Skip to content

Posts from the ‘Uncategorized’ Category

Azgelişmişlik Üstünlüktür-Kardeşlik ve Birlik Derneği Konuşması

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının metinleri 2020 yılında yayımının 25. yılına erişmiş durumda. Kitap “inanıyorsanız üstünsünüzdür” (3 Al-i İmrân 139) ayetini başlığa çeken bir paradigmadan hareketle dünyayı anlamlandırmaya çalışıyor, 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması arkasından gelen Gülhane Hatt-ı Hümayünu’nun önünü açtığı aydınların aşağılık kompleksini aşmayı deniyordu.

Buna göre kitap Türkiye’de 150 yıldır sürdürülen “sanayileşme”, “kalkınma” politikalarını ve varılan “teknoloji toplumu” ile “kentsel toplumu” eleştirmeyi mesele edinerek kaleme alındı. Kitabın makalelerinin yayım tarihi 1995 (Dergâh) ve 1996’dır (Ülke). Bu tarihlerin ve yayımlandığı mecraların bir önemi var. O yıllarda muhafazakârlar bir iktidara hazırlanıyor. Kitaptaki yazıların kaleme alınma süreci yerel seçimlerde muhafazakâr-dindar kesimlerin iktidara yürüyüşü sürecine denk düşüyor. Kişisel olarak ise, İslâmcılık düşüncesinden koparak Nurettin Topçu ile İsmet Özel’in anti-teknolojist düşüncelerinin terkibine talip olarak yazmaya başladığım yıllara denk geliyor.

27 Mart 1994’te düzenlenen yerel seçimde Refah Partisi (%19,13) 28 ilde, Anavatan Partisi (%21,08) 14 ilde, Doğru Yol Partisi (%21,40) 11 ilde, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (%13,52) 10 ilde, Milliyetçi Hareket Partisi (%7,95) 8 ilde, Cumhuriyet Halk Partisi (%4,60) 5 ilde seçimleri kazanıyor. Refah Partisi’nin büyükşehir statülü illerden İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Konya, Erzurum, Kayseri’de seçim kazanması muhafazakârların iktidarı için büyük bir fırsat olarak görülüyor. Nitekim 54. Hükümet bunu sağlar ve 28 Haziran 1996-30 Haziran 1997 tarihleri arasında Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyon kurar. Muhafazakârların iktidarının toplumsal bir dönüşümü de sağlayacağı öngörüsüyle sanayileşme, refah devleti, kalkınma ideolojisi ve teknoloji toplumu eleştirisi olarak “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının yazılarını kaleme almaya başladım.

Bu yazıları Nurettin Topçu’nun talebelerinin çıkardığı, İsmet Özel’in de yazılarını yayımladığı Dergâh Yayınları bünyesinde çıkarılan dergilerde yayımlamak da bilinçli bir seçimdir. Sanayileşme ve kentleşme yanlısı bir muhafazakârlığın karşısına anti-teknolojist ve kent karşıtı bir teorik ekolden beslenerek söz söylemeyi kendime dert edinmekteyim. Yazı hayatımın bu ilk döneminde çıktığım yolculuk “tek başınalığı” ifade ediyor. Zira “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabını okuyanlar bilmektedir ki yazdıklarım ne Nurettin Topçu’nun ne de İsmet Özel’in fikrinin izleğidir. Bu bir terkip denemesidir ve ilerde başka okumalar yapmak üzere yolunu kazacaktır. Nurettin Topçu’nun “köycü” anti-teknolojist fikriyatı ile İsmet Özel’in kent karşıtı anti-teknolojist uygarlık karşıtlığı bana bir yol açmayacaktır.

Kitabın azgelişmişliği yüceltmesi ilkel topluma dönüş fikri ifade etmiyor. Burada sorun dört temelde ele alınıyor: 1) Müslümanlar Batı’nın bilimini olduğu gibi alabilir mi? Batı’nın bilim ve teknolojisi fıkıhla çatışmakta mıdır?; 2) Batı teknolojisinin özünde kötülük var mıdır? Yani bu teknoloji doğa ile çatışmakta mıdır?; 3) Batı-dışı toplumların teknolojist tutumu Resullerin Sünneti ile bağdaşmakta mıdır? 4) Batı teknolojisine karşı Toynbee’nin gösterdiği gibi Herodian ve Zealot olarak kavramlaştırdığı iki tavırdan biriyle mi cevap verilmelidir? Üçüncü bir tavır var mıdır?

  1. “Azgelişmiş Üstünlüktür” kitabının sorduğu sorulardan ilki Batı’nın bilimini olduğu gibi alıp alamayacağımız hususu idi:

Müslümanlar Osmanlı Devleti yıkılmasaydı ve bilim adamlarını cezbeden sosyal/siyasî/ekonomik düzenini sürdürerek Avrupa’nın Afrika ve Amerika kıtasındaki sömürgeciliğini önleyebilseydi, modern bilimin günümüzdeki icatlarını ve bu bilim adamlarının çalışmalarını destekleyecek miydi? Diğer değişle Osmanlı yıkılmasaydı Müslüman bilim adamları “İslâm atom bombası” icat edip kullanacak mıydı? Bu soruya kitapta verilen cevap, bunun kesinlikle gerçekleşmeyeceği yolunda olmuştur.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımın bu sorusu günümüzde yeniden sorulabilir ve sorulmalıdır.

Müslüman bilim-teknoloji tasavvuru, “Batı bilimi”-“İslâm bilimi” ayrımına gitmeyecekse biyo-teknolojik çalışmalarla cyborg varlıklar imal edecek midir? Örneğin insana üçüncü-dördüncü kol/ayak/göz takacak mıdır? “Batı’nın bilimini alalım, İslâm ahlâkında duralım” söylemini geliştiren Müslüman mütefekkirler teknolojinin geleceği noktanın en sonunda insan bedenine fıtratını bozacak şekilde müdahale etme kapısını açacağını görmemektedir. Tarihte mankurt-insanlar vardı. Teknoloji işte bu varoluşunu kaybetmiş insana yeniden taliptir. 150 yıllık süreçte Müslüman entelektüeller teknolojinin insan bedenine yapmayı niyet ettiği müdahaleleri önleyecek bir düşünce mecrası inşa edememiştir.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabı İslâm’ın savaş fıkhının kitle imha silahlarının sivillere karşı kullanıldığı modern savaş tasavvuruna izin vermediğini ileri sürmektedir. Zira “Size ne oluyor ki; ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (4 Nisa 75) ayetinin kitle imha silahlarının özüyle bağdaşmadığını, dolayısıyla Batı bilim ve teknolojisinin “nötr” olmadığı üzerinde durmaktadır.

Görüleceği üzere İslâm’ın savaş fıkhı ile teknolojinin pratiği arasında bir çelişki bulunmaktadır. Ancak meseleyi bu şekliyle ele almayan aydınlar vardı. Örneğin Sezai Karakoç “Atom bombasını ve hatta hidrojen bombasını Müslümanlar icat etmeliydi” demekteydi.

Benzeri şekilde bütün dünyada trafik kazalarına bağlı can kaybı 1,2 milyon, yaralanma ise 3,5 milyon düzeyindedir. Batı’nın teknolojisini aldığımızda Batı’nın sosyal sorunlarını da ülkemize aktarıyoruz tezi kitapta sorgulanmaktadır.

Dolayısıyla kitabın ilk tezi, modern teknolojinin İslâm fıkhıyla bağdaşmazlığı eleştirisi üzerinedir.

2. Kitabın hareket noktası olarak ele aldığı ikinci konu teknolojinin doğasının “şiddet” ve “kötülük” olduğu meselesidir:

Teknolojinin özünün hem “kötülük” hem “şiddet” içerdiğinin farkına varılamamıştır.

Teknolojinin arkaplanında “doğanın ve insanlığın bilim uğruna alabildiğince boyun eğdirilmesi”ne cevaz veren ideolojik/felsefîleştirilmiş cahili değerler bulunduğu söylenebilecektir. Müslümanlar Batı’nın “teknoloji” olarak geliştirdiği şeyin aslında belli bir zümrenin otoriterliklerini perçinlemek ve kapitalist birikimi katlamak amacına hizmet ettiğini görmemiştir. Diğer değişle Batı’da teknolojinin gelişmesi, aslında yine Batı’nın dünyanın dört bir yanından çalarak topladığı malları yüksek katma değerli emtialara çevirmek için araçlaşmasından ibarettir. Bu kapsamda Doğu’da teknolojinin gelişmesi ve Batı’yı zenginlik anlamında yakalaması söz konusu edilemeyecektir. Batı’da sanayileşme ve teknolojinin gelişme süreçleri sömürgecilik döneminin ardında belirmiştir. Batı ile Doğu 1492’ye kadar bildiğimiz tarım toplumu dinamiklerinde yaşamaktaydı. 1492’de Batı’da iki yönlü bir değişim baş göstermiştir. Bunlardan biri Batı’nın İspanya’dan Müslümanları çıkarmasıdır. İkincisi ise Batı’nın Amerika, Uzak Doğu ve Afrika kıtasında sömürgeciliğe başlamasıdır.

Teknoloji gelişmek için Doğu’nun bilgisini, hammaddesini ve insan kaynaklarını kullanmıştır.

Joseph Needham, Doğunun Bilgisi Batının Bilimi kitabında, “Avrupa’nın sahip olduğu bilim ve bilgi, bundan çok önceden Çin’de bulunuyordu” görüşünü savunur. Avrupa bilimi ve teknolojisi Avrupa dışı büyük uygarlıklarda, özellikle Çin ve Hindistan’da bulunmaktaydı. Doğu’da bilim Avrupa’dan çok önce gerçekleştirilmiş buluşlar yapmıştı. Needham, Batı biliminin Batı’da bile “zihinsel ben-merkezci bir bilinçlilik türü” olmakla suçlandığını ifade eder. Beşerî teknoloji ve insan doğa üzerindeki egemenliği arttıkça yönetici elitler için bireysel insan davranışlarının kontrolünün de arttığından bahseder. Needham, Çinlilerin barut, kâğıt, pusulayı Batı’dan çok çok evvel keşfettiğini belirtir. Barutu bayramlarda şenlik amacıyla kullanan Çin’e karşın, Batı bunu silah olarak kullanmıştır.

Teknik ve teknolojinin farklılaşması:

Doğanın teknolojinin nesnesine dönüşmesi: Bu anlamda kitapta teknik ile teknoloji arasında da ayrım yapılmıştır. Teknik, geleneğin bilgisidir ve peygamberler vesilesiyle insanlığa öğretilmektedir. Teknoloji ise tabiata egemen olma güdüsüyle hareket eden bir imalat metodudur. Teknik ile teknoloji arasındaki fark, su değirmeni ile HES (hidro elektrik santralı) arasındaki farkı idrak etmekle anlaşılabilecektir. Su değirmeni akarsuyun debisine bağlı olarak enerji üretmektedir. Dolayısıyla teknik, doğaya boyun eğmiştir, ona bağlı ve bağımlıdır. Diğer taraftan HES ise bir teknolojidir. Bu sistemde akarsu artık kendi kendine akan bir canlı değildir. HES teknolojisi nehri bir bütün olarak kendi içinden geçirmekte, onu yükseklere çıkararak aşağı bırakmakta ve enerji elde etme faaliyetinde nehrin “tabiat için varlık” halini bozarak “üretim için varlık”a dönüştürmektedir. Hes teknolojisi ile akarsuyun içindeki tüm canlılar da ekonomik değer taşımadığı için heba edilmektedir. Böylece akarsu, artık canlılığı olan ve çevresine canlılık veren bir hayat kaynağı olmaktan çıkarak “enerji üreten su”ya dönüşmektedir. Batı teknolojisi, tabiatı “hayy-hayat sahibi varlık” olarak almamakta, onu nesneleştirmektedir.

Hastalığın ve ölümün doktor ve hastane tarafından yönetilerek hastanın tüketiciye dönüştürülmesi: Batı teknolojisinin hemen bütün çözümleri benzer şekilde varlığı metalaştırıcı zihniyetle yüklüdür. Örneğin modern teknoloji toplumunda fert, artık evde, kendisini seven ailesinin yanında ölememekte, “yaşam hakkı” fetişizmi nedeniyle hastanelerin ve ilaç şirketlerinin tekelci otoritesine boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Tıp, sağlıklı bedenin standartlarını ve hastalığı tarif etmektedir. Standartlara giremeyen insanın ‘hastalığı’ kurumsal müdahaleye maruz kalmaktadır. Kurumsal tıbbî bakım, bilimin bireylere vermekle yükümlü olduğu bir hizmet kabul edilmektedir. Böylece doktorlar kişinin kendi kendine bakabilme/kendini iyileştirme eylemini onun elinden almıştır. Yine doktorlar, ölümü yönetmeye başlamış, “ölümü engelleme” ameliyesi, “tüketici”lerin (hastaların) ölmeyi becerememeleriyle neticelenmiştir. Kendi kendine bakamayan hastalar hastanede ölümü arayacak tüketici haline getirilmiştir. Hastalanan kişiyle ailesi arasında manevi bağ, hastane kurumunun araya girmesiyle kesilmektedir. Hasta ölüme/şifaya giden yolları ancak tıbbın belirlediği ilaçlarla veya usullerle aşmakla yükümlenmektedir. Tıp-hastane insan bedenini ele geçirmiştir.

Kişilerin evlerini inşa edememesi: Teknolojinin bir diğer yönelişi ise insanın en temel ihtiyacı olan barınmanın mimar/mühendisler/belediye yetkilileri/bankalar ve inşaat malzemeleri üreten şirketler tarafından ele geçirilmesinde görülür. Geleneksel toplumda ev yapmak yerel ustaların yerel malzemelerle gerçekleştirdiği şahsın ailesine mahsus biricikliği korunmuş bir faaliyet iken, teknoloji toplumunda ev yapmak artık ailelerin insiyatifinden tamamen çıkarılmıştır. Modern mimari, şahısların kaç kişilik aile kuracağından evde hangi eşyayı nereye yerleştireceğine kadar her ayrıntıyı adeta “tanrı gibi” tayin etmektedir. Bu anlamda teknoloji evi ve aileyi de ele geçirmiştir.

Teknoloji, kendisinin ortaya çıkardığı ölüm ve kaosu “kader” olarak fatura etmektedir: Teknolojinin modern toplumlarda ortaya çıkardığı sorunları dikkatle örttüğü söylenebilecektir. Yukarıda da ifade ettiğim üzere savaş teknolojisi ile ulaşım teknolojisi “ölüm” imal etmekte, ancak teknolojinin günah hesabına yazılmamaktadır. Ulaşım sistemi tam anlamıyla otomobilin tekelleşmesini ifade etmektedir. Modernleşme süreci, Allah’ın “binek olarak yarattığı” hayvanları diskalifiye etmiştir. Bu haliyle modern ulaşım bireyleri kentleşmeyle birbirinden uzaklaştırmakta, sıla-i rahim veya maişet nedeniyle ulaşıma muhtaç kalan kişilere sattığı otomobillerle onları borçlandırmakta, nihai olarak da trafiğe katılanların can-mal emniyetini sağlayacak tedbirleri almakta kusurlu davrandığı halde, ölüm ve yaralanmaların müsebbibi olarak “sürücüleri” işaret etmektedir. Modern teknoloji, hız fetişizmi ile otomobil üretirken trafik sıkışıklığına sebebiyet vermektedir. Bu anlamıyla otomobil bir ulaşım çözümü değil, kapitalist üretimin bant teknolojisidir. Otoyollar imal edişin seri bantları olup, süratin ve insanların bu süratle senkronize edilmesine dair sürecin yavaşlatılmaması esas görülmektedir. Dolayısıyla ulaşım sisteminde ekonomik, fiziksel, psikolojik şiddetlerin tamamı ortaya çıkmaktadır. Modern teknolojinin insan geçimini ve hayatını felce uğratması ise bu şiddetin artık özsel bir kötülük olarak anlaşılmasını zarurî kılmaktadır. Modern teknoloji, hız ideolojisine karşı duran her etkeni doğa/hayvan/insan demeden kurguladığı sosyo-ekonomik sistemden atmaktadır.

3. Batı-dışı toplumların teknolojist tutumu Resullerin Sünneti ile bağdaşmakta mıdır?

Osmanlı’nın yıkılışı “geri kalmışlık” hastalığına yakalandığından gerçekleşmemiştir. Tam aksine Osmanlı idarecileri ve toplumu, Batı teknolojisinin özündeki kötülüğü yapmaya razı bir inanç/kültüre sahip olamadığı için sistem yıkılmıştır. Bir Müslüman bilim adamı, bedeninde hem rahim hem penis olan insanlardan oluşan toplum tasavvuru geliştirebilir mi? Batı, bu “varlığa” razı olacağı şekilde teknolojiyi kullanıyor. Batılı bilim perspektifi tabiata tamamen bu zihniyetle egemen olmuştur. Müslümanlar transhumanist çalışmaların “imal ettiği” yeni toplum perspektifini kabul edemeyecek “fıtrat” düşüncesine sahip olduklarından “Batı bilimi”-“İslâm bilimi” ayrışması kaçınılmazdır. Osmanlı’da “tüfenk icat oldu, mertlik bozuldu” diyenler nasıl elendi ise, bilim de nesnesi insan olmaya yöneldikçe Müslümanları eleyecektir. Batı’ya karşı onun silahları ile mücadele edilemeyecektir. Bunun en büyük kanıtı covid-19’dur. İslâm, biyo-teknolojik savaş araçlarıyla insanlığı kitlesel imhaya yönelerek galip gelmenin yollarını meşrulaştırmamaktadır. Bu gerçeğe rağmen Türkiye’de “Atom bombasını Müslümanlar icat etmeliydi; hatta o bile az, hidrojen bombasını biz icat etmeliydik” diyen aydınlar Batı teknolojisinin ithalinin meşru olduğuna işaret etmiştir. Bugün Batı teknolojisinin geldiği nokta “biyolojik silah” olduğuna göre buna talip miyiz? Müslümanlar geçmişte Batı teknolojisinin araçsallığını İslâm davası için kullanabileceklerini düşünmekle büyük yanılgıya düşmüştür. Geldiğimiz nokta nedir? Hem penisi hem rahimi olan varlıklara sahip bir toplum inşası Batı’da yerleşmektedir. Batı teknolojisinin malzemesi (nesnesi) yani hammaddesi “insan” olmuştur. Müslüman bilim adamları “Batı’nın teknolojisini alalım” derken bu gelinen noktaya geçecek midir? Geçilemeyecektir. İnanç devam ettikçe, geçmek mümkün olmayacaktır. Teknoloji Cyborg-insan ve Yapay Zekâ robot imal etmeye çalışmaktadır. 7/24 uyumayan, acıkmayan bu insanlardan (robotlardan) oluşan topluma ulaşmak isteyen Batı bilimi, böylece askerî anlamda dünyanın efendisi olabileceği bir siyasal düzeni hedeflemektedir. Müslüman toplumlar teknolojiyle bu cinsiyetsizliğin, fıtratı değişmişliğin, robotlaşmanın dönüşümüne razı mıdır?

Kitapta Resullerin de teknolojilerinin bulunduğu, ancak bu teknolojilerin insanlığa/tabiata saldırıya yönelmediği ispatlanmaktadır. Nitekim Süleyman’ın ordularının karıncalara basmaması, Hz. Yusuf’un kıtlık zamanında bütün insanlığa buğday dağıtması bu kapsamda örneklenmiştir.

Bilim ve teknolojinin insanmerkezci özünün, yeryüzünde bir grup elit/kapitalist/materyalist insan adına, hareket ederek bir kast sistemi kurduğunu ve bu kastın seçkinleri lehine insanlığı durdurak bilmez, sonu kestirilemez yaşama biçimlerine yönelttiğini söyleyebiliriz. Teknolojinin bu derece saldırgan bir doğa karşıtlığı ile varlık bulması karşısında Müslüman dünyanın düşünsel bir direnç geliştirmediği de kitapta ifade edilmiştir. Descartes’çı ruh/beden ikiliği ile ortaya çıkan düşünce hayvanları “otomatlar” olarak değerlendirerek doğaya karşı olan bilincini ortaya koyarken teknoloji/bilimi “alet”leştiriyordu. Bu nedenle teknolojik icatlar ve uygulayımlar “kötülük”ten beslenen bir “öz” taşımaktadır. 21. asırda transhumanist teknolojiler insanın teknik kullanarak dışsallaştırdığı bu özü daha da radikal bir insanmerkezciliğe taşımış, doğaya daha da sömürgeci davranmanın meşruiyetini sağlamaya yönelmiştir. Buradaki sorun, bizim bu teknolojileri kullanırken “kul olarak” kalıp kalamayacağımız hususudur. 21. asırda ortaya çıkan sorun, bilim adamlarının yeni teknolojileri kullanarak beşerin biyolojik varlığını aşmayı sağlayacak, yani organik ve mekanik olanı aynı bedende birleştiren ‘siborg’ları varlığa çıkaracak çalışmaların “imal ettiği” makine-canlıları “insan” olarak kabul edip etmeyeceğimizle ilişkilidir. Bu konu, hem mevcut insanın hukukî vasfını etkileyen hem de “imal edilmiş yarı makine yarı organik canlı”nın hukuk huzurunda “kişiliği”nin kabul edilip edilmemesi ile ilgilidir. Bilim ve teknolojinin yürüyüşüne Müslümanlar “evet” dedikçe, Allah’ın “ahsenu takvim” üzere yarattığı “insan”dan uzaklaşılacaktır. Burada bir grup insanın “el Hâlîk” haline gelişi, kendini “Tanrı” yerine ikame edişi de söz konusu olmaktadır. Türkiye’de teknoloji eleştirisi geleneği olmadığı için, modern bilimin en son durağı olan transhumanist yönelişin YZ (Yapay Zekâ) ve BT (Biyo Teknoloji) çalışmaları değerlendirilememektedir. Geçmiş yüzyıllarda Batı’nın küresel ölçekte bilimsel sömürgeciliğini “beş emniyet” (zarurât-ı hamse) makasıd-i diniye ile dengeleyen bir “İslâm Devleti” olgusu bulunmaktaydı. Ancak transhumanist dönemde hem böyle bir devletin hayat bulamamış olması hem de İslâm dünyasındaki müelliflerin Batılı hukuk, bilim paradigmalarını kabul etmeleri nedeniyle Müslümanların direnç alanı kalmamıştır.

4. Batı teknolojisine karşı Toynbee’nin gösterdiği gibi Herodian ve Zealot olarak kavramlaştırdığı iki tavırdan biriyle mi cevap verilmelidir? Üçüncü bir tavır var mıdır?

Toynbee, modernlikle karşılaşmanın ertesinde iki tepkisel davranışın tezahür ettiğinden söz eder. İlkini; Zealot tavır, bilinmeyenden kaçan ve geleneksel savaş tekniğini (bu sözü geniş anlamda mücadele ve mücahede terimleriyle karşılamak gerekir) titizce uygulayan ölmüş bir medeniyetin yol geçmez yerlerdeki fosilleri olarak tanımlar. İkincisi; Herodianları ise iki zaafla anar: 1) Herodianlık yaratıcı değil taklitçidir, 2) Mussolini’nin “İşçi sınıfları olduğu gibi işçi milletleri de vardır.” sözünden hareketle Herodianların Batı tehlikesine karşı tepkilerinin kaderini bu toplumların proleter deryasına katılacağı yargısına bağlar. Buna göre Herodian-insanlar ülkelerini Batı’nın ulusal devletlerinden biri haline getirip, Batılı kardeşleriyle aynı derecede özgür ve eşit siyasal sistemler kursalar bile taklit ettikleri ülkelerin hizmetine koşulacak işçi sınıfının artmasına neden olurlar.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” paradigması Toynbee’nin bu iki tipik tavrından başka bir tavrın geliştirilebileceğini ifade etmektedir. Kitapta “Narodnizm” başlıklı bir yazı da bulunmakta ve uygarlık eleştirimin “köycülüğe”, “halka” veya ilkelciliğe dönüş olmadığını da vurgulamakta.

Diğer ifadeyle “Azgelişmişlik Üstünlüktür” İslâm toplumunun hicretle inşa edilebileceği ve toplumun iktisadî/sosyal/teknik yapılanmasının fıkıhla kurulabileceği fikrinden hareket etmektedir.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” Paradigması Yıllar Sonra “Devletin Teknolojisi-Halkın Tekniği” Kavramlaştırmasıyla Tamamlanmıştır:

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabındaki tezler 1) Tekniğin özünün kötü olduğu, şiddet üretiği; 2) Tekniğin fıkhı tasfiye ettiği, 3) Resullerin tekniği ile Batı teknolojisinin birbiriyle uyuşmadığı, 4) Tarihte galip devletlerle karşılaşan Müslüman kavimlerin Toynbee’nin analizindeki herodian/zealot tavırlar dışında tavırlar gösterdiği gibi iddialar içermekte ise de teknoloji/teknik çatışmasını aşabilecek bir çıkış yolu gösterememiştir.

Bu eksiklik yıllar sonra “Devletin Teknolojisi-Halkın Tekniği” kavramlaştırmasıyla aşılmıştır.

Buna göre devlet bir güç mekanizmasıdır, milletin alet çantasıdır. Devletin “güç” ve “şiddet” içermesi ve bu içeriğin “meşru olması” kaçınılmazdır. Nitekim Seba melikesi Hz. Süleyman savaş tehdidinde bulunduğunda meşveret meclisi toplayarak şöyle demiştir: “Dedi ki: Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar” (27 Neml 34).

Buna göre devletin güçlü ve teknolojik olması sorun değildir. Asıl sorun devletin makâsıd-ı hamse olarak isimlendirilen “dini, hayatı, aklı, nesli ve malı korumak” görevini yerine getirip getirmemesinden doğmaktadır. “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının ismini duyup içeriğine vakıf olmayanlar “teknolojiye karşı olduğu halde yazılarını bilgisayarda yazıyor, internette yayımlıyor” eleştirisi yapmaktadır. Bu eleştiri haklı değildir. Zira Hz. Peygamber içi put dolu olduğu halde Kâbe’yi tavaf ediyor, onu kıble ediniyordu.

Tekniğin getirdiği neticeler insanlığı tehdit etmektedir. Birinci olarak: insanlığın ilerlediği fikri yanlıştır. İlerleme, Amerika kıtasında 100 milyon Kızılderili’nin soykırıma uğraması, II. Dünya Savaşı’nda 60 milyon Avrupalı insanın ölümü, sömürgecilik döneminde 60 milyon Afrikalı insanın Amerika kıtasına sürülmesi, Maya-Aztek-İnka, Japon, Afrika uygarlıklarının ve son olarak Osmanlı-İslâm medeniyetinin yok edilmesiyle neticelenmiştir. Modern Batı uygarlığının yok ettiği uygarlıklardan daha üstün niteliklere sahip olduğu ileri sürülememektedir. İkinci olarak: Batı tekniği dört temel konuda insanı kıstırmıştır: 1) Ulaşım, 2) Sağlık, 3) Barınma, 4) Çevre-Tabiat. Dört temel konu insanlığın içeceği sudan, yiyeceği yemeğe, barınacağı evden, temel ihtiyaçlarını karşılamak için yapacağı yolculuğa kadar en temel ihtiyaçların “teknolojik iktidar” tarafından kontrol edilmesini ifade etmektedir. Köleci toplumda kölelerin yiyecekleri, barınakları, sağlıkları, tabiatın korunması “efendi”lerin bir yükümlülüğü idi. Modern teknoloji köleleri azad ederken büyük bir işsiz/evsiz/hasta/tabiatı yok edilmiş insan kitlesinin zuhuruna sebebiyet vermektedir. Diğer ifadeyle batı teknolojisinin feodal ya da köleci toplumun “geri” koşullarını aştığı söylenemez, tam aksine bu koşullardan bile mahrumiyet içinde bir dünya nüfusuna sebebiyet vermiştir. Üçüncü olarak: Teknoloji kendisini deterministik bir yapı olarak dünya nüfusuna ve devlet düzenlerine dayatmaktadır. Diğer ifadeyle devletler teknoloji geliştiren devletler karşısında kendi varoluşlarını sürdürmek için teknolojikleşmekte, vatandaşlarını da teknolojik tasarımın tebaası kılmaktadır. Teknolojinin insanlara seçim hakkı vermemesinin en basit örneği otomobildir. Bu teknoloji, ulaşımı lastik tekerlekli bir modele özgülerken, binek hayvanlarını insanın yaşadığı tabiattan çıkarmıştır. Teknoloji tabiatı “insanın doğası-insanın dahil olmadığı doğa” şeklinde ikiye bölmüştür. Dördüncü olarak: Teknoloji erdemsizliği örtmektedir. Teknolojik faaliyet makinaların faaliyetidir. Makinalar onu ilk imal eden, tasarımlayan, kurgulayan ratio’nun emrindedir. Makinaların kurgu/tasarım/programları gayeli olup, bu gaye kullanıcıların değiştirmesine fırsat vermeyecek şekilde belirlenmiştir. Bu anlamda her teknolojik faaliyet, mesajı yüklenmiş şekilde yürütülebilmekte, kullanıcıyı kendi amacına doğru araçlaştırmaktadır. Örneğin HES inşa eden bir mühendis, bu teknolojinin aletidir, bu nedenle erdemle hareket edememekte, tabiata saldırmayı “vazife” edinmektedir. Teknoloji, sömürgecilik zihniyetinin ürünü olarak doğduğu tarihten beri bir zümreyi “kutsal”laştırmaktadır. Teknoloji hayata egemen oldukça sorun çıkarmakta, bu sorunların çözümü için yine kendini ve “kutsal sınıfı” devreye sokmaktadır. Örneğin trafik sıkışıklığının çözümü için yol genişletmesi yapılmakta, alt-üst geçitler, viyadükler inşa edilmekte; yollar inşa edildikçe nüfus cezbedilmekte, kent nüfusu yoğunlaşmaya başlayınca trafik sıkışıklığı ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin kısır-döngü oluşturması ekonomik dengeleri bozmaktadır. Kentlerin su ihtiyacını karşılayan barajların ekonomik ömürlerinin 50 ile 75 yıla düşmesi de benzeri bir teknolojik açmazdır. Böylece teknolojik çözümler bir nesilin ihtiyacını ancak karşılamakta, ikinci nesilin aynı yatırımları yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Söz konusu süreç geleneksel hayatı yok ettiği gibi borçluluk üretmektedir. “Azgelişmişlik Üstünlüktür”, sorumluluk etiği ile davranan bir insan-toplum tasavvuru geliştirilmesini teklif ederken ahlâkın kaynağının beşer aklı olamayacağına da işaret etmektedir.

Osmanlı’nın yıkılışı “geri kalmışlık” hastalığına yakalandığından gerçekleşmemiştir. Tam aksine Batı teknolojisinin özündeki kötülüğü yapmaya razı bir inanç/kültüre sahip olamadığı için yıkılmıştır. Osmanlı’nın Bizans karşısındaki zaferi de teknolojik bir zafer değildir. Tam aksine Osmanlı yöneticilerinin “zarurât-ı hamse” ilkelerini Müslim ve gayr-ı Müslim herkese tatbikatı, Anadolu ve Balkanlarda “Latin (kardinal) külahı görmektense Osmanlı sarığını görmek isteriz” diyen Bizans tebaasını Türklerle kader birliği yapmaya itmiştir.

İki Mısra Bir Beyt

Az Gelişmişlik Üstünlüktür

Azgelişmişlik Üstünlüktür kitabının metinlerinin bir kısmı 1995 yılında Dergâh dergisinde ve diğer kısmı da 1996’da Ülke dergisinde yayımlandı. Bu metinler “Müslümanların Batı karşısında geri kaldığı” söylemine itiraz etmektedir.

Müslümanlar Osmanlı’nın yenilgilerini askerî teknolojide geri kalmışlık ile izah ettiklerinden 1699 Karlofça Anlaşması’ndan itibaren yenileşme arayışına girdiler. Batı’nın teknolojisini almak ve Osmanlı-Türk devlet sisteminin eğitim, iktisat, idare, hukuk teşkilatlarını Batılılaştırmak aydın/bürokratların amacını oluşturdu.

Türk aydınlarının uygarlık seviyesini yakalamak uğruna teknolojinin özündeki kötülüğü sorgulamayan programları uygulamaya koyması, toplumun geleneksel yapısında çözülmelere yol açtı.

Teknoloji, insan eylemi olduğuna göre, etiğin konusu içindedir, etiğin meselesidir. İnsanlığın kitlesel kullanımına açılan teknolojiler ahlâk değerlerini hayattan söküp atmakta, fıtratı değiştirmekte ve insanlığın yeryüzüne sorumluluk etiği ile yaklaşmasını engellemektedir.

Azgelişmişlik Üstünlüktür kitabı işte Türkiye’nin bu üç yüz yıllık “Batı’ya yetişme” paradigmasının hatalarını göstermek; teknoloji ithalinin ve onun ardındaki bilim zihniyetine boyun eğmenin Müslüman toplumları değiştireceği, İslâm ahlâk değerlerinden yalıtacağı tezini savunmak için yazıldı.

Hanif Türk – Gök Millet

Nuh’un Töreli Torunları

“Hanif Türk-Gök Millet” kitabı, Türk’ün tarihini Oğuznâmelerde anlatılan açıklama modeliyle izah etme denemesidir.

Lütfi Bergen, Türklerin Bereketli Hilal içinde yer alan Anadolu’ya 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi neticesi girmedikleri, Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturmasından itibaren bu coğrafyada yerleşik oldukları tezini savunmaktadır. Bilindiği üzere “Türk töresi”ni Kutadgu Bilig, Divan-ü Lügat-it Türk veya Şamanizm üzerinden izah eden başka açıklama modelleri bulunmaktadır. Lütfi Bergen, diğer açıklama modellerinden farklı olarak Türklerin bin yıldır Türk İli’nde okuduğu Oğuznâmelerin, Kur’an’da zikredilen Hz. İbrahim’in, Hz. İsa’nın, Hz. Davud’un ve Hz. Peygamber’in (asv) kıssaları ile benzerliğine işaret etmektedir: Oğuz Kağan’ın “hanif dini”ne iman ederek oluşturduğu “tevhid toplumu”nun “töre”sinin kaynağı “nübüvvet”tir.
Diğer taraftan kitaptaki tez, “Anadoluculuk” fikir akımının “Türk Asya’da Şaman idi” söylemini reddetmekte, “Allah katında din İslâm’dır” beyanına dayanarak “İslâm öncesi Türk” şeklindeki kavramlaştırmanın hatalı olduğuna işaret etmektedir. Türklerin tarih boyunca Araplar, Yahudiler ve başka kavimlerden farklı olarak put oymadıklarını, put oyan Türklerin ise Türklüklerini kaybettiklerini dile getiren yazara göre, Budist olan Türklerin “Çinli”, Hıristiyan olan Türklerin ise “Macar” olması, tezinin delilidir.
Lütfi Bergen’e göre “Türk”, “Allah’ın ordusu” olarak yaratılmış, 15.000 yıllık tarihi olan bir “teşkilatlı millet”tir. Yazar Türk’ün teşkilatlanma ve yerleşme düzeninin “üç misaklı millet” olmakla açıklanabileceğini ifade etmektedir. Kur’an’ın beyanına göre Allah beş peygamberden misak almıştır: Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (asv). Türkler insanlığın ikinci atası Hz. Nuh’un misakına bağlı kalarak “Allah’ın ordusu” olarak teşkilatlandı ve yerleşme düzeni tesis etti. Türklerin Hz. İbrahim’e iman eden Oğuz Kağan ile misaklarını yenilediklerini ifade eden yazara göre, Allah bu milleti, Hz. Muhammed’e indirdiği misaka teslim olmaları nedeniyle Anadolu’ya varis kılmıştır. “Anadolu’da kimse yoğ iken Türk vardı.”

“Hanif Türk” Paradigması 3 (İmam-ı A’zam’ın Sözünden)

Türkiye’de Hanefi-Mâtürîdî olduğunu söyleyen İslâmcılık düşüncesinin mensuplarının bu iddialarının metinlerine yansımadığı görülmektedir. İslâmcı düşüncenin söylemlerinde “Ehl-i kıble tekfir edilmez” prensibinin zaman zaman çiğnendiği ifade edilebilecektir.

Türklerin Hanefî-Mâtürîdî mezhebi itikadda taklit etmelerinin bilinçli bir seçimle gerçekleştiği düşünülmelidir. Türklerin benimsediği akaidin iki temel prensibi koruması gerekiyordu: 1) Türkler içlerinden “din adamı zümresi” çıkmasını meşrulaştırmayan bir teolojiyi (akaid ilkelerini) kabul ederek Hz. Peygamber’in getirdiği dine icabet etti; 2) Türkler Türk boyları arasındaki sosyo-politik yapıyı kıracak mezhebi bölünmüşlükleri de bertaraf etmeyi amaçladılar.

Bu nedenle mezhep seçimlerinde “en yalın haliyle iman etmekle kurtuluşa kapı açan bir teoloji”yi benimsediler. Bu teoloji, “iman dille ikrar, kalple tasdik” tanımından hareket ediyor ve “dinde zorlama yoktur” ilkesiyle de bağdaşıyordu.

Böylece birinci ilkeyle toplumu Batı’da görülen “Kilise ve Ötekiler” ikiliğine benzer “ruhban sınıfsal” parçalanmasına uğratmaktan koruyorlardı. Zira Türklerde ekonomik ayrışma “Hakan ve Yönetilenler” şeklinde tayin ediliyordu ve Hakan’ın “hakanlığı” da servetini halka “potlaç” olarak tahsis etmek şartıyla meşru kılınmaktaydı. Ayrıca Türklerde din adamları bir idarî zümre ve iktisadî sınıf haline gelmiyordu. “Türklerin eski dini Şaman’dır” diyenler dahi son tahlilde Şaman’ın aslında (ki aslında Kam’lık vardı) bir tür sağaltıcı, kâhin, büyücü olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Fuzuli Bayat, “Şamanlık dindir” ifadesinin hatalı olduğuna değinmektedir:

“Günümüzde Şamanlığın bir din olmadığı, ancak dinsel ve toplumsal işlevleri olan pratik bir inanca dayalı, toplumsal talebe cevap veren ve dini öğretisi olmayan bir esrime sistemi olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda Şamanlar bireysel faaliyet gösterdikleri için, kahinler gibi dini kültleri gerçekleştiren ve yöneten bir sınıf oluşturmazlar” (Bayat, 2006: 25).

Diğer taraftan Batı’da Kilise vasıtasıyla veya Doğu’da Şia vasıtasıyla bilinmektedir ki, “ruhban” ya da “din adamı zümresi” toplumdaki Allah inancından hareketle sosyo-ekonomik adalet talebinin üzerinde oturmakta ve kendilerine verdikleri imtiyazlı konumu koruyarak ekonomik bölünmeye neden olmaktadır. Bu bölünme “din adına” gerçekleştirilmektedir. Türk siyaset yapılanmasında dini zümrelerin “Hakan” tasavvurunu yıkmasına asla izin verilmediği alanda çalışma yapanların malumudur.

İkinci ilkeyle ise Türkler “ameli imanın varlığı bakımından mutlak sayan mezhebi bağlanışlara yönelmedi”ler. Göçebe bir toplum olduğu iddia edilen Türklerin genellikle kırsal toplumsal yapılarda kabul görmüş Eşari-Şafi ekole değil de şehir sistemlerinde benimsenmiş Hanefî-Mâtüridî ekole yaklaşması önemlidir. Dolayısıyla bu tercih aslında Türklerin “şehir” felsefesiyle barışık bir toplum olduklarını da ortaya koymaktadır. Türk toplumları tarih boyunca kendine mahsus bir “şehir” telakkisi ve pratiği içinde yaşamış, ancak bu “şehir pratiği”ni “yürüyen şehir” olarak hayata geçirmiştir. Türklerin kalıcı eserleri kamu malları olarak görülmüştür. Diğer ifadeyle Türkler kalıcılığı put (ruhban-belam), saray (mele), malikhane (mütref) mimarisi olarak ortaya koymamış, eserlerini “onlar esire, yetime, miskine karşılıksız yedirirler” (76 İnsan 8) ayetinin ifadesi olacak şekilde bina etmişlerdir. Türk mimarisinin kamu hizmetine adanmış mimari eserlere yönelmesi Hz. Hızır’ın iki yetimin babalarından kalan servetini korumak için duvarı tamir etmesindeki hikmetle mutabıktır. Bu nedenle Türk sanat eserlerinde “Tek Tanrı-Tek İlah” düşüncesi Türk Hakanlığının “Kut” inancının gereği olarak “Allah için yoksulu giydirmek, açları doyurmak, az milleti örgütleyerek çoğaltmak ve töreye dahil etmek” şeklinde ifade edilebilecek “potlaç” geleneğini dışa vurur.

Böyle bir yaklaşım toplumu da mezhebi esaslar üzerinden parçalamaya izin vermeyecektir. Dolayısıyla Türklerde “dinî anlamda öteki”, inanç ve ibadet yönünden “farklı” olan topluluklar değildir. Tam aksine Türk dini tasavvurunda “öteki”, Türk töresine düşmanlık yapan, Türk töresinden gelen “aile/yerleşme” düzenine saldıran tehdit bloklarını ifade etmektedir.

İmam-ı A’zam’ın aşağıya aldığım teolojisinden seçmelerin Yesevî-Horasanî-Bektaşi-Bayrami geleneklerle barışık olduğu görülecektir. İmam-ı A’zam, İslam’ı ikrar etmiş kesimlerin birbirini öldürmeye, tekfir etmeye, can-mal hürriyetine tecavüze fırsat vermeyen bu akaid (iman) ilkeleri ile bu coğrafyada yaşayan çoğul kültürlerin bir aradalığını mümkün kılmıştır. Aşağıdaki ilkelerle bizim de İslamcılık eleştirilerimizin fıkhî temelleri ortaya çıkacaktır.

İmam’ın tabiriyle “en büyük fıkıh iman bilgisidir.” Müslümanlar Anadolu’da Bizans ve Moğollarla çatışmışlardır. Geldikleri bölge barış-düzen kuran bir siyasal çatıdan yoksundur.

Osmanlıların Bizans topraklarında “topluluk” halinden “beylik-devlet” haline geçişinde Horasan Erenleri’nin ve Ahi-Bacıların “ahlâk-töre” esaslı çalışmalarının etkili olduğu artık görülmelidir. Bizans tebası olan halkın yerleşme bölgelerinde yurt tutan Horasan Erenleri ile Ahi-Bacıların dil, gelenek, yaşam biçimleri çarşı-pazarlarda yakından görülmüş, dikkatle izlenmiştir. Diğer ifadeyle Anadolu’nun yerleşik toplumları, bu coğrafyaya gelen Türklerin “töreli toplum” esaslarında kendi inançlarındaki yüksek ahlâkî değerleri görmüş ve onlarla benzeşmiştir. Bu benzeşmeyi hayata geçiren saik, Türk töresinin “doğru olmak”, “helal kazanmak”, “kul hakkına dikkat etmek” esaslı geçim tarzıdır.

Bugün yaşadığımız süreci de ilgilendiren Hanefî-Mâtürîdî teolojinin sosyo ekonomik dinamikleri harekete geçirecek şekilde yeniden dile getirilmesi İslamcılık akımının içine düştüğü mezhebî ve meşrebî ötekileştiriciliği bertaraf edebilecektir.

Bu çalışma aynı zamanda Müslümanların kapitalist topluma rıza geliştirmeleriyle ortaya çıkan adaletsizlikler karşısında mülkiyet sahipliğini “şirk” ile niteleyen Ali Şeriati gibi müelliflerin yaklaşımlarına da bir cevap olarak okunmalıdır.

“Hanif Türk”, Anadolu’yu şendiren ve onu “Türkiye” yapan milletin hareketidir. Hanif Türk, Anadolu’yu Türkiye kılan iradenin “töreli toplum” olmaktan geçtiğini hatırlayacak “feta” adam-kadınların uyanışına hem teolojik hem iktisadî hem de siyasal-teorik bir çağrıdır.

  1. EL FIKHU’L EBSAT adlı eserden:

Allah kötülüğü yaratır mı? Allah adil değil mi? diyenler için:

“Allah adildir, kötülüğü yaratmaz; kötülüğü insan amel eder” diyen gruplara İmam-ı A’zam şöyle dedi: O’na Allah şerri yarattı mı? diye sor. O buna ‘evet’ derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer ‘hayır’ derse de ki: “Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım / Min şerri mâ halak” (113 Felak 1-2) ayetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu ayet, Allah’ın şerri yarattığını haber vermektedir (Öz, 2010: 37).

“Allah, Allah olsaydı, kendisine küfür edilmesine izin vermezdi” diyenler için: 

O’na şöyle söyle: Allah’a iftira etmek kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? Evet, derse; Âdem’e isimlerin hepsini öğreten kimdir? Diye sor. Eğer Allah’tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Eğer, evet derse, şöyle sor: Kafiri kim konuşturdu? Eğer Allah konuşturdu, derse, kendi fikrine karşı çıkmış olur. Çünkü şirk kelam nev’indendir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlara şirk sözünü konuşturmazdı (Öz, 2010: 37). [İmam bu ifadesiyle Âdem’e öğretilen isimlerin içinde şirke ait kavramların da bulunduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kur’an insana küfür gerektiren şeylerin öğretildiği konusunda başka delil de verir:

“Tuttular da Süleyman’ın saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını ve Babil’deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey öğretmiyordu. Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler de Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi” (2 Bakara 102)]

“İman ile günah bir arada bulunursa ne lâzım gelir” diyenler için:

Soru: “İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirini işlemeyen kimseyi imanı kurtarır mı?”

Cevap: Onun işi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Allah’ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mü’mindir. Muaz b. Cebel Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, ‘Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihatta bulunan, köle azad eden, zekatını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin?” diye sordu. Muaz; ‘Onun için ateş vardır’ dedi. O genç, ‘Namaz kılmayan, oruç tutmayan, beyti haccetmeyen, zekatını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin?’ diye sorunca, Muaz b. Cebel: ‘Onun için Allah’tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç: Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de ‘Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok’ dedi (Öz, 2010: 43).

“Bir yerde masiyetler, kötülükler çoğalırsa uygulanacak fıkıh nedir” diyenler için:

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et. Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber’in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber ‘Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı yere giden kimse için Allah yetmiş sıddik ecri yazar’ (Buhari, Îman 12; İbn Mace Fiten 16) buyurdu (Öz, 2010: 43). [İmam-ı A’zam’ın bu fıkhı “Temkin Ekolü” olarak da tanımlanmıştır. Bu ekolün Kur’an’da delili Ashab-ı Kehf’te işaret edilmiştir.]

“Allah madem küfrü yaratıyor, niçin kafirlere azap ediyor” diyenler için:

İmam, “Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azab eder. Fakat Allah’ın bizatihi küfre rızası yoktur” dedi. Soruldu: “Allah, Kulları için küfre rızası yoktur” (39 Zümer 7) buyurduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya razı olur? Dedi: Allah onlar hakkında diler, fakat razı olmaz. Çünkü Allah İblis’i yaratmıştır, İblisi yaratmaya rızası var, fakat İblis’in kendisine rızası yoktur. Keza Allah, içkiyi ve domuzu yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur. Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah’ın razı olduğu şeyiiçmiş olurtdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblis’e ve fiillerine rızası yoktur. Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah’ın rızası vardır. Allah’ın emrettiğinin hilafına amel işleyen kimse onun dilemesi ile işlemiş olur, fakat onun rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyet işlemiş olur. Masiyet ise Allah’ın rızası hilafınadır. Allah kullarını, razı olmadığı küfürden dolayı azaba çeker. Fakat onların taatı terketmeleri ve masiyet işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azap etmeye rızası vardır (Öz, 2010: 47).

Günah işleyen kimsenin kafir olup olmadığı hususunda tereddüt edenler için:

Ona şöyle cevap verilir: “Yûnus’u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum / lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn” (21 Enbiya 87) dedi. Buna göre o, zalim mü’mindir, kafir ve münafık değildir. Hz. Yûsuf’un kardeşleri: “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçluyuz / Kâlû yâ ebânestagfir lenâ zunûbenâ innâ kunnâ hâtıîn” (12 Yûsuf 97) dediler. Bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildiler. Yüce Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e “Senin geçmiş ve gelecek günahını Allah’ın affetmesi için / Li yagfire lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhare” (48 Fetih 2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. Hz. Musa kıptiyi öldürmesi dolayısıyla günah işlemişti, fakat kafir değildi (2014: 49). [İmam bu satırlarda peygamberlerin de günah işlediğine işaret etmektedir. Bu yaklaşım kabul edilirse, sahabenin günah işleyebileceği, hiçbirinin “masumiyet imtiyazı”na nail olmayacağı söylenebilecektir.]  

2. OSMAN EL- BETTÎ’YE YAZILAN “RİSALETÜ EBU HANİFE” adlı risaleden:

Cemel ve Sıffin vakaları hakkında görüşünü soranlar için:

Hz. Peygamber’in ashabı birbiriyle savaştı. Karşılıklı savaşan zümrelerin, her ikisi de fiillerinde hak ve hidayete ermiş değillerdir. El-Bağıye=Mütecaviz zümre ismi sana göre nedir? Allah’a yemin ederim ki kıble ehlinin günahları arasında, adam öldürmekten, hele Hz. Peygamber’in ashabının kanlarını dökmekten daha büyük bir günah bilmiyorum. Çarpışan iki zümrenin sana göre isimleri nedir? Her ikisi de isabetli değildir. Eğer ikisinin de isabetli olduğunu söylersen, o takdirde bi’dat işlemiş olursun. Her ikisi de isabetsiz dersen, yine bi’datçi olursun. Eğer her ikisinden biri hidayet üzeredir, dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen, isabet etmiş olursun. Sana yazdığım bu hususu anlamaya çalış (Öz, 2010: 62).

Mü’min kimdir? diyenler için:

Bil ki, benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terkettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farîzaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İmanı ve ameli terkeden kimse ise, kafir ve cehennemliktir. İmanı bulduğu halde, farizaların bazısını terkeden kimse, günahkâr mü’mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğerr Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa, affeder. Ben Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, ‘Allah en iyisini bilir’ diyorum. Kıble ehli için senin de bundan başka düşündüğünü zannetmem (Öz, 2010: 62).

3. EL FIKHU’L EKBER’den: 

Mü’min kimdir? diyenler için:

İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine musavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. İslam, Allah’ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lugat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman, imansız da İslam olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, İslam ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir (Öz, 2010: 56).

4. EL FIKHU’L EBSAT’tan:

Mütecaviz kimselerle mücadele fıkhı nedir? diyenler için:

Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz” (4 Nisa 97); “Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin” (29 Ankebut 56) buyurmaktadır (Öz, 2010: 43).

Günahkâr kimsenin arkasında namaz kılmayı soranlar için:

Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir (Öz, 2010: 45).

5. EL ÂLİM VE’L MÜTEALLİM’den:

Günahkâr kimsenin durumu hakkında:

Allah’a şirk koşmak ötesindeki günahlar iki kısma ayrılır. Kul bu iki kısım günahtan hangisini işlerse işlesin, onun affı için dua etmek daha iyidir. Fakat ona beddua etsen de günahkâr olmazsın. Bu, sana karşı bir kötülük işleyen kimseye, beddua etmek yerine affetmenin daha iyi olması gibidir. Eğer bir kimse kendisi ile yaratıcısı arasında şirk koşmaksızın bir günah işlerse, ona merhamet edip şehadet hürmetine işlediği günahın affı için dua edersen, bu daha iyidir. Eğer onun helak olması için ‘Ya Rabbi, şu adamı günahıyla cezalandır’ şeklinde beddua edersen, günaha girersin (Öz, 2010: 16). [İmam, burada günahı 1) Kul hakkı kapsamında, 2) Allah’ın yasakladıklarına isyan kapsamında ele aldı. Kul hakkı konusunda af ile ilgili delil şudur: “Bir kötülüğü afvederseniz şüphe yok ki Allah da Afüvv’dür, Kaadir’dir / tuhfûhu ev ta’fû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ” (4 Nisa 149); “Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14). Af fıkhına razı olmayan mağdurun adaletle davranması ilke olarak getirilmiştir. Mazlumun beddua etmesinde mahzur yoktur. Allah ile kul arasındaki günahlar için ise (şirk koşmadıkça) İmam, günahkara yönelik “akıbetini cehennem eyle” diye duanın da günah olduğunu söylemiştir ki, bu yaklaşım İslamcılığın yaklaşımından önemli bir ayrışmadır. Bu ayrışma, Hanefi fıkhın ameli iman kapsamında görmemesinden kaynaklanır.]

Affedilecek günahlar: 

Allah’ın şirk haricinde mutlaka cezalandıracağı günahlar hakkında birşey bilmiyorum. Ehl-i kıbleden günahkâr olanların herhangi biri için, şirkten maada işlediği günahlar hususunda, Allah onu mutlaka cezalandıracaktır, şeklinde şehadette bulunmam. Bildiğim şudur ki; günahların bir kısmı affedilir. Fakat hangisidir? Bunu bilmiyorum. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz” (4 Nisa 31) buyurulmaktadır. Büyük günahların hepsini yahut affolunacak kusurların tamamını bilmiyorum. Fakat, Allah’ın şirkten başka bütün günahları affetmesi mümkündür. Çünkü “Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun ötesinde dilediği kimselerin günahlarını affeder” (4 Nisa 48) buyurmaktadır. Allah Teala kimi affetmek ister, kimi affetmek istemez, bunu bilemem” (Öz, 2010: 15-16).

Son Söz:

İslâmcılık Macaristan’dan Çin Seddine uzanan TÜRK ELİ’nde “bre imansız” söylemiyle “birlik” inşa edemeyecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Anadolu’da Moğol baskısı Bizans’ın egemenliğini zayıflatmıştı. Üstün ve etkin bir siyasal yapının eksik kaldığı böyle bir yapıda İslam’a çağıran Horasan dervişleri duygusal bir dil kullanarak “Tanrı sevgisi”nden bahseden toparlayıcı, dayanışmacı bir dil kullanıyordu. Bu dönemde ahi loncaları, bacıyan-ı rûm gibi teşkilatlar İslâm’ın ilkelerini “itikadî ötekileştirici” dille sunmaz, “teolojik tekfir” hareketiyle topluma mesaj vermezler. Tam aksine “töre”ye vurgu yaparlar. Buna göre örneğin “halkı aldatan esnafın pabucu dama atılır.” Yunus Emre’nin dizelerinde “dindarlık” değil “erlik”, “alplik”, “gönül yapmak”, “ahlâk değerleri” öne çıkarılır. Bu dil, Anadolu’da birliği tesis edicidir. Böylece gayr-i Müslim halkın da İslâm’a ve Türkçeye kalbinin ısınması sağlanır. Köse Mihal gibi tekfurun Osmanlılaşması, bu Horasan Erenleri, Ahi-Bacı toplulukları vesilesiyle olmuştur.

Diğer taraftan Yunus Emre’nin “dağdan doğru odun getirmesi” töreli toplulukların kul hakkına riayetini ifade eder. Yani kimsenin koruluğuna, bahçesine girmeyen bir “Türk” kimliği ortaya çıkar. Bu varlık, halkın hakkını yemediği gibi ona sofra açar. Böylece Yunus, Taptuk Emre’nin ocağına dağdan “doğru odun” getirirken dahi “haram ateş” üflememiş olur. Anadolu’da ahilerin “doğruluk”, “eline, beline, diline hâkim esnaflık” kriterleri de hangi dinden olursa olsun eli terazi tutan zanaatkârların arasında “birlik” tesis etmeye matuftur. Anlaşılacağı üzere Horasan erenlerinin dilinden dökülen “İslâmî söylem”in iktisadî işlevi “toplumcu”dur. Servet biriktirmeye yönelmemektedir. İşte bu ahlâk (töre) siyasal çatısını kaybetmiş 13. asır Anadolu ortamında Ahi-Bacı denetiminde bir “barış düzeni” getirir. Dindarlığın günümüzdeki söylem ve eylemi Horasan erenlerinin ahlâk-törelerini gözden kaçırmıştır. Dindarlığın görünürleştirilmesi günümüzde esas hedef gibi idealleştirilmekte, “dağdan doğru odun getirmek için cehd” ise fukaralık, zayıf ekonomik tutumlar olarak değerlendirilmektedir. Toplumcu, millî serveti halka yayıcı bir iktisat felsefesine bağlanan Horasan erenlerinin “bre imansız” söylemiyle değil de “Bir gönül yıktın ise, bu ibadetini bir sorgula” türünden başka bir söylemle hareket ettiği söylenebilecektir. Ebu’l-Hasan Harakanî (963-1033) de, “Allah katında ruh taşıyan herkes, dini, mezhebi sorgulanmadan Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır.” diyerek Anadolu’da 1071 öncesinde yurt tutmanın yollarını göstermiştir. Anlaşılacağı üzere Horasan erenleri 1071 Malazgirt Savaşı’ndan çok önce Anadolu’da varlık göstererek, “kendi iktisadî kurtuluşlarını” düşünen davet programı güden yapılardan çok farklı olarak, millet varlığının yurtlanması, şenlenmesi için gayreti öncelemiştir. Bunu daha sonraki yıllarda Hacı Bayram’da da görmekteyiz. Halk da Hacı Bayram-ı Veli’de görüldüğü üzere, kendisi gibi yaşayan, burçak yolan rehberlere saygı duymaktadır.

“Hanif Türk”, bu erenlerin, bacıların, ahilerin alp-yiğitlerin esaslarına bağlanmakla yani töreye bağlanmakla ilgili bir “ahlâk ayaklanması”dır.

“Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz” (Yunus Emre).

Hanif Türk, vavlı Türk, yani “töreli Türk” demektir.

  • Bayat Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yayınları, 2016
  • Öz Mustafa, İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, İFAV Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010