri ordusunun asker sayısı 100.000 kadardır. Yeniçeri ordusu Osmanlı devletinin borçlanmasının ana kaynağı olmuştur. Daha önce Tımarlı sipahi döneminde borçlanmayan devlet, Yeniçeri ordusu büyüyünce devşirme asker tutmanın gereği olarak maaşlı sisteme geçmek zorunda kaldığından ödeme krizine yakalanmıştır. Osmanlı, Yeniçeri ordusuyla birlikte asker-millet olan Türkleri askerlik dışına sürmüştür. Ticarette de esnaf pirlerini idam eden Osmanlı şeyhülislamları “para vakıfları” ile tefeciliği ülkeye getirmiştir. Ticaretten de kopan Türkler, vergi veren fukaralar (paryalar) haline gelmiştir. Türkleri ticaretten de askerî vazifeden de koparmanın yolu olarak din adamları (şeyhülislamlar) görev yapmıştır. Şeyhülislamların Yunus Emre’yi de esnaf pirlerinden Oğlan Şeyh ile Hamza Bali’yi de ötekileştirmesi Türkmen teolojisini inkarın neticesi olarak görülmelidir. Bu haliyle Osmanlı, özellikle Türk Eli’ne yönelik bir genişleme politikası gütmüştür. Akkoyunlular, Safeviler, Memlûklar gibi Türk devletlerini tasfiye eden Osmanlı, batıda ise Yeniçeri ordusu ile ilerleyememiştir.

Anadolu’nun yeniden Türkleşmesi 1923’te gerçekleşmiştir. Türklerin Osmanlı’nın elinden Anadolu’yu alarak yeniden “Türkiye” yapması Türkçülerin bir zaferi sayılmalıdır. Onlara dua ediyoruz.

15.000 yıllık vatan olan Anadolu’nun Türkiye kılınmasından sonra şimdi bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaların TürkELİ olması için yeniden bir Türklük fikrine ihtiyaç vardır. BütünTürklük meselesinin Osmanlı tarihine odaklanarak kurgulanamayacağı ortadadır. “Dilde fikirde işte birlik” fikri BütünTürklük meselesini inşa etmek bakımından önemli bir merhale ise de bu siyaset Kıpçak-Kuman tarihini, Karluk tarihini, Oğuz tarihini birleştiren ortak bir tarih anlatısına muhtaçtır. Bu tarih anlatısı Hanif Türk’te mündemiçtir.

Bu gerekçeyle Hanif Türk anlatısı yeni zamanların bir Oğuznâmesi olarak kabul edilebilir.

  • Beşer Faruk, Nebi ve Resul Farkı, Yeni Şafak Gazetesi, 27.09.2020
  • Cahız (Ebu Osman Amr b. Cahız), Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Mütercim: Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1967.
  • Mustafayef Şahin, Anadolu’da Osmanlı İmajı ve Ankara Savaşı, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) 9-12 Ekim 2012 Bildiri Kitabı, Editör: Mustafa Alkan, Türk Tarih Kurumu, 2014.
  • Togan Zeki Velidî, Oğuz Kağan Destanı-Reşideddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Yayınevi, 1982.

“Ömer Seyfettin’in Turancı İslâmcılığı” Kitabımın Kapağı

Ömer Seyfettin’in Turancı İslâmcılığı, Yazıgen Yayıncılık, 2021.

Kitabımın kapağının neden sarı renk olduğunu (niçin al rengi taşımadığını) ve ortadaki figürün neden ‘ay-yıldız’ı andırmadığını soranlar (aslında eleştirenler) bulunduğundan bir açıklama yapmam gerekiyor.

Kapaktaki “yıldızımsı” figür, “On Altı Işıklı Güneş”tir. Güneşin gövde kısmı belirginleştirilmiş, çeperine irili ufaklı ışık saçakları yerleştirilmiştir.

Türk devlet teorisinde “Güneş” doğunun sembolüdür. Türk milletinin hakanı doğuda oturur ve güneş ile temsil edilirdi. Eski Türklerde gençler and içerken “Güneş bizi görüyor” derlerdi. Türk sultanlarını simgeleyen renk de “sarı” olup, güneşin mitolojideki yerini (ve anlamını) siyasallaştırır. “Sarı” renk, Türk mitolojisinde merkezde yer alan hakan’ı (devleti) temsil etmektedir.

Kapaktaki “sarı” renk, ayrıca güneşin yeryüzünü ve evreni aydınlatmasını simgelemektedir. Zira Türk devlet teorisi cihanşümuldür. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini ve onun yeryüzüne adalet, nizâm vermesini temsilen kapak “sarı” seçilmiştir.

Türk sembolizminde yay, pusat demektir. Pusat ise kutsaldır. Türk mitolojisinde etkin varlık ok değil, yaydır. Bu nedenle Türkler “yay oku attı” der. Türklerde yay verilen obalar, ok verilen obalara göre mertebe olarak üstün görülmüştür. Ok ve yay hükümdarın hâkimiyet simgesi olup, mitolojide kendisine yay verilen Boz Oklar doğuyu ve merkezi; ok verilen Üç Oklar ise batıyı, yani askerî hareketi temsil etmektedir.

Kitabın kapağında “yay” Âlemin Hükümdarı Allah’ı temsil eden bir sembol gibi düşünülmüştür. Bu sembol “hilal” ile benzeştir ve İslâm kozmolojisinde hilal de “Allah’ı” simgelemektedir. Hilal’in ebced değeri de (66) Allah’ı temsil eder ve şu deyimin doğmasına neden olur: “İşimizi altmış altıya bağlayalım.”

Kitabımın kapağında 16 ışıklı güneş, Hilal-Yay gerisindeki “ok” gibi konumlanmıştır. Bununla figür, “Allah’ın ordusu” anlamına gelmektedir. Kaşgarlı Mahmud’un Lugat’ında geçen, “Türk, Allah’ın doğudaki ordusudur” ifadesi, kitabımın kapağında gösterilen “gerilmiş yayın attığı ok” figürü ile uyumludur.

Kapaktaki 16 ışıklı güneş figürünün ışıkları 16 imparatorluğunu ve güneşin kendi zatı ise Türkiye’yi temsil etmektedir. Bu imparatorluklar “Cumhurbaşkanlığı Forsu”nda belirlenen imparatorluklardır. Kapaktaki bu figürle Türkiye Cumhuriyeti’nin zihnî anlamda 1071’de kurulmadığı ifade edilmiştir.

Kitabımın kapağının fikrî tasavvuru tarafıma aittir.

Kitaptaki figür, kitabın ideolojisinin sembolüdür. Bu ideoloji kısaca şöyle ifade edilebilir:

Türkiye, yaydaki (Tanrı iradesindeki) ok gibidir.

Allah’ın ordusu, güneştir. Güneş, cihan hâkimiyeti mefkûresiyle hareket eden ordu-milleti ifade eder. Türkiye, Türkiye’den büyüktür.

Yay (Hilal), oku atmaktadır. Bu nedenle Allah’ın ordusu Türk’tür.