Skip to content

Şaban Teoman Duralı’nın Omurgasız Türklük Paradigmasının Eleştirel Tetkiki 3

Ş. Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesinin İsmail Hami Danişmend’in “Dil, ırk ve kültür bakımlarından üç Türklük dairesi vardır. Türk milliyetinin tek ve müşterek tarifini tavzih için bunları gözden geçirmek gerekir” ifadesini aşarak yeni bir Türklük ve Türk milleti tanımı getirdiği sanırım tespit edilmiş oldu. Bu tanımı Duralı’nın şöyle izah ettiğini görmekteyiz:

“Türk’ün, Rûmeli ile Anadolu’da bin yıllık yerleşme ve yaşama serüveninin devlet şeklindeki teşkilatlanmış şekline Osmanlı denmiştir. Türk Oğuz kavmine mensup Kayı boyunun on üçüncü yüzyıl sonlarında (1299) kuzey batı Anadolu’da kurmuş olduğu Osmanlı devletinin çerçevesinde bir milli varlık kimliği oluşmuştur. Genelde soyca ve/veya kültürce türdeş toplumlar, teşkilatlanmanın en üst basamağını temsil eden devleti kurarken, Osmanlı tarihinin başlangıcında bunun tersi cereyan etmiştir. İlkin devlet kurulmuş, akabinde millet oluş/turul/muştur. Baştan beri bu, İslâm ahlâkını esas edinmiş bir imparatorluk devletidir. Kurucusu Osman Gazi (1258-1326) ve oğlu ile varisi Orhan Gazi (1281-1360) dönemlerinde soydaş olmayan ve din ile dil birliği bulunmayan çok çeşitli bireyler ile insan öbekleri, şaşırtıcı hızda, kısa sürede millet teşkil etmişlerdir” (Duralı, 2010: 112).

“Osmanlı, bir birlikli (unitaire) imparatorluk devleti, yani kavim esasına oturtulmamış devlet devlet ile temelini, özünü Türklerin teşkil ettiği, kandaş, türdeş olmayan toplumlardan yahut halklardan kurulu milletin sanı olmuştur. Osmanlı, dilce, dince, mezhepce, tarikatca, örfce, âdetce ve iktisadî geçim araçları ve yolları itibariyle çok çeşitli alt-toplum dokularından örülmüş bir üst yapıdır (…) İlk başta gelen ilkesi Allah inancı; ikincisiyse, Devlet ülküsüne bağlılıktır” (Duralı, 2010: 113).

Ş. Teoman Duralı’ya göre Osmanlı’nın millet tecanüsünün dayandığı beş sütun sayılabilecektir:

1) Çok eski Türk geleneğinin devamı, devlet millet kaynaşmışlığının -Eski Türkçede ordu denmiştir- ifadesi,

2) Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi ve geçmişten alıp getirdiği meşruluk ruhsatıyla geleceğin teminatı muzaffer kumandan olarak hanedan mensubu önder,

3) Matürîdî-Hanefî yorumuna dayalı devletin denetimi ile gözetiminde Müslümanlık,

4) Hz. Peygamber ile ehl-i Beyt aşkı,

5) Dokuzuncu asırdan bu yana yazılı klasik Türk yazısı (Duralı, 2010: 112).

Dikkat edilirse Ş. Teoman Duralı’nın tanımladığı şekilde “millet” kavramı Anadolu’nun Türkleştirilmesini gerçekleştiren Selçuklu geçmişi dışarıda bırakmakta ve milleti “unitaire devlet” kavramının halkına indirgemektedir. Bu durumda Türklüğü Anadolu’ya yerleştiren “soy/teşkilatlı obalar sistemi/töre toplumu” ile bağ kırılmaktadır. Türklüğü kültür toplulukları olarak yaklaşık iki bin yıllık tarihle sınırlayan Ş. Teoman Duralı, “Türk milleti”ni ise 1299’da Osmanlı’nın devlet olarak kuruluşuyla ilişkilendirmektedir.

Müellifin “Türk milleti” tanımının, modern zamanlarda “Türk Milleti nedir?” sorusunu cevaplamakta zorlanacağı da ifade edilebilecektir. Zira “Türk milletini 1299’da kurulan devletin teşkil ettiği bir varlık olarak kodlamak”, müellif tarafından Osmanlı devlet pratiğinde Osmanlı hanedanının Türk kökenli olmasıyla açıklanmıştı.

Osmanlı devleti Oğuz toplum teşkilatının ordu-millet düzenine bağlılığının bir neticesi idi. Müellif, İngilizlerin kendi hanedanlarını tasfiye etmediklerini, Batı’da meşrutî hükümdarlığın ve din devleti yönetim tarzının insanlıktan saklanarak yürütüldüğünü de ifade eder:

“Bunu bir defa yıktınız mı, tekrar teşkili imkânsızdır. Hadi, Osmanlı hanedanına dayalı hükümdarlığı yeniden kuralım, derseniz, bu, artık olmaz. Hanedan mensubu olarak tahtın varisii devlet adamı şeklinde dünyaya gelir. Ömrünün ilk anlarından itibaren böyle bu maksat doğrultusunda yetiştirilip eğitilir (…) Bunun bilincine tarihte ziyadesiyle erişmiş olan İngiliz’dir. Başkasına (…) cumhuriyeti telkin ederken -meşrûtî- hükümdarlığı kendine saklamış, benzer kurnazlığı laiklik konusunda da göstermiştir. İngiltere herkese dindışı devlet yönetim tarzını tavsiye ederken, kendisi din devleti kurmaya özen göstermiştir” (Duralı, 2010: 114).

Ş. Teoman Duralı’nın “millet inşa eden devlet” teorisinin Osmanlı modelini açıklarken Selçuklu geçmişe ihtiyaç duymaması belli düzeyde anlaşılabilir bir tercihtir. “Oğuz soyundan gelen bir hanedan mensubu olarak Osman Bey’in muzaffer komutanlığı etrafında örgütlenen bir toplumun devlet kurmakla millet inşa ettiği” fikri bir açıklama modeli getirmektedir.

Ancak bu açıklama modelinin “Tarihimizi Talas’ta 571’de başlatmıştık” (Duralı, 2010: 123) ifadesinde saklı tarihine ve Selçuklu geçmişe referans vermemesi çelişki oluşturmaktadır.

Müellife göre “Bir imparatorluk devleti özelliğine sahip Devlet-i ebed müddet, anavatan-müstemleke yahut sömürge ikiliğine dayalı emperyalisme hiçbir zaman kaymamıştır (…) Sırf talan maksadıyla elin günün malına, mülküne, ırzına, canına, yerine, yurduna tamah ve tecavüz etmek, Allah yolunda gaza değildir (…) Aslında gaza, meşru müdafaadan başka bir şey olamaz” (Duralı, 2010: 135-136).

Bu yargılar Duralı’nın Selçuklu tarihini niçin referans almadığını da izah etmektedir. Yahya Kemal’in de ifade ettiği üzere Türkler Balkanlar ve Anadolu’ya sadece Oğuz boyu olarak gelmemiş, farklı boylarla da bölgeye yerleşmişlerdi:

“Osmanlı Türklerinin Rûmeli’ndeki sağlam tutunuşlarının (…) çok mühim bir sebebi, Türklüğün Rûmeli’nde hayli eski zamandan beri yerleşmiş olmasıdır. Osmanlı’nın Rûmeli’yi fethedişlerindeki mucizevî süratin sebebi de budur (…) Trakya ve Balkanlarda bu tarihlerde Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Vardar Türkleri bulunuyordu (…) Bir kıtada askerle değil milletle durulur. Bizim Rûmeli’de duruşumuz burada kendi milletimizin bulunmasındandır” (Beyatlı, 1974: 23).

Diğer ifadeyle Türklüğün Balkanlar ve Anadolu’ya öncelikle millet olarak yerleştiği, fakat bu millete ait boyların bir kısmının yerleştikleri coğrafyanın dini kültürüyle temasa geçerek Hıristiyanlaştığı teslim edilmelidir. Peçenekler güçlü boy teşkilatlanması ve yüksek askeri teknikleriyle Avrupa’da ülkeler fethetmiştir. Fakat Hıristiyanlık dinini kabul eden ilk Türk kavim olma özelliği de taşımaktadır. Saadettin Gömeç, “Peçenekler Hazarları en fazla sıkıntıya sokan boy olduğundan, Hazar hakanları tabiileri durumundaki Oğuzları (Uzlar) bunlara karşı kışkırttılar. Bu yüzden onların 860-880 tarihleri arasında İdil Nehrinin batısına geçtikleri sanılıyor” der. Yine Gömeç’e göre “Bütün Kök Türk ülkesinin karıştığı 7. asır ortalarındaki hadiseler sırasında batıya doğru geldiler ve bilhassa Karlukların taarruzlarına maruz kaldılar. Bu Türk boyunun Hunların akrabası olduğu söylenen ve Çin yıllıklarında adları K’ang-chü şeklinde yazılan Kengereslilerle gerçekten bir akrabalık durumları var ise, tarihleri çok daha eskilere, Milattan önceki çağlara kadar gider” (Gömeç, 2013). Bizans’ın değişik Türk kavimleriyle ittifaklar kurduğu ve bu kavimlerin 1299’dan en az 300 yıl önce Anadolu’da, Balkanlarda, Karadeniz’in kuzeyinde yerleştiği de söylenebilecektir. Saadettin Gömeç’e göre “914’lerde Bulgar çarı Simeon Edirne’yi zapt ederek, Trakya’da bir dizi faaliyetlere girmişti. Bu sıralarda Peçeneklerin Hazarlardan izinli veya izinsiz bir şekilde Karadeniz’in kuzeyinde görülmeleri Bizans için bir şanstı. 915 tarihlerinde Bizans onlarla irtibata geçti ve Bulgarlara karşı kışkırtıldılar. Peçenekler, Bizanslılar tarafından Bulgar Türkleriyle savaştırılmak üzere çağrıldılar ve Tuna’nın aşağısına gittikler, ancak Bizanslı komutanlarla araları açılınca 917’lerde geri döndüler” (Gömeç, 2013). Peçenekler, 1071’de Alparslan ile Malazgirt’te savaşan Bizans ordusunda da yer almıştır.

Az Milleti Çok Etmek:

Ş.Teoman Duralı’nın “millet” kavramına verdiği anlam karşısında, Yahya Kemal’in “millet” tanımlamasının daha tutarlı olduğu söylenebilecektir. Yahya Kemal’e göre milletleşme, Türk vatanında kalan Türklerin İslâm diniyle yoğrulmuş millî hareketiyle gerçekleşebilecektir. Yahya Kemal “Türk mayası” kavramını da kullanarak farklı etnisiteleri, kabileleri “millet” haline getiren hususiyetin İslâm dini olduğunu ifade eder: “Türk memleketinin asıl sırrı Türk’tedir. Arnavud’u, Çerkez’i Kürt’ü hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıdır” (Beyatlı, 1976: 50). Yahya Kemal, farklı etnisitelerden olsa dahi Türkçe konuşan Müslüman kavimlerin “Türk” sayıldığına da işaret etmektedir.

Milletlerin bazı durumlarda bir devletin siyasal sınırlarını aşacak büyüklükte farklı ülkelerde yerleştikleri görülmektedir. Ş.Teoman Duralı’nın yaklaşımı bu örneklemi tasnif dışı saymaktadır.

Ş.Teoman Duralı’nın Osmanlı’nın devletinin kuruluşuyla varlığa çıkan millet kavramına dair bir diğer eleştiri Hz. Nuh’tan gelen soyu “ümmet dışı” bırakan millet tasavvurudur. Bilindiği üzere Hz. Peygamber (asv) Medine şehrini kurduğunda eski Yesribli ahali ile sözleşme yapmıştır. Bu ahalinin bir kısmı Yahudi kabileleri (Benî Nadir, Benî Kaynuka, Benî Kurayza) diğer kısmı müşrik Arap kabileleri (Evs, Hazreç) idi. Hz. Peygamber (asv) ile bu kabileler arasında yapılan anlaşma metninde tüm kabilelerin Resulullah’ı “Hâkem” olarak kabul edeceği ve kurulmuş toplumun “ümmet” sayıldığı ifadeleri bulunmaktadır.

Ş.Teoman Duralı’nın “ülkü devleti” teorisinde ise Devlet Töresi ile Türkçenin kaynağı olan soy hem millet kavramının dışında kalmakta hem de tarihsel süreklilik anlamında referans alınmamaktadır. Duralı’ya göre “Toplumumuz ve milletimiz, tarihin en gelişmiş biçimini ifade eden çoğulcu cihanşümul ülkü devletinden, gerçekleştirilmesi imkânsız, kavimci milli ve mevzi devlete geçmenin medh-ü senasını seksen senedir tüketememiştir” (Duralı, 2010: 134).

Türk’ün Hz. Nuh’tan gelen bir soy olduğu, Türkçenin Hz. Nuh’un töresini (hanif dinin yasalarını) aktaran bir dil olduğu Ş.Teoman Duralı’nın argümanında tefekkür dışı kalmaktadır. Lütfü Şehsuvaroğlu’nun da işaret ettiği üzere millet kavramı “ırk” kavramına indirgenemez ise de reddi de mümkün değildir:

“Elbette yeri geldiğinde, dönemin dili söz konusu olduğunda soycul bir birlikte tutma ameliyesi olarak işlev görecektir. Bu anlamda Türklerin çok geniş bir coğrafyaya uzanan soy birliği umdesi müthiş bir potansiyel olarak durmaktadır. Ancak dil birliği, kültür birliği, din birliği, coğrafya birliği, siyaset birliği, ortak yaşama iradesi, ortak geçmiş ve daha bir sürü umde, yeri geldiğinde kullanılabilecektir. Milliyetçilik, mümkün olan en büyük birlik projesidir. Geçmişten ilham alır, ancak geleceğini inşa etmek için hangisini öncelikle gündeme getireceğine ve işleyeceğine karar verme bilincidir. Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük, hatta Turancılık bu anlamda milliyetçiliğin dönemsel birlik projesidir (…) Osmanlıcılık, devrinin siyasi toplumunda, yani devlette, millet kavramı etrafında örgütlenen milliyetçiliğin adıdır. Osmanlı milleti vardır ve onun milliyetçiliği de Osmanlıcılıktır. Hıristiyan unsurlar ortak Batı stratejisi koşutunda koparılınca İslâmcılık, yeni milliyetçiliğimizin adı oldu; millet kavramı da bu çerçevede yeni şeklini aldı (…) Fakat Şark meselesini sonuna kadar köklü bir strateji olarak uygulayanlar, Müslüman unsurları da bin bir dalavere ile bünyeden koparınca, ister istemez Türkçülük yeni Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıktı. Turancılık, Çarlık emperyası komünizm ile  yeni vizyona kavuşunca ve Rus emperyal miraslarını bu yeni kuşatıcı milliyetçilikle-büyük birlik projesiyle devam ettirince Türkiye’deki yeni ve heyecanlı iktidarın, İttihat ve Terakki paşalarının alelacele yapıştıkları projenin adıdır (…) Eğer İslâmcılık, Çarlık Rusya’sındaki komünizm tutkalı gibi, Afgani ve Abduh gibi dışardan aydınların desteğine rağmen köklü bir reform projesi hazırlayabilseydi ve birliği muhafaza etmede başarılı olsaydı, ne Türkçülüğe ne de Turancılığa ihtiyaç kalmayacaktı (…) Anadoluculuk da coğrafyanın milliyetçilik umdeleri arasındaki yerini öne çıkararak Anadolu toprağını bin yıllık İslâmla hem de üzerinde yaşayan bileşimiyle hür ve müstakil kılmaya çabalamıştır” (Şehsuvaroğlu, 2008: 20-22).

Lütfü Şehsuvaroğlu’na göre Orhun Kitabeleri’nde geçen “Az milleti çok kılmak” düsturu milliyetçiliğin büyük projesidir ve Türk milliyetçiliğinin tarihinin başladığı andır. Şehsuvaroğlu, aydınların genellikle milliyetçiliği Fransız İhtilali ile başlattıklarını ve ondan önce milliyetçiliğin bulunmadığı, feodalizmin milliyetçiliğe imkân vermeyen asabiyetler geliştirdiği tezini savunduklarını belirtir. Şehsuvaroğlu, Üç büyük kitabenin (Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk) Türk milletini uyardığını, milletin Çin’in ipeğine, kadınına aldanmaması gerektiğini işaret ettiğini belirtir. “Az milleti çok kılan” ve etraftaki bütün budunları toplayan, açları yediren, çıplağı giydiren kağanların milletiyle hesaplaştığını, bir yönetim planı ortaya koyduğunu ifade eder (Şehsuvaroğlu, 2008: 7-8).

Nitekim Hikmet Kıvılcımlı da dahil olmak üzere pek çok müellifin eserinde Türk adının aslında “birçok ulusu bir bayrak etrafında toplayıp siyasi bir birliğe kapı aralayan üst bir yönetim sanatı” olduğu düşüncesi bulunmaktadır.

Bu zaviyeden bakıldığında “Türk milleti” kavramını bin yıllık bir İslâm-Osmanlı projesi olarak temellendirmek yerine Hz. Nuh’un hanif dinine bağlı Yafes’ten gelen ve vahyin dili Türkçeyi konuşan “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” geniş coğrafyada yayılmış soylarının kapitalist dünya sistem karşısındaki birlik projesi olarak görmek de bir imkândır.

“Millet” kavramının din/dil/soy/kültür/töre temelinde yeniden tanımlanması, merkezi şimdi Anadolu’da bulunan bir düşüncenin “dilde işte fikirde birlik” ülküsüne dair çerağını uyandırabilecektir.

  • Beyatlı Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1974
  • Beyatlı Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim Edebi ve Siyasi Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1976
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasız Türklük, Dergâh Yayınları, 2010
  • Gömeç Saadettin, Türk Tarihinde Peçenekler, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Sayı: 53, ss: 251-266, 2013
  • Şehsuvaroğlu Lütfü, Büyük Birlik Projesi Olarak Milliyetçilik ve Namık Kemal, Elips Yayınları, 2008

Comments are closed.