Skip to content

İstanbul Sözleşmesi Feminizmin Aleyhine Kullanılabilir

İstanbul Sözleşmesi kimi muhafazakâr aydınlar tarafından şu söylemlerle eleştiriliyor: “Bu sözleşmedeki ‘partner’ kavramı eşcinselliği meşrulaştırıyor” veya “Bu sözleşmedeki ‘cinsel yönelim’ kavramı ‘lgbt-i bireyler’e özgürlük alanı açarak aileyi tehdit ediyor.”

Benim geliştirmeye çalıştığım eleştiri yukarıdaki eleştirileri haklı görmüyor. Zira sözleşmedeki “partner” kelimesinin içeriğine resmî nikâh yapmamakla beraber halk arasında “imam nikâhlı” denilen çiftler de girmektedir. Bu anlamda devlet huzurunda resmen evli sayılmayan çiftlerin statüsünün İstanbul Sözleşmesi’nin (İS) getirdiği “partner” kavramı kapsamında tanındığı bile söylenebilecektir.

Yani İS aslında dolaylı olarak Türkiye’de laik kesimlerin hiç de onaylamadığı evlilik biçimlerini dolaylı yoldan “yasal” kılmaktadır. Ancak gerek laik çevreler ve gerekse İS karşıtı muhafazakârlar sözleşmenin kalıcılığı veya kaldırılması konusunda ideolojik kavgaya tutuştuğundan, onun halk tarafından hangi amaçlarla ve nasıl kullanılabileceğini kestirebilmiş değil.

Kanaatime göre İS’nin dayanak olacağı yasa da henüz çıkarılamamıştır. Denilebilir ki, “6284 sayılı yasa İS’nin dayanak olduğu yasa değil mi ki?” Bence değil. Zira bu yasa, gerçekte ondan önceki 4320 sayılı yasanın kısmen revizyona uğratılmış yeni bir versiyonudur. Benim yazılarımı ve röportajlarımı takip edenler biliyor olmalıdır: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekilse, şu an karşı karşıya olduğumuz problemler bir nebze dahi iyileşme göstermeyecektir. Zira, Türkiye’de “aile” ve “kadın” konusundaki bütün problemli düzenlemeler BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edilen, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW kaynaklıdır. Türkiye’de 1980’deki askerî ihtilal, uluslararası sisteme uyumlu bir anayasal düzenlemenin önündeki engelleri aşmaya vesile olurken, kriterlerini CEDAW’dan almaktaydı.

Dolayısıyla 1982 AY’sının hak ve özgürlükler sisteminin CEDAW kriterlerini esas aldığı rahatlıkla söylenebilecektir. Nitekim CEDAW Türkiye tarafından 1985 yılında imzalandı ve 1982 AY’sı ile zaten temel formları belirlenmiş “insan”, “kadın”, “aile” gibi kavramların yasal içerikleri de yavaş yavaş yasama organı tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’ndeki 144. Madde, 4.5.1988 tarih ve 3444 sayılı kanunun m.6 hükmü ile değiştirilerek “süresiz yoksulluk nafakası” düzenlemesi getirildi. Böylece Türkiye CEDAW etkisi ile hem 1982 AY’sını hem de medeni kanununu feminist teorinin ideolojik ufkuna teslim etti. Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yasal alanda hiç değişiklik ortaya çıkarmayacaktır. Denebilir ki, “İS’den çekildiğimizde 6284 sayılı yasa da mülga olmaz mı? Böyle bir faydası yok mu?” Bu soruya cevap şu olur: “6284 sayılı yasa mülga olursa, önceki 4320 sayılı yasanın yeniden yürürlük kazanacağından netice değişmeyecektir.”

Anlaşılacağı üzere İS’nin iptaline yönelik çabaları beyhude görebiliriz. Fakat bu sözleşmenin yine de eleştirilmesi gerekiyor. Benim getirdiğim eleştiri, “İS’nden çıkalım” tezini savunan muhafazakârların eleştirisinden farklıdır. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da farklılaşmanın gerekçelerini izah etmektir.

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni savunan muhafazakârlar bu sözleşmenin “KADIN” tasavvurunu sorgulamamıştır. Bununla ne demek istiyorum?

Konu iki başlıkta ele alınabilir: 1) İstanbul Sözleşmesi, “Kadınların İnsan Hakları Sözleşmesi” kavramlaştırmasıyla yeryüzü ölçeğinde servis edildi. Fakat bu sözleşmenin “insan” ve “kadın” kavramı şiddetin doğasının eril olduğu yargısı nedeniyle “insan” kavramından kopmakta, kadının da “şiddet” uygulayabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. İlk tartışma bu başlık altında yapılmalıdır; 2) Feministler, İS’nin uygulanması yolunda bir hususu gözden kaçırıyor: Bu sözleşme, erkek ve kadının TCR (Toplumsal Cinsiyet Rollerini) terk etmeyi önermiyor. Tam aksine TCR kavramını kullanırken erkeği dönüştürmeyi esas alıyor. Ayrıca “insan” kavramını “kapitalizmin tüketim sistemine esir olmuş kadın” imajı ile muhtevalandırmaktadır.

Anlaşılacağı üzere benim İstanbul Sözleşmesi (İS) dolayımındaki eleştirilerim muhafazakâr kesimin eleştirilerinden farklıdır. Şimdi bu iki temel eleştirimi kısaca izah etmeliyim:

  1. İstanbul Sözleşmesi’nin “insan kadın” kavramı cinsiyetçidir:

İS’nin “Giriş” bölümünde “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Sözleşmenin 2/2 maddesinde “Taraflar bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.” hükmü düzenlenmiş olup genel anlamda “insan hakları”na değil “kadınların insan hakları”na vurgu yapılmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi, öncelikle şiddet uygulayan kapsamında muhatap olarak devleti ve erkeği görmekte ve “şiddetin cinsiyetli doğası”na da işaret etmektedir. Sözleşmeyi savunanlar kadınların insanlık tarihi boyunca ikincil yaşadıklarını, erkeğe bağımlı olmaya zorlandıklarını, fakir bırakıldıklarını iddia etmektedir. Ancak bu argümanı geliştiren yazarlar, Kur’an’da ve siyerde zikredilen Sebe melikesi Belkıs’ın, Hz. İbrahim’in ilk eşi Sâre’nin, Hz. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice’nin, Hz. Musa’nın evlendiği çoban kadının zengin olduğu hususuna dikkat etmemektedir. Gerçekte kategorik olarak “erkek” hakkında zengin/muktedir/birincil bir tipolojiden bahsedilemeyecektir. Zira Batı’nın sömürgecilik uygulamalarında da görüleceği üzere gerek Afrika halkları ve gerekse Amerika kıtası yerlileri erkek-kadın diye ayrılmadan köleleştirilmiş veya soykırıma uğratılmıştır. Kur’an’ın beyanına göre Firavun’un Mısır’da sadece erkeğe yönelik olarak soykırım uyguladığı da beyan edilmiştir. Bu örnekler “şiddetin cinsiyetli doğası” kavramının kanıtlanmış bir yargıya dayanmadığını ortaya koymaktadır.

“Erkeğin doğasının şiddet olduğu, kadının doğasında şiddete yer bulunmadığı” yaklaşımı felsefî anlamda cinsiyetçi bir değer yüklenmektedir. Şiddeti “güçlünün güçsüze karşı hak elde etme amacıyla onun bedensel bütünlüğüne, malına, kişiliğine, değerlerine saldırı veya tecavüz veya mağdur etmeyi içeren her türlü davranışıdır.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Böyle bir tanım kapsamında herkes “şiddet uygulayan”a dönüşebilir. Örneğin doğum yapmış bir kadın göğsünde süt uyandığı halde bebeğine ondan vermemekte ise “şiddet uygulayan” kategorisinde kabul edilebilecektir. Ancak bu ihtimalde gerçekten aciz bir varlık olarak insan yavrusu, annesinin kendisine süt vermediğini nasıl ileri sürebilir ve “bebeğin insan hakları”nı talep edebilir? Bu imkân dışıdır. İS’nin kadına yönelik şiddetin “toplumsal cinsiyete dayalı” niteliğinden veya “cinsiyete dayalı şiddet” ten bahsetmesi eviçi/hane içi (domestic violence) şiddetin kadın dışındaki mağdurlarını ve kadından gelen şiddeti görmeyi engellemektedir. Benzeri şekilde, kocası işe gittiğinde yatalak/felçli kayınvalidesi ile evde kalan bir kadının uygulayabileceği pek çok şiddet bulunabilecektir. İS’nin “şiddet erildir” yaklaşımı, kadının da “insan” olduğu ve “şiddet uygulayan”a dönüşebileceği hususunu örtmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nde “aile içi şiddet” şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-b: “Aile içi şiddet: eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.”

Görüldüğü üzere İS hanede, aile içinde veya eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü 1) Fiziksel, 2) Cinsel, 3) Psikolojik, 4) Ekonomik şiddet eylemini engellemeyi hedeflemektedir. Bu madde, kaçınılmaz olarak “şiddet uygulayan varlığın” erkek özne olmasını imkânsız kılmaktadır. Diğer ifadeyle İS’nin “Giriş” bölümünün mantığında yer alan “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığı” yargısı bir gerçeklik taşımamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi 3-b maddesi kapsamında tanımlanan “aile içi şiddet” hükmü bağlamında evladına “akşama erken gel” diyen bir kadın da gerçekte “şiddet uygulayan”a dönüşmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu madde nedeniyle tersten okunabilirliğe imkân sağlamaktadır. Nitekim aşağıda böyle bir okumaya örnekler verilmiştir:

Evlenme görüşmeleri sırasında bir erkeğe “ne kadar altın takacaksın?” diye sormak İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Nişan günü erkeğin çiçek, çikolata, hediyeler getirmeye zorlanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Bir erkeğe “Düğünü nerede yapacaksın damat. Bak ben düğünü şurada istiyorum” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Erkeğe “Evlilik alış-verişi yapacağız damat. Filan mağazadan filan marka mobilya alacaksın” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Evlilik görüşmesi yaparken erkeğe maaşı, malı, ailesinin serveti sorulmaktaysa İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet uygulanmaktadır.

Bir kadın, evladını sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla, dijital ortamda 7/24 gözetliyor, takip ediyorsa; o “çocuk”, o anne hakkında İstanbul Sözleşmesi 3-b gereğince DJİTAL ŞİDDET uyguladığı gerekçesiyle 6284 sayılı yasaya dayanarak evden uzaklaştırma kararı alabilir.

Bir kadının evladının cep telefonu mesajlarını izinsiz okuması, İstanbul Sözleşmesi bağlamında “djital şiddet”tir.

Bir kadının kocasının kredi kartını izinsiz bir alışverişte kullanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında ekonomik şiddettir.

Bir kadın kocasının para biriktirmesine, hesap açmasına ve yatırım yapmasına engel oluyorsa ekonomik şiddet uygulamaktadır.

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, İstanbul Sözleşmesi “ters okuma” yapılırsa kadınlar için olumsuz kavramlar getirmektedir. Sözleşmeyi yukarıdaki gibi okuyan bir damat adayı çıkarsa, gelin adayları tek taş, düğün, gelinlik, balayı, mobilya gibi taleplerinde masrafın yarısını karşılamak zorunda kalacaktır. Zira erkeğin düğün masraflarını üslenmek zorunda bırakılması, İS’nin getirdiği kavramsal yaklaşımla toplumsal cinsiyet rolü dayatmasıdır.

Diğer taraftan sözleşmenin 3-f maddesi, 18 yaşından küçük kızları da “kadın” olarak kodlayarak hane içinde kimden gelirse gelsin herkesin “4 şiddet” kapsamındaki haksız fiilini kolluğa ve yargıya taşıma hakkı vermektedir. Bu madde gereğince kadın (anne) de kızına yönelttiği harçlık kesme, tahkir, hakaret, duygu sömürüsü, hesap sorma, özel hayatı sorgulama, eve giriş çıkışları denetleme gibi eylemleri halinde 6284 sayılı yasa gereğince evden uzaklaştırma kararına muhatap olabilecektir.

İstanbul Sözleşmesi’nin “cinsiyetçi insan hakları” yaklaşımı sanıldığının aksine sözleşme metnini güçlü kılmamaktadır. Tam aksine sözleşme metni bu cinsiyetçi yaklaşımı nedeniyle yara almakta ve hatta “kadın karşıtı” okumalara fırsat vermektedir.

2. İstanbul Sözleşmesi’nin “ideal kadın tipi” geleneksel toplumsal cinsiyet rolünü terk etmediği gibi, kapitalist tüketim sistemine esir bir varlığı imler:

İS’nde “toplumsal cinsiyet” kavramı şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-c: “Toplumsal cinsiyet: Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

Yukarıdaki tanıma göre toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyeti değil toplumun kadın veya erkek cinslere yüklediği davranış kalıplarını, rolleri, meslekî ayrışmaları, giyim-kuşam biçimlerini, âdetleri, insan-insan ilişkilerindeki tavır alışları ifade eder. Örneğin her erkeğin askere gitmesi toplumsal cinsiyet rolü (TCR) demektir. Evlenen kadının gelinlik giymesi de toplumsal cinsiyete dair özellik kapsamındadır.

İS’inde “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” kavramına da yer verilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-d: “Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet: Bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır.”

Modern Batı, “kadın hakları” konusunu “insan hakları” kavramının ekseninde ele aldı ve İstanbul Sözleşmesi’ni de “Kadınların İnsan Hakları” kavramıyla dünyaya servis etti. Ancak söz konusu kadın, “bedenine tıp teknolojisi tarafından müdahale edilen” veya “kozmetik kullanan kadın”dır. Diğer ifadeyle “Toplumsal Cinsiyet” (TC) kavramı “doğal insan”a dayanmamaktadır.

Dikkat edilirse TCE kapsamında medyaya yansıyan tanıtım filmlerinde veya görsellerde kız çocuklarının otomobille, erkek çocukların bebekle oynaması modellenmektedir. Diğer taraftan kimi kampanyalarda da erkeğin makyaj yaptığı, naylon çorap yüksek topuklu ayakkabı ile görüntü verdiği görülmektedir. Bu medya çalışmaları erkek ve kadını bir “insan” olarak ele almamakta, insanı kapitalist üretimin nesnesine dönüşmüş varlık olarak tanımlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) kavramının tutarlı olabilmesi için erkeklerin kadına benzetilmesi değil kadınların geleneksel “toplumsal cinsiyet rolü”nü (TCR) terk etmesi gerekli değil midir? Feminizm eğer “insan hakları” kavramına dayanmakta ise ve İstanbul Sözleşmesi’ni esas alıyorsa önce kadınların geleneksel cinsiyet kalıbı olarak gösterilen “saçı uzun” “eksik etek” gibi deyimlerle de ifade edilen kıyafet kimliğini sorgulaması ve “saf insan” olmaya çalışması gereklidir. Daha da ileri giderek kozmetik kullanmayı reddetmeli, güzelliğini beğeniye sunmayı da reddetmelidir. Gerçekte bütün bir edebiyat ister Doğu’da ister Batı’da olsun kadını “güzelliğini başkasına onaylatan” bir doğa ile ele almıştır. Hatta Pamuk Prenses Yedi Cüce masalı gibi çocuklara yönelik anlatılarda kadın cadılar bile “ayna ayna, söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada” sorusu sorarak kadın doğasının “güzelliği başkasına onaylatma” istenciyle hareket etmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu istence göz yummakta, tolerans göstermektedir. Böylece toplumsal cinsiyet rolünü değiştirmesi gereken figür “erkek” olarak gösterilmekte, bu değişime direnen erkek ise linç edilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni savunan muhafazakâr çevreler, sözleşmenin kadının Batı kapitalizminin tüketim köleliğine direnmesine fırsat vermediği hususunu dikkate almamaktadır. Şu soru önem arz etmektedir: “Niçin eğitim kurumlarında, şirket politikalarında erkeklerin TCR değiştirilmeye çalışıldı ve buna karşılık kadının TCR muhafaza ediliyor?” Bu politikalar erkeklere kadınsı ve/veya kadının toplumsal cinsiyet rolü dayatmaktadır.

Feminist ideolojinin desteklediği İS, “dünya kapitalizm”in araçsal reklam ajansı olarak kurgulandı. Feminist ideoloji, kozmetik kullanmayan, tıp teknolojisinin müdahalelerine maruz kalmayan “saf insan”ı ideal edinmiyor. Aksine feminizmin karşıt olduğu tip tüketim bağımlılığına yakalanmayan erkektir. Bu anlamıyla İstanbul Sözleşmesi’nin imal ettiği “insan”, küresel ölçekte kapitalist bir saldırıya maruz kalmaktadır.

Bütün bu izahtan sonra, feminizmle İstanbul Sözleşmesi’nin kavramları bağlamında mücadele edilebilir. Feminizm, erkeklerin de kadınlar gibi tüketim bağımlılığına yakalanması hedefine özgülenmiş, işlevsel, operasyonel, zayıf bir ideolojidir.

Comments are closed.