Skip to content

Posts from the ‘Türk’ Category

Hanif Türk’ün Tarih Perspektifi

Hanif Türk paradigması Arapların-Yahudilerin kendi atalarını Sam’a bağlayarak insanlık tarihini SAMİCİLİK ile izahlarını reddetmektedir. Böyle bir tarih anlayışını Irkçılık görmektedir. Arap-Yahudi-Ermeni-Rum kavmiyetçiliği bu tarih tasarımıyla Türkleri nübüvvet bilmeyen, atasız bir kavme dönüştürmekte, anti-Türk tarih inşa etmektedir.

Bu noktada Hanif Türk paradigmasını “ırkçılık” olarak değerlendirecek muhataplara açıklayıcı bir cevap vermemin gerekli olduğunu düşünüyorum:

Geliştirmeye çalıştığım tarih tezi “Türk” adını bir etnik köken olarak tanımlamamaktadır. “Türk” adı “bodunlar birliği” anlamındadır. Buna göre “Türk” bir milliyet değil, millet’tir. Dolayısıyla örneğin “Türk-Bulgar kardeşliği” gibi bir söyleme benim çalışmalarımda rastlanmaz. Zira “Bulgar” toplumsallığı bir “boy adı” iken, “Türk” toplumsallığı, “bodunlar birliği” anlamında “millet adı”dır. Hakikatte tarihsel olarak bakıldığında tarihte Bulgarlar “Türk bodun birliği” kurmuştur. Fakat “bodun birliği” ile “bodunlar birliği” arasında fark olduğu unutulmamalıdır. Bodun Birliği “milliyet” inşa ederken, Bodunlar Birliği “millet” inşa etmektedir. İdil-Bulgar devleti bir “bodun birliği” idi ve Türkî boyları da kendine bağlayan siyasi birlik inşa etmişti. Fakat bu, bir “millet” değildi. Zaman içinde bugünün Bulgarlarının artık “Bulgar-Türk bodun birliği” teşkil edemeyecek derecede yeni bir kimlik edindiğini görüyoruz. Benzer şekilde Oğuz adı bir boy iken, millet değildir. Söz konusu izah nedeniyle “Osmanlı milleti”nden de bahsedilemeyecektir.

Yukarıdaki izah, Hanif Türk tarih tezinin birinci kuralını oluşturuyor.

Hanif Türk tarih tezi, ikinci olarak da geçmişte yaşayan bir şahsiyetin veya boyun “Türk” olup olmamasını, o muhatabın kendisini bağladığı ataya bakarak tayin edilmesini önermektedir. Örneğin Türk tarihçiliğinin pek çok müellifine göre, Moğollar Türk değildir. Oysa Moğollar Oğuz destanını kendi boy kimliklerini izah etmede esas almakta, ata silsilesinde kendilerini Yafes’e bağlamaktadır.

Tarihi ÜÇ ATA üzerinden anlamlandıran Hanif Türk paradigmasına göre TÜRK’ü tanımlayan esas, soy zinciridir. Soy ise ırk değildir. Hanif Türk paradigması muhatabı olan zümrelere “atanız kimdir?” diye sormaktadır. Örneğin bu soruya günümüzdeki Bulgarlar ne cevap verecektir? Eğer onlar “Biz Samoğullarıyız” derlerse, “demek ki, kendilerini Nuh-> Sam -> Rum silsilesinde görmektedirler.” diyebiliriz. Tıpkı bunun gibi Ermeni halkı hakkında da benzer bir izah getirilebilir. Ermeni kavminin aslı Türk boyu olmasıdır (Ermenler). Ermenlerin yaşadığı bölgeye tarihte “Ermenistan” denmiş, fakat sonradan bu bölgeye Balkanlardan gelen Haylar yerleşmiştir. Haylar, Hristiyanlığın Gregoryen mezhebi ortaya çıkınca bu coğrafyada (kadim Ermenistan’da) çeşitli etnik grupları Aziz Gregor’un Hristiyanlık yorumu etrafında toplayarak bir cemaat oluşturdular. Bu cemaat; Hay, Grek, Türk, Rum, Pers, Süryani vb. pek çok etnik unsuru barındırmaktaydı. Bu cemaatin mensuplarına, kurucusunun adına izafeten “Gregoryen” ya da yaşadıkları coğrafyaya (kadim Ermenistan’a) izafeten “Ermeni” denmeye başlanmıştır. Tarihî süreç içerisinde bu Gregoryen cemaat içindeki Grek, Türk, Pers gibi etnik topluluklar, dinselleştirilen bir Hay kimliği içerisinde ve “Ermeni” ortak adını alarak kademeli bir şekilde asimile edilmiştir. (İlter, 2002).

Yukarıdaki izaha dayanarak “Ermeniler aslında Türktür” ifadesi geçmişteki Türk boyu olan ERMEN toplumu için ifade edilirse, söz konusu ifade doğrudur. Fakat günümüzdeki Ermeniler, kendi köklerini Hay kökenli kabul ettikleri için bu ifade doğru değildir.

Hanif Türk paradigması bu nedenle bir tarih metodu olarak muhatabı olan kitleye “Üç ATA’dan hangisi senin atandır?” diye sormaktadır. Dolayısıyla Ermeniler “Bizim atamız HAM’dır” veya “Bizim atamız SAM’dır” dediklerinde, onların Türk olmadığını söylemek gerekir.

Hanif Türk paradigmasının insanlığa sorduğu “Siz Hz. Nuh’un hangi oğlundan türediniz?” sorusuna Araplar ve Yahudiler “Biz Samiyiz” dediler. Fars (Pers) toplumu “Biz Hamiyiz” diye cevap verdiler. Türkler ise “Yafes’ten türedik ve Nuh’un töresini koruduğumuz için ‘töreli toplum’ anlamında bize Türk adı verildi” demektedir. Görüldüğü üzere Hanif Türk, Türklerin tarihini nübüvvet ve töre esaslı okuma çabasıdır. Arapların “İbrahim milletindeniz” dedikleri halde Kâbe’yi putla doldurup, Hz. Peygamber’in ailesini (ehl-i Beyt’i) Harameyn’den sürüp, can ve mallarına tecavüz ettikleri tarihen kayıtlıdır. Yahudilerin de Hz. Musa (as) yaşarken dahi puta taptıkları ve sonradan gönderilen peygamlerini öldürdükleri Kur’an’da beyan edilmiştir. Türklerin genel tarihinde ise peygamberleri öldürmek, puta tapınmak anlamında bir cürme dair kayıt bulunmamakta ve hatta tam aksine Orhun yazıtlarında da görüldüğü üzere “tek Tanrı=Hanif” inancının insanlığa ilan edilmesine dair ikrar görülmektedir.

Bu tarih felsefesine ne gerek var? Sorusuna verilecek cevap da şöyle olacaktır: Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Araplar kendi tarihlerini nübüvvete bağlamaktadır. Türklerin kendi tarihlerini Nuh’a bağlaması haktır ve gerçek bir tarih metodolojisidir.

  • İlter Erdal, Ermenistan Adı, Ermenilerin Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine, Ermeni Araştırmaları, Sayı 6, Yaz 2002.

‘BütünTürk’ler İçin Oğuznâme

Oğuz Kağan BütünTürkler’e gönderilmiş bir resuldür. Bu ifadeyi dile getirdiğimde verilen cevaplardan biri şu olmuştur:

“M. Asım Köksal’ın Peygamberler Tarihi kitabında böyle bir peygamber ismi yoktur. Allah aşırı gidenleri sevmez.”

Kur’an’da her kavme peygamber gönderildiği ifade edilmiştir:

“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların âkıbetinin ne olduğunu görün.” (16 Nahl 36).

Kur’an’da ismi zikredilen peygamberlerin dışında isminin zikredilmediği başka peygamberlerin de olduğu ifade edilmiştir:

“Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.” (4 Nisa 164).

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez.” (40 Mü’min 78).

Görüleceği üzere Kur’an’da bütün kavimlerin peygamberle uyarıldığı, isimlerinin zikredilmediği peygamberlerin de olduğu beyan edilmektedir.

Bir tarih metodolojisi, tevhid inancı ile hareket eden tarihsel topluluklara peygamber gönderilmiş olabileceği fikrini esas alarak zaman şeridini inşa etmelidir.

Oğuz Kağan’ın hangi dönemde yaşadığı hususu “Oğuz Kağan bir resuldür” söylemi ile muhatap olan geniş cephenin dikkatinden kaçmaktadır.

Oğuz Kağan pek çok kişinin algısında Selçukluların atası olarak yaşamış biri gibi kabul edilmektedir. Oysa ifade ettiğim “Oğuz Kağan bir resuldür” beyanının yer aldığı “Hanif Türk” kitabımda bu şahsiyetin Hz. İbrahim (as) ile görüştüğü, onun risaletini kabul ettiği izahı yapılmıştır.

Nitekim Cahız, Hz. İbrahim’in üç karısı olduğunu, Kıptî eşi Hacer’den İsmail’in, Süryanî olan Sâra’dan İshak’ın dünyaya geldiğini aktarmış ve üçüncü eşinin ise Kantura olduğunu beyan etmiştir. Kantura’dan altı oğul dünyaya gelmiştir. Cahız’ın naklettiğine göre Hz. İbrahim (as) bu altı oğlunun dördünü Horasan’a göndermiştir.

Ramazan Şeşen, Cahız’ın kitabının tercümesinde Kantura hakkındaki bilgileri de dipnotta toplamıştır. İbn Habib’in şöyle dediğini nakleder: “İbrahim peygamberin çocukları şunlardır: Umm el-valad olan Hâcar’dan doğan İsmail, Laban b. Başvil’in kızı Sâra’dan doğan İshak, diğerleri de Madyan, Madûn, Yakşan, Zimrûn, Aşbûk, Şuhh ise asıl Araplardan olan Kantura bin Maftûn’dan doğmuştur. İbrahim bunlardan Madûn, Aşbûk, Şuhh’u ve diğerlerini doğuya gönderdi. Bu üçü Horasan’a yerleştiler. Orada evlat edindiler. Horasan Türkleri bunlardandır.” Ramazan Şeşen’in verdiği dipnotta şu ifade de geçer: “İbn el-İbrî ise ‘İbrahim, Türk hükümdarının kızı Kantura ile evlendi.’ demektedir.” (Cahız, 1967: 83).

Hz. İbrahim’in üçüncü eşinin bir Türk hükümdarının kızı olması nedeniyle bu hükümdarın Oğuz Kağan olduğu düşüncesi ifade edilmektedir. Bu tez kabul edildiği takdirde Oğuz Kağan’ı Selçukluların atası olarak “tarihleştiren” tezlerin reddi gerekecektir. Böylece Oğuz Kağan, Sümerlerin yaşadığı döneme gidecek ve asgari 4.000-5.000 yıl önce yaşamış bir şahsiyet haline gelecektir. Buna göre “Oğuz boyları”nın Hz. İbrahim zamanında yaşamış Oğuz Kağan ile izah edilebilmesi imkânı da kalmayacaktır. Hz. İbrahim ile Oğuz Kağan arasında bu tür bir ilişki kurulmadığında dahi Oğuz Kağan anlatılarında onun bir peygambere has özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Reşideddin Oğuznamesinde Oğuz Kağan üç günlük bebek iken annesi ile konuşur ve ondan Hanif olmasını ister, annesi tek Tanrı’ya iman edince onun sütünü emer ve hızla büyür. Bu hali Hz. İsa’ya benzemektedir. Yetişkin olduğunda kimsenin anlamadığı bir dille dağlarla zikreden biri olarak tasvir edilir. Bu hali Hz. Davud’a benzer. Evlendirildiği kadınlarla müşrik oldukları için gerdeğe girmez. Bu özellik Hz. Yusuf’a benzetilebilir. Babası onun muvahhid olduğunu öğrenince kendisine savaş açar. Bu da Hz. İbrahim kıssası ile benzemektedir. Benim kanaatim adı “Oğuz” olmasa dahi Türklere de bir peygamber gönderildiği ve kendisine Ok-u-z (boyları birleştiren) anlamında Oğuz denildiğidir. Bu tez kabul edilsin veya edilmesin genel olarak entelektüel camiada Zülkarneyn’in Oğuz Kağan olduğu tezi de savunulmaktadır. Zülkarneyn, Kur’an’a göre kendi kavmine gönderilmemiş, yeryüzünü dolaşırken rastladığı kavimleri uyarmıştır. Oysa Oğuz Kağan anlatılarında bu şahsiyetin kendi kavmiyle savaştığı açıktır. Her hal ve şartta eğer Zülkarneyn, Oğuz Kağan olarak kabul edilecekse, bu noktada resul ve nebi kavramlarının arasındaki farka binaen Oğuz’un (Zülkarneyn’in) resul olduğu da ifade edilebilir. Zira kendisine şeriat ve kitap verilen tebliğcilere nebi (peygamber) ve sadece önceki peygamberin tebliğini yeniden tebliğ eden davetçilere resul denilmektedir. Faruk Beşer’e göre resul, bir mesajla veya görevle halka gönderilen kişidir. Nebi ise Allah’tan vahiy alan, kendisine kitap ve ahkâm verilendir.

“Esas olanın nübüvvet olduğuna, işaret etmek üzere şu noktaların da göz önünde bulundurulması faydalı olur: Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin peygamberleri öldürmeleri gibi feci bir günah söz konusu edildiği her yerde resulleri değil de istisnasız hep ‘nebileri öldürdüler’ denir. Çünkü herhangi bir resulü öldürmekle bir nebiyi öldürmek fecaat bakımından aynı değildir. Nebiyi öldürmek çok daha büyük bir günahtır. Ayrıca Musa’yı ve İsmail’i (sa) övgü sadedinde ‘o nebi bir resuldü’ ifadesi kullanılır (19/51, 54). Yani o herhangi bir resul/görevli değildir, nebi bir resuldür denmektir (…) Resulüllah’ı övgü sadedinde Allah, ‘Ey nebi biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik/irsal eyledik’ (33/45) buyurulmuştur. Yani onun asıl önemli yönü nebi olmasıdır, irsal edilmesi/resul olması nebi olmasına bağlıdır ve ikinci derecededir. Kısaca nübüvvetten hep tazim makamında söz edilir, risalet ise salt bir görevlendirme anlamında zikredilir. ‘Biz önceki milletlerde de nice nebiler irsal eyledik/gönderdik’ (43/6) ayeti de aynı farka işaret eder (…) Bera bin Âzib isimli sahabi ‘Allah’ım, gönderdiğin resule de inandım’ dediğinde Resulüllah (sa) onu, ‘hayır, gönderdiğin nebiye de inandım demelisin’ diye uyarmıştı. Kurtubî bunu da nübüvvetin risaletten üstünlüğüne delil olarak zikreder. Övgü sadedinde ‘alimler nebilerin varisleridirler’ buyrulmuştur (Tirmizî, Ebu Davud). Resullerin denmemiştir (…) Sonuç olarak ‘resul’ Allah’ın bir vazife ile gönderdiği kişidir. Öne çıkan özelliği, onu Allah’ın görevlendirmiş olmasıdır. Resullerin hepsi peygamber hatta beşer olmayabilir, yani kendisinde nübüvvet bulunmayabilir. Ama ‘nebi’ beşerdir ve her halükârda resuldür. Çünkü kendisine nübüvvet verilip de insanlara gönderilmeyen bir nebiden söz edilmez. O halde esas olan özellik nübüvvettir, risalet bir görevlendirme rütbesidir. Bu durumda üstün olan vasıf nübüvvettir/nebiliktir.” (Beşer, 27.09.2020).

Yukarıdaki kavram setine göre Oğuz Kağan ister Hz. İbrahim’in kayınpederi olsun, ister Zülkarneyn olarak kabul edilsin ve isterse doğduğunda Müslüman bir şahsiyet olarak kavmine tevhid inancını tebliğ etmiş olsun resul kavramı kapsamında değerlendirilebilecektir.

Hanif Türk paradigması yukarıdaki izaha dayanarak “Oğuz boyları” anlatısının Oğuz Kağan ile soy bağının kurulamayacağını, Oğuz adının hem doğu Asya’da hem de batı Asya’da ortaya çıktığını işaretle ifade etmektedir. Buna göre Oğuz, Ok-u-z, yani “boylar birliği” anlamı taşıdığından farklı zamanlarda bu birliği tesis eden kurucu öndere “Oğuz” adının verildiğini düşünebiliriz. Oğuz destanlarında boyların isimlerinin kadim bir soy sisteminden gelmediği tam aksine boy birliğinin tesis edilmesiyle adlandırma yapıldığı da hatırlanmalıdır. Nitekim Oğuz destanında (Reşideddin) bu husus ifade edilmektedir:

“İlk olarak Ulu Bagur adındaki yüksek kaleye eriştiler. Buranın hâkimine Qara-şit Yağı derlerdi. Oğuz, onun ordusunu yenerek o yöreleri itaat altına aldı. Bu sıralarda Oğuz herkese şefkât ve sevgi gösterdiğinden yaşlılar ve büyükler kendisine ‘Oğuz Aga’ adını verdiler. Gürk ve Başgurd seferine başlarken doksan bin ev ahali Oğuz’un etrafında toplandıklarından bunlara ‘On tokuz Oğuz’ denilmiştir.” (Togan, 1982: 22).

Oğuz boylarının Oğuz Kağan’ın ölümünden sonra tanzim edildiğinin en büyük delili yine Oğuz Kağan Destanı’dır. Nitekim destana göre Oğuz Kağan 1000 yıl yaşamıştır (Togan, 1982: 49). Daha sonra vefat eden Oğuz’un yerine geçen Kün Han’a Oğuz birliğini boylara ayırmak ve hepsine ad vermek fikrini Irqıl Hoca vermiştir (Togan, 1982: 49-50). Bu adlandırmayı da Irqıl Hoca’nın yaptığı görülmektedir:

“Yaşça büyük olan üç kardeşe Oğuz Bozoq diye ad vermişti. Irqıl Hoca onların oğullarının her birine özel lâkap ve isim vermiştir. Onların kabilesinden olan herkes bu lâkap ve boy isimleriyle anılırlardı.” (Togan, 1982: 50); “Yaşça küçük olan üç kardeşi Oğuz-sol kol olarak kararlaştırmış ve onların adını Üçoq koymuştu. Irqıl Hoca onların her birine başka başka lâkaplar verdi.” (Togan, 1982: 51).

Görüldüğü üzere Oğuz boyları genetik sülaleler değil, Ok-u-z (boylar birliği) sistemi içinde farklı toplulukların tasnif edilmesiyle oluşturulan yeni bir örgütlenme modeliydi. Irqıl Hoca kendi zamanında hâkimiyet altına alınan toplulukları bu şekilde “boylar” sistemine dahil ederek örgütlemekteydi. Dolayısıyla bugün “Selçukluların atası” olarak kabul edilerek yazılan “Türk tarihi” gerçekte genetik bir tarih değil, Selçuklu iktidarının boy sistemini tanzim ederek inşa ettiği kurgusal soy örgütlenmesinin tarihidir. Bu anlamda Oğuz Kağan ile Oğuz boyları aynı şecereyi takip etmemektedir. Oğuz Kağan, boyları birleştiren bir şahsiyettir ve muhtemelen gerçek adı başkadır. Tevhid inancını Horasan-Maveraünnehir-İç Asya’ya tebliğ eden bir resul ve hatta farklı zamanlarda farklı kişiler olarak gönderilmiş resulleri ifade etmektedir. Oğuz boyları ise boy birlikleri tesis eden farklı topluluk sistemleri olmalıdır. Bilindiği üzere boyların oluşması dereceli birlik sisteminde zuhur etmektedir: oba (aile), mahalle, oymak, cemaat, aşiret, boy (kabile, taife). Bu sistem kurulduğunda ise devlete giden katmanlı bir teşkilatlanma olarak şu dizi kurulmuş olmaktadır: oguş (aile) – urug (aile birliği) – ok (boy) – budun (millet) – il (devlet). Demek ki ok (boy) içinde gerçekte birbirine nesep olarak bağlanmayan ancak akrabalık veya katılım usulüyle dahil olmuş pek çok farklı nesep dizisi bulunmaktadır. İşte Selçuklu sistemi bu sistemle belirmiş ve devlet kurabilmişti. Bu sistem Anadolu’ya gelince Bizans, karşısındaki askerî sosyolojiye karşı koyamadı ve topraklarını kaybetti.

Osmanlı hanedanının bu sistemi kullanarak özellikle farklı beyliklerde örgütlenmiş Anadolu ahilerinin desteğini alarak Bizans ile savaşması konusunda yetkilendirildiği düşünülebilir. Nitekim Edebali’nin sadece Osmanlı beyliğinin yükselmesini amaçladığını düşünmek hatalı görünmektedir. Osmanlı, bütün Türkmen teşkilatlarının Roma-Bizans karşısında askerî olarak görevlendirdiği bir gazi hareketi olarak varlık bulmuştu. Osmanlı’dan Balkanlara doğru genişlemesi ve Türkmen göçünü ticarî ve askerî olarak İpek Yolu üzerinde tahkim etmesi beklentisi vardı. Ancak bu süreç özellikle Yıldırım Bayezid zamanından itibaren Osmanlı’nın daha şiddetle doğuya yönelişi ve Türkmen beylikleri yok ederek Osmanlı devletine katma düşüncesinin hayata geçirilmesi ile sarsılmaya başladı. Şahin Mustafayef’in ifadesine göre Türkmenler Osmanlı’nın bu siyasetine “törenin bozulması” gerekçesiyle direndiler:

“Yıldırım Bayezid tarafından batı Anadolu beyliklerinin ilhakı, Karaman, Candaroğulları, Kadı Burhaneddin devletlerine karşı hareketleri bu dönemde Osmanlı karşıtlığını körükleyen ciddi etken olmuştur. Osmanlı tarihçilerinin kendileri bile Yıldırım Bayezid zamanını Osmanlı tarihinde eski adaletin ve nizamın bozulduğu bir dönem olarak nitelendiriyorlar. Aşıkpaşazâde’nin ‘O gece askere ıztırab düşdü’ veya Lütfü Paşa’nın ‘Osmanlıda beyikten ötürü birbirine kıymak ondan berü oldu’ ifadeleri bu olayın Anadolu Türk toplumunda, özellikle beyliklerde ne kadar kötü yankı uyandırdığını gösteriyor (…) XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da yayılma siyasetini sert şekilde uygulamaya koyan Osmanlılar, Candaroğulları, Karaman, Kadı Burhaneddin ile yani Müslüman Türklerle çatışmalarında Hristiyanları kullanmaya başlamışlardı (…) Bu olay Anadolu Türkleri üzerinde fevkalade olumsuz intiba bırakmıştır. Çünkü bu toprakları ‘kafir düşmanla’ kanlı savaşlarda feth edip kendilerine ‘vatan’ eden Anadolu Türkleri, şimdi Hristiyan askerinin Osmanlı bayrağı altında yeniden kendilerine karşı geldiklerini görüyorlardı (…) Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey’in Sultan Murad’a yazdığı mektupda şunu görüyoruz: ‘Müslümanın Müslümana kılıç çekmesi hangi kitapta vardır? Müslümanın kafir askerlerinden yardım alıp, Müslümanları kırmaya gelmesi hangi mezhebde vardır? Din-i Muhammed’de eyledigün fiiller var mıdır?’ (…) Bu ifadelerden Hristiyanların Osmanlı bayrağı altında Anadolu’da Türk beyliklerine karşı hangi hırs ve hislerle savaştığı belli oluyor. Yıldırım Bayezid’in Candaroğlu Süleyman Paşa ve Kadı Burhaneddin’e karşı yürüyüşlerine Osmanlı ordusu terkibinde Sırp askerleri ve onun müttefiki sıfatıyla Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos da katılmıştır (…) Hristiyan askerler karşılarına gelen bütün Müslümanları acımasızca öldürüyor (…) Aynı Sırp ve Bizans askerleri Ankara savaşında Osmanlı ordusunun safında yer aldığı için Dukas’a göre Timur, savaş öncesinde Osmanlıları ‘yarı Türk yarı Rûm barbarlar’ diye niteliyor.” (Mustafayef, 2014: 438-440).

Görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nin “töreyi bozduğu” fikri Anadolu beyliklerinin yöneticileri tarafından düşünülmüş ve Timur bu nedenle Anadolu’ya çağrılmıştı. 1402’de Ankara Savaşı ile yıkılan Osmanlı Devleti yeniden Türkmen nüfusa dayanarak örgütlenmesini tesis eder ve İstanbul’un fethine odaklanarak Anadolu’daki beylikleri ilhak politikasından vaz geçer. Fakat 1453 sonrası politikalarının yine Türkmen toplulukları Osmanlı’ya tebaa kılmaya yöneldiği Çandarlı’nın idamı, Türkmen vakıflarının kamulaştırılması, Akşemseddin’in saraydan uzaklaştırılması gibi politikalardan hareketle söylenebilecektir.

Askerî olarak: Türkmenlerin askerî ve bürokratik kadrolardan dışlanması, 1501’de Safevi devletinin kurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Anadolu’nun Türkmenleri Osmanlı siyasal sisteminden uzaklaştırılınca İran’a topluluklar halinde göçerek Safevi devletini kurmuştur. Türklerin bu bölünmesi nedeniyle Selçuk havzası yarılmış, birbirine uzaklaşmıştır. Safevi devletinin kurulmasından itibaren Anadolu’da Türkmenlere olan düşmanlık daha da artmıştır.

Bu süreçte Osmanlı devleti timar sistemini bilinçli olarak tasfiye etmeye başlamış ve Yeniçeri ordusunu güçlendirmiştir.

İktisadî ve teolojik olarak: 1501’den itibaren Türkmenler iktisadî olarak da kıskaca alınmıştır. Osmanlı’da esnaf pirleri 1550’lerden itibaren idam edilmeye başlanmış, Yunus Emre’nin fikirleri şeyhülislam tarafından “din dışı” telakki edilmiştir. Osmanlı entelektüel hegemonyası, Türkmen düşüncesini sistematik olarak öteki kılmıştır. Osmanlı Türkmen kütlelere karşı adeta Roma gibi davranmaya başlamış, iktisadî darlığa düşen Türkmenler isyana yönelmiştir. 100 yıl kadar süren bu isyan dalgası sonunda Rumeli’den devşirme olarak alınıp İstanbul’a getirilen Kuyucu Murad Paşa, 60.000 Türkmen sipahiyi (Celaliler) öldürerek Türkmen katliamı yapmıştır.

Törenin değişmesi: Osmanlı devleti maaş almayan bir yapı olan sipahi ordusunu tasfiye ettikten sonra maaşlı bir askerî yapı olan Yeniçeri ordusundan da istediği verimi alamamış ve yeniçeriler sultanı diledikleri gibi indiren kontrolsüz bir güce dönüşmüştür. 1826’da ortadan kaldırıldığında Yeniçeri ordusunun asker sayısı 100.000 kadardır. Yeniçeri ordusu Osmanlı devletinin borçlanmasının ana kaynağı olmuştur. Daha önce Tımarlı sipahi döneminde borçlanmayan devlet, Yeniçeri ordusu büyüyünce devşirme asker tutmanın gereği olarak maaşlı sisteme geçmek zorunda kaldığından ödeme krizine yakalanmıştır. Osmanlı, Yeniçeri ordusuyla birlikte asker-millet olan Türkleri askerlik dışına sürmüştür. Ticarette de esnaf pirlerini idam eden Osmanlı şeyhülislamları “para vakıfları” ile tefeciliği ülkeye getirmiştir. Ticaretten de kopan Türkler, vergi veren fukaralar (paryalar) haline gelmiştir. Türkleri ticaretten de askerî vazifeden de koparmanın yolu olarak din adamları (şeyhülislamlar) görev yapmıştır. Şeyhülislamların Yunus Emre’yi de esnaf pirlerinden Oğlan Şeyh ile Hamza Bali’yi de ötekileştirmesi Türkmen teolojisini inkarın neticesi olarak görülmelidir. Bu haliyle Osmanlı, özellikle Türk Eli’ne yönelik bir genişleme politikası gütmüştür. Akkoyunlular, Safeviler, Memlûklar gibi Türk devletlerini tasfiye eden Osmanlı, batıda ise Yeniçeri ordusu ile ilerleyememiştir.

Anadolu’nun yeniden Türkleşmesi 1923’te gerçekleşmiştir. Türklerin Osmanlı’nın elinden Anadolu’yu alarak yeniden “Türkiye” yapması Türkçülerin bir zaferi sayılmalıdır. Onlara dua ediyoruz.

15.000 yıllık vatan olan Anadolu’nun Türkiye kılınmasından sonra şimdi bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaların TürkELİ olması için yeniden bir Türklük fikrine ihtiyaç vardır. BütünTürklük meselesinin Osmanlı tarihine odaklanarak kurgulanamayacağı ortadadır. “Dilde fikirde işte birlik” fikri BütünTürklük meselesini inşa etmek bakımından önemli bir merhale ise de bu siyaset Kıpçak-Kuman tarihini, Karluk tarihini, Oğuz tarihini birleştiren ortak bir tarih anlatısına muhtaçtır. Bu tarih anlatısı Hanif Türk’te mündemiçtir.

Bu gerekçeyle Hanif Türk anlatısı yeni zamanların bir Oğuznâmesi olarak kabul edilebilir.

  • Beşer Faruk, Nebi ve Resul Farkı, Yeni Şafak Gazetesi, 27.09.2020
  • Cahız (Ebu Osman Amr b. Cahız), Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Mütercim: Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1967.
  • Mustafayef Şahin, Anadolu’da Osmanlı İmajı ve Ankara Savaşı, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) 9-12 Ekim 2012 Bildiri Kitabı, Editör: Mustafa Alkan, Türk Tarih Kurumu, 2014.
  • Togan Zeki Velidî, Oğuz Kağan Destanı-Reşideddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Yayınevi, 1982.

“Ömer Seyfettin’in Turancı İslâmcılığı” Kitabımın Kapağı

Ömer Seyfettin’in Turancı İslâmcılığı, Yazıgen Yayıncılık, 2021.

Kitabımın kapağının neden sarı renk olduğunu (niçin al rengi taşımadığını) ve ortadaki figürün neden ‘ay-yıldız’ı andırmadığını soranlar (aslında eleştirenler) bulunduğundan bir açıklama yapmam gerekiyor.

Kapaktaki “yıldızımsı” figür, “On Altı Işıklı Güneş”tir. Güneşin gövde kısmı belirginleştirilmiş, çeperine irili ufaklı ışık saçakları yerleştirilmiştir.

Türk devlet teorisinde “Güneş” doğunun sembolüdür. Türk milletinin hakanı doğuda oturur ve güneş ile temsil edilirdi. Eski Türklerde gençler and içerken “Güneş bizi görüyor” derlerdi. Türk sultanlarını simgeleyen renk de “sarı” olup, güneşin mitolojideki yerini (ve anlamını) siyasallaştırır. “Sarı” renk, Türk mitolojisinde merkezde yer alan hakan’ı (devleti) temsil etmektedir.

Kapaktaki “sarı” renk, ayrıca güneşin yeryüzünü ve evreni aydınlatmasını simgelemektedir. Zira Türk devlet teorisi cihanşümuldür. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini ve onun yeryüzüne adalet, nizâm vermesini temsilen kapak “sarı” seçilmiştir.

Türk sembolizminde yay, pusat demektir. Pusat ise kutsaldır. Türk mitolojisinde etkin varlık ok değil, yaydır. Bu nedenle Türkler “yay oku attı” der. Türklerde yay verilen obalar, ok verilen obalara göre mertebe olarak üstün görülmüştür. Ok ve yay hükümdarın hâkimiyet simgesi olup, mitolojide kendisine yay verilen Boz Oklar doğuyu ve merkezi; ok verilen Üç Oklar ise batıyı, yani askerî hareketi temsil etmektedir.

Kitabın kapağında “yay” Âlemin Hükümdarı Allah’ı temsil eden bir sembol gibi düşünülmüştür. Bu sembol “hilal” ile benzeştir ve İslâm kozmolojisinde hilal de “Allah’ı” simgelemektedir. Hilal’in ebced değeri de (66) Allah’ı temsil eder ve şu deyimin doğmasına neden olur: “İşimizi altmış altıya bağlayalım.”

Kitabımın kapağında 16 ışıklı güneş, Hilal-Yay gerisindeki “ok” gibi konumlanmıştır. Bununla figür, “Allah’ın ordusu” anlamına gelmektedir. Kaşgarlı Mahmud’un Lugat’ında geçen, “Türk, Allah’ın doğudaki ordusudur” ifadesi, kitabımın kapağında gösterilen “gerilmiş yayın attığı ok” figürü ile uyumludur.

Kapaktaki 16 ışıklı güneş figürünün ışıkları 16 imparatorluğunu ve güneşin kendi zatı ise Türkiye’yi temsil etmektedir. Bu imparatorluklar “Cumhurbaşkanlığı Forsu”nda belirlenen imparatorluklardır. Kapaktaki bu figürle Türkiye Cumhuriyeti’nin zihnî anlamda 1071’de kurulmadığı ifade edilmiştir.

Kitabımın kapağının fikrî tasavvuru tarafıma aittir.

Kitaptaki figür, kitabın ideolojisinin sembolüdür. Bu ideoloji kısaca şöyle ifade edilebilir:

Türkiye, yaydaki (Tanrı iradesindeki) ok gibidir.

Allah’ın ordusu, güneştir. Güneş, cihan hâkimiyeti mefkûresiyle hareket eden ordu-milleti ifade eder. Türkiye, Türkiye’den büyüktür.

Yay (Hilal), oku atmaktadır. Bu nedenle Allah’ın ordusu Türk’tür.

Hanif Türk Söyleşisi

Röportaj: Muaz Ergü

  1. Son zamanlarda kitaplarınızla, yazılarınızla, konuşmalarınızla teknik, medeniyet, tarih, Türk tarihi din alanlarında ezber bozucu, kahir ekseriyetin benimsediği kalıp düşünceler dışında önemli şeyler söylüyorsunuz. Bu zamana kadar sizin söyledikleriniz genelde Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisinde düşünülüyordu. Siz bu çizginin dışında olduğunuzu belirtiyorsunuz. Öncelikle Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türk kimliği Osmanlı toplum düzeninden hareketle tartışılıyor. Bu kimlik 1699’dan itibaren Batı karşısında yenilmişlik psikolojisi ile ıslahat, teknoloji transferi, modernleşme gerekliliği fikriyle uyanmaya başladı. 1789 sonrası Arap, Arnavut ve diğer milliyetçilikler karşısında da anti-tez olarak bir Türk milliyetçiliği gelişti. Meseleye buradan başlamak gerekir.

Dikkat edilirse Nurettin Topçu-İsmet Özel fikriyatında tarih Oğuzların ardılı olarak Türkiye-Anadolu’ya gelir. Oysa “Hanif Türk” kavramlaştırması “Yafes’in oğlu Türk soyu”na ait bir tarih okuması yaparak Kıpçak, Peçenek, Uygur, Tatar, Kırgız boylarını da hesaba katıyor. Böyle olunca “Türk vatanı Türk milletini yarattı” diyen Yahya Kemal’in tarih görüşünü farklı vurgularla yeniden ifade eden Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in “Türk” tanımı tartışmalı oluyor.

III. Selim devrinden (1789-1807) ve II. Mahmud devrinden (1808-1839) itibaren siyasal ve hukukî yenileşme hayata geçirildi. Ancak Osmanlı toplum düzeni bozulduğundan bu ıslahatlarla bir netice alınamayacaktır. “Osmanlı toplum düzeni nedir?” diye sorulacaksa, bunun cevabı 1299-1492 arasında güçlü bir şekilde tatbik sahası bulan “Dirlik Sistemi”dir. Bu sistem “Türk iktisat rejimi” idi.

Klasik Osmanlı toplum düzeninin temelini oluşturan “dirlik sistemi” II. Mahmud döneminde kaldırıldı. Vezir Lütfî Paşa’nın (1488-1563), Âsafnâme adlı eserinde düzenin daha erken dönemde bozulduğu ifade ediliyor. Lütfî Paşa, “Vezirin kendi adamlarına zeâmet vermemesi gerekir” der. Yani Osmanlı dirlik düzeninin bozulması sadece sipahi ordusunun yeniçerilik karşısında zayıf bırakılmasıyla ilişkili değildir; dirliklerin rüşvetle hak etmeyen kişilere verilmesini de içerir. Lütfî Paşa, “Haramzâde ve hırsızların suçlarını, hediyeler yoluyla kurtarmaktan sakınmak gerekir. Rüşvet, devlet adamı için ilacı bulunmayan bir hastalıktır” eleştirisinde bulunur.

Nurettin Topçu’nun getirdiği iktisadî düzen toplumun eğitim yoluyla kalkınmasında “öncü kadro”nun öğretmenlerden teşekkül etmesini teklif etmekteydi. Öğretmenler, toplumun rehberleri olacaktı. Topçu’nun köylü üreticiyi tabana yerleştiren ve idealist öğretmeni yönetici kadroya dönüştüren modelini Selçuk-Osmanlı iktisadî düzenini yeterince tetkik etmeden ileri sürdüğünü ifade edebiliriz. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu kitabında fethedilen toprakların kıymetine göre timar’a ayrılarak askerî vazife mukabilinde sipahilere verilmesi usûlünün Selçuk zamanında görüldüğünü, Osmanlı devletinde de devam ettiğini belirtir. XV’inci asırda Osmanlı devletinin gerek siyasi yükselişinde gerek iktisadî refahında bu tımarlı sipahilerin büyük rol oynadığına işaret eder. Türklüğü timar düzeni esasıyla açıklayan bir teori gelişmemiştir. Ben, metinlerimde bu zaviyeden bir bakış geliştirdim.

Dikkat edilirse Nurettin Topçu, kurulmasını istediği iktisadî düzeninin üretici zümresini “köylü sınıfa” dayandırmak istedi. Oysa Osmanlı’nın “köylü” sınıfı yoktur. Osmanlı’da reâyâ denilen, “askerî tarım” düzenine bağlı üretici toplum bulunmaktadır.

Bu noktada şu belirlemeyi yapalım:

İsmet Özel Üç Mesele’de “önce Müslüman bir topluma erişelim, sonra bu toplumu güçlendirmeyi hedefleyebiliriz” demekte, bir iktisadî-sosyal düzen teklifi getirmemekteydi.

Nurettin Topçu’nun ise “öğretmen-köylü” zümrelerinden oluşturduğu toplum ülküsünün 1990’lardan itibaren Türkiye’nin sosyo-ekonomik gerçekleriyle ilişkisi kalmamıştı. Türkiye’de nüfusun artışı yanında kır-kent dengesi bakımından büyük bir toplumsal değişim yaşanmıştı. Nüfus hızla kentleşiyor, teknolojiyle yeni kültürler ediniyor ve geleneksel değerlerini kaybediyordu. 1950’de 21 milyon nüfuslu ülkenin %75’i köylü idi; 2010’da 74 milyon nüfusun %75’i kentli oldu.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel, dert edindiğim “mesele”nin anti-teknolojist nazariyesini inşa etmek yönünden beni beslemekteydi. Yani Topçu-Özel çizgisinden etkilenmemin gerekçesi anti-teknolojist dünya arayışı idi. Ancak Nurettin Topçu ve İsmet Özel’den bir hususta bütün teorik dünyamı etkileyen kopuş yaşıyordum: Azgelişmişlik Üstünlüktür kitabım aynı zamanda İbn Haldun eleştirisiydi. Oysa Topçu-Özel, “teknoloji eleştirisi” yaparken biri köycülüğe, diğeri kent ve medeniyet karşıtlığına yönelmekteydi. Ben ise Fârâbî’den etkilendiğim için “şehir” teorisine yakındım.

Benim metinlerimde “köy” vurgusu, iki amaçla ileri sürülmüştür: 1) Türk’ün iktisat düzeni timar sistemidir. Bu ise endüstri toplumuna akarak gerçekleştirilemez; 2) Kent-kır diyalektiği ile Türk toplumu okunamaz. Bizim tarihimiz “şehir” (medine) ile başlamıştır.

Bu iki öncülden hareketle hem Namık Kemal-Mehmet Âkif-Sezai Karakoç çizgisinin “kalkınmacı/sanayileşmeci/teknolojik uygarlık” tasavvuruna karşı koyuyor ve hem de Nurettin Topçu-İsmet Özel’in kent ile kır arasında sadece bize ait “Medine” tasavvurunu hatırlamayan anti-teknolojist düşünsel tutumlarına itiraz ediyordum. Namık Kemal’in “Osmanlılık” bilinci ile Sezai Karakoç’un “İslâm Milleti” bilinci aynı kimliğe çıkmaktaydı. Mehmet Âkif, bu iki kavramlaştırmayı birbirine eklemekteydi. Âkif’in şiirini Namık Kemal ve Sezai Karakoç metinleriyle kıyaslayarak okuduğunuzda aynı mecranın sesi olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır:

“Ne Araplık ne de Türklük kalacak, aç gözünü! / Dinle Peygamberi zîşânın ilahi sözünü. / Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der delidir. / Arap’ın Türk ise hem sağ gözü hem de sağ elidir. / Veriniz baş başa, zira sonu hüsranı mübîn, / Ne hilafet kalıyor ortada, billahi ne din! / Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor, / Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.”

Namık Kemal-Mehmet Âkif-Sezai Karakoç çizgisi “medeniyet” tasavvuru bakımından da benzeşmektedir. Bu üç müellif de Batı’nın teknik-bilimini alarak sa’y u gayretle Batı uygarlığını aşacak bir topluma varmak istedi. Ancak Namık Kemal’in “Osmanlılık” kimliği Arnavutluk, Arabistan ve Mısır isyanlarında tükendi. Mehmet Âkif’in “Türk Arapsız yaşayamaz” sözü, Arap isyanları neticesi berhava oldu. Sezai Karakoç’un “İslâm milleti” ve “İslâm ortak pazarı” söylemlerinin ise günümüz Arap devletleriyle Doğu Akdeniz’de, Libya’da yaşadığımız mücadele nedeniyle gerçekleşmeyeceği açığa çıktı.

Diğer tarafta, Topçu-Özel çizgisinin timar hakkında ufka bakan bir sözü yoktu.

İsmet Özel 2001’de Yeni Şafak’ta timar hakkında Sanayi ve Finans Alanında Tımar başlıklı bir metin yazdı. Fakat bu yazının asıl vurgusu “Federal Almanya’nın özelleştirme uygulaması sırasında fabrikaları sattığı iş adamlarına ileri sürdüğü şartlar”dı. İsmet Özel’in timar’a ilişkin bu yazısının Osmanlı’nın timar sistemi ile ilişkisi kurulamayacaktır. Zira timar düzeni, bir ekonomik program değil, bir gaza milleti tasavvuru idi. Nurettin Topçu’nun da “köycü sosyalizmi”nin timar düzeniyle hiç ilişkisi bulunmuyordu.

Diğer taraftan Topçu’nun şehre ve ticarete karşı menfi yorumları bulunmaktaydı. Oysa benim metinlerimde fütüvvet, ahîlik, herif (hırfet ehli), bacıyân-ı rûm, kesb ehli (kazanç erbabı), iktisat nizamı, adalet dairesi gibi kavramlarla hem şehir inşası teklif ediliyor ve hem de esnaf/zanaatkâr zümrenin muhafaza edildiği bir dirlik düzeni arayışına işaret ediliyordu.

Sonuç olarak, Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in anti-teknolojist söylemleri ile benzer söylemler geliştirmem çoğu kişi tarafından aynı çizgide yer aldığım algısına neden oldu. Oysa Kenti Durduran Şehir kitabım Nurettin Topçu ile bağdaşmayan bir düşünceye talip olduğumu gösterir. Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası kitabım da İsmet Özel’in Üç Mesele kitabıyla aynı mecrada durmadığım konusunda fikir vermeliydi.

2. Sizin Nurettin Topçu, İsmet Özel çizgisine Türklük meselesinde de eleştirileriniz var. Her iki müelliften ayrıldığınız noktalar nelerdir?

Şimdi öncelikle Topçu-Özel çizgisinin temel karakteri 1071 vurgusudur. İsmet Özel açıkça 1071 dememiştir belki. Ama 2005’te SKYTURK konuşmasında ““Dünyada Türklerle Avrupa arasında bir mesele var. Bu 11. yüzyılda belirginleşmiştir” dedi. Bu yorum doğru değil. Zira, İsmet Özel Mısır’da ed-Devletü’t Türkiye (Memluklar) adında bir devlet kurulduğunu ve Mısır’ın “Türkiye” olduğunu hesaba katmamaktadır. Yani Osmanlı, adı Türkiye olan bir devleti yıkmıştır.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel, “Türk” denince Oğuz boyunu anlıyor gibidir. Eğer “Türkler İslâm Devleti kurarak tarihe 1071’de çıktılar” denecekse bu tashih gereken bir yargıdır. Tolunoğulları Devleti (868-905) Müslüman-Türk devletlerinin ilkindendir. Dolayısıyla “Türk, kafirle çatışmayı göze alan demektir” ifadesi, Türklerin sadece Oğuz boyu olmaması nedeniyle hatalıdır. Eğer “Türk, kafirle çatışmayı göze alan karakter” demek ise, Osmanlı niçin ed-Devletü’t Türkiye isminde bir devleti yıkmıştır. İsmet Özel fikriyatında en bariz çelişki “Türk” adını Türkiye’ye (Anadolu’ya) hasrederek fikir geliştirmesidir. Bu perspektifle Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan millet parçası olan akrabalarımız, nasıl tanımlanacaktır? “Türk” bir milletin adıdır. Yani bir “karakter” değil, 15.000 yıllık “töreli toplum”dur.

İsmet Özel, bazı metinlerinde “Türk, török’ten gelmedir” demekte ama son tahlilde yeniden “Türk, karakterdir (seciyedir)” demektedir. Nurettin Topçu’nun da çelişkisi, atası-dedesi Yafes’in oğlu Türk adlı kişiye dayanan bir milleti “Müslüman olunca Oğuz’a Türk-men” dendi” diyerek tanımlamasından ve bu milletin eski tarihini “şaman” görmesinden gelmektedir.

Türklerin eski dininin “şamanizm” olduğu iddiası epeyden beri kabul görmemektedir. Zaten şamanlık bir “din” değil, şifacılıktır, mistikliktir. Topçu’nun Türklerin eski dini hakkındaki önyargısından beslenen “kırılmış tarih” perspektifi oldukça radikaldir. Topçu der ki: “Türkler şaman, çoban ve tüccardı, Anadolu’ya Müslüman olarak geldiler ve Hititlerden çiftçilik öğrendiler.” Nurettin Topçu, fütüvvetnâmelerde Hz. Peygamber’in (asv) tüccarların piri sayıldığını hatırından çıkarmıştır. Topçu, Türklerin çobanlığının “at çobanlığı” olduğunu da fazla tefekkür etmemiş gibidir. Türkler atları için demirden nal, üzengi, gem imal etmişti. Nurettin Topçu’nun Türk tarihine İbn Halduncu bakışı, onun milletimiz hakkında doğru değerlendirmeler yapmasına mâni olmuştur. Kur’an’da “(Öyle) Adamlar var ki ne ticaret ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz” (24 Nur 37) ayeti tüccarlara işaret etmektedir. Nurettin Topçu, köycü sosyalizmi teklif ederken tüccar zümresine haksızlık ediyor.

3. “Nurettin Topçu’nun ve İsmet Özel’in “Türk” tanımlamalarına hangi kriterle katılmadınız?

Aslında bu sorunuzu yukarıda kısmen cevapladım. “Türk kimdir?” sorusuna Nurettin Topçu “Müslümanlaşarak Anadolu’ya gelen Oğuzların Kayı boyu” cevabını verirken İsmet Özel “Biz Türkler önce Küçük Asya’yı, ardından Balkanları Darü’l İslâm kılarak vatan kavramıyla tanıştık” diyerek territoryal bir kimliğe vurgu yapar.

İsmet Özel’in “Türk” kimliği hakkında belirlediği kriter Anadolu’da mukim olmak dışında, Osmanlı Devleti’nin varlığını esas alan “Müslüman Türk”ün varlığı ile kayıtlı gibidir. Müellife göre “Tarihin bir evresinde Asya bozkırlarında yaşayan insanlar Müslüman oldukları zaman bunlar Türk olmadılar. Ne oldular? Kırgız oldular, Özbek oldular, Azeri oldular, Tatar oldular, Başkırt oldular.” İsmet Özel’in bu ifadesi çok gariptir. Zira İsmet Özel, “Oğuzlar Müslüman olunca Türkmen oldu” da demektedir. Görüldüğü üzere İsmet Özel eski Türk boylarından sadece Oğuz’a Müslüman olduklarında “Türk” adını vermektedir. İsmet Özel bunu nasıl temellendiriyor? Çünkü diyor ki: “Biz Türküz. Çünkü Türklük bu topraklarda doğmuş bir şeydir. Ve Türklük bu topraklarda gayr-ı müslim dünyanın geriletilmesi suretiyle doğmuş bir şeydir. Yani Türklük bu topraklarda gayr-i müslim dünyanın geri adım atması, gayr-i müslim dünyanın etkinlikten mahrum bırakılması sûretiyle ortaya çıkmıştır. Timur Türk müdür, değil midir? Kesinlikle hayır! Timur Türklük muarızı bir zattır. En azından Mutezile olması sebebiyle Türk’e muarızdır.”

Şimdi İsmet Özel’in “Türk Anadolu’da doğmuş bir şeydir” ifadesinin tarihsel olgularla ters düştüğü açıktır. Diyelim ki Timur “Türk değil”dir. Peki, Timur’u Anadolu’ya çağıran Anadolu beğlikleri Ankara Savaşı’nda niçin Yıldırım Bâyezid’e karşı cephe almıştır. Bu beğlikler Türk müdür? İsmet Özel’in Türklük paradigması bu noktada tutarsız kalmaktadır.

Ayrıca Yıldırım Bâyezid’in ordusu içinde 20.000 kişilik SIRP kuvveti de vardır. Yani bu savaş Osmanlı’nın Sırp kuvvetlerle birlikte Türk Beğliklere karşı gerçekleştirdiği bir çatışmayı ifade etmektedir. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nin sultanı Yıldırım Bâyezid’in merkeziyetçi politika yürüttüğünü ve Anadolu’daki “Türk” devletleri (beğlikleri) ile savaştığını anlatır. İnalcık diyor ki, “Yıldırım Bâyezid, Timur’a ve Memlûklere karşı çıktı. Halifeden resmen Sultanu’l Rûm unvanını aldı ve Selçukluların varisi olmak istedi. Kapıkulu askeri 7.000’e çıkarıldı. Beğlikler ona cephe aldılar.” Yıldırım Bâyezid’in Konya’da uyguladığı savaş esiri muamelesi de “Türklük” bakımından tartışmalı sayılmalıdır. Çünkü Bâyezid, Konya’yı istila ettikten sonra Karaman oğlu Alaüddin Beğ’in başını kestirip, mızrağa taktırarak şehirde dolaştırmıştır. Görüleceği üzere İsmet Özel’in “Kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir. Müslüman olmayan Türk olmaz” şeklinde tanımladığı “Türk”ü, Osmanlı Devleti’nin merkezileşme siyaseti ekseninde anlamlandırmak mümkün değildir.

Gerçekte “Türk” kimliğini “kafirle çatışmayı göze almak” şeklinde tanımlamak iki sebeple tarihle bağdaştırılamaz: 1) Müslüman Türkler, Müslüman Türklerle savaşarak onlarca devlet yıkmıştır. Bu hususta Yıldırım Bâyezid bir örnek olduğu gibi, II. Mehmed ve Yavuz Selim de örnektir. Sultan I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bâyezid, Alaüddin Bey’in başını kestirerek şehirde dolaştırmaktadır. Peki Alaüddin Bey kimdir? I. Murad’ın kızı Melek Hatun’un (Nefîse Sultan) eşi. Yıldırım Bâyezid’in, başka bir Müslüman Türk Devleti’nin sultanını (Alaüddin Bey’i) idam etmesi belki anlaşılabilecektir. Ancak onun başını mızrağa taktırıp şehirde dolaştırması izah edilebilir değildir; 2) Osmanlı sultanları ne zaman merkezîleşme siyaseti gütmeye başlasalar “Türk töresi”nden kopmayı meşrulaştıran “Devletin âli menfaatleri” devreye girmektedir. Aynı yüce menfaatler gayri Müslimlerle ittifaklar kurmayı da onaylamaktadır. Yıldırım Bâyezid’in Haçlılarla savaşması eğer onu “Türk” yapmaktaysa, Sırplarla işbirliği yaparak Anadolu’daki Türk devletleriyle savaşması nasıl anlaşılacaktır?

İsmet Özel, Timur’un “Türk olmadığı” yargısında olduğuna göre Yıldırım’ı “Türk” hanesine yazmış görünmektedir. Türk’ün “török” yani “töreden türemiş toplum” olduğunu ifade eden İsmet Özel’in söylemlerinin Osmanlı tarihinde merkezîleşme siyaseti yürütülen dönemlerde işaret edebileceği bir “töre” görünmemektedir. İsmet Özel “Türk, Türkiye’yi, Türkiye Türk’ü yaptı. Bir kez Türkiye doğduktan sonra dünyanın herhangi bir yerinde bulduğumuz her sağlam Müslüman orada bulduğumuz Türk’e delil teşkil ediyor” derken territoryal devletlû Müslüman milliyetçilik imal etmekte ve sadece Anadolu’ya münhasır bir “Türk” kimliği inşa etmektedir.

İsmet Özel’e göre “Türklüğümüzü kafatasımızdan, derimizin renginden, boyumuzdan boşumuzdan, endam ve kırıtışımızdan değil, sadece ve sadece Müslümanlığımızdan aldığımıza kanaat getirmeliyiz.” İsmet Özel’in “soya dayanmayan Türklük” nazariyatı, Horasan’dan gelen Türkmenlerin görece “günahkâr” hayatlarına rağmen Anadolu ve Balkanlarda gaza peşindeki fütuhatlarını anlamlandırmakta güçlük çekecektir. Bu milliyetçiliğin içeriğini inşa eden fıkıh, İmam-ı Âzam’ın Fıkhu’l Ekber risalesi ile bağdaşmamaktadır. İsmet Özel, “İskilipli Atıf yazdığı ilmihalde ‘Ramazan günü açıktan oruç yiyenin katli vaciptir’ diyor” ifadesini de nakleder. Bu ifadenin “iman dille ikrar, kalble tasdiktir” yolundaki Hanefi itikadını aşan bir yerde durduğu düşünülebilir. Türk’ün İskilipli Atıf’a izafe edilen bu beyanla (ki, Mızraklı İlmihal’de benzeri ifadeler vardır) ilişkisi nasıl sağlanacaktır?

Nurettin Topçu da İsmet Özel gibi Türk kimliğini territoryal Müslüman milliyetçilik esaslı olarak anlamaktadır. Topçu der ki, “Türk İslâm dininde kendini buldu; kendi cevherini belirtecek hayat unsurunu buldu. İslâmiyet Türk’e ilahî ruhu bağışladı.”  Nurettin Topçu’ya göre “İslâm’ın Türk ile birleşmesi, cihan tarihinin belki en büyük harikasını doğurmuştur.” Bu görüşüyle Nurettin Topçu’nun fikrinin İsmet Özel’den ayrıştığı görülmektedir. Ancak her iki müellif de Türklüğü “Anadolu’yu vatan kılan” bir kimlikle izah etmekte, İslâm ile Anadolu’daki Türklüğü özdeş görmektedir. Nurettin Topçu bir yandan sipahileri Müslüman Türk’ün asıl askerî gücü sayar, yeniçeriliği devşirme kökeni nedeniyle “yabancı” görür, diğer yandan Türk ordusunu “Bektaşi tarikatına bağlanan Türk ordusunun hedefi cihattı” diyerek över. Oysa Ahmet Yaşar Ocak’ın da ifade ettiği üzere Bektaşilik tımarlı sipahilerin değil yeniçerilerin tarikatıdır.

Nurettin Topçu ve İsmet Özel’in “Türk” tanımlamalarına yukarıdan beri gösterdiğim gerekçeler kapsamında müelliflerin görüşlerindeki çelişkiler nedeniyle katılmadım. Bu çelişkiler şöyle sıralanabilir:

a) Nurettin Topçu “Türk” kimliğini “Oğuz” boyunun alt kimlik adı olarak tanımlamış oldu. Ona göre Oğuzlar Müslüman olunca “Türk” gerçek değerine kavuştu. Oysa “Türk”, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Tatar, Kırgız, Türkmen gibi boyların birliği yani millet üst kimliğidir.

b) İsmet Özel, Türk’ün coğrafyayı daru’l İslâm kılan bir kimlik olduğunu ifade etmektedir. “Türkiye” adının İstiklâl Savaşı ile kazanıldığı görüşündedir. Bu değerlendirme Mısır’da Memlûklular tarafından kurulan ed-Devleti Türkiyye adlı devletin varlığı nedeniyle hatalıdır.

c) İsmet Özel’e göre “Türk, İslâm ile kazanılmış bir addır.” Bu ifade de Göktürk yazıtlarında “Türk” adı geçmesi nedeniyle tutarlı görülemez.

d) Nurettin Topçu’nun “İslâm öncesi Türk şamandı; bu beden İslâm ile ruha kavuştu” ifadesiyle eski Türklükle soy bağını kestiği görülmektedir. İsmet Özel ise “Türk bir kavim adı değildir” ifadesiyle soya dayanan bir Türk varlığını reddetmektedir. Türk’ün eski tarihinin yok sayılması tarihsizlik demektir.

e) Nurettin Topçu’nun eski Türklerin “göçebe olduğu” düşüncesi, son derece hatalı bir yargıdır. Eski Türklerin bilinçli şekilde şehirde oturmadığı hususu Orhun kitabelerinde savaş stratejisi ve “uygarlaşma” tehdidi gerekçesiyle izah edilmiştir.

f) İsmet Özel’in “Türkçe Kur’an-ı Kerim’den doğdu” ifadesi de tartışmalıdır. Zira diller, kavimleriyle yaratılmakta olduğuna göre İsmet Özel’in “kavimsiz bir Türklük” inşası Türkçenin taşa kazınarak kendi varlığına işaret etmesi nedeniyle zayıf kalmaktadır.

g) Gerek Nurettin Topçu gerekse İsmet Özel Türklerin hayata koyduğu timar sisteminin kaynağının “töre” olduğu hususuna kendi teorilerinden bir izah getirememektedir. Türklerin devlet teşkilatlanmasının Hz. Peygamber öncesi bir tarihe ait olduğu açıktır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn dönemlerinde tatbik edilen ikta rejimi, eski Türkler tarafından uygulanmaktaydı. Buna göre Türklük Kur’an’dan çıktıysa, olgusal ve tarihsel olarak Türk’ün devlet teşkilatlanmasıyla toprak rejiminin de Hz. Peygamber’den öğrenilmesi gerekmez mi?

4. Anadolucuların tarih felsefesini yanlışlayarak yeni bir paradigma inşa ettim.” demekte ve “Hanif Türk” tarih tezini savunmaktasınız. Yeni bir anlayış ve yorumlama getirdiniz. Öyle ki bu teze Türkçülerden de İslamcılardan da eleştiriler geliyor. “Hanif Türk” tezi nedir? Sizin tezinizi varolan tezlerden ayıran özellikler nelerdir? Yeni Paradigmayla neler kastediyorsunuz?

Aslında yukarıdan beri “Hanif Türk” tezini dolaylı da olsa anlatmaktayım. Sorunuza ayrıntılı cevaplar vermek söyleşi sınırlarını aşmaktadır. İleri sürdüğüm tarih tezinin dört temel hareket noktası var: 1) Bütüncül bir tarih tezi inşa etmek; 2) Nübüvvet tarihi içinde Türk tarihini inşa etmek; 3) Hanifliğin Araplara mahsus kılınamayacağını, Hz. İbrahim’in dini olarak Türklerin içinde de Hanifliği benimseyen bir şecere bulunduğunu göstermek; 4) Türk’ün asgari 15.000 yıl önce Hz. Nuh’un gemisinden indiğini, Anadolu’nun kendisine Hz. Nuh tarafından timar/ikta olarak verildiğini, Allah’ın ordusu kılındığını belirlemek.

Türkiye’de tarih yorumları Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken yaşanan siyasî taraf almalar vesilesiyle çatışmacı ve rövanşist yaklaşımlarını sürdürüyor. Örneğin İslâmcılar Kemalist tarih tezini enine boyuna kritik ederek bir “medeniyet tarihi” yazmamıştır. Dolayısıyla “Türklerin menşei Etiler, Etrüskler, Sümerlerdir” gibi söylemler “ulus-devlet inşası” suçlamasına uğramaktadır. Nihâl Atsız da Kemalist modernleşme programının Batı ile entegrasyon hedefi belirlediğini ifade etti ve “Türklüğün menşei Anadolu’nun Bizans, Hitit uygarlıklarında değil Asya-anavatan’da Türk ırkının kurduğu uygarlıklarda aranmalıdır” mealindeki söylemi geliştirdi. Hanif Türk paradigması bu siyasi ihtilaflara mesafeli bir tarih inşası peşindedir. Türk’ün anavatanının Anadolu olduğunu ileri süren Hanif Türk paradigması, Allah’ı birleyen Türklerin tarih içinde Asya bozkırlarına da Avrupa içlerine de yerleşerek devletler kurduğu düşüncesini savunur.

Türkçenin konuşulduğu Turan İli’ni gözeten bu paradigma, sağ-sol, Sünnî-Alevî, Osmanlı-Cumhuriyet, ulus-millet, ırk-din gibi çatışmaları aşmak istemektedir. Bu anlamda Hanif Türk tezi, Anadolucu bir tez ise de Türklüğü Anadolu’ya sıkıştırmış bir nazarı ifade etmemektedir. “Milleti devlet inşa eder” fikrinden hareket eden kimi yorumcuların (Sadri Maksudi Arsal, Teoman Duralı) aksine “Devleti inşa eden Türk milletidir” fikriyle düşünce üretmektedir. Bu haliyle devlet, milletin cihazı haline gelmektedir. Nitekim Orhun yazıtlarında da Hakan “açları doyurarak, yoksulu giydirerek, az milleti çok ederek” davranmakta ve milletin cihazı olan devlet telakkisine uygun bir örgütlenmeyi gerçekleştirdiği oranda “kut sahibi” kabul edilmektedir.

Bu kapsamda Hanif Türk paradigması Osmanlı Devleti’nin hakanlarının “Türk cihan hâkimiyeti” mefkûresinde yer yer hata yaptığı kanaatindedir. Türklükte asıl olanın ırk/soy/kavmiyet değil “Allah’a kulluk” olduğunu ortaya koyan en önemli temsili “Oğuz Destanı”nda gören Hanif Türk paradigması “Türk Allah’a isyan konusunda asabiyete ittiba edilmez” görüşüne bağlıdır. Oğuz Kağan’ın Hz. İbrahim’e iman ederek tevhid dinine girdiği düşüncesi Hanif Türk paradigmasının kalkış noktasıdır. Bu yaklaşımın bir benzeri Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucu atası Selçuk Beğ’in hayatında görülmektedir. Selçuk Beğ’in Hz. Peygamber’in risaletine inanması ve ata bir kardeşleriyle savaşması Türk’ün tarih içinde nübüvvet hizmetinde yer alarak istikamet tutturduğu bilincinin bir örneği sayılmalıdır. Bu örnek aynı zamanda Oğuz Destanı’nın içeriğindeki “Hz. İbrahim’e bağlı Hanif ordu” tasavvuruyla mutabıktır: Selçuk Beğ Müslüman olduktan sonra Oğuz Yabgu Devleti ve gayri Müslim Türk boylarıyla irtibatını kesti ve onlara karşı sürdürülen cihad harekâtına katıldı. Selçuk’a bağlı Oğuzlar bu tarihten itibaren gayri Müslim Türkler’e karşı seferler gerçekleştirdi.

Selçuk Beğ’in tıpkı Hz. İbrahim ve Oğuz Kağan gibi Hanif-İslâm’a bağlanarak en yakın akrabalarıyla, karındaşlarıyla savaşa girmesi Türklüğün “itikadî bir soyculuk” inşa ettiğini göstermektedir. Selçuk Beğ’in Türk devlet töresini de Oğlu Mîkâil’in şehit düşmesi üzerine torunlarına (Tuğrul ve Çağrı Beğler) öğretmesi Türklüğün siyasal ufkunu inşa etmektedir.

Çağrı Beğ, Tuğrul Beğ’in ağabeyi olmasına ve askerî anlamda üstün vasıflarına rağmen sultanlığı kardeşine bırakmıştır. Bu feragatin pek çok izahı yapılabilecekse de Selçuk beğlerinin “kurultay” topladığı hususu da dikkate alınmalıdır. Bu kurultay gerekli değerlendirmeleri yapmış, sultanlığa Tuğrul Beğ’i seçmiştir. Türk devlet töresindeki bu ilkenin Hz. Peygamber’in vefatından sonra toplanan kurultayda halife seçiminde gerçekleştirildiği yorumu da yapılabilecektir. Türk töresinin kaynağı, Hz. Nuh’un ve Hz. İbrahim’in misakından kaynaklanmaktadır. Türkler bu töreyi uyguladıkları sürece güçlü ve adaleti ayakta tutan devletler inşa etmiş, töreyi kaybettiklerinde ise devleti ayakta tutamamıştır. Bu anlamda Hanif Türk paradigması Osmanlı Devleti’ne topyekûn sahip çıkan ya da topyekûn reddi miras yapan bir nazariye değildir.  

İleri sürdüğüm tarih tezinin ikisine dair izaha yer verilmesi fayda verecektir:

a. Bütüncül Tarih Tezi:

Temellendirmeye çalıştığım tarih perspektifi, insanlığın tarihini Kur’an’daki nübüvvet tarihine göre yeniden okuma denemesidir. Hanif Türk’ün tarihi okuma biçimi, Türkçü, İslâmcı, Kemalist, Anadolucu tarih okuma paradigmalarının “İslâm’dan önce-İslâm’dan sonra” şeklindeki metodolojisinin pozitivist olduğunu ileri sürer. “İslâm Hz. Âdem’den başlamıştır” düşüncesine sadık birinin “İslâm’dan önce Türk tarihi” şeklinde tarih okuması yapması mantıksal tutarsızlık ifade eder. Bilindiği üzere Comte’un tarih felsefesinde insanlık üç hal yasasına bağlanmakta ve teolojik dönem de üç basamakta incelenmektedir: a) Putperest, b) Politeizim (çok tanrıcılık), c) Monoteizm (tek tanrıcılık). Bu tarih görüşünde her toplum yüzyıllar içinde evrimleşerek zannî bilgi dönemlerinden, olgusal bilgi dönemine geçebilmektedir. Dolaysıyla İslâm dini, “İnsanlığın başında Âdem’e bilgiyi (esmae kulleha) öğrettik” dediğine göre Comte’un tarih felsefesinden hareket ederek milletimizin tarihini açıklayamayız. Oysa “Türkler İslâm’dan önce şaman idi” söylemi, Türkleri açıkça Comte’un “teolojik dönem toplumu”na fırlatmaktadır. Kur’an’da “her kavme peygamber gönderildiği” ifade edildiğine göre Nurettin Topçu ile İsmet Özel’in tarih felsefesinin bu ayete göre Türklüğü izah etmesi gereklilik olmaktadır.

Buna göre, benim “Hanif Türk” ile yapmaya çalıştığım şey ilk elde iki parçalı tarih perspektifini Kur’an’a izafe eden ideolojik perspektife itiraz etmektir. İnsanlığın başında Hz. Âdem’e bilgi öğretildiğine göre, Comte’un ya da Kant’ın, Rousseau’nun varsayımlarını kabul eden bir tarih felsefesiyle “eski Türkler şamandı” denilemeyecektir. Hz. Âdem, Allah’ın kendisine öğrettiği bilgiyi evlatlarına emanet etmiş ve tarih boyunca tevhide inanan bir şecere Hz. Nuh’a gelmiştir. Hz. Nuh’a inanan biri, Türklerin de bu atanın evlatları olarak tevhid gemisinden indiğine teslim olmak zorundadır. Bu vahyî hakikate rağmen Türklerin hüdayı nabit gibi “atasız/tarihsiz/nesepsiz varlığa çıktığı”na dair iddialar tutarsızdır.

b. Nübüvvete Bağlanmış Bir Tarih Tezi:

Hanif Türk kitabımda her ne kadar Türklerin Hz. Nuh’un torunları olduğu vurgusu hâkim ise de İsmail Hami Danişmend’in Türkler ve Müslümanlık-Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur kitabında, Vânî Efendi’nin Arâis’ül Kur’an adlı eserine atıf yaparak Türklerin Hz. İbrahim ile akraba olduğu tezine de yer vermiştim. Vânî Efendi, Türklerin Hanif olan Hz. İbrahim ile akraba olduğunu ileri sürer.

Bu tez Cahız’ın Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri kitabında da yer almaktadır. Cahız der ki, “Hz. İbrahim’in Kantûrâ bint Maftûn adında bie karısı daha vardı. Kanrûrâ’dan altı oğlu oldu. Bunlardan dördü Horasan’da yerleşip Horasan Türklerini meydana getirdiler. Vânî Efendi de Türklerin Hz. İbrahim peygamberin soyuna bağlandığını belirtir. Saltuknâme’de de Türklerin ata şecerelerinden bir kolun Hz. İshak’a bağlandığı görülmektedir. Dolayısıyla Hanif Türk tezi, “Türk diye bir kavim yoktur” söyleminin de “Eski Türkler peygambersiz bir şaman/putperest toplumdur” söyleminin de temelsizliğine karşı kendi köklerini arayan ve bunu nübüvvet tarihine bağlayan tarih inancıdır.

5. Son olarak neler söylersiniz?

Hanif Türk tezini milletimizin tarihinde yaşanan ideolojik çatışmaları aşmak ve gelişen dünya konjonktüründe Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden tarihe dönen Türkî-Turanî boyları ortak bir tarih fikri algısında birleştirmek üzere bir teori vermek kastıyla kaleme aldım. Bu tarih paradigmasının hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafyası ile Göktürk İmparatorluğu’nun coğrafyasını Lokman/İsra/İnsan surelerindeki tek Tanrıcı inancın ahlâk değerlerinde ve Hz. Peygamber’in de Medine’de tesis ettiği “millet” sistemiyle birleştirmektir.

Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethetme programı Yıldırım Bâyezid ve II. Mehmed’in siyasi ufku idi. Geliştirilen bu program fetihle neticelendi ama parçalanmış Türklüğe sebebiyet verdi.

Bununla ne demek istiyorum? Türk töresinde, “Hakan doğuda oturur, Yabgu batıda devletin genişleme siyasetini yönetir.” İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti’nin Türk politikası değişti ve Anadolu’daki Türkler İran’a kaçarak Safevî Devleti’nin kurdu. Diğer taraftan Anadolu Beğlikleri de küstürülmüş ve Türk dünyasının potansiyel gücü birbirini kırmıştır. Bu politik ufuklar Türk ordu-millet tasavvurunu da tasfiye etmektedir. Zira Osmanlı’nın kurucu millet topluluğu Selçuk muhafazasında Anadolu’ya sevk edilen Türk boylarıdır. Türkiye fetih sonrası bu insan kaynağını kaybetmiştir. Devlet de İstanbul’un fethinin neticesi ortaya çıkan merkeziyetçi bakış nedeniyle “devşirme ordu”ya ağırlık vermiştir. Eski Türklere önyargılı bakış nedeniyle gerek Nurettin Topçu gerek İsmet Özel bu olgusal gerçekliği aşabilecek bir “Türk” tanımı yapamıyor. Türklerin Anadolu’daki tarihini Nurettin Topçu 1071 ile ve İsmet Özel 11. yüzyıl ile kayıtlıyor. Oysa Hasan el Harakânî, Horasan’da doğmuş, 1033’de Kars cephesinde şehit düşmüş, o bölgede dergâhı olan bir derviştir. Harakâni, “Bu eve gelen herkese ekmeğini veriniz, inancını sormayınız” diyerek “açları doyuran yoksulu giydiren” Türklerin sembolü olmuştur. Bilindiği üzere, ahlâk “Allah’a şeriksiz iman etmek ve açları doyurmak, yoksulu giydirmek, ana-babaya merhamet etmek, akrabalığı tesis etmek, az milleti çok etmek” esasları üzerinde yükselmektedir. Bu değerlerin Orhun yazıtlarında da taşa kazındığı görülmektedir.

Hanif Türk paradigması, Türkiye Cumhuriyeti’nin aksakallılarına Orhun yazıtlarından okuyacağım şu beyanı hatırlatmaktadır:

“Ben Türk Bilge Kağan, sözlerimi işitin: Ey Türk halkı, Çin halkının tatlı sözlerine, yumuşak ipekli kumaşlarına kanıp, çok sayıda öldün. Türk beyleri Türk unvanlarını bırakmış, Çin unvanlarını alarak Çin hizmetine girmişler ve Çin Hakanına tabi olmuşlar. Ey Oğuz beyleri, halkı işitin: Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe senin devletini ve yasalarını kim yıkıp bozabilir? Ölecek halkı dirilttim, aç halkı doyurdum, çıplak halkı giydirdim, yoksul halkı zengin kıldım. Sayıca az halkı çoğalttım, güçlü devleti olandan daha iyi kıldım. Dört bucaktaki halkları hep kendime bağımlı kıldım. Türk halkını düşmansız kıldım, bu halkların hepsi bana bağımlı oldular.”

Okuduğum bu ifadelerle Allah’ın kitabında İnsan suresindeki “Onlar “Allah’a olan sevgileri için yoksulu, yetimi ve esiri karşılık beklemeden doyururlar.” ayetinin mesajı aynıdır. Türkler şaman ise Göktürk yazıtlarındaki “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” töresi nereden gelmiştir? Bu törenin kaynağı Hz. İbrahim’dir, Hz. Nuh’tur. Bu nedenle “Hanif Türk” paradigması eski Türklerin içinde Hanif-Müslüman ve töreli bir ataya bağlanış olarak anlaşılmalıdır. Hanif Türk, “Allah’ın ordusu” sıfatıyla hareket eden ve İslâm’da hayat (can), nesil (nesep, ırz), akıl, mal ve dinin korunması esaslarını toplum inşasının temeline yerleştiren Türk’e işaret etmektedir. Türk’ün töresi, “zarûriyyât-ı hamse, makâsıd-ı hamse”ye dayanan 15.000 yıllık ilkeleriyle din-devlet ilişkilerine istikamet verecek, ordu-milletin tesisine ruh üfleyecektir.

Şehir Kavramları 2: YURT

Önceki yazılarımdan birinde “konut” kelimesinin “geçicilik” anlamı taşıdığına işaret etmiştim. Bahaeddin Ögel “Türk Kültür Tarihine Giriş VII-Türklerde Ordu, Ordugâh ve Otağ” kitabında “KON” kökünden gelen “Konakçı Başı”, “Kondurucu”, “Konum”, “Konut” kelimeleri için İ. H. Uzunçarşılı’ya atıfla şöyle demiştir:

“Bunlar, Osmanlı deyimleridir. Bunlar padişahın tuğları ile otağını taşırlardı. Beylerbeyi rütbesinde olurlardı. Bunlara, otakçı da denirdi. ‘Konakçı’, Anadolu’da Adapazarı ve çevrelerinde konuğa yer hazırlayanlar için söylenen bir deyimdir. Konum: Yurt ve konak yeridir. Yurttaki insanlar da bu anlayışın içinde yer alırlar: ‘Ölüme türetti bu sayısız konumu’, denirken, daha çok içindeki ölümlü insanlar anlatılmak isteniyordu. ‘Konum’, Çağatay Türk kültür çevresinde de yer alır. Anadolu’da Tosya ve çevrelerinde, bir mevsim için durulan yerler için, ‘yörük konumu’ denir. Konut: Bir ev, yurt ve mekandır. Bu dünya da öbür dünya da birer konut olarak sayılmıştır. Cennet de bir konut demektir. [Kutadgu Bilig’de]: ‘Tanrı (Bayat) sana iyi konutu (cenneti) nâsib eder’ [denmiştir]. Daha geniş bir yorumla, Tanrı senin iyi hareketlerinin cevabını (yanutı) iyi bir konutla, (cennet mekân) yapmakla verir, demektir.” (Ögel, 1991: 143-144).

Ögel’in bu açıklaması nedeniyle “yurt” kavramını “konut” kavramından tefrik etmek kaçınılmaz gibidir. Nitekim Abdurrahman Deveci “yurt” kavramı hakkında şöyle izah verir: “Türkmen çadırı genelde Türkistan’da Yurt adıyla bilinen silindirik veya yuvarlak çadırlar içinde yer alır. Ancak Türkistan’ın bütün yerlerinde her zaman Yurt sözcüğü çadır için kullanılmaz. Kazaklar Yurt sözcüğünü kullanılıyorsa, Kırgızlar çadırlarına Boz Üy derler. Türkmenlerin arasında ise “yurt” genel bir sözdür. Türkmen dilinde yurdun şunun gibi anlamları bulunur: ülke, mülk, ev. Türkmenler çadırlarına ‘yurt’ da denir fakat bugün ‘öy’ veya ‘ağaç öy’ (Ev, Ağaç Ev) sözcükleri daha da yaygındır (…) Türk dünyasından en yaygın olan çadır, ‘yurt’ adı verilen gövdesi silindirik, üstü kubbe şekilli çadırlardır. Türkmen çadırı da ‘yurt’ dediğimiz çadır türü içinde yer almaktadır. Bu çadırlar silindirik bir şekil meydana getiren alt gövde ile bunun üzerinde yer alan ve kubbeyi meydana getiren iki esas bölümden ibarettir. Bilimsel literatürde bunların ‘yurt tipi çadır’ veya ak öy olarak adlandırıldığını görüyoruz.” (Deveci, 2017: 443-444).

Abdurrahman Deveci’ye göre Yurt tipi çadırların iki temel özelliği vardır: a) Silindirik olmaları: Çadırların ana direkleri silindirik bir şekil oluşturur, ancak üzerlerine kamış ve keçe örtüldüğünde yuvarlak bir şekil bulurlar; b) Hepsinde aynı parçaların bulunması: Tüynük, işik, tarim, uk gibi parçalar hepsinde bulunmaktadır. Sadece bu parçaların adlarında farklılık yaşanır. Türkmencedeki “Tarim” yerine Türkiye’de “Kerege” terimi, Türkmencedeki “Tüynük” terimi yerine, Kırgızistan’da tündük,” Batı Türkistan’da “tüynük, tünlük” terimi kullanılır (Deveci, 2017: 444).  Deveci’ye göre Türkmen çadırının diğer çadırlardan önemli benzerlikleri ve farkları vardır. Diğer çadırlar genelde doğu yöne bakarken Türkmen çadırı 30 derece doğuya kaymakla, güneye bakar. Bunun sebebi, kuzey, doğu ve batı rüzgarlarından korunmak ve güney taraftan yukarıya çıkan güneş ışığından iyi bir şekilde yararlanmaktır. Kırgız ve Kazak çadırlarının üst tarafı konik şekillidir. Türkmen çadırının üst kısmının yuvarlak olması, onu diğer çadırlardan farklılaştırmaktadır. Türkmen çadırının kubbesinin yuvarlak olması göğü, gök kubbeyi ve gök tanrı inancını daha da iyi temsil etmektedir. Anadolu’da bulunan “toprak çadır” da yuvarlak kubbeye sahiptir (Deveci, 2017: 451).

Bahaeddin Ögel’e göre Yurt kelimesi önceleri “ev” anlamında kullanılmışsa da zamanla anlam genişlemiştir: “Eski Türkler de ‘yurt’ sözü, yalnızca ev ve çadır manasına gelirdi (…) ‘Yurt’ sözü genişlemiş, hayvanlarımızı otlattığımız otlakları içine almış ve bazen da kendi devletimizin veya imparatorluğumuzun sınırlarına kadar uzanmıştı.” (Ögel, 1978: 1).

“Yurt sözünün manasında sonradan epey değişiklikler olmuştur. Eski Anadolu metinlerinde (…) ‘oturulan yer’, manasına gelir. Bunun yanında yurtluk ise, ıkta yolu ile verilen bir arazi parçasını ifade ederdi. Yurtluk, hem bir ‘otlak’ ve hem de ekilen bir ziraat bölgesi veya köyler olabilirdi. ‘Yurtluk, ocaklık veçhile’ sözü ise, daha başka bir anlayış için kullanılıyordu. Yurt sözü ile, çadırların kurulmuş olduğu ‘oba bölgesi’ de kast edilmiştir. Mesela, Dede Korkut’daki şu cümle bu anlayış üzerine kullanılmıştır. ‘Gördi kim uçarda kuzgun tazı tolaşmış, yurtda kalmış, yurd ilen haberleşmiş.’ Kaşgarlı Mahmud’un verdiği, bir şiirdeki son satır da şöyledir: ‘Yurtı kalıp ağlayu.’ Brockelmann buradaki yurt deyişini, ‘vatan, heimat’ olarak tercüme etmiştir. Vatan denince hatıra, büyük bir bölge, bir otlak veya bir yayla gelir. Bunun yanında, çadırların bulunduğu obanın söz konusu edilmesi de düşünülebilirdi. Eski Türkçede yurt sözü, harabe ve yıkıntıya da denirdi. Görülüyor ki, bir kelimeyi kesin olarak manalandırmak doğru değildir. Harezmşahlar çağındaki sözlükler, moğolca nutuk sözünü, Türkçe yurt sözü ile karşılamışlardır. Nutuk, Moğol göçebelerinin gezindikleri, belirli bir otlak veya bölgeyi gösteren bir sözdür. Codex Comanicus’da ise yurt sözü, ‘oturulan ev’ karşılığı olarak kullanılmıştır.” (Ögel, 2000: 22).

Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” kitabının değişik ciltlerinde yer alan bu bilgiler birleştirildiğinde “Yurt” kelimesinin uğradığı anlam genişlemesi izlenebilmektedir. “Yurt” kelimesinin “beğ kesilmek” ile de ilişkisi var gibidir. En azından Bahaeddin Ögel’in metinlerinden bu anlama dair ilham alınabilmektedir. Nitekim Ögel’e bir şiiri analiz ederken konuyu “Yurd” kelimesine getirir:

“Ordhulanıp yüksek tagıg oglak çatar, / Uygur, Tatın yufka alıp, yumgın satar.”

“Yukarıdaki çok eski Türk şiiri, gerçi XI. yüz yılda derlenmiştir (…) Şiir, dağ tepesinde ‘yurt tutmuş’, yani ordulanmış olan bir adamı anlatıyordu. Diyordu ki, ‘adam o dağın doruğuna yerleşti. Kendisi bir hayvancı ve çobandır. Oğlak ve kuzu gibi hayvanları yetiştirir ve toplar. Uygurlar ile Tatlardan birçok şeyleri ucuz alıp pahalı satar.’ Fakat adam, yüksek dağın doruğuna ordulanmış, yani orada ‘yurt tutmuş’ idi. Görüş ve bilgilerimize göre bu adama, ‘ordulanmış’ denebilmesi için, onun hiç olmazsa bir ‘Bey’ olması gerekmekte idi, Beyin dağın doruğuna, kendi oymağı ile birlikte konmuş olması gerekiyordu. Yoksa tek bir kişi için ordulanmak sözünü kullanmak, herhalde biraz fazla idi.” (Ögel, 2000: 265).

Bahaeddin Ögel çobanlığın militer bürokrat bir niteliği olduğuna da değinir:

“Aslında çobanlar, köylerden veya çadır obalarından uzakta, yaylada yaşayan kimselerdir. Bugün Anadolu’da bunlar için küçük kulübeler yapılıyor ise de eskiden bunların çadır ve yurtlarda oturmaları akla uygundur. Ayrıca çobanlar, yalnız da değildiler. Baş çobanın yanında, diğer çobanlar, çoban yamakları ile süt sağanlar da bulunurdu. Mesela, büyük bir memur gibi olan Çoban Kara Beg’in emrinde, dokuz çoban bulunuyordu. Bu dokuz çobanın herbiri de bir yaylanın hâkimi gibi idi. Onların da maiyetlerinde bir sürü insan vardı” (Ögel, 2000: 16).

Bahaeddin Ögel’in yukarıdaki ifadelerini okuyunca eski Türk tarihindeki çoban iktisadının arazi yapısında timara benzer bir sistem inşa ettiği görülmektedir. Diğer ifade ile eski bir Türk’ün “yurt” adı verilen çadırının aslında bir toprak rejimi, toprak hukuku içerdiği dahi söylenebilecektir. İşte bu yorum, konut ile yurt arasındaki farkı da ortaya koymaktadır.

  • Deveci Abdurrahman, Türkmen Kültüründe Çadır, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research, Cilt: 10, Sayı: 54, ss: 433-452, 2017.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Köy ve Şehir Hayatı (Göktürklerden Osmanlılara), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 1, 2000.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Ev Kültürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 3, 1978.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Ordu, Ordugâh ve Otağ, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 7, 1991.