Skip to content

Lütfi Bergen Şaban Teoman Duralı’nın Omurgasız Türklük Paradigmasının Eleştirel Tetkiki 2

Türkçü düşünce akımının öncelikle kendi müellifleri arasında “Türk kimdir, Türklük nedir?” sorusunu izah bakımından uzlaşamadığı fikrindeyiz. İsmail Hami Danişmend’in Türklük Meseleleri başlıklı kitabında Türklük tanımlarının kökeninde üç yaklaşım bulunduğu ifade edilir.

İsmail Hami Danişmend’in Türklük Tarifi- Dil, Irk ve Kültür:

Danişmend’e göre “Dil, ırk ve kültür bakımlarından üç Türklük dairesi vardır. Türk milliyetinin tek ve müşterek tarifini tavzih için bunları gözden geçirmek gerekir” (Danişmend, 1966: 147).

Dil Dairesi: Yeryüzünde Türkçe konuşan insanların hepsi Türk ırkından değildir. Muhtelif ırklarla muhtelif kültür dairelerine mensup oldukları halde sırf dil bakımından Türkleşmiş bazı Şark ve Garb unsurları bu daireye dahildir. Bunların içinde birçok Mongoloidlerle bir kısım İranî unsurlar bulunduğu gibi, son zamanlara kadar gazeteleriyle kitaplarını Yunan ve Ermeni harfleriyle Türkçe yazan Karamanlı Rumlarla bazı Ermeniler bulunmaktadır. Bütün bunların ana dilleri Türkçedir. Rusya’nın Ekaterinoslav ve Kırım taraflarına yerleşmiş sekiz bin kadar Karamanlı Rum kütlesi hâlâ Türkçe konuştuğu için “Türk” tasnifine girmektedir (Danişmend, 1966: 147)

Irk Dairesi: Lisaniyat sahasında Türk dairesine giren Yakut zümresi, antropoloji sahasında Türk sahasına girmeyerek Mongoloid sayılır. Türklerle Mongoloidlerin ırk itibariyle birbirinden ayrı olduğunda artık umumiyetle ittifak edilmektedir. Buna mukabil Çinde, Hindistan’da, Suriye’de, Irak’ta, Balkanlarda, şimalî Afrika’da ve hatta Sumatra’da anadillerini unutmuş ırk Türkleri vardır (Danişmend, 1966: 149).

Kültür Dairesi: Etnograflar arasında “culture=kültür” demek, cemiyet hayatının maddî ve manevî tezahürlerinin mecmuu demektir. Âdet, an’ane, itikad, kıyafet, mimarî, aile hukuku, cemiyet teşkilatı, sanat, askerlik, vs. gibi şeylerin mecmuu bir kavmin kültürü sayılır. Lisaniyat sahasında “dil”, antropolojide “ırk” ne ise, etnografyada “kültür dairesi” işte öyle tetkik unsurudur. Her dil lehçelere veya her ırk tâli ırklara, milliyetlere ayrıldığı gibi, her kültür dairesi de “cultures” ve “facies culturels” isimleriyle daha küçük dairelere ayrılır. En eski ana kültür bakımından Türk kavmi “cycle pastoral” denilen göçebe kültür dairesine mensuptur. Fakat Türkler yayıldıkları coğrafî sahalara göre ikinci derecede bir takım küçük kültür daireleri teşkil etmişler ve garba doğru gelip “İslâmoide” denilen Müslüman kültür dairesine girdikten sonra eski pastoral ve askerî kültürlerinin İslâm esaslarıyla ihtilatından (karışmasından) dolayı yeni bir kültür çevresi kurmuşlardır. Bilhassa Oğuz Türklüğünün Anadolu fethinden sonra Bizansla çok sıkı temas halinde bulunması ve Haçlı seferlerinden itibaren “Occidentaloïde” denilen Garb kültür dairesiyle harb ve sulh münasebetlerine başlaması, Türkiye Türklüğünü “Pastoral”, “İslâmoide”, “Occidentaloïde” kültürlerin halitası denilebilecek bir tâli daire haline getirmiştir. Bu tâli dairenin coğrafî vaziyeti kara kültürüne deniz kültürünü de dahil etmesi, Türkiye Türklüğünü diğer Türk kollarından farklılaştırmıştır.

Türk âleminde din kültürü bakımından da bir vahdet bulunmamaktadır. Bütün Türklerin büyük kısmı Müslüman olmakla beraber, Şamanî, Budist, Ortadoks, Gregoryen, Yahudi dinlerinde bir hayli Türk olması kültür dairesinde nisbî bir manzaraya neden olmaktadır (Danişmend, 1966: 149-150).

Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğunun üç kıta üzerinde asırlarca süren hâkimiyeti Türk kültür dairesini Arab, Balkan ve Kafkas sahalarına yaymış ve Türk olmayan unsurlar da bu tâli daireye girmişlerdir.

Yukarıdan beri ifade edilen bu üç Türklük dairesinden hiçbiri tek başına bir milliyet miyarı (ölçütü) imkânı vermemektedir. Çünkü dil dairesinde muhtelif dillerle muhtelif ırklar bulunmaktadır. Buna mukabil ırk dairesinde de anadilini unutmuş ve ecnebi kültür dairesine girmiş Türk unsurları bulunmaktadır (Danişmend, 1966: 150).

Türk milliyetinin tek ve müşterek bir tarifini yaparken bunların hepsine birden istinad etmek zarureti işte bu karışık vaziyetin tabiî bir neticesidir. Türk âlemi, işte bu üç dairenin her üçüne mensup olup hem antropoloji hem lisaniyat hem de etnografya sahalarındaki Türk tasniflerine girebilen insanlardan mürekkeptir. Umumî ve müşterek bir ideal ancak bunlar arasında kurulabilir. Türk milliyeti ırk, dil, din, kültür, vatan, tâbiiyyet, ideal-tarih birlikteliği ile birbirine bağlı insanlardan mürekkep tâbiî bir kütle ve daha doğrusu bir tabiat mahsulü demektir. Bu tabiî bağlardan birini veya bir ikisini koparan kimse Türklükten ayrılmış olur. Meselâ, din ve tâbiiyyetini değiştirip Protestan mezhebiyle Amerikan tâbiiyyetine geçen bazı ırk ve dil Türklerinin ana milliyetle hiçbir alakaları kalmamıştır (Danişmend, 1966: 151).

Şaban Teoman Durali’nin Türklük Tanımı:

İsmail Hami Danişmend, Türklüğü üç Türklük dairesi kavramlaştırmasıyla temellendirirken Şaban Teoman Durali “medeniyet” kavramını kullanır ve bir kültürün varabileceği en üst orunun felsefileşmiş medeniyet seviyesi olduğunu söyler (Duralı, 2010: 69). Duralı’ya göre “Türklük, İslâm’dan önceki kısmen Göktürk ve nihayet Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri camiasına mensupken Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri camiasının üyesi olmuştur. Ne var ki, olağanüstü biçim değiştirmesine rağmen kimliğini yitirmemiştir” (Duralı, 2010: 78). Duralı’ya göre “Dil bilincin ifade aracıdır” (2010: 75) ve “Felsefe kumandandır, fünun onun ordusudur” (2010: 79). Türkler İslâm’dan önceki dönemde dahi hikmet binalarını inşa etmiş olduklarından Müslümanlığa geçişleri bir kırılmaya neden olmamıştır. Eski medeniyet döneminde “alp” karakteri yeni medeniyet döneminde “gazi” tipini oluşturmuştur. Türkler Müslüman toplumlarda seçkin yer tutan hikmet geleneğine velî, sufî, eren, ârifleriyle dahil olmuştur.

Teoman Duralı’nın bu argümanı Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımını hatırlatmaktadır. Bilindiği üzere Ziya Gökalp de Türklerin önce uzak-Şark medeniyetine dahil olduğunu ve Şamanizm-Budizm gibi din daireleri içinde yer aldığını, İslâm’ı kabul ederek medeniyet değiştirdiğini ve İslâm-Şark medeniyetine geçtiğini ifade eder. Ziya Gökalp’in kavramlaştırmasına göre eski Türkler kavmî devlet hayatı yaşarken aksâ-yı şark medeniyetine mensuptur. Aksa-yı şark medeniyetinin izlerine bilhassa şifahî an’aneler, masallar, menkıbeler ve cahil halk arasında yaşayan anlatılarda rastlanır (Gökalp, 1990: 50). Türkler İslâm dinine girmekle yakın-şark medeniyetine de girmiştir. Gökalp, dinleri medeniyetten ayrı bir şey olarak değerlendirdiğini ifade eder. Hiçbir medeniyet hiçbir dine nispet edilemez. Ona göre İslâm medeniyeti yoktur (Gökalp, 1990: 51-52). Şark medeniyetine İslâm medeniyeti adını vermek yanlıştır. Roma İmparatorluğu “Şarkî Roma” ve “Garbî Roma” namlarıyla iki müstakil devlete ayrılınca Avrupalılar Garbî Roma’ya varis oldukları için Garbî-Roma medeniyetini devam ettirdiler. Müslümanlarsa Şarkî Roma’nın varisleri oldukları gibi medeniyetlerinin de halefleri oldular. Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans modelleridir. Şark’ta havasa mahsus bir düm-tek musikisi vardır. Farabi bu musikiyi Bizans’tan alarak Arab’ın, Acem’in, Türk’ün havas sınıfına sunmuştur. Türkler hariçten aldıkları Bizans modelleri taklit etmekle kalmadılar onları dinî imanlarının, ahlâkî mefkûrelerinin ilhamıyla şahsileştirdiler (Gökalp, 1990: 52-53).

Görüldüğü üzere Ziya Gökalp Şark medeniyetinin Doğu Roma devletiyle ilgili olduğu iddiasına rağmen Türklerin İslâm dini ile bu medeniyeti şahsileştirdiğini de ikrar etmektedir. Bu durumda Avrupa toplumlarının da Batı Roma’nın halefi olarak Hıristiyan kimlikleriyle medeniyeti şahsileştirdiği söylenebilecektir. Nitekim Yılmaz Özakpınar, “Bugünkü Avrupa ya da Batı medeniyeti bilincini doğuran kaynak, Hıristiyanlık inancıdır. Hıristiyanlık, Avrupa’yı medenileştiren büyük tarihi kaynaktır” der (Özakpınar, 1999: 108).

Ziya Gökalp’ten farklı olarak Duralı, “İslâm medeniyeti çerçevesinde kimliğini kazanan Türk kültürünün, bu medeniyetle et ve tırnak misali” bütünleştiğini ileri sürer (Duralı, 2010: 100).

İsmail Hami Danişmend’in Üç Türklük Dairesi kavramlaştırması, Ziya Gökalp-Teoman Duralı ekseninde kültür-medeniyet tefriki üzerinden yürümektedir.

Duralı, kültürü medeniyet öncesi bir hayat tarzı, yazısız ve felsefesiz toplumsal hayat olarak ele alır. Duralı’ya göre Göktürkler henüz medeniyet safhasına geçmemiş bir KÜLTÜR iken, Uygurlarda MEDENİYET halinin getirdiği şehir hayatıyla ilgili maddî ifadeler, dinî ve maneviyat âlemine ait unsurlar hâkimdir. Teoman Duralı’da “kültür”, toplumun maddî ve manevî devamlılığını sağlayan “kalıt-miras”tır. Kültür kalıtımını ise yazı sistemi sağlamaktadır. Göktürkçede at, devlet, kağan, savaş gibi kavramlar hâkim iken Uygurcada yerleşik şehir sistemine ait kavramlar hâkimdir (Duralı, 2010: 72-73).

Ziya Gökalp, medeniyetin insanlığın evrensel değeri olduğunu, Batı’nın bugün bu evrensel değer olan medeniyeti geliştirdiğini, Türk’ün şarkî medeniyeti bu nedenle garbî medeniyetle değiştirerek Batı medeniyetine geçmesini teklif eder. Teoman Duralı bu yaklaşımı Bilge Kağan-Tonyukuk çelişkisi doğuran bir sapma olarak görür. Duralı’ya göre Bilge Kağan bozkır Türk kültürünü terk edip Çin medeniyetine intisap etmekle, oynak devlet merkezi geleneğini bırakıp sabit başşehir inşâasına geçmeyi teklif etmiştir. Tonyukuk ise bu tür değişimlerin Türklüğü harab edeceğini, zira bu değişimler sonrasında Türk’ün yazısı çizisiyle, kılığı kıyafetiyle, yiyişi içişiyle, barınağı mimarisiyle, geleneği göreneğiyle, kadın-erkek ilişkisiyle, diniyle, kısacası tüm yaşayışıyla artık Çinli olduğunu ifade eder. “Bedenin anlamı maneviyatındadır. Bir kavim kültür değerleri çerçevesinde yapılanabilir” (Duralı, 2010: 142). Duralı’ya göre uzun geçmişimizde Tonyukuk-Bilge Kağan aykırılığını defalarca yaşadık. Bu nedenle medeniyet değiştirmek ve başka bir topluma iltihak etmek yerine, Türk’ün kendine mahsus kültürünü esas alarak maddî-manevî yapılanmayla çevresine ayak uydurması gerekir. Sorunu hasmının medeniyetini kabul ederek çözemezsin. Bilakis, düşünerek taşınarak kendin öz medeniyetini kuracaksın. Değişime ve mutasyona uğrayan canlı ortadan kalkarken, çevresine ayak uyduran canlı varlığını devam ettirir (Duralı, 2010: 142-143).

Duralı’nın bu noktada Türk’ün tarihsel kendine mahsus özgün devlet-toplum yapısı olan “hareket halinde devlet ve asker-toplum teşkilatını” günümüz zaman dilimindeki şartlara uygun düşmediğini ifade ettiği görülür (Duralı, 2010: 143). Dolayısıyla Teoman Duralı bir taraftan Türk’ü “hareket halinde devlet ve asker-toplum teşkilatı” ve bu teşkilata hikmetleriyle yol gösteren velî, sufî, eren, ahi zümreler olarak tanımlar ve diğer yandan da bu teşkilatlanışın yaşadığımız zaman diliminin şartlarına uygun düşmediğini ifade eder. Duralı’ya göre Osmanlı Türk’ü hükümdarıyla, rençberiyle, bilgini, dervişi, zanaatkârıyla topyekûn savaş gücüydü. Yalnız İslâm öncesi Türklükten farklı olarak Osmanlı Türkleri savaşmak için savaşmamış, ülke ele geçirmek ve toprakları genişletmek ve bu yoldan servet elde etmek için mücadele etmemiştir (Duralı, 2010: 136).

Teoman Duralı’nın “Osmanlı’nın savaş için savaşmadığı” tezi Yahya Kemal’in Osmanlı yorumunda kabul edilmemiştir: “Yağma edecektik. Hatta Kara Mustafa Paşa, bizzat, kendisi Viyana hazinelerine göz dikmişti (…) Tek başına Kara Mustafa Paşa yerinde onun muasırları olan bir Köprülü Fazıl Mustafa Paşa yahut da bir Şeytan İbrahim Paşa yahut bir Amuca Hüseyin Paşa, Uzun İbrahim Paşa olsa Viyana seferi olmazdı” (Beyatlı, 1975: 24-25). Yahya Kemal’e göre Viyana bozgunu olmasaydı, o bozgunu gören Venedik ve Rusya üzerimize atlamayacak, Türkler Fransız İnkılâbı’na kadar Avrupa içinde kalacak, 1699’da Karlofça’da biten harp silsilesi yaşanmayacak, on altı senede şehit verdiğimiz asker kitlesi telef olmayacak, İstanbul ve Anadolu’da bu sebeple çıkan ihtilaller çıkmayacak ve bugün Türkiye çehresi başka olacaktı (Beyatlı, 1975: 24-25).

Teoman Duralı, Türk’ün ordu-devlet, asker-millet teşkilatlanmasının onun iki bin yıldır asıl kimliğini inşâa ettiğini ifade etmekle beraber günümüzdeki Türklüğe gelecek vizyonu olarak klasik yazının mevcut Latin abeceli yazının yanında yer verilmesi, dilin köklü onarımına girişilmesi, geleneksel mimarînin günün şartlarına uygun tarzda geliştirilmesi, musiki ve edebiyatın ihyası, eğitim ve öğretimin topyekûn yeniden ele alınması, iç ve dış siyasetle hukuk-iktisat nizamının tekrar şekillendirilmesi teklifinde bulunur. Âdetlerimizi, örfümüzü hayata geçirmeyi hedefleyen namuslu, haysiyetli, iffetli, disiplinli, nesiller yetiştirmeye yönelmiş bir eğitim öğretimin, akıllı-edepli-becerikli insanlardan oluşmuş ve kamuca seçilmiş takımlar önderliğinde toplumsal adaleti gözeterek planlı programlı iktisat ve adl nizamı medinesine götürmesini önerir (Duralı, 2010: 143-144).  

Duralı’ya göre medeni yaşayış ancak adil düzende mümkündür. O da yalnızca devlet çatısı altında olur. Medenî yaşayışın teminatı devlettir. Türk’ün birinci hasleti devlet kuruculuğudur. Devletini kurmadan milletini oluşturamamıştır. Devlet biçiminde teşkilatlanmış toplum demek olan millet için felâketlerin en büyüğü devletsizlik ve devlette ülküsüzlüktür (Duralı, 2010: 110).  

Kanaatimizce Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesi Batılı ulus-devletler için söylenebilir. 1918-1923 yılları arasında Osmanlı Devleti ülkesiyle işgal edilmişken İstiklâl Harbi’ni veren millet, Türk milletidir; devleti millet kuracaktır.

  • Beyatlı Yahya Kemal, Tarih Musâhabeleri, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1975
  • Danişmend İsmail Hami, Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi, 1966
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasız Türklük, Dergâh Yayınları, 2010
  • Özakpınar Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları, 1999

Comments are closed.