Skip to content

Posts tagged ‘Ahilik’

Ahi, Feta, Fütüvvet Kavramları Ekseninde Fragmanlar

Kur’an’da Hz. İbrahim, mağara ashabı, Hz. Yûsuf ve zindan arkadaşları için “feta” kavramı kullanılmıştır. Bunun dışında namuslarını koruyan kızlar hakkında da “feta” denilmiştir. Bu konuda ayetler şöyledir:

Hz. İbrahim: “Ona İbrâhîm denen gencin/feten, onları zikrettiğini (putlardan bahsettiğini) işittik,dediler.” (21 İbrahim 60).

Ashab-ı Kehf: Muhakkak ki onlar, Rab’lerine âmenû olmuş gençlerdi/fityetun. Ve onlara hidayeti artırdık.” (18 Kehf 13).

Hz. Yûsuf: “Şehirdeki kadınlar şöyle dediler: Azîz’in (vezirin) hanımı, onun (emrinde) olan kölesini/fetâhâ elde etmek istiyor.” (12 Yusuf 30).

Hz. Yûsuf’un zindan arkadaşları: “Ve onunla beraber iki genç erkek/feteyân (da) zindana girdi.” (12 Yusuf 36).

Namuslu kızlar: “İffetlerini korumakta olan kızlarınızı/feteyâti-kum, dünya hayatının malını isteyerek fuhşa (zinaya) zorlamayınız.” (24 Nur 33).

Görüldüğü üzere “feta” kavramı Allah’a iman etmek ve iffetli kalmak ile ilişkili bütüncül bir hayat biçimini ifade etmektedir. Feta kavramının bu içeriği “hanif” yaşamak meselesine de işaret etmektedir. Gerek Hz. İbrahim’in ve gerekse Hz. Yûsuf’un hayatlarına nazar edildiğinde ise “hanif” olmanın ahlâk esaslı yaşamayı esas aldığı da görülür. Hz. İbrahim’in, kendisine gelen iki misafire yemek hazırlaması, Hz. Yûsuf’un da kıtlık zamanında insanlığa buğday tevzi etmesi (paylaştırması) ahlâkî yaşantılarının işareti olarak anlaşılabilir. Bu anlamıyla “fütüvvet” kavramının “Allah için doğru olmak ve halka karşılık beklemeden yardım etmek” şeklinde tanımlanabileceği söylenebilecektir.

Dikkat edilirse bu eylem biçimi, tasavvufî bir eğitimden neşet etmemektedir. Nitekim ashab-ı kehf (mağara ashabı olan gençler) bir mürşid gözetiminde sülûka tabi tutulmamıştır. Keza, Hz. İbrahim de fütüvvetini “Tanrı araştırması” neticesi elde etmiş olup bir irşada muhatap edilmemiştir. Meseleye buradan bakıldığında fütüvvet ekolünün tasavvuf ekolünden farklılığından bahsedilebilecektir.

İslâm dini, Hz. Peygamber (asv) tarafından tebliğ edilen bir din olmayıp, Hz. Âdem’den itibaren bütün insanlara gönderilen peygamberler tarafından tebliğ edilen dinin ortak adıdır. Dolayısıyla fütüvvet, insanlık tarihi boyunca “tevhid ve ahlâk” üzere yaşama gayreti gösteren tüm “hanif” kişileri kapsamaktadır. Nitekim fütüvvetnâmelerde bu ekolün Hz. Âdem ile başladığı ve Hz. Peygamber’e kadar nübüvvetle geldiği beyan edilmektedir. Fütüvvet, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye şed (kuşak) bağlamasıyla Ehl-i Beyt kanalıyla İslâm dünyasını “tevhid ve ahlâk” esaslı bir yaşamla şekillendirmiştir. Türkler “alp-eren” tipolojisini Hz. Nuh’tan aldıkları “tevhid ve töre” eksenli hayatla geliştirerek fütüvveti Arap dünyasından çok önce hayata geçirmiş, “La feta illa Ali” düsturuyla hareket eden fütüvvetçilerle karşılaştıklarında da İslâm’ın bu ahlâkçı yorumunu benimseyerek Allah Resulü’nün risaletine iman etmiştir.

Anlaşılacağı üzere fütüvvet, Hz. Peygamber öncesi tarihi olan bir “hanif ahlâk” tasavvurudur. Bu kapsamda Türklerin kendilerini “Allah’ın ordusu” kılmaları ve zinayı, hırsızlığı, yalan söylemeyi, ana-babayı terki, vatana ihaneti “suç” saymaları Hz. Nuh’tan gelen “tevhid ve töre” esaslı tasavvurun neticesidir.

Hz. Peygamber’den sonra fütüvvet ehl-i Beyt imamlar tarafından temsil edilmiştir. Türk toplumları Cafer-i Sadık’ın yeniden sistemleştirdiği fütüvveti Samarra şehrinde sistemleştirilmiş halde bulmuştur. Ünlü Abbasi kumandanı Türk asıllı Eşnas’ın 836 yılında inşa ettiği Samarra, Abbasilerin başşehri yapılmıştır. Hasan el-Askerî (846-874) bu şehirde Türk askerleri irşad etmiş ve fütüvveti Hz. Ali’den gelen ilkeleriyle öğretmiştir. Bu tarihten itibaren Türkler arasında fütüvvet esaslı ekoller doğmuştur.

Fütüvvet bu argümana göre üç ana koldur: 1) Evhadüddin Kirmani-Ahi Evren (Ahi teşkilatı). 2) Ahmed Yesevi-Hacı Bektaş-ı Veli (Kırklar şehri, toplulukçu fütüvvet, musâhipleşme). 3) Evhadüddin Kirmani-Taptuk Emre-Yûnus Emre (Feta teşkilatı).

Fütüvvet, “tevhid ve ahlâk (töre)” esaslı bir yaşam şekli olup, elinin emeği ile geçinmeyi şart görmektedir. Bu kapsamda örneğin Hacı Bayram-ı Velî, müderris olduğu halde irşad hizmetinde başkalarından (devletten ve halktan) iaşe, yardım, maaş, mansıp talep etmemiş; tam aksine ihtiyaç fazlasını halka infak eden bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hacı Bektaş-ı Velî de muhtaçlara buğday dağıtan biridir ve bu ameli isar kapsamındadır. Bilindiği üzere isar, “kendi muhtaç olduğu halde başkasına infak etmek” anlamına gelmektedir.  

&&&&&

Osmanlı devleti fütüvvet hareketini bastırmıştır. Fütüvvetin Hacı Bayram-ı Veli’ye intisap etmiş dervişler eliyle yürütüldüğü ifade edilebilecektir. Elinin emeği ile geçinen Bayramî Melamiliğine mensup zümreler, Osmanlı iktisat düzeninin temel dinamiklerini tesis etmekte idiler. 1492’den itibaren Türkiye’ye göçen burjuvalar kapitalist birikim modellerine engel oluşturacak zümrenin Osmanlı’nın esnaf toplulukları olduğunu görmüştür. Şehzade sarayları çevresinde yerleşerek Osmanlı yönetimini etkilemeye çalışan burjuvalar tedricen ülkenin askerî, zirai ve ticarî yapısını dönüştürülmesinde başarı kazandılar. Nitekim Osmanlı’nın son döneminde Batılı ülkelerle Osmanlı arasında ticarî alışverişin acenteleri burjuvalar olmuştur.

Bu sürece doğru giderken Osmanlı esnaf topluluklarının lideri konumundaki kimi şahsiyetlerin idam edilmesi düşündürücüdür. Örneğin Oğlan Şeyh İsmâil Ma‘şûkī, 935’te (1529) Şeyhülislâm Kemalpaşazâde’nin fetvasıyla idam edilmiştir. Hamza Bâlî, Şeyhülislâm Ebussuud’un fetvasıyla 1573’te idam edilmiştir. “Sütçü” lakabıyla tanınan Beşir Ağa, Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın emriyle başlatılan tahkikat neticesinde Şeyhülislâm Sun‘îzâde Seyyid Mehmed Emin Efendi’nin fetvasıyla Fenerbahçe koyunda boğularak idam edilmiş ve cesedi denize atılmıştır (1073/1663).

Osmanlı devleti tımarlı sipahi sistemini de kendi eliyle bozarak sipahilerin Celâlî haline gelmesine yol açmıştır. Bu ordunun yerine tedricen nüfusu artırılarak Yeniçeri ordusu getirilmiştir. Böylece Osmanlı devletinde Türk iktisat sistemi tasfiye edilmiştir.

&&&&&

Türkiye’de Yûnus Emre hakkında çalışma yapan müellifler Yûnus’un Babaî zümresiyle ilişkisini görmezden gelmektedir. Yûnus’un, Babaîlerle ilişkisi yok sayılsa bile, şiirinde bu ilişki mühürlenmiştir:

“Geyikli Baba bize bir kez nazar kılaldan / Hâsıl oldı Yûnus’a her ne ki vâyesidir.”

Yûnus, bağlı olduğu şecereyi Sarı Saltuk’a çıkarmaktadır. Bu durumda Sarı Saltuk’un menkıbelerine bakılması gerekir. Sarı Saltuk, klasik bir derviş değildir, eli kılıçlıdır. Kafirlerle savaşır, yeri gelir tebliğ eder. Kimi zaman keramet gösterir. Yûnus Emre bu ekole mensuptur:

“Yûnus’a Tapduğ u Saltuğ u Barak’dandır nasîb / Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân olam.”

Yûnus bu dizelerinde Tapduk Emre, Sarı Saltuk dışında bir de Barak Baba’dan bahsetmektedir. Barak Baba kimdir?

Barak Baba, Sarı Saltuk’un halifesi olup, Babaî dervişi bir Türkmendir. Anadolu’nun Müslümanlaştırılması görevini yüklenmiştir.

Barak Baba’nın Sarı Saltuk’a mürid olması kimi araştırmalarda şöyle açıklanmaktadır: Barak Baba Bizans’a sığınan Selçuklu sultanı II. İzzeddin Keykavus’un iki oğlundan biridir. Çocuklar orada Hıristiyanlaşmışlardır. Sarı Saltuk çocuğu alarak Müslüman olarak yetiştirir ve kendine mürit edinir.

Barak Baba, eğer bu ifadede olduğu üzere gerçekten hanedan üyesi ise, Yûnus’un dağdan “doğru odun” getirmesi, manevî kemâl arayışı olmaktan çıkar ve siyasî bir anlam yüklenir. Türkiye’de Sultanü’ş Şuara konumundaki kimi müelliflerin Yûnus Emre’yi Sarı Saltuk-Barak Baba-Geyikli Baba olarak verdiği şecereden uzak bir bakışla yorumlamaları tarihi hakikatiyle kavramayı engellemektedir.

&&&&&

Horasan ekolü mutasavvıf değil, Melâmî’dir. Melamilik tasavvuf ekolü içinde görülmekle birlikte, gerçekte tasavvuf eleştirisidir. Melâmî dervişleri iyiliklerini göstermeyi değil, halk nezdinde kınanmaya neden olacak bir eylem tarzı geliştirmektedir. Buna göre melâmîler sof (yün, sufilere mahsus aba) giymemekte, halkın kerih gördüğü “aşağı” mesleklerden geçim tutmaktadır. Cüppe, sarık gibi kıyafetleri reddeden; klasik tarikat erkânlarını tatbik etmeyen melâmî dervişler, sufîleri de din pazarlayıcılar olarak itham etmektedir.

Türkiye’de muhafazakâr kesimin Yûnus Emre’nin Haçlılar-Moğollar-Bizans işgali altındaki bir coğrafyada dağdan 40 yıl odun toplaması meselesini ocak yakmak amacıyla açıklaması, şaşırtıcı bir sosyolojik/iktisadî bağlamsızlıktır. Doğum ve ölüm tarihi (1238-1320) olarak verilen Yûnus Emre’nin yaşadığı dönem Anadolu kaos içindedir. Yûnus Emre’nin dağdan odun toplaması, onun mesleğinin “odunculuk” olduğunu göstermektedir. Ancak bu meslek aynı zamanda Yûnus Emre’nin “eli silahlı” (baltalı) olduğuna da işaret sayılmalıdır. Anadolu’da Kolonizatör Türk Dervişleri gerçekte askerî tipler olup, kurdukları ribatlar da bir tür karakol vazifesi üstlenmiştir. Buna binaen eğer Taptuk Emre tekkesini dervişleri toplayıp tekke çorbasına razı zikir ehline dönüştürseydi, Türklerin İstanbul’u fethedebilmesinin mümkün görülemeyeceği de teslim edilmelidir. Kolonizatör Türk Dervişleri, Anadolu’da İstanbul’un fethini hazırlayan bir devletin inşasında görevli öncü kuvvetler olarak görülmelidir.

Yûnus Emre çalışan arkadaşların en büyük açmazı dönemin iktisadî/siyasî/askerî yapısından yalıtılmış bir “tekke” düşünmeleridir. Yûnus Emre’nin mürşidi Taptuk Emre ve onun da mürşidi Evhadüddin Kirmanî’dir. Bu noktada “Kirmanî kimdir?” sorusu sorulmalıdır. Kirmanî, Abbasi devletinin Anadolu’daki fütüvvet teşkilatının reisi idi. Bir devlet görevlisi olmak misyonu nedeniyle Kirmanî ekolünden gelen Yûnus için “tekkeye ocakta yakmak için odun taşıdığı” söylenemez.

Ahilik ve Çalışma Felsefesi

El Emeği-Kafa Emeği:

Her insan birtakım temel ihtiyaçlarla doğar. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için üretim yapmak zorundadır. Üretim denince akla sadece emtia imal etmek gelmemelidir. Toplayıcılık, avcılık, çiftçilik, hayvancılık, zanaatkârlık, sınaî faaliyetler, malların takas edilerek karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi faaliyetleri üretimdir.

Üretim faaliyetleri “el emeği” ve/veya “kafa emeği” ile gerçekleşir. Bu iki emek faaliyetinden birini diğerinden üstün tutamayız. Her iki faaliyet de toplumun geçimini temin bakımından esastır. Biri diğerinden aşağı değildir. Türk iktisat düşüncesinde insan emeği “yüksek maaşlı-düşük maaşlı” veya “yüksek makamlı-düşük makamlı” işler olarak da kategorize edilmemiştir. Türk insanı “bilgeliği” meslekî çabası içinde bulacağına inanmış bir toplumdur. Bu nedenle bugün “kadı” olan birinin yarın “çiftçi” olarak geçimini temin etmesi kültürel anlamda değerli görülür. Benzer şekilde “Osmanlı’da yeniçeri ağalığından, beylerbeyiliğinden, kapıcılar kethüdalığından, padişah silahdârlığından ve çavuşbaşılıktan vezirliğe yükselmek mümkün olmuştur” (Kaşıkçı, 2015: 113). Reâyâ kategorisinin genelde vergi mükelleflerini kapsadığı Osmanlı toplumunda yönetici sınıf anlamındaki askerî tabakaya geçiş bir padişah beratı ile mümkündü (Öz, 2007: 491).

Anlaşılacağı üzere Osmanlı’da sınıfsal tabakalaşma bulunmamakta, iki tür tabakalaşma uygulanmaktaydı: 1) Yöneten-yönetilen; 2) Merkez-çevre.

Osmanlı’da yöneten kesim genel olarak “askerî” tabaka olarak da kabul edilebilir. Bunlara beâya, yani vergi mükellefi olmayanlar denilebilecektir. Reâya ise toplumun yönetici ve üst sınıflarını oluşturan kalem ve kılıç ehlinin dışında vergiye tâbi esnaf ve çiftçileri ifade eden bir kavram haline gelmiştir (Öz, 2007: 490). Mehmet Öz’e göre Osmanlılar’da reâyâ terimi en geniş anlamda seyfiye, kalemiye ve ilmiyeden oluşan askerî sınıf dışındaki bütün halkı kapsar. Bunların büyük çoğunluğu bütün vergileri öder, bir kısmı da bazı hizmetler karşılığında avârız ve raiyyet rüsûmundan muaf tutulur. Mehmet Öz, “Kanunnâmeler ve siyasî düşünce eserlerindeki tasnif ve tanımlarda bazan “şehirli taifesi”nin reâyâdan farklı gösterildiği, reâyâ olarak çiftçi-köylülerin kastedildiği sezilmektedir” der (Öz, 2007: 490).

Bu noktada önemli olan nokta toplumda liyâkat esasıyla aşağıdan yukarıya bir geçişin açık olup olmadığı hususudur. Osmanlı’da bu yol açıktır.

Türk İktisadî-Sosyal Örgütlenmesi Beş Unsura Dayanır:

Türk iktisat tarihinde “ahilik” adıyla bilinen bir teşkilatlanma modeli bulunmaktadır. Bu modelin sadece iş hayatını düzenlediği düşünülmemelidir. Ahi teşkilatları kendisiyle birlikte hareket eden dört zümre nedeniyle aslında şehir kurucu bir helal ekmek ve toplum felsefesi olarak değerlendirilebilir.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nin verdiği tasnifi kullanan yaklaşımlar Osmanlı’nın kurucularının a) Gaziyân-ı Rûm, b) Ahiyân-ı Rûm, c) Bacıyân-ı Rûm, d) Abdalân-ı Rûm olarak dört zümre teşkil ettiğini belirtmektedir.

Şaban Çalış’ın Muhafazakâr Düşünce Dergisi’nde yayımlanan bir röportajında beşinci zümre olarak Fakiyân-ı Rûm’dan bahsettiği görülür:

“İlmiye sınıfı için Anadolu’da çokta tesadüf olmayan hakikatler var. Yani Batı tarzı bir bilimsel yapı ortaya konulmamış olabilir. Fakat Anadolu’yu inşa eden yapıya baktığımız zaman o yapının içerisinde özellikle Anadolu topraklarının İslamlaşma süreci içerisinde ilmiye sınıfı önemli roller üstlenmiştir. Anadolu’yu dönüştüren Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm yanında bir de tarih kitaplarında, analizlerin pek çoğunda bilinçli şekilde ihmal edilen bir de Fakiyân-ı Rûm dediğimiz bir sınıf mevcut. Hem Anadolu Selçuklularının toparlanma ve ülkeyi imar etme sürecini idare eden hem de Osmanlı’yı inşa eden aslında böyle bir sınıfın devamıdır; seyfiye ve kalemiyenin yanında sözü geçen, ilmiye sınıfımız. Fakat zaman içerisinde imparatorluğun bürokratik bir yapıya bürünmesiyle birlikte yani hareketini, dinamizmini kaybetmesine paralel bir biçimde ilmiye sınıfı da hem kalemiye karşısında hem de seyfiye karşısında gücünü kaybediyor.” (Çalış, 2013: 146).

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Karacahisar’ın fethi sonrasında şehre “Dursun Fakı” veya “Dursun Fakih” adlı bir kadı atandığı belirtilir. Bu atama da göstermektedir ki Türklerin “dört zümreli” kurucu kadrosu aslında “beş zümreli” olarak da düşünülebilecektir. Hasan Aksoy, bu fakih hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Dursun Fakih Karamanlı olup Şeyh Edebâli’nin (ö. 726/1326) damadı ve Osman Gazi’nin bacanağıdır. Şeyh Edebâli’den tefsir, hadis ve fıkıh okudu; ona mürid oldu ve seyrüsülûkünü onun yanında tamamladı. Osman Gazi ile birlikte savaşlara katılır ve gazilere imamlık yapardı. Karacahisar’ın (bugün Eskişehir’in merkez ilçesi merkez bucağına bağlı bir köy olan Karacaşehir) fethinden (688/1289) sonra Osman Gazi tarafından şehrin kadılığına ve kiliseden çevrilen caminin imamlığına getirildi. Burada onun adına ilk cuma hutbesini okudu. Kaynaklara göre bu hutbe Osmanlılar’ın istiklâl alâmeti olarak okunan ilk hutbedir (…) Yûnus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî ile çağdaş olan Dursun Fakih ayrıca Osmanlı devrinin ilk şairlerindendir. Ona nisbet edilen tek eser olarak tanınan Gazavatnâme, edebî özelliğinden ziyade dinî mahiyeti ve Eski Anadolu Türkçesi’ne ait ilk örneklerden biri olması bakımından önemlidir. Sadettin Buluç’un bir tebliğle tanıtarak özetini verdiği Gazavatnâme’de, Hz. Peygamber’in başta Hz. Ali olmak üzere Hâlid b. Velîd ve diğer sahâbîlerle birlikte, puta tapan Benî Pinhân kabilesinin reisi Mukaffa‘a karşı giriştiği savaşlar anlatılmaktadır. (Âşıkpaşazâde, s. 18)” (Aksoy, 1994: 7-8).

Türklerin Anadolu’yu fethederken harekete geçirdikleri bu beş zümre, bir yerleşme düzeni ve toplum inşası gerektirmektedir. Bu düzenin temel vasfı, toplumun “aile” temelinde inşa edilmesi, halkın geçimliğini temin etmesinin devlet tarafından garanti edilmesi, pazarın kurulması, üretim ve ticaretin helal rızkı aramak davasına bağlanmasıdır. Bu kapsamda Osmanlı’da askerî düzen reâyâ denilen halkın üretim için önündeki tüm engellerin kaldırılmasını esas almaktaydı.

Bu model günümüzde Türkiye’de işletilmemekte ve vergi vermeyen (aynı zamanda üretmeyen) bir gençlik “öğrenci” statüsünde teşvik edilmektedir.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Aile İşletmesi” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Türklerin çalışma-üretim zümrelerini Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm adlı iki teşkilatlanma hareketi oluşturmaktadır. Bu iki zümrenin getirdiği model nedeniyle Türk iktisadî sistemi “aile işletmesi” olarak tesis edilmiştir. Ahi-Bacı sisteminin sadece şehirlerde üretim yaptığı düşüncesi hatalıdır. İhsan Cora’ya göre ahiler köylerde de örgütlenmişlerdir:

“Ahiler Anadolu’nun hemen her şehir, kasaba ve hatta köylerinde mevcuttur. Ahiler, esnaf ve sanatkarların olmadığı köylerde ise “yaren” adı altında örgütlenmiştir. Şehirlerde ise her sanat kolu için ayrı birlikler kurulmuştur. Bir meslekte ayrı örgüt kuracak kadar esnaf ve sanatkarın bulunmadığı yerlerde ise birbirine yakın meslek mensupları aynı çatı altında toplanmışlardır. Daha küçük yerlerde ise bütün mesleklerin mensupları aynı çatıda toplanırdı. Ahi birlikleri arasındaki münasebetleri büyük meclis sağlardı. Ülke genelindeki bütün esnaf birlikleri ise Kırşehir’deki Ahi Evran Zaviyesi’ne bağlıydılar. Bu zaviyenin başında bulunan Ahi Baba ise bütün sanatkarların piri olan Ahi Evran Veli’nin halifesiydi. Örgüt bu şekilde bir merkeze bağlıydı” (Cora, 2017).

Ahi ve Bacı’ların erkek ve kadın örgütleri olarak düşünülmesi Osmanlı toplum düzeni incelendiğinde yanlış neticeler verecektir. Çünkü Osmanlı’da kadın ve erkeğin iktisadî faaliyeti bekâr kalmaya müsait değildir. Hatta bu ifadeden hareketle Osmanlı iktisadî sisteminde erkeğin “erkek işleri” ve kadının da “kadın işleri” denilebilecek bir iş anlayışı ile hareket ettiğine işaret edilebilir.

Veli Sırım’ın Mikail Bayram’dan aktardığı gibi Ahi Evran, Müslüman esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak, sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle, onların ekonomik durumunu iyileştirmek, bunun için de herkesi bir sanat ve meslek sahibi yapmak istemişti. Debbağların piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkârlar zümresinin lideri olarak bilinen Ahi Evran tarafından kurulan sanayi sitesinde işlenen derilerin artık yünlerini değerlendirmek için bir araya gelen, bu yünleri halı-kilim dokumanın yanında giysi üretiminde de kullanan kadınlar, Ahilerle birlikte eğitim görmüş, pek çok alanda faaliyet göstermeye başlamışlardır. Bacı Teşkilatı (Bacıyân-ı Rûm) ilk olarak Ahi Teşkilatı (Ahiyân-ı Rûm) ile aynı zaman dilimi ve çevrede kurulmuşlardır. Bacıların dikkat çeken, özellikle dönemin ve içinde bulunulan şartların etkisiyle öne çıkan faaliyet alanlarından biri, Ahi tekke ve zaviyelerine misafir edilen ve barındırılanların ağırlanmasıyla ilgili hizmetlerdi. Kuruluşundan itibaren Ahi tekke ve zaviyeleri bu misyonu başarıyla yerine getirirken, Bacılar da bu mekanlarda misafir edilenlerin iâşe ve ibadetlerinde yerine getirmesinde yardımcı idiler (Sırım, 2015: 121).

Görüldüğü üzere burada kurulan kadın teşkilatı, “feminist” bir teşkilat olmayıp “erkek teşkilatının kadınlar şubesi” gibi hareket etmekte ve işbölümü açısından da “erkek işi”nin tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamıyla Osmanlı çalışma felsefesinde cinsiyetçi bir iş-kazanç tasavvuru bulunmaktadır.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Helal Kazanç-Doğruluk” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Ahiliğin temel düsturları fütüvvetnâmelerde yer almaktadır. Radavi Fütüvvetnâmesi’nde hem helal kazanç ve hem de doğruluk ahiliğin esası olarak zikredilmiştir. Bu bahiste aşağıda örneklere yer verilmiştir:

“Şeyh şunu desin: Bu sofrayı şeyhim bana nasıl havale ettiyse ben de sana havale ettim. Sana lâzım olan şudur ki, bu sofrayı yemekten yoksan kılmayasın. Ama helal yemek olsun. Bir kimseden men etmeyesin. Eğer sende bir şey bulunmazsa borç alıp güç yetiremeyen bir teklif durumuna düşmeyesin (…) Bundan sonra şeyh bu ayet-i şerifeyi o yerde okusun: Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz Allah için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz (76 İnsan 8-9). Ardından da şu ayet-i şerifi okusun: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; sen zaten rızık verenlerin en hayırlısısın (5 Maide 114)” (Radavi, 2011: 145).

“Eğer yol atanın sana ne dediğini sorarlarsa şu cevabı ver: Yalan söyleme, haram yeme, gözle gördüğünü eteğinle ört, beş vakit namazını kıl, kendi nefsin için neyi istersen mü’min kardeşin için onu iste” (Radavi, 2011: 245).

“Nakip şunları söyler: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla: Ey ihtiyarlar, tarikat kardeşlerimiz yemeği pişirdi. Pakdır, tayyibdir, temizdir. Hakkında ne emredersiniz. İhtiyarlar; niçin bu yemeği pişirdin, derler. Bunun üzerine mürid der ki: Allah için, yola koyulmam için yaptım. Onlar da derler ki: La ilahe illallah. Biz de bundan dolayı bu yemeği yeri. Bunun ardından sofrayı kurarlar ve yemeği yerler. Hz. Resulullah’a dua ederler ve ehl-i iman için, İslâm dini için duada bulunurlar” (Radavi, 2011: 191).

Görüldüğü üzere fütüvvetnâmelerde ferdin sosyal ve iktisadî hayatı doğruluk ve helal geçim yollarında durmak esasları ile tanzim edilmektedir. Bu anlamda ihtiyarlar sofraya oturmak için hem kazancın doğru şekilde elde edilmesini, yani doğru mesleklerle teminini aramakta, hem de doğru mesleklerden geçim temin edilirken haram kazanç sayılacak muamelelere sapmama ilkesi getirilmektedir.

Toplumu Ayakta Tutan Kesim Esnaf, Zanaatkâr, Çiftçi, Çoban, Tüccar Zümreleridir:

Türk fütüvvetçiliğinin iktisat düşüncesinde toplumu ayakta tutan kesim üreten kesimlerdir. Ancak bu kesimin ahlâk değerlerini esas alması gerekir. Toplumların üreten kesimi kabaca beş zümredir: Esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kesim görevini yapmadığı takdirde veya görevini yapsa da bunu ahlâk değerleriyle yerine getirmediğinde sosyal hayat kurulamaz. Bu kesimlerin kendi zümrevî yapılarını da koruması gerekir. Diğer değişle iktisadî kazancı üretim temelinde ortaya çıkaran bu beş zümrenin, nüfusa oranı korunmalıdır. Nitekim modern dünyanın tekno-endüstriyel toplum yapılarına dönüşmesiyle bu dengenin kırıldığı ve üç kesimin ortaya çıktığı görülür. Bunlardan biri emeklilerdir. Modern dünya geçim fırsatlarını engelleyerek ya da endüstriyel üretimi bu beş zümrenin faaliyetlerini yok edecek şekilde yaygınlaştırarak “emeklilik” adı altında bir “atıl toplumsallık” imal etmiştir. Bu ise sadece kapitalizmin makinelerine bağlı olarak çalışan yeni parya sisteminde yaşlı kitlenin masrafları karşısında çözüm üretilememesine sebebiyet vermektedir. İkinci kesim ise yüksek maaşlı “kafa emekçileri”dir. Bu kesim üreterek değil kitlelerin yönetimini ve metaların üretim-dağıtım-kontrolünü tesis ederek maaş almakta, tabanda yer alan beş zümrenin çok çok üstünde gelir elde ederek asıl üretimin artı değerini ele geçirmektedir. Bu model modern tekno-endüstriyel üretimin piramit karakterli sınıflı topluma uğramasını da kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim 24.07.2018 tarihli bir haberde emekli sayısının ekonomik dengeleri bozucu etkisi şöyle verilmiştir: “Türkiye’de 12,3 milyon emekli, 22,4 milyon da sigortalı çalışan var. İdeal oran 1 emekliye 4 çalışan olmasıdır. Ancak Türkiye’de 1 emekliye karşılık 1,63 çalışan bulunuyor. Bu da SGK’nın dengesini zayıflatıyor.”

Emekli sayısının çokluğu yanında, yüksek ücret ve maaşlı kesimlerin ekonomiye etkileri konusunda sosyolojik araştırmaların yapılması da gereklidir. Osmanlı’da yüksek maaşlı bürokratların vakıf kurarak servetlerini tekrar millete geri ödemelerini sağlayan bir kültürel hayat inşa edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla Osmanlı’da yüksek bürokratların servetleriyle topluma yabancılaşmasına izin verilmemekte, hatta zenginlerin fakirlerle birlikte oturduğu mahallelerden koparak “zenginler gettosu” oluşturmasına engeller çıkarılmaktaydı.

Modern toplumda dengeyi bozucu üçüncü kesim ise öğrencilerdir. Türkiye’de lise-lisans-yüksek lisans seviyesinde yaklaşık 15 milyon öğrenci olduğu düşünülürse ülkede sigortalı çalışan kesimin ne derece ağır bir yükün altında kaldığı anlaşılacaktır.

Gençliğin esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar olmaya teşvik edilmesi gereklidir. Zira gençlik bu kesim içinde göstereceği faaliyetle hayata erken atılmakta, kazancının bereketiyle mal-mülk sahibi olabilmektedir. “Rızkın onda dokuzunun ticarette olduğu”nu beyan eden, “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizî, Buyû 4) buyuran rivayetler de topluma iktisadî ufkunu göstermektedir.

Ahiliğin Amacı Topluma İşçi Kazandırmak Değildir:

Türkiye’de çalışma felsefesi son elli yıllık süreçte kentleşme, üniversiteleşme süreçleriyle birlikte işçi ve memur kitleyi büyütmekte, hizmet sektöründe çalışanlara ağırlık vermektedir. Ancak görülmektedir ki, deprem, savaşlar gibi nedenlerle büyük nüfuslar yer değiştirmekte ve işçi, memur kesimlerin üretimden kopuk kazanç faaliyetleri gittikleri ülkede onlara iktisadî bir getiri sağlamamaktadır.

Son dönemde geliştirilen “yapay zekâ” nedeniyle işçi-memur kesimin ülke ekonomilerinde sayısal ağırlığının azaltılacağı da düşünülmelidir. Bu gerçek karşısında bilgisini sürekli güncelleyen meslek erbaplarının geleceğin ekonomisinde daha önemli roller üstleneceği açıktır. Türkiye’de ahilik değerlerinin işçi kesimin “çalışma ahlâkı” olarak ele alındığı görülmektedir. Oysa ahilik-fütüvvet değerleri işçileşmeyi değil, işletme sahibi olmayı esas almaktadır. Ahilik-fütüvvet hareketi “çırak” yetiştirmeyi, topluma işçi kazandırmak olarak görmemektedir. Topluma esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kazandırma ülküsü, ahilik-fütüvvetin varlık alanıdır.

Ahilik, Allah için helal kazanç eyleminde kardeş olmak anlamına gelirken; fütüvvet ise bu kardeşliğin ve helal kazancın ahlâk değerlerini ifade etmektedir. Oysa günümüzde “ahilik” konulu çalışmalarda bu kurumdan istifade etmenin amacı işçi-işveren ilişkilerini tanzim etmeye yönelmektedir. Ahiliği “dürüst tüccar, işyerine sadık işçi” veya “üretimde toplam kalite” gibi yaklaşımlarla ele alan görüşler, ahiliğin gerçekte bir küçük işletme modeli olduğunu görememektedir. Ahi ustası, geçmişte çok çırak ile çalışmamakta, bir usta olarak topluma kazandıracağı genci dükkanına kabul etmekteydi. Bu anlamda ahilik felsefesinde “çırak”, kesinlikle “işçi” değildir. Ne var ki, çalışma ekonomistleri ahiliğin çırak eğitimini “işçileştirilmiş emek gücü” olarak ele almaktadır. Ahiliğin felsefî temeli olan fütüvvet, “Allah için topluma hizmet etmek, helal kazanarak karşılık beklemeden millete sofra açmak” hikmeti ile yaşamayı teklif ederek geçmişte toplum inşa etmiştir. Bu felsefe günümüzde kaybedilmiştir.

  • Aksoy Hasan, Dursun Fakih, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 10, ss: 7-7, 1994
  • Cora İhsan, Örgütlerin Yönetimi açısından Ahilik Örgütüne Genel Bir Bakış; Tarihi Bir Araştırma, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 16, ss: 251-279, 2017
  • Çalış Şaban, Üniversite Üzerine, Mülakat soruları: Serhat Buhari Baytekin- Üzeyir Tekin, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Dosya: Akademide Sorun Ne, Yıl: 9 Sayı: 35, Ocak-Şubat-Mart 2013
  • Kaşıkçı Osman, Osmanlı Devleti’nde Vezir-i Azam (Sadrazam), Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 2, ss: 127-134, 2015
  • Öz Mehmet, Reâyâ, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 34, ss: 490-493, 2007
  • Radavî, Fütüvvetnâme-i Tarikat, TDV Yayınları, Hazırlayan: Osman Aydınlı, 2011
  • Sırım Veli, Osmanlı Kadınının Ekonomik Hayata Etkin Katılımı: Bacıyân-ı Rûm Örneği, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Cilt: 4, Yıl: 4, Sayı: 8/1, 2015
  • Türkiye Gazetesi, 12 milyon emekliyi sistem zor taşıyor, İnternet erişim: https://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/573060.aspx , 24.07.2018