Skip to content

Medeniyet Notları 1: Doğu’yu Örgütleyememek

İslâmcı düşünce İslâm medeniyetinin iki kurumun (medrese ve tekke) bozulmasıyla “tatile girdiği” teziyle hareket ediyor. Bu tezi ileri sürenler tarihte medrese ve tekkenin Sultan Alp Arslan ve Melikşah döneminde “Türk Barışı” tesis edilmesiyle hayat bulduğunu unutmaktadır.

Nitekim eğer medrese ve tekkeye Hz. Peygamber’in siyerinden hareketle bir konum belirleyeceksek onların kendi başına İslâm medeniyetini inşa etmiş olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Hz. Peygamber önce fazıl bir TOPLUM (Medine) inşa etmiş, medrese (maarif-mektep) ve tekke (tasavvuf) Ashab-ı Suffa kurumuyla Medine’nin inşasına bağlı olarak varlığa geçmiştir.

İslâmcı düşünce Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan “medeni toplum” hamlelerinde medrese ve tekkenin Türklerin inşa ettiği Türk Barışı’nın bir neticesi olarak varlığa çıktığını görmemektedir. İslâmcılar, eğer “önce mektep-tekke inşa edilir ve ardından Medeniyet zuhur eder” diyorsa, Hz. Peygamber’in Mekke mücadelesinde bunu örneklemek zorundadır.

Medine, mektep-tekke çalışmalarıyla inşa edilmemiştir. Halk arasındaki ihtilafları ortadan kaldıran Fazıl Ordu ile Yesrib’de medine kurulmuştur.

Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar nasıl Yesrib’e hicret ederek Medine’yi tesis etmiş ve Yesrib’deki Evs-Hazreç arasındaki 120 yıl süren savaşı dindirmişse, Osmanlı da Bizans topraklarında yerleşirken aynı zihniyeti yeniden güncellemiştir.

Anadolu’nun fethinde dahi Sultan Alparslan’ın başarısının Bizans ordusundaki Türkleri kendi safına çekebilme kabiliyetinden geldiği görülmektedir. İslâmcı düşünce “1071 ile Anadolu kapıları Türklere açıldı” görüşünü savunmakta olduğuna göre, öncelikle Bizans’ın Doğu halkları üzerindeki baskısının Fazıl Ordu ile bertaraf edildiği ikrar edilmekte demektir.

Sultan Fatih de İstanbul’u fethederken Bizans’ın Doğu (Ortodoks) halkları üzerindeki vergi ve boyunduruk düzenini kırmak amacını taşıdığını ortaya koymuş, Ortodoks Hristiyanları kendi safına çekmişti.

Osmanlı’nın Batı karşısındaki başarı kazandığı asırlarda ortaya koyduğu özellik, bilim-teknoloji üstünlüğü değildi. Osmanlı, Anadolu’da Bizans’a ve Roma’ya muhalif tüm kültürel öbekleri mezhep/din/etnisite demeden birleştiren bir “Türk” kimliği inşa ederek Doğu’yu Batı’ya karşı ayaklandırma becerisini gösterdi. Bugün Batı’nın Doğu üzerindeki gücü, Ortodoks Hristiyan dünyanın Roma’nın yanında durmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin hangi kültürel-siyasi sorununa gidilse, altında yatan gerçek sebebin Doğu kimliğinin parçalanmışlığından, farklı inanç ve etnisite asabiyetlerinin birbirine düşman kültürel adalar haline gelmesinden kaynaklanan bir kan davası bulunduğu görülür.

Hz. Peygamber’in (asv) Yesrib’te Evs ve Hazreç kavimleri arasındaki yüz yirmi yıllık kan davasını sonlandırdığı için Medine’yi kurabildiği gibi, Türkler de Anadolu’da kan davalarını durduran EMİN bir toplum olabildiği an Medinetü’l Fazıla tesis edebilmiştir.

Türkler tarih boyunca Ortodoksların nazarında Roma’yı “öteki” kılmayı başarabilmiş ve “Doğu”yu örgütleyebilmişti. Osmanlı’nın Batı karşısında başarısızlığa uğraması ise, Osmanlı siyasal düzeninin Doğu’nun Batı’ya karşı direnişini örgütlemekten vazgeçmesiyle ilgilidir. Osmanlı, Doğu’yu yutmaya kalktığında “Batılılaştı” ve Doğu’yu da dağıtmış oldu.

Batı toplumlarının en önemli hasletlerine de aynı perspektifle nazar etmeliyiz. Batılı toplumların başat üstünlüğü bilim-teknoloji (ki bunu Müslümanlardan aldılar), refah (ki bunu dünya halklarından çaldılar) değildir. Batılı toplumlar kendilerini kemiren mezhep, din çatışmalarını ve mülkiyet kavgalarını aşan ahlâk-adalet idesinde birleştiler. Onların hasletleri budur.

Comments are closed.