Skip to content

Posts from the ‘Uncategorized’ Category

Evlenmek Kutsal Bir Hayat Birliği Kurmaktır

Oğuzhan Çağlar (Yeni Akit Gazetesi-İnternet): Evlilik ne demektir?

Lütfi Bergen: Evlilik ya da evlenmek “yeni bir ev kurmak” demektir. Bu da aralarında evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâhıyla gerçekleşmektedir. Bu anlamıyla “evlenmek” çift anlamlı bir kelimedir. Dikkat edilirse “beyt” kelimesi de böyledir. “Beyt”, bir yönüyle “ev” ve diğer yönüyle de “aile” anlamına gelir. Yine beyt kelimesi “mescid-kıblegâh” olarak da kullanılmıştır. Eski Türklerde “ev-bark” olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram da bu kutsallığı içerir. Bark kelimesi, “tapınak, mabet” anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır.

Ayrıca beyt kelimesinin “iki mısra”dan oluştuğu da hatırlanmalıdır. Mısra, vezinli, uyaklı şiir dizesidir. Demek ki, aynı vezinli, uyaklı iki mısra, beyt oluşturmaktadır. Mısranın bir diğer anlamı ise “kapı kanadı”dır. Bu anlamıyla kadın ve erkek birbirinin üstünü örterek kapıları kapatır ve otağı (odayı) tesis eder. Bu kapıların birinin içten diğerinin dıştan kapanması gerekir ki kapılar birbirini örtsün. Aksi halde “Amerikan kapı” olur ve kapı kanatları birbirini örtmez, bağımsız çalışır.

Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal hayat alanını ve kutsal birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise “ocak”tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılırarak “ocak” tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle “ev” sadece “evli” yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede “ev açma izni” verilmezdi. Bekârlar “bekâr odasında” kalabilirdi. “Ev açmak” kadın ve erkek için bir imtiyaz ve sosyal statüdür. Bu statüye erkek-kadın ancak nikâhla ulaşabilir.

Günümüzde modern hukuk sistemleri, toplumların temelini bu tür “cemaatik” oluşumlara dayandırmaktan özenle kaçınıyor. Çünkü kapitalizm için “aile” tüketim dışında kalma potansiyeli taşıyor. Düşünün ki, anne-babasını evine ve ailesine dahil eden bir sosyal birim anında “yaşlılar evi” anlayışını kıracaktır. Bu yaşlılara evde bakan oğul/kız, toplumun yaşlılar için öngördüğü bina, personel, yemek, bakım-onarım, yatak masraflarını asgari düzeylere çekecek, minimize edecektir. Aile kırılırsa herkes kapitalizmin müşterisi olur.

Oğuzhan Çağlar: Evliliğin Türk kültüründeki ve İslam uygulamalarındaki yeri ve önemi nedir?

Lütfi Bergen: Evlilik “ev kurma” kavramını da içerdiğinden kadın-erkek evlenmekle mahalleye katılma hakkı elde etmekteydi. Erkek, evlenmedikçe çalıştığı iş kolunda “usta” olamazdı. Aynı uygulama Osmanlı timar sisteminde de geçerlidir. Dirlik araziye yerleştirilen çiftçinin karısı ve çocukları olmak zorundaydı. Bekâra timar araziyi işletme hakkı verilmezdi. Yani evlenmek ekonomik istiklalin ve ehliyetin ilanıdır. Bu istiklal kadın-erkek için aynı etkiye sahipti.

Evliliğin sosyal hayatın inşasında da iktisadî niteliğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bugün kadınlar evlenirken baba evinden geçimliklerini sağlayacak bir servet almıyorlar. Aileler kızlarını okutarak “ücretli” kılmaya dönük bir yaklaşım geliştirmektedir. Oysa Türk töresinde kadının babasından alması gereken Çeyiz-Cihaz denilen bir hakkı vardır. Çeyiz-Cihaz, çoğunlukla bir koyun sürüsü, düveler, atlar, dokuma tezgâhı, meyve bahçesi, tarla, mera gibi bir geçimliktir. Türkiye’de bu gelenek, evlenecek kıza bir sandık dantelli havlu, yastık kılıfı, çarşaf verilerek yozlaştırılmıştır.

Bugün kadın okuyor, diyelim öğretmenlik diploması alıyor. Ancak atanamıyor. Bu kadına ailesi tüm öğretim hayatı boyunca belki 80-100 bin TL harcıyor. Kadın mezun olduğunda bir de yüksek lisans yapıyor. Ailenin harcadığı para yanında bir de öğrenim kredisi nedeniyle mezun kişinin ödemesi gereken 40-50 bin TL borcu oluyor. Bahsi geçen bu meblağlar, yani öğrenim masrafları ve öğrenci kredisi toplamı yaklaşık 150 bin TL’dir. Kadın tüm öğrenim hayatı boyunca aile içi emeğin “imece” değerlerinden de soğuyor. Dolayısıyla evlendiğinde eşiyle ilişkisini de “Ev hanımı olursam ev içi emeğimin ücretini alırım. Yok, çalışan kadın olursam, kendi emeğimin ücretini kendimi geliştirme masraflarına harcamam gerekir” denklemiyle kuruyor.

Geleneksel toplumda ise kadın babasından Çeyiz-Cihaz alacağını bildiği için “ev içi emek sömürüsü”ne uğradığını düşünmez. Kocasının evine gelirini sadece kendisinin kullandığı tarla, sürü, mera, atlar, dokuma tezgâhı gibi iktisadî servetle gider.

Yine geleneksel toplumda erkeğin de babasından alacağı Kalın hakkı vardır. Eski Türklerde Kalın, baba tarafından ödenmediğinde oğul babasından zorla alabilirdi. Kalın, kız tarafına verilir ve dört parçadır: 1) Kızın annesine süt hakkı; 2) Kızın babasına, düğün masrafı olarak, 3) Kızın ailesine, kızın ihtiyaçlarına karşılık olarak, 4) Kızın kendisine. Dikkat edilirse kadın hem evlenirken hem de kızını evlendirirken pay almaktadır. Bu nedenle “kız” eski Türklerde değerli sayılırdı.

İslâm’da ise evlilik sırasında doğrudan kadına verilen Mehir hakkı vardır. Bazı mezheplerde mehir verilmedikçe evlilik sahih değildir. İslâm fıkhında da bekârın kendi başına ev açmasına izin verilmemiştir. Ashab-ı suffa uygulaması bununla ilgilidir. Hz. Peygamber’in (asv) “Evlenmeye muktedir olduğu halde evlenmeyen benden değildir” dediği rivayet edilmektedir. Kur’an, “İçinizden bekâr olanları nikâhlayın” (24 Nur 32) ayetiyle de toplumun temelini “aile” üzerine yerleştirir. Evlilik hem eski Türk töresinde hem İslâm fıkhında küfüv=denk kişiler arasındaki bir akittir. Çeyiz-Cihaz, Kalın, Mehir uygulaması bu hususu sağlamaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun içine düştüğü sıkıntının temel sebepleri nelerdir?

Lütfi Bergen: Gelenek eleştirisi Türk toplumunu Batı tipi bir sosyal yapıya yönlendirmektedir. Son 150 yılda önce Çeyiz-Cihaz geleneği bozuldu. Babalar kızlarına paylarını vermediler. Ayrıca bazı bölgelerde Kalın, Başlık haline geldi. Başlık parası bir tür kadının “evlilik yoluyla satış bedeli” özelliği taşır. Evlenecek kız, bundan bir pay almaz. Gelenekteki bu yozlaşmayı gören idareciler Avrupa hukukunu aktararak medeni hayatı inşa etmek istemiştir. İkinci bir konu toplumumuzun kentleşme ve okullaşma süreci içinde denklik=küfüv hassasiyetini yitirmesinden doğan çatışmalardır. Evliliği sürdürmeyi sağlayacak geleneksel yapılar yıkılmıştır.

Türkiye’de dindarlar “aile” tanımı yapamamaktadır. Bu durum ailenin Batı’da tanımlanarak ülkemiz mevzuatlarını belirlemesi neticesine yol açmaktadır.

Oğuzhan Çağlar: Evlilik kurumunun eski önemine ve işlevine kavuşturulması için neler yapılmalıdır?

Lütfi Bergen: Öncelikle toplumuntemelinin “aile” olduğu hususu dindarlar tarafından teslim edilmelidir. Türkiye’de dindarlık İnsan Hakları teorisinin “birey” kavramını referans almaktadır. Geleneksel düşüncede “aile” deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Yani “aile” mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek “konut kredisi” borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın “aile” tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, “aile” olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de evlilik son 20 yıllık süreçte “borçlanma” anlamına geliyor. Oysa gelenekte “ocağın tütmesi” anlamını haizdi. Dindarlar “ev” edinme yollarını değiştirmedikçe “evlilik” ve “aile” hakkındaki mevcut kafa karışıklıklarını aşamaz.

Not: Bu röportajın özeti 16 Ağustos 2019’da şu sitede yayımlanmıştır: https://www.yeniakit.com.tr/haber/lutfi-bergenden-evlilik-karsiti-soylemlere-tepki-evlilik-kutsal-bir-hayat-birligi-kurmaktir-888216.html

Bacıyan-ı Rûm

Osmanlı Tarihçisi Âşıkpaşazâde (ö. 1481/886) “Tevârih-i Âl-i Osmân” isimli kitabında dört zümreden bahsetmektedir: “Anadolu’da misafirler ve seyyahlar arasında dört tayfa vardır ki anılır. Biri Anadolu Gazileri, biri Anadolu Ahıları, biri Anadolu Abdalları, biri de Anadolu Bacıları” (Derviş Ahmet Âşıkî, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Yayınları, 2011: 206).

Âşıkpaşaoğlu Tarihi’ne göre Hacı Bektaş-ı Veli (d. 1209, ö. 1271) Hatun Ana’yı kızı (evlatlığı) seçti ve bütün gizli bilgilerini ve kerametlerini ona gösterdi. Hatun Ana’da ona ölünce mezar yaptırdı (Derviş Ahmet Âşıkî, 2011: 207).

Mikail Bayram Hacı Bektaş-ı Veli’nin menâkıbnamesi olan Velâyetnâme adlı eserinde bu bacının “Fatma Bacı”, “Kadıncık Ana” ve “Fatma Ana” olarak sık sık geçtiğini, Velâyetnâme’de Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nden fazla olarak şu bilgilerin yer aldığını ifade eder: “Fatma Bacı erenler ve dervişlerin saygı gösterdiği, Hacı Bektaş’ın sık sık ziyaret ettiği yaşlı bir kadındır. Bu yüzden kendisine Kadın Ana dendiği muhakkaktır. Bu yaşlı Ana’nın erenler meclisine girdiği, bazen erenlere sofra düzdüğü, misafirleri ağırladığı, Sivrihisarlı Nuru’d-din’in kızı olduğu, bilahare Sulucakaraöyük’e yerleştiği, babasından kalan servetini erenler yoluna harcadığı muhakkaktır” (Mikail Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rûm-Anadolu Bacılar Teşkilatı, Çizgi Kitabevi, 2016: 23).

Türkmen toplulukları binlerce çadırla Anadolu’ya girdiler ve coğrafyada yayılarak yerleştiler. Coğrafyaya yayılma, toprağı iktisadî anlamda verimli kullanma amacı taşımakta ve aynı zamanda Roma ülkesi olan toprakları kontrol (gözetme) amacı taşımaktadır. Ahilik, fütüvvet düşüncesinden doğmuş bir muâhat/musahiplik tasavvuru olarak anlaşılmalıdır.

Türkmenlerin iki katmanlı bir toplum yapısına sahip bulunduğu ifade edilebilir: 1) Selçuklu Sultanlarının yönlendirmesiyle Anadolu’ya gelen teşkilatlı büyük nüfus kitleleridir; 2) Mürşid-talip toplulukları olarak fütüvvet-musâhiplik marifetini yürüten teşkilatlardır.

Türkmenlerin yerleşme düzeninin yani iktisadî/siyasi/askerî gayelerin gereği olarak teşkilatlı bir yapı arz ettiği ve bunun yanında İslâmî gayelerle ayrıca bir teşkilat sistemi kurulduğu düşünülebilir. Yesevî irfanına bağlanan bu ikinci teşkilat modelinin gazi/ahî/abdal/bacı zümreleri olarak ortaya çıktığı ve binlerce çadırdan oluşan Türkmenlerin siyasî/iktisadî/askerî teşkilatlı yapısına yön verdiği söylenebilecektir.

Ankara’dan Kızılcahamam-İstanbul yolu istikametinde 70. km’de Taşlı Şeyhler köyündeki “Kırmızı Ebe” ve “Oruç Gazi” hakkında anlatılan efsane de Bacı hareketinin örneği olarak okunabilir. Kırmızı Ebe’ye atfedilen efsane sadece Bacıyân-ı Rûm’un faaliyetlerini yansıtmakla kalmamakta, bu topraklara “Anadolu” adının verilmesiyle ilgili bilgi de üretmektedir.

Efsaneye göre Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) ordusuyla Yabanabad (Kızılcahamam) kazasına bağlı Taşlı Şeyhler Köyü’nde konaklar. Köylüler askerleri ağırlamakta çaresiz kalmışken sırtında yetim yavrusu Oruç’la “Kırmızı Ebe” diye bilinen “Kırgız Ebe” adlı kadın elinde bir helke (bakraç) ayran ile ordunun konak yerine gelir. Küçük bir taş oluğa bir bakraç ayranı döker. Gaziler sırayla gelip hem içerler hem de kırbaları doldururlar. Bir bakraç ayran koca orduyu doyurur.

Ayranı içen Gazilerle Kırmızı Ebe arasında şu konuşma geçer: “Doldurun gazilerim, -Doldur ana, -Doldurun yavrularım”. Askerler içerler, kırbalarını doldururlar. Kırmızı Ebe hâlâ “Doldurun gazilerim” demektedir. Kırbaları dolan askerler: “Ana, dolu” diye cevap verir. Bu cevap diyar-ı Rûm toprağına “ANADOLU” adının verilmesinin sebebi olarak gösterilir. Bu hadiseden sonra Selçuklu Sultanı Taşlı Şeyhler köyünü Kırmızı Ebe ve oğlu Oruç Gazi’ye yurtluk ve ocaklık olarak vakfeder ve köye atlıların (vergi tahsildarlarının) uğramayacağı hususu ferman buyrulur. Oruç Gazi, 90 yaşına kadar gaza eder ve sonunda şehit düşer. Cenazesi köyün alt başına defnedilir. Kırmızı Ebe’nin türbesi ise köyün üst başındadır.

Anlatılan bu efsane ile Mikail Bayram’ın Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rûm adlı eserinin birlikte değerlendirilebileceğini düşünmekteyiz.

Ahilik eksik bir bakışla “esnaf teşkilatı” olarak görülmektedir. Ömer Lütfi Barkan’ın işaret ettiği üzere ahiler köylerde de teşkilatlanmışlardır. Kırmızı Ebe efsanesinde de görüldüğü üzere “Bacılık” muhtemelen Taşlı Şeyhler Köyü’nde de teşkilatlıdır. Büyük ihtimalle Selçuklu Sultanı’nın köyde konaklaması da Bacı teşkilatıyla ilgilidir.

Dokumacılık-El Sanatları:

Mikail Bayram’a göre Türk kadını çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık, kumaş imalatı, giysi imalatı gibi sanatları yürütmektedir. Mikail Bayram, Fatma Bacı’nın Bacı teşkilatını Kayseri’de Külahduzlar mahallesinde kurduğunu ve burada bacıların örgü ve dokumacılık mesleğiyle uğraştığını belirtmektedir. Mikail Bayram, Abdal Musa’nın başındaki ak börkün (bükme elif tac) Bacı’ların Kayseri ve Kırşehir’deki Külahduzlar mahallesinde imal ettikleri külahlardan olduğunu da işaret eder. Müellife göre Bacılar, Ahilerle birlikte Uc bölgelere giderek sanatlarını icra ettiler ve Yeniçerilerin ak börkleri ile giysilerini (askerî kıyafetlerini) imal ettiler (Bayram, 2016: 74). Mikail Bayram’a göre Evhadü’d-din-i Kirmanî’nin seccadesi de Bacıların dokuma tezgâhında imal edilmiştir (Bayram, 2016: 75).  

Mikail Bayram Bacı teşkilatının başlangıçta Ahi teşkilatının bulunduğu Kayseri, Konya, Kırşehir, Larende gibi yerleşim merkezlerinde kurulduğunu ancak Moğol istilası sonrasında Uc bölgelere ve Moğolların ulaşamayacağı bölgelerde köylerde teşkilatlandığını ifade etmektedir (Bayram, 2016: 76). Konya’nın Başara köyünde menşei tarihin derinliklerine uzanan motif ve desenlerde halılar imal edildiğini söyleyen Mikail Bayram’a göre köyün adı Ahi Başara’dan gelmektedir. Ahi Başara, Ahi Türk’ün kardeşi olup Mevlana’nın dostu Hüsamu’d-din Çelebi’nin amcasıdır. Bu bilgiden hareket eden Mikail Bayram, Başara köyünde imal edilen halıların Bacı teşkilatının faaliyetinin eseri olduğu kanaatindedir.

Köy Kuruculuk:

Mikail Bayram’a göre Konya’nın 20 km. batı istikametinde Ulumuhsine ve Kiçimuhsine adlarındaki iki köyde de bu köylere has motiflerde halılar bulunmaktadır. Bu köylerin halkı Kiçi Muhsine ve Ulu Muhsine adlı iki kız kardeşin bu köyleri kurduğuna inanmaktadır. Mikail Bayram köylülerin bu inanışı ve halılardaki motiflerden hareketle köyde Bacı teşkilatının bulunduğunu düşünmektedir (Bayram, 2016: 77).  

Askerî Yapılar:

Yine Mikail Bayram’a göre Türk kadınları binicilik ve atıcılıkta usta olduklarından savaşlara da katıldılar. Bayram, İbn Batuta’dan nakille Özbekler arasında “Havatin-Hatunlar” şeklinde adlandırılan bir kadın teşkilatına vurgu yapar. Bayram’a göre Uc bölgelerde Türkmen aşiretler arasında savaşçı kadınlar bulunmaktadır.

Sofra Hizmeti:

Mikail Bayram’a göre Fatma Bacı’nın babası Evhadü’d-din-i Kirmanî, çevresindekilere yolcu ve kimsesizlerin yedirilip, içirilmesi, barındırılması ve çamaşırlarının yıkanmasına dair öğütlerde bulunmuştur.  Kirmanî, bu tür işleri kadınların yapmasının büyük sevap kazanmaya vesile olduğunu telkin ettiğini ifade etmiştir. Kirmanî, ahiliği, “malını ve servetini yolcu, yoksul ve muhtaca harcamayı ülkü edinmek” olarak tarif etmektedir (Bayram, 2016: 79).

Genel Değerlendirme:

  1. Bacıyân-ı Rûm hareketi bir kadın hareketi olmayıp Ahiyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Abdalân-ı Rûm zümreleri ile birlikte hareket eden bir teşkilattır.
  2. Mikâil Bayram’ın işaret ettiği şekliyle Bacı hareketinin bir askerî yapı olmadığını zira Gaziyân-ı Rum’a dahil edilmedikleri ifade edilmelidir. Gaziyân-ı Rum zümrelerinin akıncı oldukları, Bacı hareketinin savunma amaçlı işlev yüklendiği söylenebilecektir.
  3. Bacı hareketinin toplumun temel teşkilatı olan aile sistemini koruduğu, bir eşitlik davası gütmediği de ifade edilmelidir. Türkmenler iktisadî ve sosyal varlıklarını bir taraftan Bizans ve diğer taraftan Moğol baskısına karşı aile-devlet modelini koruyarak sağlamıştır.
  4. Bacı hareketinin meslek aidiyetlerinin “cinsiyetçi” karakter taşıdığı görülmektedir. Bacılar dokumacılık, sofra hizmeti, köy/kasaba kuruculuk gibi faaliyetlerle Ahi/Gazi/Abdal teşkilatlarının faaliyetlerini entegre etmiş ve kırsal-kentsel alanları birbirine eklemleyen bir hizmet modeli geliştirmiştir.
  5. Mikail Bayram’ın da işaret ettiği üzere Bacı hareketi, Ahilerin teşkilatlandığı yerde teşkilatlanmıştır. Hareketin bu niteliği, onun modern zamanların Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) veya Toplumsal Cinsiyet Adaleti (TCA) kavramsallaştırması içinde değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Bu anlamıyla Bacı hareketi bir cinsiyet hareketi olmayıp Türkmenlerin bu topraklara özgü yerleşme düzenine dair bir seferberliğidir.

Kadınların Çift Hukukla Evlenmesi

Boşanmış kadının nafakasının eski eşi tarafından karşılanması (yoksulluk nafakası) kadın-erkek eşitsizliğinin itiraf edilmesi değil midir?

Kadının yasal düzenlemelerle yoksulluk nafakası adı altında aralarında nikâh/akrabalık gibi ilişki kalmamış adamdan “alan el” haline getirilmesi erkeği kaçınılmaz olarak “veren el” kılmaktadır.

İslâm hukukunda kadın-erkek eşitliği teorisi bulunmamaktadır. Kadın-erkek eşitliği teorisi 1789 Fransız devriminin “eşitlik” fikrine dayanmaktadır.

Türkiye’de kadınlar evlenme aşamasında “geleneksel” olanı önemsemekte ve eş (koca) adayından altın/ağırlık talep etmekte, aslında İslâm mehir hukukuna dayanarak nikâh akti yapmak istemektedir. Erkek taraf, “İslâmî bir evlilik” yapma arzusuyla altın/ağırlık taleplerini, düğün masraflarını, gelinliği, ev eşyalarını ve belki “balayı masrafları”nı karşılamaktadır.

Yargıtay’ın kararlarında da düğünde takılan altının kadına ait olduğu kabul edilerek aslında “mehir” geleneğinin korunduğu söylenebilecektir.

Ancak evlilik gerçekleştikten ve karı-koca olduktan sonra eşler arasında “eşitlik hukuku” devreye girmektedir.

Erkek bu çift hukuk yükümlülüğü nedeniyle gerek evlenirken ve gerekse boşandıktan sonra “veren el” olmaya zorlanmaktadır. Türk hukuk sistemi erkeği zımnen sürekli “akdin kadın öznesine ödeme yapmaya mahkûm varlık” olarak tanımlamış gibidir.

Kadınlar “eril iktidar-patriyarkinin kaynağı gelenektir” dedikleri halde geleneğin mehir hukukunun kendilerine uygulanmasını talep ederek çelişkiye yakalanmaktadır.

Zira, “Hem mehir alırım hem de evlendikten sonra edinilmiş mallarına ortak olurum, boşanırsak ömür boyu yoksulluk nafakası ile geçinirim” şeklinde yürütülen bir ilişki düzeni AİLE inşa etmez; kadının erkeği sömürme düzenini inşa eder.

Kadınlar eğer “eşitlik” temelinde bir evlilik istemekteyse:

– Nişan ve düğün masraflarını, takıları koca adaylarına yükleyememelidir (eşitliğe aykırılık).

– Eşit olduklarına göre evin nafakasını erkeğe/kocaya yüklememelidir (eşitliğe aykırılık).

Mehir hukuku varoluşsal anlamda kadın-erkek eşitliğini kabul etmeyen bir hukuktur.

Mehir hukukunda 1) Mal ayrılığı rejimi vardır; 2) Erkeğin evlilik birliği içinde karısının nafakasını karşılama yükümlülüğü ve evi tedarik etme, eşyaları dizme yükümlülüğü vardır; 3) Erkeğin mehir vermesi, düğün masraflarını karşılaması yükümlülüğü vardır.

Bu üç ilke 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi madde 152’de “Koca, birliğin reisidir.Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir” hükmünde mündemiç olarak muhafaza edilmekteydi.

Eşitlik hukuku ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186. maddesi uyarınca düzenlenmiştir: “Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.”

Eşitlik hukuku seçildiğinde 1) Erkek mehir ödemekle, altın/takı vermekle yükümlü tutulamayacaktır; 2) Erkek düğün masraflarını ödemekle yükümlü görülemeyecektir; 3) Evin geçimi için kadının da çalışması ve maaşını eve harcaması zaruret hale gelecektir; 4) Evlilik mal rejimi olarak “edinilmiş mala katılma rejimi” uygulanacaktır.

Bu durumda evlilik görüşmeleri sırasında taraflara şu soru sorulmalıdır: Mehir hukukuna göre mi nikâh akdi istiyorsun, yoksa kadın-erkek eşitliği hukukuna göre mi?

Evlenecek kadın ve erkek “kadın erkek eşitliği hukuku istiyorum” cevabını verirse ortaya çıkacak hukukî statü şöyle olacaktır: 1) Düğün masrafları kadın ve erkek tarafça “eşit” olarak katlanılmalıdır; 2) Erkek tarafın kız tarafa altın/ağırlık takma yükümlülüğü kalkar; 3) Ev eşyaları konusunda kadın ve erkek eşit masraf yapar. Kız tarafı “şu marka ve değerde eşya istiyoruz” demekteyse bunu karşı tarafa yükleyemez. Mütekabiliyet (karşılıklı muamele) esası hâkim olur; 4) Evlenen kadının çalışması mutlaklaşır. Kadın evin gelirine ortak olmaya mecburdur.

Diğer ifadeyle evlenecek kadın eğer “kadın erkek eşitliği hukuku” seçmişse koca adayından altın, gelinlik, çiçek, çukulata, balayı, evlilik hayatının sürdürüleceği ikametgâhta kullanılacak eşyaları vs. talep edemez. Bu taleplerini müstakbel eşiyle birlikte yapacağı masraflarla karşılayabilir. Keza evlendikten sonra da evin masraflarına katılmak ve ortak olmak zorunda kalır. Bu katılım ya ailesinden getirdiği bir gelirle ya da çalışarak sağlanabilir. Aksine talepler eşitliği bozmak, erkeğe angarya yüklemek anlamı taşır.

Evlenecek kişilerin hangi hukuku seçtiğinin belirtilmesi akitlerin dengeyi bozmaması ilkesinin bir gereğidir. İfade etmek istediğimiz ilke şudur: İki hukukla evlilik olmaz.

Diğer ifadeyle 1) Eğer mehir hukuku seçilmekteyse, noterde mal ayrılığı sözleşmesi yapılması gerekir. Bu durumda erkeğin düğüne ait masrafları karşılaması istenir; evlilik hayatını idame ettirecek nafakayı kazanması beklenir. Kadın “çalışmama hakkı”nı kullanır. Eğer koca nafakayı temin edemiyorsa, kadının boşanma hakkını kullanması meşru olur/olmalıdır; 2) Eğer akit “eşitlik hukuku” kapsamında gerçekleştirilmek isteniyorsa, o halde düğün masrafları, altın/balayı/ev eşyaları gibi masraflar erkeğe yüklenemeyecektir. Erkek karısının çalışıp evin giderlerine katkı yapmasını talep edebilecektir.

Çift Akit Problemi:

Hanefiler, aynı anda iki akit yapılmasının hadislerle yasaklandığını, iki akit niteliğindeki bağlayıcı hükümlerin sözleşmedeki dengeyi bozacağını ifade etmişlerdir. Nikâhta hem mehir hukuku hem eşitlik hukuku hükümlerini ihtiva edecek ve borç doğuracak şekilde akitleşmek “aynı anda iki akit”tir. Bu tür bir akitleşme dengeyi bozacaktır. Nitekim bozmaktadır.

Akdin Feshi Halinde Borç ve Sorumlulukların Hitamı:

Bir akit feshedildiğinde taraflar birbirlerini ibra etmekle borç ve sorumlulukları da hitama erer. Nikâh akti feshedildiğinde ise taraflara (erkeğe) “yoksulluk nafakası” yükümlülüğü getirilmiştir. Bu yükümlülüğün akdî kaynağı bulunmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi boşanmış kişinin yoksulluk nafakası yükümlülüğünü devlete ait olan “sosyal yardım ilkesi”ni eski kocaya getirmiştir:

“Sosyal hukuk devleti, ‘insan onuru’nun korunmasını amaçlar ve bunun için sosyal adaleti sağlamaya çalışır. Sosyal hukuk devleti, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak eşitliği, sosyal adaleti sağlayan ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir.” (Anayasa Mahkemesi Kararı: 2011/136 E-2012/72 K, tarih: 17.5.2012, R.G. Tarih-Sayı: 26.06.2012-28335).

AYM’ne göre sosyal devletin vatandaşlarının ekonomik yönden desteklenmesi, nikâh aktiyle birliktelik kuran eşler bakımından bir istisna oluşturmaktadır. AYM, boşanan eşe yoksulluk nafakası yükümlülüğünü “sosyal devlet ilkesi” gereği getirildiğini karara bağlamaktadır:

“Kanun koyucunun 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 175. maddesinde ‘süresiz olarak’ ibaresine yer vermesinin amacı, boşanmadan dolayı yoksulluğa düşecek olan eşin diğer eş tarafından, şartları bulunduğu sürece ekonomik yönden desteklenmesi ve asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır (…) Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür (…) Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğinde olan yoksulluk nafakasının özünde, ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi yer almaktadır (…) İtiraz konusu kuralda, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşen eşi korumak için diğer eşin, koşulları bulunduğu sürece, herhangi bir süre sınırı olmaksızın yoksulluk nafakası vermesi düzenlenmiş olup bu yükümlülüğün sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği olarak getirildiği kuşkusuzdur.       Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir” (Anayasa Mahkemesi Kararı: 2011/136 E.-2012/72 K., tarih: 17.5.2012, R.G. Tarih-Sayı: 26.06.2012-28335).

Ancak AYM, bu kararında erkeğe boşandıktan sonra nafaka ödeme yükümlülüğü getirilmesinin SÖZLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLALİ kapsamında olduğu hususunu değerlendirmemiştir.

Anayasa MADDE 48- “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir.” Süresiz nafaka uygulaması sözleşme özgürlüğüne aykırıdır.

Diğer taraftan yoksulluk nafakası angarya yasağının ihlali olarak da değerlendirilebilecektir.

Anayasa MADDE 18- “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.”

TMK 364. Madde Niçin Hükme Esas Alınmıyor?

AYM’nin yukarıda alıntı yaptığım kararında gerekçe olarak “yoksulluk nafakasının özünde, ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi yer almaktadır” beyanı yer almaktadır.

“Ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi”nin niçin boşanmış eşe yüklenen yoksulluk nafakası ile karşılanmak zorunda olduğu AYM 2011/136 E.-2012/72 K. sayılı kararında belirtilmemiştir. AYM, TMK 364. maddenin işletilmesini hangi gerekçe ile kabul etmemektedir?

TMK 364: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür. Kardeşlerin nafaka yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır. Eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklıdır.”

Yargıtay bir kararında “Yardım nafakası, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı sosyal ödevdir ve kanun koyucu, kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiş, bu ödevin ortadan kaldırılmasını ise, MK m. 365 ile sınırlamıştır. MK’nun 366. maddesi uyarınca, korunmaya muhtaç kişilerin bakımı bununla yükümlü kurumlar tarafından sağlanır. Bu kurumlar yaptıkları masrafları nafaka yükümlüsü hısımlarından isteyebilir. Yasanın bu hükmü de gözetildiğinde, nafaka yükümlülüğünün yasanın emrettiği ve özellikle refah içerisinde olan altsoy (oğul) için kaçınılmaz bir yükümlülük olduğu görülmektedir” hükmüne yer vermiştir (3. H.D. 2007/19271 E- 2008/860 K. sayılı karar).

Anlaşılacağı üzere AYM’nin 2011/136 E.-2012/72 K. sayılı kararındaki “Ahlâki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesi” şeklindeki gerekçenin yasal delili TMK 365 ve 366. maddelerde mündemiçtir.

Teklifler: 1) Nikâhta mal ayrılığı rejimine geçilmelidir; 2) Boşanan kadının nafakası TMK 364 gereği kendi babasının veya erkek kardeşlerinin yükümlülüğünde olmalıdır; TMK 175 kaldırılmalıdır. 3) Boşanma davaları 3 ay içinde karara çıkmalıdır. Kişilerin evlilikleri askıda kalmamalıdır; 4) Nafaka ödememe durumuna tazyik hapsi uygulaması kaldırılmalıdır; 5) Mevcut yasal düzenleme (6284 sayılı yasa madde 7/1) sadece şiddeti değil “şiddet tehlikesi”ni de aile hayatına devlet müdahalesini meşru kılmaktadır. Şiddet suçu TCK kapsamında yargılama konusu iken aile içinde bundan muaf tutulması ceza yargılaması bakımından tutarsızdır; 6) Kadının beyanıyla (6284 sayılı yasa madde 8/1, madde 8/3) yargısız tedbir kararları verilerek aile kurumuna yönelik devlet müdahalesini düzenleyen hükümler kaldırılmalıdır; 7) Mal ayrılığı rejimini seçen eşler için eski Medeni Kanun’un 152-155 maddeleri yürürlüğe girmelidir.

Ek:

6284 sayılı yasa madde 7/1: Şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkesbu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir.

6284 sayılı yasa madde 8/1: Tedbir kararı, ilgilinin talebi, Bakanlık veya kolluk görevlileri ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine verilir.

6284 sayılı yasa madde 8/3: Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Bu kararın verilmesi, bu Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 152: Koca, birliğin reisidir. Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 153: Kadın, müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavin ve müşaviridir. Eve, kadın bakar.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 154: Birliği koca temsil eder. Mallarını idare hususunda karı koca hangi usulü kabul etmiş olursa olsun koca, tasarruflarından şahsen mesul olur.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 155: Evin daimî ihtiyaçları için koca gibi kadın dahi birliği temsil hakkını haizdir. Karının üçüncü şahıslar tarafından malum olabilecek surette salahiyetini tecavüz etmeyen tasarruflarından koca mesuldür.

Eski Türk Kanunu Medeni madde 170: Karı koca, evlenme mukavelenamesi ile kanunda muayyen diğer usullerden birini kabul etmedikleri takdirde veya kabul edip de kanunda gösterilen sebeplerden birinin hüdusu halinde, aralarında mal ayrılığı cereyan eder.