Skip to content

Posts from the ‘Türkçe’ Category

Hanif Türk Paradigması 4 (Kureyşli Olmak)

“Hanif Türk” paradigması bir tarih tasavvuru olarak “İslâm Öncesi Tarih” paradigmasına karşı cevap olarak yazılmıştır. “Tarih Hz. Âdem ile başlar, Hz. Nuh’tan gelen nübüvvet silsilesi Hz. Muhammed ile sona erer.” Veda Hutbesi’nin bize ilham ettiği “tarih tasavvuru” böyledir.

Veda Hutbesi’nde “Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder. Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir” buyurulmuştur.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber bu hutbeyi Arap kabilelerine irad etmiş ve “Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir” buyurarak Peygamberler Tarihi’nin perspektifini vermiştir. Başka bir ifadeyle Hz. Peygamber (asv) insanlık tarihini Hz. Âdem’den başlatıp Hz. Muhammed (asv) ile bitiren bir zaman tasavvurunu bize nakletmiştir. “Hanif Türk” de, Veda Hutbesi’nin temellendirdiği bu tarih felsefesinden hareket etmektedir. Böyle bir amaçtan hareket eden bu tefekkürün “Herkesi Türk yapalım” gibi bir mantığa sahip olmadığı bilinmelidir.

“Türk” dediğimizde sadece bir soya atıf yapmadığımızın anlaşılması gerekmektedir. Bizim nazarımızda “Türk”, nübüvvetle gelen “töre”ye tabi olan milletin adıdır. Türkler “töreli millet” olmak vasfıyla tarihe çıktılar ve Göktürk Yazıtları’nda da belirtildiği üzere “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, dağınık boy ve soyları toplayarak az milleti çok etmek” davasının neferi olarak devletlerini Allah’a adadılar. Bu haliyle Türk Milleti, “Gök Millet”tir. Tanrı’nın Halkı’dır.

Bütün uygarlıklar ve teolojiler kendi varlıklarını bir şecereye (ataya) dayandırarak izah etmektedir. Bu husus ed-Din olan İslâm için de vurgulanabilecektir. Nitekim Batı uygarlığı varoluşunu “ilkel-vahşi ata” tasavvuruna bağlamış, insanlığın mağaralarda yaşayan yarı-hayvan varlıkların töresiz/dinsiz/ailesiz olarak sürü halinde yaşamalarından türediğini iddia etmiştir. Uygarlığın bu yarı hayvan sürüsü içinden çıkan aklını kullanan, sosyal sözleşme yapabilen bir grup insanın başarısı olduğunu ileri sürebilmiştir. Böyle bir “uygarlık tarihi”nin Batı emperyalizminin Batı dışı toplumlara yönelmiş sömürgeciliği ve soykırımı meşrulaştırmayı amaçladığı söylenebilecektir.

Batılılar yaptıkları talanları şöyle savunmuşlardır: “Vahşi” bir insanlık kütlesi içinde bir zümre “aydınlanarak” “insan” haline gelmiş ve düzen tesis etmişse, kendisini (ve düzenini) tehdit eden kanun bilmeyen barbarlığa haddini bildirme hakkına sahiptir.” Bu teoriyi kabul edenlerin içinde Kant da vardır.

Anlaşılacağı üzere Batı’nın tarih perspektifini “vahşi, doğal durumda yaşayan yarı-hayvan sürüsü” tasavvuruna dayandırması, “insanlık aşamasına yükselen” toplumların Batı-dışı toplumlara yönelik işgal/talan/savaş/soykırımlarına meşruiyet sağlamak içindir. Batı, bu tarih tasarımı ile Batı-dışı toplumları yönetebilecek vasıfları kazandığını ileri sürmektedir. İşin aslı insanlar arasında düzen tesis edebilmek için bir yöneticinin veya yönetici bir zümrenin seçilmesi şarttır. Fakat bu seçim nasıl yapılacaktır?

“Hanif Türk” paradigmasını açıkladığım andan beridir “Allah katında üstünlük takvadadır” beyanı dile getirilmekte ve gündeme getirdiğim “Türk” tasavvurunun “ırkçılık güttüğü” suçlaması yapılmaktadır. Bu zevata şu soru sorulmalıdır: Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra henüz peygamberimizin naaşı defnedilmeden ashab arasında yapılan tartışma neyi ifade etmektedir?

Ensar içinde yer alan Evs ve Hazreç kabilelerinin liderleri Hz. Peygamber (asv) ve ashabına yurtlarını açtıkları, toprak verdikleri, açları doyurup yoksulları giydirdikleri için ümmeti yönetmeye en lâyık zümrenin kendileri olduğu iddiasıyla “Halife” seçmek istemiştir. Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) de bu seçimden haberdar olup Sakife-i Beni Saide toplantısına katıldıkları ve uzun tartışmalardan sonra “Araplar Kurey’e itaat eder” dedikleri bilinmektedir.

İmam-ı Âzam el-Fıkhu’l Ekber’de “Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi Ebu Bekir es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû’n-nûreyn, daha sonra Aliyyu’l Murtaza’dır. Allah onlardan razı olsun. Onlar doğruluk üzere olan, doğruluktan ayrılmayan, ibadet ehli kimselerdir. Hepsine de sevgi ve saygı duyarız” (Öz, 2010: 55) demektedir. İmam-ı Âzam’ın Hz. Peygamber’den sonra en faziletli insan olarak en başta Ebu Bekir es-Sıddîk’i işaret etmesi “İslâm hilafet teorisi”nin Veda Hutbesi’ne bağlanarak izahına imkân vermektedir. Böylece Hz. Peygamber’in “Allah katında takva sahipleri üstündür” beyanının siyasi alanı da belirleyebileceği ortaya çıkmaktadır. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in Ensar’ın önderlerinin halife seçme niyetlerine karşılık “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini delil göstererek itiraz etmeleri, İslâm siyaset teorisinin “demokratik” zihniyetlerle izah edilemeyeceğine delil sayılmalıdır. Gerçekten de “muttakiler üstündür” ifadesi aslında “demokratik” bir yönetim arayışını ilham etmemektedir.

M. Abdülmecit Karaaslan’ın makalesinde İmam Nevevî’nin (ö.676/1277), Sahih-i Müslim’in şerhinde, konuyla ilgili rivayetlerin sonunda şunları söylediği belirtilir: “Bu ve benzeri hadisler, hilâfetin Kureyş’e hâs bir durum olduğuna delildir. Onlardan başkalarını akdetmek câiz değildir. Sahabe ve ondan sonraki devirlerde bunun üzerinde icmâ edilmiştir. Kâdi İyâd (ö.544/1149); ‘Kureyşli olması şartı bütün âlimlerin görüşüdür. Sakife günü Ensar’a karşı Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), bu hadisi delil getirdiklerinde hiçbir kimse karşı çıkmamıştır” der” (Karaaslan, 2016: 66).

Karaaslan, “Ehl-i sünnet hukukçularının çoğunluğu halife olmak bakımından ehl-i beytten olmayı bir şart olarak öne sürmezken Kureyş olmasını bir şart olarak kabul etmişlerdir” der (Karaaslan, 2016: 65).

Hilafetin Kureyşli olması ile ilgili hadisin sahih olmadığına dair çalışmalardan biri Mehmed Said Hatiboğlu tarafından yapılmış ve “İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik” üst başlığı ile yayımlanmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam’ın mezhebi (Hanefîlik) Hz. Ebubekir’in hilafetini “Kureyşliliğe bağlaması” konusunda aksine bir görüş vermemiştir. İmam Maverdî’nin de el-Ahkâmu’s-Sultaniyye adlı eserinde Kureyşliliği “Hilafetin Şartları” içinde zikrettiği görülür:

“Halifeliğe ehil olanlarda aranılacak şartlar: g) Soy bakımından Kureyşli olmak. Zira bu hususta hadis-i şerif mevcuttur. Geçmişteki Müslümanlar bu konuda fikir birliğine varmışlardır. Hz. Ebu Bekir, Ensar’ın devlet başkanı olarak Sa’d b. Ubâde’ye biat etmesi üzerine Sakife günü Ensar’a Peygamber’in (asv) “Devlet Başkanı İmam Kureyş’tendir” hadis-i şerifini delil getirmiş, Ensar da ihtilafı bırakarak “Ebu Bekir’in rivayetini tasdik ettik ve teslim için bizden bir emir, sizden bir emir” fikrinden” vaz geçmiştir. Hz. Ebu Bekir’in “Bizler âmirleriz, sizlerse vezirlersiniz” sözünden memnun kaldılar. Peygamber de (asv): “Kureyş’i öne alınız, onu başkasına tercih edip, öne geçirmeyiniz” buyurmuştur. Bütün Müslümanlarca kabul edilen bu delile karşı bir şüphe mevcut değildir. Aksi bir rivayet, söz de yoktur” (Maverdi, 1976: 6-7).

Hz. Peygamber’in (asv) vefatından sonra “halife seçimi” meselesi, sosyo-politik bir durum ile veya Kureyş kabilesinin gücünün (asabiyetinin) Ensar’ın asabiyetinden (gücünden) yüksek olması ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak bu açıklama modeli de “fetihler vesilesiyle fevç fevç iman eden toplumların asabiyetlerinin güçleneceği dönemde niçin başka bir hilafet teorisi geliştirilmediği” sorusuna cevap veremeyecektir.

Şafiî-Eşari bir fıkıh âlimi olan Maverdî, 1058’de Bağdat’ta öldüğünde Abbasi hilafeti, devleti yönetmekteydi. Emevî Devleti’ni (661-750) mevalilere (Müslüman Türkler ve diğer Müslüman etniklere) dayanarak yıkan Abbasi Devleti’nin (750-1258) en azından dayandığı mevali asabiyet itibariyle başka bir “hilafet teorisi” getirmesi mümkün değil miydi?

M. Abdülmecit Karaaslan makalesinde hilâfetin Kureyşlilere mahsus olmasının, hilâfetin sıhhatinin şartı olmayıp önceliğin ve tercih nedenin olacağını söyleyen İslam âlimlerinin de bulunduğunu, Muhammed Hamidullah’ın bu hadisin bir emir değil de olacak şeyi önceden haber verme (tebşir)’den ibaret olduğu görüşünü kabul ettiğini belirtir. Yine Karaaslan, sonraki dönemlerde özellikle hilâfetin Osmanlıya geçmesiyle bu şartın gündemden düştüğünü ama buna rağmen bazı âlimlerin, hilâfetin Kureyşîliği üzerinde durduklarını ifade eder.

Karaaslan, “takvayı üstün tutan bir Kur’ân anlayışına, davası asabiyet ve ırkçılığı kaldırmak olan İslâm’a terstir” hükmünü benimseyen Mehmet Sait Hatipoğlu’nun ilgili nassları değerlendirdiğini, ilk halife seçiminde “İmamlar Kureyş’tendir” şeklinde Hz. Peygamberden menkul bir hadisin olmadığını, bunun Kureyş asabiyetinin dirilişi olduğundan bahsettiğini aktarır. Karaaslan bu fikre karşı “Hâlbuki bu ve benzeri hadislerin sahih olduğu kabul edilir. İbn Haldun da bu tür hadisleri sahih saymak dışında, o dönemde hilâfeti temsil açısından toplumsal olarak Araplar arasında şöhretli ve kuvvetli olanın (asabiyet) Kureyş olması sebebiyle bu şartın geçerli olduğunu kabul etmiştir” görüşünü ileri sürer (Karaaslan, 2016: 66).

Yukarıdaki tartışmada iki netice çıkmaktadır: 1) Hilafetin “Kureyşliliği” hakikattir ve bu hakikate dayanak olan hadis de vardır; 2) Hilafetin Kureyşliliği hakkında bir hadis yoktur. Sosyo-politik gerekçelerle Hz. Ebubekir-Hz. Ömer (ra) tarafından bu iddia ortaya atılmıştır.

Kanaatimce Türklerin Hz. Ali’yi (ö. 661) ve ardından Hz. Hüseyin’i (ö. 680) şehit eden Araplara karşı “İmamet Kureyştendir” hadisinin sahihliğini tartışmaması, “mazlumdan yana” seciyelerinden kaynaklanmaktadır. Türkler, Emevilerin Hz. Hüseyin’i ve yanında bulunan 70 kadar nüfusu bulunan ailesini Kerbelâ’da şehit ettiklerini görmüşlerdir.

Bu hadise üzerine Ehl-i Beyt evlatları Horasan’a hicret etmiştir. Hukukta “katil kasten öldürdüğü babasının mirasına mirasçı olamaz” hükmü bulunduğundan Emevîlerin “Kureyşlilik” iddiası düşmüştür. Bir ordu-millet teşkilatlanması olan Türklük, Ehl-i Beyt İmamlarına kız (gelin) vererek bu nesepten gelen evlatların “Türk” olması gerçeğine dayanmak istemiştir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin “İmamet Kureyştendir” hadisine dayanmaları, Hz. Ali-Hz. Hüseyin soyu ile akrabalık tesis ederek “Kureyş soyuna” dahil olmalarından kaynaklanmaktadır. Türkler, bu akrabalık nedeniyle Kureyş’tendir. Ancak İslâm siyaset felsefecileri anti-Türk duygular nedeniyle meseleyi bu açıkladığımız izah modelinden ele alamamıştır.

Kureyş’in nesebi nübüvvet tarihine bağlanmaktadır. Bu nesepte zina görülmemiştir. Dikkat edilirse Türkler de zinayı şiddetle cezalandırmıştır. Türklük, Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e gelen “pak nesep” olan Kureyş’e intisap etmekle zürriyetlerini Hz. İbrahim’e, Hz. Nuh’a ve Hz. Âdem’e de bağlamış olmaktadır. Araplar ise asabiyet (ırkçılık) gerekçesiyle Hz. Peygamber’in evlatlarını kendileri için siyasal tehdit görmüş ve bu pak nesebi nübüvvet toprağından “İki Kıble”nin coğrafyasından çıkarıp sürgüne göndermiştir. Kureyşlilik Hz. Âdem’den gelen “Hakikat-i Muhammediyye”yi de içermektedir. Türkler HANİF olmaları nedeniyle zaten bildikleri töreden hareketle sürgündeki nübüvvet şeceresine akraba olarak “Kureyşliliği” sahiplenmiştir. Türk’ün hikmetlerinde yer alan “Hakikat-i Muhammediyye”nin bu perspektifle okunması gereği vardır.

Türklerin Ehl-i Beyt ile akrabalık tesisi bakımından en bariz örnek on birinci İmam olan Hasan el-Askerî’dir. Bu noktada Samarra adlı şehire vurgu yapmak gereği bulunmaktadır. Samarra, ünlü Abbasi kumatanı Türk asıllı Eşnas 836 (H.222) tarafından Bağdat yakınlarında kurulmuştur. Onuncu İmam Ali Nakî bu şehre sürgün olarak gönderilmiştir. İmam Ali Nakî’nin oğlu olan Hasan el-Askerî, babasının sürgün edildiği Samarra’ya iki yaşındayken gelmiş ve burada Türkçe, Farsça, Hintçe öğrenmiştir. Bu diller o dönemde Horasan-İran-Hindistan’da yerleşik olan Türklerin konuşma dilleridir. Hasan el-Askerî’nin (846-874) Türk asıllı cariyeleri olduğu da kaynaklarda rivayet edilmektedir. Hasan el-Askerî bu şehirde Türklerden kız (gelin) alarak akrabalık tesis ettiği gibi, Türk askerlerine İslâm’ı tebliğ ederek onlara rehberlik yapmıştır. Bu anlamda Türklerin Müslümanlaşması “kılıçla” olmamıştır. Türkler o dönemde Ehl-i Beyt İmamlara yönelik baskı nedeniyle on ikinci imamı saklamışlardır. “Türk tedbiri” olarak ortaya çıkan “gaybet imam” meselesi daha sonra Şia tarafından siyasal bir teori/teolojiye dönüştürülmüştür. Türklerin Mâtürîdîliği benimsemesi “ordu-millet/din u devlet” teorisinin yansıması olmuştur. Türk devlet teorisi Şia’nın imamet (ruhban) teorisiyle çatışmalıdır.

“Hanif Türk” paradigması, “Allah Türkleri üstün kılmıştır” şeklinde bir beyan vermektedir. Bu beyana karşı “Allah katında üstünlük ancak takvadadır” beyanı ileri sürülmektedir. Bilindiği üzere Kur’an bütün insanların eşit olduğun düşüncesini kabul etmemektedir. Nitekim kadınların evlenirken koca adayından mehir talep etmesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla eşitlik fikri “nikâh hukuku” bakımından daha mehir tayininde zayıflamaktadır. Allah karı-koca arasında “takvada üstünlük” değil “kavvam” üstünlüğü tesis etmiştir. Buna göre sosyal/ekonomik/siyasal örgütlenmeler “eşitlik” kavramından hareketle tesis edilemeyecektir.

Diğer taraftan bir ayette milletler arasında da üstün kılınmalardan bahsedildiği görülür:

“Öyle bir mabuttur ki sizi yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve paye bakımından yüceltir” (6 Enam 165).

İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde bazı milletlerin diğer bazılarına göre güç/kabiliyet/imkânlar nedeniyle üstün kılınmış olabileceğine işaret etmektedir.

Diğer taraftan Türkleri Arap coğrafyasına asker olarak çağıran irade de Abbasi Halifeleri’nden gelmiştir. Araplar Türklerde bir üstün meziyet görmeseydi bu daveti yapmayacaktı. Bu konuları ileride izah edeceğiz.

  • Karaaslan M. Abdülmecit, İslam Hukukunda Devlet Başkanlığıyla İlgili Kavramların İhtilafı ve Dört Halifeden Sonra Hilafetin Geleceği, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s: 28, ss: 55-80, 2016
  • Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye-İslâm’da Hilafet ve Devlet Hukuku, Bedir Yayınları, 1976
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010

Türk Seciyesini İnşa Eden Türkçedir

Bazı görüşlere göre “dil, toplumsal ilişkilerden doğan bir sembolleştirmedir.” Biz bu görüşten farklı olarak dilin Allah tarafından yaratılmış bir mahluk olduğunu düşünmekteyiz. Böyle bir yaklaşım şu iki neticeden birinin kabulünü de gerektirir: 1) Bir mahluk olarak dil, onu konuşan toplulukları bir millet olarak inşa eder; 2) Eğer dil yaratılmışsa, -Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmadığına göre- bu dili konuşmak için bir milleti yarattığı da söylenebilecektir.

“Dil”in Allah tarafından yaratıldığı hususu Kur’an’ın beyanına yaklaşan dikkatin fark edebileceği bir hakikat olur. “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması, O’nun varlığının ayetlerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır” (30 Rûm 22) ayetinde dillerin “ayet” olduğu ifade edilmiştir. İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Diller yaratılışı bakımından farklı değildir. Fakat konuşulan diller bunlarla konuşma bakımından farklılaşmaktadır” (Mâtürîdî, 2018: 203).

İmam Mâtürîdî’nin ifade ettiğini şöyle anlıyorum: Diller “yaratılmak” bakımından birbirine göre üstünlük kazanmazlar fakat onu konuşan milletler bakımından, bu milletlerin yeryüzündeki iktidarları bakımından bazıları diğerlerinden farklılaşabilirler.

İmam Mâtürîdî, bu ayetin teviline şöyle devam eder:

“Bu beyan, Mûtezile’nin şu görüşüne karşı delil teşkil eder: “Kulların sözleri yaratılmamıştır; Allah’ın bunlarda bir etkisi bulunmamaktadır.” Eğer insanların farklı dilleri konuşmasından Allah’ın yaratma etkisi olmasaydı, bunda O’nun varlığına bir delil olmazdı. Şu hâlde bunda Allah’ın yaratma etkisi bulunduğundan dolayı, O’nun varlığına bir delil olmuştur” (Mâtürîdî, 2018: 203).

Görüldüğü üzere bu ayet günümüzde kimi etnikçiler tarafından “ana dilde eğitim haktır; çünkü, diller Allah’ın ayetleridir” gibi bir söylemle savunulmaktayken, İmam Mâtürîdî, bu ayetin “yaratılmış bir mahluk” olduğu hususunun Allah’ın varlığına delil sayıldığı görüşü getirmektedir.

Şimdi iki ayeti hatırlayalım: “(Firavun ve adamları boğulup gidince, arkalarında) onlar nice bahçeler-bağlar ve pınarları terk etmişlerdi (44 Duhân 25); “İşte böyle oldu ve sonra başka bir toplumu, onların geride bıraktıklarına varis kıldık” (Duhân 28).

Dil konusunu da milletlerin yeryüzünde iktidar kılınması meselesini düşünmeksizin kritik edemeyeceğimizi sanıyorum. Diğer değişle “yeryüzüne varis kılınmış” bir milletin varlığı hususu dikkate alınmadan bir “dil” teorisi yapılamayacağı kanısındayım. Bu noktada bazı kavimlerin yeryüzünde “iktidar” kılınmasının da “ayet” olduğunu görmemiz gerekir. Nitekim, “Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz” (10 Yunus 14) ayeti, kimi milletlerin yeryüzündeki üstünlüklerinin izahında bize rehberlik etmektedir. Dolayısıyla bir milletin iktidarı, aslında bir DİL İKTİDARI da oluşturacaktır.

Bir hükümranlık dili olan Türkçeye de Hz. Nuh’tan gelen töreyi taşıdığı, Hz. Peygamber sonrası da nebevi fıkhı yüklendiği kabulüyle bakılması gerekir. Yani Türkçe eğer Macaristan’dan Çin sınırlarına kadar başat bir dil olarak yaşamaktaysa, bunun gerekçesi 1) Bu bölgede Türkçe konuşan bir millet varlığının bulunması, 2) Bu bölgede binlerce yıllık bir Türk iktidarının bulunması olmalıdır.

Binlerce yıl yeryüzünde muktedir olan bir dilin, Resullerle de muhatap edildiği düşüncenin doğası gereği kabul görmelidir. Böylece her Peygamber, her vahyedilmiş KİTAP, bu DİL içine kendini katmış olmalıdır. Böylece “dillerin ayet olması” konusu yeni bir perspektifle yorumlanabilecektir. Bir dil kaç peygamber/KİTAP ile muhatap olduysa, o nebilerin ve kitapların kavramlarını içselleştirecek, yani fıkıh taşıyacaktır.

Böylece şu söylenebilir: Bir toplumun nasıl yaşayacağının fıkhını “DİL” inşa etmekte veya “DİL” onu konuşmaya başlayan topluma fıkıh vermektedir. Fakat her millet, kendi hayat biçimine uygun kavramları alacak, millet varlığını vahiy temelinde yeniden yorumlayacaktır. Burada şu probleme gelmiş olduk: Milletler mi kavramlarını seçmektedir, yoksa diller mi milletlere kavram ihraç etmektedir?

Soruyu şu sebeple gündeme getiriyorum: Arapçanın Türkçeye kelime verdiği iddia edilmektedir. Biz başka bir yorumla meseleyi izah etmekteyiz.

Türk savaş stratejisi kaçarak hilalin ortasına aldığı düşmanı yandan baskınla çevreleme ve imha hareketi olarak bilinir. Bu husus dilde de benzer bir şekilde gerçekleşmiştir. Türkler Arapçayı hilal içine alarak kendi dil varlığını yükseltmiştir. Türklerin başka milletlerden kelime veya harf/sembol alması, “töreli toplum” olarak Türk’ün bilinçli tercihi olarak görülmelidir. Nitekim Türklerin dua/davet anlamındaki “salat” kelimesini değil, saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna anlamındaki “namaz” kelimesini Türkçenin söz varlığına uygun görmesi, Tanrı’nın bu dili bu millet için yarattığını gösterir. Bilindiği üzere günümüzde “Kur’an Arapçası” çalışmaları yapan kesimlerde “salat, duadır” şeklinde bir görüş beyan edilmektedir. Oysa Farsçadan Türkçeye geçen “namaz” kelimesinin anlamı “ateşin karşısında saygı ile eğilmek”tir. Demek ki Türkçe, fıkıhla yaşamayı gerektiren bir dildir.

Gerçekte vahiy (KİTAP) da meseleyi böyle temellendiriyor kanısındayım. Çünkü Arapçada “kafir” kelimesi, Kur’an bu kelimeye şimdi bildiğimiz anlamı vermeden önce şu anlamdaydı: “Tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir” (http://kuranetimoloji.com/category/kokler/page/7). “Küfr, nimeti örtmek yani nankörlüktür.”

Kur’an vahyi Arapçadaki bu anlamı tashih ederek anlamı şöyle belirlemiştir: “Küfür kelimesinin dini anlamıyla lügat anlamı arasındaki ilişki şöyle izah edilebilir: Münkir (inkâr eden) veya inkârcı, dinde iman edilmesi gereken hakikatlerden birisini veya Allah’ın kulları üzerinde gerekli gördüğü emir ve yasakların tümünü inkâr edendir” (https://meal.ihya.org/kurani-terimler/kufr-kafir.html).

Görüldüğü gibi Kitap ve Peygamber, DİL üzerinde doğrudan etkilidir ve dili Allah yaratmaktadır.

İkinci olarak milletler de bir “yaratık” oldukları için başka dillerden kendilerine kavram veya sembol seçerken “millî varlıkları”na münasip bir aktarım yapmaktadır. Nitekim Süleymenov’un bu görüşüme uygun bir beyanına rastladım:

“Türkler Aramilerden yalnızca kalın harfler için kullanacakları işaretleri aldılar. Çünkü Türklerin alfabelerinde ince sesleri karşılayacakları işaretleri bulunmaktaydı” (Süleymenov, 2016: 182).

Türklerin konuştuğu dil bu milletin varlığı için gerekli olan dildir. Şimdi iki örmek vererek meseleyi izah edeceğim.

Birinci Örnek: Türk şehir varlığı, Batı kent/metropol zihniyetiyle ortaya çıkarılamamaktadır. Bu husus, Türk şehrinin fıkıhla inşa edilmesiyle ilişkili olduğu gibi, Türklerin anlam dünyasını oluşturan Türkçenin de bir fıkıh dili olarak şehrin kuruluşunda etken olmasıyla ilgilidir. Türkçe, “hayat” gibi bir kelimeyi şehrin en küçük birimi olan ev-meskenin mahremiyet alanı olarak kodlamıştır. “Türk evi”nin karakteristiği “hayatlı” olmasıdır. Dolayısıyla bu kavramın Türkçenin söz varlığında yer alması, onun fıkhı ve mahremiyeti evden başlatan bir dil olduğunu da göstermektedir.

İkinci Örnek: “Allah katında din İslâm’dır” beyanının yansıması olarak yeryüzündeki milletlerde birbirine benzer ibarelerin olması tabiîdir ve olması gerekendir. Türkler, Hz. Peygamber (asv) ile muhatap olmadan önce dahi Hz. Peygamber’in tebliğine münasip bir “töre”ye sahip görünmektedir. Bunu aşağıdaki kıyaslama ile izleyebileceğimizi düşünmekteyim:

Bilge Kağan: “Ebedi Gök Tengri lütfettiği için ölmek üzere olan halkı besledim; sırtı açıkta olan halkı giydirdim. Yoksul halkı zengin ettim. Az milleti çok millet ettim.”

İnsan suresi 8: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”

Görüldüğü üzere Türkler Hz. Peygamber (asv) ve Kur’an ile muhatap olmadan önce de İnsan suresinde idealize edilen şahsiyetlere vurgu yapmaktaydı. Bu nasıl gerçekleşmiş olabilir?

Türk milliyetçileri Türk töresinin kaynağının “Hz. Nuh’a indirilmiş vahiy” olduğu gerçeğini dile getirebilseydi, Türkiye’de İslâmcılık düşüncesinin pek çok söylemine yol vermeyeceklerdi.

Türk seciyesini inşa eden Türkçe idi; Türkçeyi yaratan ise Allah’tır.

Allah Türkçeyi Üstün Yarattı

Bazılarının Türkçenin üstünlüğünü anlayamamaları ideolojik yüklenmeleri nedeniyle çok tabiîdir. Onlara kalırsa Türkçe ile örneğin Almanca arasında bir üstünlük farkı olamaz.

Oysa her dil, kendi milletinin seciyesini inşa eder. Türkçe, Türk milletine “Tanrı’ya boyun eğ” diyerek seciyesini belirlemiş bir dildir. Oysa Arapçada “Allah’a kul olun” beyanının dile girmesi Hz. Peygamber’in tebliği neticesidir. Şunun şurasında 1400 yıldan beri bu tebliğ, dile karışarak Arapların seciyesini inşa etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in tebliği sadece Arapçaya değil Türkçeye de karışmıştır, Kur’an’dan ve hadislerden Türkçeye giren kelimeler Türk seciyesini yeniden tazelemektedir. Diğer değişle Türkler Arapça bilmedikleri halde eski Türkçeden gelen “Allah’ın ordusu” olarak inşa edilmiş seciyeleri nedeniyle Kur’an’ın “ordu-millet” beyanını Türkçeye taşımışlardır. Böylece Türkçe tarihsel olarak üstün konumunu Kur’an’a boyun eğerek yeniden elde etmiştir. Bu hadise sadece Türkçeye nasip olmuştur. Çünkü Türkçe ordu-millet bir varlık için yaratılmıştır.

Dolayısıyla Arapça tarih boyunca puta tapan bir milletin seciyesini getirmekte ve ancak son 1400 yıldır (yani Hz. Peygamber’in daveti, Kur’an beyanının bu dilde zikri nedeniyle) bu seciyeyi tevhide tahavvül etmektedir. Yani Arapçanın bir tevhid dili olmasının ve bir tevhid toplumu inşa etmesinin tarihi şurada 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Oysa Türkçe 15.000 yıldır “Tengri biz menen” içeren bir dildir ve Türk milletinin tevhid dinli seciyesini binlerce yıldır fıkıhla inşa etmektedir.

Bir dil, içerdiği fıkhî emirlerle Tanrı’ya yaklaştığını gösterebilir. En büyük fıkıh ise tevhiddir.

Görüşlerime itiraz edenler benimle “Türkçenin grameri mi Arapçadan üstün? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diyerek tartışmaktadır. Oysa millet varlığı bir dili gramer ile konuşmayı önemsemekte değildir. Bu ifademi aşağıda örnekleyerek açacağım:


Örnek 1: Türk milleti evine misafir kabul ettiğinde misafirin ayakkabısını çıkarmasını, elini yıkamasını, eve ihanet etmemesini sağlayacak dille konuşur. Türkler “misafirlik üç gündür” deyimini söz varlıklarına almışlardır. Bu deyim bir fıkıh kaidesidir. Yani bir evde üç günden çok misafir olmamayı kaide olarak getiren dayanak hadistir: Misafirlik ve üç günden fazla misafir kalmanın durumu nedir? “Misâfırlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır” (Buhari, Edeb 85). Türkler demek ki hadiste geçen fıkhî düzenlemeyi dile aktararak Türkçeyi “fıkıh dili”ne dönüştürmüştür.

Örnek 2: Türkler “Azıcık aşım, kaygısız başım” dediler. Kaygı kelimesi aşağıdaki gibi evrilmiştir: Kaygı < Kaygu < Kayğu < Kadğu.


Kad- “bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak” fiilinden +gU sonekiyle türetilmiş ve Eski Türkçe kadğu sözcüğünden evrilmiştir. Demek ki Türkler aş ile kaygıyı ilişkili saymaktadır.

Şimdi Uygurlardan çok başka bir coğrafyaya indirilen Kur’an “Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor” (2 Bakara 268) şeklinde beyan ederek AŞ ile KAYGI meselesini insanlığa ihtar eder, Allah’a tevekkülü tavsiye eder. Tevekkül, tevhid ile çok yakın ilişkisi bulunan bir ameldir.

İşte Türkler tevekküle ilişkin bu beyanı, Araplardan önce ve Kur’an’ın etkisi dışında olarak işitmiş ve Türkçe olarak dile getirmiştir. Türkçedeki bu HİKMET, Türkçenin Hz. Nuh’un töresiyle ilişkisinden ileri gelmektedir.