Skip to content

Posts tagged ‘Ahlâk’

Erkek (racul) Olmak: Feminizme Direnmek

Erkek kimdir:

“Erkek” deyince “racul” olanı anlıyoruz. “Racul”, ‘adam’ demektir.

Bir erkek annesine “gebelik hakkı” ve “süt hakkı” nedeniyle, kızkardeşine “aile hakkı” nedeniyle hürmetlidir ve onların iaşesinden, emniyet içinde yaşamasından mesuldür.

Bir erkeğin hayattaki en büyük önceliği kadın değildir. Erdemleridir.  Erkeğin en büyük hatası erdemlerini kaybetmesidir. 

Kadınlar her zaman kendilerine “çok güzelsin”, “senden vazgeçemem” denilmesini ister. Oysa Kur’an’da şöyle bir ayet vardır: “Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha hayırlı, Müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir” (66 Tahrim 5).

“Erkek” kavramı “kadınlar tarafından kontrol edilemeyen” olarak anlamlandırılmalıdır.

Erkek, kontrol edilemeyendir.

Oğuz Kağan olmak:

Oğuz Kağan, annesine “benim gibi inanmazsan senin sütünü emmem” demiş ve kadını daha üç günlük bebek olduğu halde dize getirmiştir.

Şehveti yenmek:

Oğuz Kağan şehvetinin peşinde dolaşsaydı evlendiği ilk kadınla birlikte olurdu. Bunu reddetmiştir. Ardından babası onu ikinci bir kadınla evlendirmiştir. Oğuz Kağan o kadına da erdemli yaşamakta kendisine yardım etmesini teklif etmiştir. Bu kadın erdemli yaşamı reddetmiştir. Oğuz Kağan şehvet için evlenmediği için ikinci karısıyla gerdeğe girmemiştir.

Üçüncü bir kadınla evlenmeyi diledi. Bu kadına “erdemle yaşamak konusunda bana eşlik eder misin?” dedi. Kadın onayladı. Oğuz olun. Kağan olun.

Alp Olmak-Yusuf Olmak:

Erkeğin değeri, kadının egosunun tatmininden gelmemektedir. Erdemli ve namuslu erkek en değerli erkektir. Hz. Yusuf’u hatırla.

Kadının peşinde koşarak feta/alp/yiğit/ahi olamazsın.

Kur’an’da erkekler (Ricâlun) erdemleri ile övülmüştür: “Ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allah’ı zikretmekten asla alıkoymadığı öyle adamlar vardır ki!” (24 Nûr 37).

Eşitiz söylemi:

Erkek, kadının “cüzdanı” değildir. “Eşitiz” diyen kadın, masrafları erkeğe yüklemek eğilimindeyse o kadından uzaklaşmak gerekir. Yani “eşitiz” diyen bir kadın evleneceği erkekten düğün masrafları, balayı, altın, saray gibi ev, eşyalar talep etmekteyse ve kendisi bu taleplerinin masrafına katılmıyorsa erkeği “cüzdan” olarak görmekte değil midir?

Kadında söylem-eylem tutarlılığı aramak gerekir. Onun beyanına bakın: “Eşitiz” diyorsa eşitliğini ispat etmesini isteyin. Bu durumda erkekten çiçek, altın istememesi gerektiğini kendisine söyleyin.

Sizi, maaşınızı, servetinizi, sülalenizi, sosyal sermayenizi beğenen kadınla evlenmeyin, erdemlerle yaşayan kadınla evlenin. Bir erkek evlenirken 100 bin TL para harcıyor. Üstüne karısının “öğrenim kredisi”ni ödüyor. Ona “bu nasıl eşitlik” demelisiniz?  “Eşitiz” diyen bir kadının koca adayından çiçek, söz yüzüğü, hediye kabul etmesi eşitliği bozucudur.

Kadının “Bedenim benimdir” ve “Özel hayatım kocamı bile ilgilendirmez” söylemi:

Kadın: “Bedenim benimdir, özel yaşamıma kocamı dahil etmem” diyorsa, ona “evliliği şirket olarak görüyorsun. Madem özel hayatlarımız olacak seninle niçin evlenmeliyim?” diye cevap verin. Erkek ve kadın evlenmekle birbirlerinden saklanmış özel hayatları olamayacağını en baştan kabul ederler. Evlilik iki kişilik özel hayattır.

Evlilikte iki temel mal rejimi:

Edinilmiş mallara katılma rejimi- TMK 202: “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.”

Mal ayrılığı rejimi- TMK 242: “Mal ayrılığı rejiminde eşlerden her biri, yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını korur.”

Edinilmiş mallara katılma rejiminde koca karısından yüksek maaş aldığı takdirde, yaptığı tasarruf (birikim) meblağının yarısının karısına ait olduğunu bilmelidir. Keza, bu rejimde koca örneğin babasından gayrımenkulün kira gelirinin yarısının karısına ait olduğuna dikkat etmelidir.

Mal ayrılığı sözleşmesi:

Eşitlik teorisine inanan bir kadına evlenme işlemleri sırasında mutlaka “mal ayrılığı sözleşmesi” imzalatmalısınız. Söyleminde ciddiyse ve tutarlılığını koruyacaksa bu sözleşmeyi imzalayacaktır. “İleride boşanma ihtimalim olursa onun maaş/kira gelirinin yarısını almalıyım” diye düşünmekteyse sözleşmeyi imzalamayacaktır.

Evleneceğiniz kadına TMK 202’deki “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.” hükmünü okumuş ve bu rejimi seçtiği takdirde ileri süreceği hukukî haklarını anlattığınızı varsayalım.

Eğer “eşitlik” iddiasında tutarlıysa edinilmiş mala katılma rejimini (TMK 202) seçmeyeceğini belirtmelidir.  Yok eğer “eşitiz” dediği halde mal ayrılığı rejimi (TMK 242) sözleşmesini imzalamayacağını beyan ederse tutarsızlığı ispat edilmiş olacaktır.

Kadınlar binlerce yıldır eril iktidarca ezilmekte midir?

Evlilik sürecinin başında “biz kadınlar binlerce yıldır eril iktidar tarafından ezildik, fakir bırakıldık” diyen bir kadın, evleneceği erkeğe “binlerce yıllık kadın ezilmişliğini fatura etmek istemekte” gibidir. Kendisine binlerce yıldır madenlerde, inşaat işlerinde, lağımlarda erkeklerin çalıştığını; firavunun erkekleri öldürüp kadınları sağ bıraktığını, hatta Hz. Musa’nın bu sebeple sepete yerleştirilip nehre bırakıldığını söyleyin.

Tarihte iki erkek tip var:

Feminist kadınlara tarihte iki erkek tip olduğu hatırlatılmalıdır.

Kabil ile Habil’den ilkinin eril, ikincisinin racul olduğunu söyleyin.

Erkekler “eşitiz” diyen kadınların finans-geçim kaynağı değildir. Erkek, evlenmekle servet transferi yükümlüsü kılınamaz.

“Binlerce yıldır kadınlar eril iktidarlar tarafından fakir bırakılmış ve ezilmiştir” diyen feminist kadına “seni ben mi zengin edeceğim; üstelik daha evlenmeden beni şiddet uygulayan kategorisine itiyorsun” deyin ve uzak durun.

Kadınlar neden fakir koca istemiyor, erkekler neden fakir kızlarla evleniyor?

Erkek kendisinden zengin bir kadınla evlenemiyor, fakat kendisinden servet veya ücret yönünden daha düşük gelir kesiminden gelen kadın ile evlenebiliyor. Bu ihtimalde erkeğin kendisinden düşük gelir grubundan bir kadınla evlenirken “eşitiz” söylemine muhatap edildiğini görünce o ilişkiyi kesmesi menfaati icabıdır.

Kadın kendisinden zengin bir erkekle evlenmişse ve ardından boşanmışsa, boşanmakla fakir kalmaz. Tam aksine içinden geldiği düşük gelir grubuna geri döner.

Erkek kendini kadının “sınıf atlama taşı”na dönüştürmemelidir. İlkeleri belirlenmiş bir erkek dünyası kurulursa, feminizmle mücadele çok kolaydır.

Masraflara katıl!

“Eşitiz” diyen kadınlara “O halde evliliğin tüm masraflarına eşit olarak katılacaksın” demelisiniz. Bu masraf kalemlerini belirleyin: gelinlik, kına gecesi, düğün salonu, ev eşyası, balayı seyahati, yüz görümlüğü, takı, hediyeler.

“Kocam çalışma dedi, hayatımı ona harcadım. Elbette malının yarısını alacağım.”

Kadın, kocası “çalışma, çocuklarımıza bak” dediği için evde oturduğunu ve yıllar sonra eşinin onu yüz üstü bıraktığını söylüyor.

Bu problemin çözümü devlete aittir. Kadına yanında kalıp da büyüttüğü çocuk başına 10 yıl süre ile her yıl güncellenecek “çocuk yardımı” yapılmalı ve hatta dördüncü çocuğuna 10 yıl bakan kadın emeklilik hakkı elde etmeli.

Erdemli hayat:

Namuslu yaşayın. Erkek için büyük erdem namustur. Namus, aynı zamanda erkeğin gücüdür. Namusunu, erdemini koruyamayan zaaf içindeki erkek belaya düşmektedir.

Erkek, bilgeliği hedeflemeli, namusunu korumalı, erdemi ufku bilmelidir.

Asıl değer, erdemliliktir.

Kocasının mali zayıflığında onu terk etmeyecek kadın da erdemlidir.

Güzeli seçme, erdemi seç:

Kadının güzel olması değer zannedilir ama “değer” değildir. Güzellik geçiyor. Sadakat, bağlanma, aynı tencereye kanaat etme kalıyor.

Kadınların peşinden gitmeyin. Erdemin peşinden gidin.

Beladan kaçmak:

Bir: Beladan kaçın.

İki: Karı-koca arasına giren erkek de belaya düşmektedir.

Üç: Kadınla kavga etmeyin.

Erkek, alp-yiğittir. Onun kavgası ulvî olmalıdır.

Ölüm evvel gelecek:

Erkekler kadınlardan az yaşamaktadır.

Bir erkek bu olguyu dikkatle tefekkür etmelidir.

Ölünce servetiniz karınıza miras kalacaktır. Yaşarken bunu dikkate alın.

Etkilemek ve etkilenmek:

Bir: Kadını etkilemeye çalışmayın.

İki: Hoşlandığınız kadın güzelse onun güzelliğini aşacak başka bir değeriniz olmalı.

Kadına (güzelliğe) tapmayın; erdeme boyun kıran kadında vüdd arayın.

Erkek, kendini şehvet, güzelliğe sahip olma, servet alanında inşa ettikçe talip olduğu bu üç alan tarafından kuşatılmakta ve hatta esir edilmektedir.

Düğünde takılan altın ve takılar:

Evleneceğiniz kadına “düğünde kendi akrabalarımın taktığı altınların bana ait olduğuna dair noterde akit yapacağız” deyin. Böylece gerçekten eşitliğe inanıp inanmadığı ortaya çıkacaktır.

Kadın kendinden güçsüz insanlara nasıl davranıyor:

Kadının çocuklara şiddet uygulayıp uygulamadığına, kürtaj meselesine nasıl baktığına dikkat edin. Kürtaj, şiddettir.

Kadın evleneceği erkeğe maaşını sormalı mı?

Evleneceği kişinin mesleği varsa, geçim tuttuğu belli ise, kadının ona maaşını sorması kabalıktır. Maaş araştırması yapan kadından uzak durun. Zira kadın “eşit” ise, kocasının gelirini sorgulayamamalıdır. Hatta “Bedenim ve özel hayatım bana aittir. Kocam dahi buna vakıf olmayacak” diyen bir kadının eşinin gelirini, mülk dökümünü, maaşını hiç sormaması gerekir.

Feminizmle mücadele, onların argümanları kendilerine karşı kullanılırsa çok kolaydır.

“Ne olursa olsun” diyerek evlenme:

İyi erkekler iyi kadınlara lâyıktır.

Namuslu erkekler namuslu kadınlara lâyıktır.

Yusuf (as) şehvetine yenilseydi sarayda erdemsiz ve günahkâr şekilde “imtiyaz” sahibi olacaktı. Erdemle hareket ederek vezirin karısının göremeyeceği bir hükümranlığa, asaletle gelen iktidara vasıl olmuştur.

Boşanma davaları üç ay içinde karara çıkmalı:

Boşanma davası açılmışsa ve erkek polis/asker vazifesi altında şehit olmuşsa şehitliğin getirdiği mali haklar boşanma davasında taraf olan kadına verilmemelidir.

Boşanma davası derdest olan Şehide düşen mali haklar onun annesine-babasına verilmelidir.

Boşanma davası görülen kadının, şehit olan “kâğıt üstündeki” kocasının şehadeti nedeniyle bağlanacak mali haklara sahip çıkması şehidin anne-babası için eziyettir.

Boşanma davaları çok uzun sürmektedir. Boşanma kararı hemen verilmeli, boşanmanın feri talepleri ayrıca görülmeli. Boşanma davaları derdest iken tarafların sadakat yükümlülüğü devam etmektedir. Bu davaların uzun sürmesinin müsebbibi kanundaki düzenleme eksikliğidir.

İki taraf da boşanma davası-karşı dava açmışsa, mahkemeler boşanma kararı vermeli, davayı başka bir dosya numarası ile kusur, velayet, mal paylaşımı gibi talepler yönünden ele almalıdır. Boşanma davaları özellikle kadın hamile değilse 3 ay içinde karara çıkmalıdır.

Aileyi tanımlamak:

Medeni Kanun “aile”yi şöyle tanımlamalıdır: “Birbiriyle evlenme yasağı olmayan kadın ve erkeğin nikâh akdiyle tesis ettiği birlik.”

Aile Bakanlığı müstakil olmalı:

Aile Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı’ndan ayrılmalıdır.

Aile Okulu:

Aile Bakanlığı evlenecek bütün çiftlerin bir aile okulu eğitimi almasını şart koşmalıdır. Bu eğitimle 1) Mal ayrılığı rejimi, 2) Edinilmiş mala katılma rejimi, 3) Evliliğin taraflara getirdiği hak ve borçlar, 4) Boşanma halinde tarafların karşılaşacağı neticeler öğretilmelidir.

Medeni Kanun’un “edinilmiş mala katılma rejimi”nin mali neticeleri damat adayları tarafından bilinmemektedir. Bu husus erkeğin mağduriyetinin en büyük kaynağıdır ve bu konu İstanbul Sözleşmesi ile ilişkili değildir.

Düğünde erkek tarafı altın takmamalı, onu damadın ailesine vermeli:

Yargıtay, düğünde erkek tarafın taktığı altın-takıları kadının saymaktadır. Bu durumda erkek tarafı altın-takıyı düğünde takmamalı, damadın anne-babasına vermelidir. Çünkü bu ikisi senelerce akrabalarına altın takmıştır. Düğünde gelen altın bu anne-babanın yıllarca akraba, hısım, dost, ahbab için harcadığı bedellerin iadesidir. O halde düğünde damada takılan altın, damadın ana-babasının hakkıdır.

Feminizmi nasıl tanımlıyoruz?

Feminizm küresel bir partidir. Topraksız, yersiz-yurtsuz bir parti.

İnsanlığı erkek-kadın olarak bölen, inşaatta çalışan erkek işçileri, madenlerde çalışan erkek işçileri görmeyen ve erkek kimliğini riskli-eziyetli işlere sürüp paryalaştırarak “kadın iktidarı” kurmak isteyen bir partidir.

Feminist teori, erkek proletaryalaşmasını erkeğin emeğinin kadına transferini meşrulaştırmanın peşindedir. Bu amacı gerçekleştirmek için arkasına devletleri ve küresel sözleşmeleri (AİHS, CEDAW, İstanbul) almaktadır.

Feminizm “eril devlet” söylemini dolaşıma sokmakta ancak son tahlilde erkeği ezmek, onu paryalaştırmak, erkek emeğini “pozitif ayrımcı yasalarla” kendi cinsine transfer etmek için devleti araçlaştırmaktadır. “Eril devlet” söylemi, eril devletin gücü ile erkekliği iğdiş etmenin aracına dönmektedir. Feministlerin “eril iktidar” eleştirileri, dönüp dolaşıp “eril” saydıkları devlet gücünü bir cinsiyete (erkeğe) karşı silah olarak kullanmaları paradoksuna neden olmuştur. Feministler iktidarı “erkek-maskülen” olarak nitelerken bu iktidarı erkeğe karşı kullanan erkeğimsilere dönüşmektedir.

İslâmcı feministlerin de kullandığı “eril iktidar” söylemi, “devlet erkeği terbiye etmelidir” talebine dönüştüğünden bu evrilme, feminist tezlerin asıl hedefinin “erk talebi” yani “erk-leşmek –> erilleşmek” olduğunu da ortaya çıkarır.

Feminizm evliliğin, akrabalığın, içtimailiğin “erdem ödevi”ni yıkarak “haz ödevi” imal etmekte ve muhatabı olduğu tüm “topluluk”ların karşısına “kutsallaştırılmış kadın narsisizmi”ni koymaktadır.

“Kadınım ben” ifadesi fetişleştirilmiş bir varlığı, bir tür tanrıçayı imlemektedir. “Kutsal beden” olarak kendini görünürleştiren kadın hareketi, “cinsel organımı ve bedenimi erdemlerden uzak tutarım” söylemiyle sosyal değer tanımadığı bir alan inşa etmektedir. Feminist pankartlara ve söylemlere bakılırsa bu akımın yöneliminin gerçekte “hedonizm” ve “cinsiyet kimliği aşırı vurgulanmış narsizm” olduğu görülecektir. Hedonizme göre herkes için geçerli evrensel ahlak yasası bulunmamaktadır.

Bu nedenle feministlerle tıpkı Hz. Yusuf gibi veya Oğuz Kağan gibi erdemli kalarak mücadele edilebilir.

Ahilik ve Çalışma Felsefesi

El Emeği-Kafa Emeği:

Her insan birtakım temel ihtiyaçlarla doğar. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için üretim yapmak zorundadır. Üretim denince akla sadece emtia imal etmek gelmemelidir. Toplayıcılık, avcılık, çiftçilik, hayvancılık, zanaatkârlık, sınaî faaliyetler, malların takas edilerek karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi faaliyetleri üretimdir.

Üretim faaliyetleri “el emeği” ve/veya “kafa emeği” ile gerçekleşir. Bu iki emek faaliyetinden birini diğerinden üstün tutamayız. Her iki faaliyet de toplumun geçimini temin bakımından esastır. Biri diğerinden aşağı değildir. Türk iktisat düşüncesinde insan emeği “yüksek maaşlı-düşük maaşlı” veya “yüksek makamlı-düşük makamlı” işler olarak da kategorize edilmemiştir. Türk insanı “bilgeliği” meslekî çabası içinde bulacağına inanmış bir toplumdur. Bu nedenle bugün “kadı” olan birinin yarın “çiftçi” olarak geçimini temin etmesi kültürel anlamda değerli görülür. Benzer şekilde “Osmanlı’da yeniçeri ağalığından, beylerbeyiliğinden, kapıcılar kethüdalığından, padişah silahdârlığından ve çavuşbaşılıktan vezirliğe yükselmek mümkün olmuştur” (Kaşıkçı, 2015: 113). Reâyâ kategorisinin genelde vergi mükelleflerini kapsadığı Osmanlı toplumunda yönetici sınıf anlamındaki askerî tabakaya geçiş bir padişah beratı ile mümkündü (Öz, 2007: 491).

Anlaşılacağı üzere Osmanlı’da sınıfsal tabakalaşma bulunmamakta, iki tür tabakalaşma uygulanmaktaydı: 1) Yöneten-yönetilen; 2) Merkez-çevre.

Osmanlı’da yöneten kesim genel olarak “askerî” tabaka olarak da kabul edilebilir. Bunlara beâya, yani vergi mükellefi olmayanlar denilebilecektir. Reâya ise toplumun yönetici ve üst sınıflarını oluşturan kalem ve kılıç ehlinin dışında vergiye tâbi esnaf ve çiftçileri ifade eden bir kavram haline gelmiştir (Öz, 2007: 490). Mehmet Öz’e göre Osmanlılar’da reâyâ terimi en geniş anlamda seyfiye, kalemiye ve ilmiyeden oluşan askerî sınıf dışındaki bütün halkı kapsar. Bunların büyük çoğunluğu bütün vergileri öder, bir kısmı da bazı hizmetler karşılığında avârız ve raiyyet rüsûmundan muaf tutulur. Mehmet Öz, “Kanunnâmeler ve siyasî düşünce eserlerindeki tasnif ve tanımlarda bazan “şehirli taifesi”nin reâyâdan farklı gösterildiği, reâyâ olarak çiftçi-köylülerin kastedildiği sezilmektedir” der (Öz, 2007: 490).

Bu noktada önemli olan nokta toplumda liyâkat esasıyla aşağıdan yukarıya bir geçişin açık olup olmadığı hususudur. Osmanlı’da bu yol açıktır.

Türk İktisadî-Sosyal Örgütlenmesi Beş Unsura Dayanır:

Türk iktisat tarihinde “ahilik” adıyla bilinen bir teşkilatlanma modeli bulunmaktadır. Bu modelin sadece iş hayatını düzenlediği düşünülmemelidir. Ahi teşkilatları kendisiyle birlikte hareket eden dört zümre nedeniyle aslında şehir kurucu bir helal ekmek ve toplum felsefesi olarak değerlendirilebilir.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nin verdiği tasnifi kullanan yaklaşımlar Osmanlı’nın kurucularının a) Gaziyân-ı Rûm, b) Ahiyân-ı Rûm, c) Bacıyân-ı Rûm, d) Abdalân-ı Rûm olarak dört zümre teşkil ettiğini belirtmektedir.

Şaban Çalış’ın Muhafazakâr Düşünce Dergisi’nde yayımlanan bir röportajında beşinci zümre olarak Fakiyân-ı Rûm’dan bahsettiği görülür:

“İlmiye sınıfı için Anadolu’da çokta tesadüf olmayan hakikatler var. Yani Batı tarzı bir bilimsel yapı ortaya konulmamış olabilir. Fakat Anadolu’yu inşa eden yapıya baktığımız zaman o yapının içerisinde özellikle Anadolu topraklarının İslamlaşma süreci içerisinde ilmiye sınıfı önemli roller üstlenmiştir. Anadolu’yu dönüştüren Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm yanında bir de tarih kitaplarında, analizlerin pek çoğunda bilinçli şekilde ihmal edilen bir de Fakiyân-ı Rûm dediğimiz bir sınıf mevcut. Hem Anadolu Selçuklularının toparlanma ve ülkeyi imar etme sürecini idare eden hem de Osmanlı’yı inşa eden aslında böyle bir sınıfın devamıdır; seyfiye ve kalemiyenin yanında sözü geçen, ilmiye sınıfımız. Fakat zaman içerisinde imparatorluğun bürokratik bir yapıya bürünmesiyle birlikte yani hareketini, dinamizmini kaybetmesine paralel bir biçimde ilmiye sınıfı da hem kalemiye karşısında hem de seyfiye karşısında gücünü kaybediyor.” (Çalış, 2013: 146).

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Karacahisar’ın fethi sonrasında şehre “Dursun Fakı” veya “Dursun Fakih” adlı bir kadı atandığı belirtilir. Bu atama da göstermektedir ki Türklerin “dört zümreli” kurucu kadrosu aslında “beş zümreli” olarak da düşünülebilecektir. Hasan Aksoy, bu fakih hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Dursun Fakih Karamanlı olup Şeyh Edebâli’nin (ö. 726/1326) damadı ve Osman Gazi’nin bacanağıdır. Şeyh Edebâli’den tefsir, hadis ve fıkıh okudu; ona mürid oldu ve seyrüsülûkünü onun yanında tamamladı. Osman Gazi ile birlikte savaşlara katılır ve gazilere imamlık yapardı. Karacahisar’ın (bugün Eskişehir’in merkez ilçesi merkez bucağına bağlı bir köy olan Karacaşehir) fethinden (688/1289) sonra Osman Gazi tarafından şehrin kadılığına ve kiliseden çevrilen caminin imamlığına getirildi. Burada onun adına ilk cuma hutbesini okudu. Kaynaklara göre bu hutbe Osmanlılar’ın istiklâl alâmeti olarak okunan ilk hutbedir (…) Yûnus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî ile çağdaş olan Dursun Fakih ayrıca Osmanlı devrinin ilk şairlerindendir. Ona nisbet edilen tek eser olarak tanınan Gazavatnâme, edebî özelliğinden ziyade dinî mahiyeti ve Eski Anadolu Türkçesi’ne ait ilk örneklerden biri olması bakımından önemlidir. Sadettin Buluç’un bir tebliğle tanıtarak özetini verdiği Gazavatnâme’de, Hz. Peygamber’in başta Hz. Ali olmak üzere Hâlid b. Velîd ve diğer sahâbîlerle birlikte, puta tapan Benî Pinhân kabilesinin reisi Mukaffa‘a karşı giriştiği savaşlar anlatılmaktadır. (Âşıkpaşazâde, s. 18)” (Aksoy, 1994: 7-8).

Türklerin Anadolu’yu fethederken harekete geçirdikleri bu beş zümre, bir yerleşme düzeni ve toplum inşası gerektirmektedir. Bu düzenin temel vasfı, toplumun “aile” temelinde inşa edilmesi, halkın geçimliğini temin etmesinin devlet tarafından garanti edilmesi, pazarın kurulması, üretim ve ticaretin helal rızkı aramak davasına bağlanmasıdır. Bu kapsamda Osmanlı’da askerî düzen reâyâ denilen halkın üretim için önündeki tüm engellerin kaldırılmasını esas almaktaydı.

Bu model günümüzde Türkiye’de işletilmemekte ve vergi vermeyen (aynı zamanda üretmeyen) bir gençlik “öğrenci” statüsünde teşvik edilmektedir.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Aile İşletmesi” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Türklerin çalışma-üretim zümrelerini Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm adlı iki teşkilatlanma hareketi oluşturmaktadır. Bu iki zümrenin getirdiği model nedeniyle Türk iktisadî sistemi “aile işletmesi” olarak tesis edilmiştir. Ahi-Bacı sisteminin sadece şehirlerde üretim yaptığı düşüncesi hatalıdır. İhsan Cora’ya göre ahiler köylerde de örgütlenmişlerdir:

“Ahiler Anadolu’nun hemen her şehir, kasaba ve hatta köylerinde mevcuttur. Ahiler, esnaf ve sanatkarların olmadığı köylerde ise “yaren” adı altında örgütlenmiştir. Şehirlerde ise her sanat kolu için ayrı birlikler kurulmuştur. Bir meslekte ayrı örgüt kuracak kadar esnaf ve sanatkarın bulunmadığı yerlerde ise birbirine yakın meslek mensupları aynı çatı altında toplanmışlardır. Daha küçük yerlerde ise bütün mesleklerin mensupları aynı çatıda toplanırdı. Ahi birlikleri arasındaki münasebetleri büyük meclis sağlardı. Ülke genelindeki bütün esnaf birlikleri ise Kırşehir’deki Ahi Evran Zaviyesi’ne bağlıydılar. Bu zaviyenin başında bulunan Ahi Baba ise bütün sanatkarların piri olan Ahi Evran Veli’nin halifesiydi. Örgüt bu şekilde bir merkeze bağlıydı” (Cora, 2017).

Ahi ve Bacı’ların erkek ve kadın örgütleri olarak düşünülmesi Osmanlı toplum düzeni incelendiğinde yanlış neticeler verecektir. Çünkü Osmanlı’da kadın ve erkeğin iktisadî faaliyeti bekâr kalmaya müsait değildir. Hatta bu ifadeden hareketle Osmanlı iktisadî sisteminde erkeğin “erkek işleri” ve kadının da “kadın işleri” denilebilecek bir iş anlayışı ile hareket ettiğine işaret edilebilir.

Veli Sırım’ın Mikail Bayram’dan aktardığı gibi Ahi Evran, Müslüman esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak, sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle, onların ekonomik durumunu iyileştirmek, bunun için de herkesi bir sanat ve meslek sahibi yapmak istemişti. Debbağların piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkârlar zümresinin lideri olarak bilinen Ahi Evran tarafından kurulan sanayi sitesinde işlenen derilerin artık yünlerini değerlendirmek için bir araya gelen, bu yünleri halı-kilim dokumanın yanında giysi üretiminde de kullanan kadınlar, Ahilerle birlikte eğitim görmüş, pek çok alanda faaliyet göstermeye başlamışlardır. Bacı Teşkilatı (Bacıyân-ı Rûm) ilk olarak Ahi Teşkilatı (Ahiyân-ı Rûm) ile aynı zaman dilimi ve çevrede kurulmuşlardır. Bacıların dikkat çeken, özellikle dönemin ve içinde bulunulan şartların etkisiyle öne çıkan faaliyet alanlarından biri, Ahi tekke ve zaviyelerine misafir edilen ve barındırılanların ağırlanmasıyla ilgili hizmetlerdi. Kuruluşundan itibaren Ahi tekke ve zaviyeleri bu misyonu başarıyla yerine getirirken, Bacılar da bu mekanlarda misafir edilenlerin iâşe ve ibadetlerinde yerine getirmesinde yardımcı idiler (Sırım, 2015: 121).

Görüldüğü üzere burada kurulan kadın teşkilatı, “feminist” bir teşkilat olmayıp “erkek teşkilatının kadınlar şubesi” gibi hareket etmekte ve işbölümü açısından da “erkek işi”nin tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamıyla Osmanlı çalışma felsefesinde cinsiyetçi bir iş-kazanç tasavvuru bulunmaktadır.

Türklerin Çalışma Felsefesi “Helal Kazanç-Doğruluk” Esası Üzerinde Yükselmiştir:

Ahiliğin temel düsturları fütüvvetnâmelerde yer almaktadır. Radavi Fütüvvetnâmesi’nde hem helal kazanç ve hem de doğruluk ahiliğin esası olarak zikredilmiştir. Bu bahiste aşağıda örneklere yer verilmiştir:

“Şeyh şunu desin: Bu sofrayı şeyhim bana nasıl havale ettiyse ben de sana havale ettim. Sana lâzım olan şudur ki, bu sofrayı yemekten yoksan kılmayasın. Ama helal yemek olsun. Bir kimseden men etmeyesin. Eğer sende bir şey bulunmazsa borç alıp güç yetiremeyen bir teklif durumuna düşmeyesin (…) Bundan sonra şeyh bu ayet-i şerifeyi o yerde okusun: Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz Allah için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz (76 İnsan 8-9). Ardından da şu ayet-i şerifi okusun: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; sen zaten rızık verenlerin en hayırlısısın (5 Maide 114)” (Radavi, 2011: 145).

“Eğer yol atanın sana ne dediğini sorarlarsa şu cevabı ver: Yalan söyleme, haram yeme, gözle gördüğünü eteğinle ört, beş vakit namazını kıl, kendi nefsin için neyi istersen mü’min kardeşin için onu iste” (Radavi, 2011: 245).

“Nakip şunları söyler: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla: Ey ihtiyarlar, tarikat kardeşlerimiz yemeği pişirdi. Pakdır, tayyibdir, temizdir. Hakkında ne emredersiniz. İhtiyarlar; niçin bu yemeği pişirdin, derler. Bunun üzerine mürid der ki: Allah için, yola koyulmam için yaptım. Onlar da derler ki: La ilahe illallah. Biz de bundan dolayı bu yemeği yeri. Bunun ardından sofrayı kurarlar ve yemeği yerler. Hz. Resulullah’a dua ederler ve ehl-i iman için, İslâm dini için duada bulunurlar” (Radavi, 2011: 191).

Görüldüğü üzere fütüvvetnâmelerde ferdin sosyal ve iktisadî hayatı doğruluk ve helal geçim yollarında durmak esasları ile tanzim edilmektedir. Bu anlamda ihtiyarlar sofraya oturmak için hem kazancın doğru şekilde elde edilmesini, yani doğru mesleklerle teminini aramakta, hem de doğru mesleklerden geçim temin edilirken haram kazanç sayılacak muamelelere sapmama ilkesi getirilmektedir.

Toplumu Ayakta Tutan Kesim Esnaf, Zanaatkâr, Çiftçi, Çoban, Tüccar Zümreleridir:

Türk fütüvvetçiliğinin iktisat düşüncesinde toplumu ayakta tutan kesim üreten kesimlerdir. Ancak bu kesimin ahlâk değerlerini esas alması gerekir. Toplumların üreten kesimi kabaca beş zümredir: Esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kesim görevini yapmadığı takdirde veya görevini yapsa da bunu ahlâk değerleriyle yerine getirmediğinde sosyal hayat kurulamaz. Bu kesimlerin kendi zümrevî yapılarını da koruması gerekir. Diğer değişle iktisadî kazancı üretim temelinde ortaya çıkaran bu beş zümrenin, nüfusa oranı korunmalıdır. Nitekim modern dünyanın tekno-endüstriyel toplum yapılarına dönüşmesiyle bu dengenin kırıldığı ve üç kesimin ortaya çıktığı görülür. Bunlardan biri emeklilerdir. Modern dünya geçim fırsatlarını engelleyerek ya da endüstriyel üretimi bu beş zümrenin faaliyetlerini yok edecek şekilde yaygınlaştırarak “emeklilik” adı altında bir “atıl toplumsallık” imal etmiştir. Bu ise sadece kapitalizmin makinelerine bağlı olarak çalışan yeni parya sisteminde yaşlı kitlenin masrafları karşısında çözüm üretilememesine sebebiyet vermektedir. İkinci kesim ise yüksek maaşlı “kafa emekçileri”dir. Bu kesim üreterek değil kitlelerin yönetimini ve metaların üretim-dağıtım-kontrolünü tesis ederek maaş almakta, tabanda yer alan beş zümrenin çok çok üstünde gelir elde ederek asıl üretimin artı değerini ele geçirmektedir. Bu model modern tekno-endüstriyel üretimin piramit karakterli sınıflı topluma uğramasını da kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim 24.07.2018 tarihli bir haberde emekli sayısının ekonomik dengeleri bozucu etkisi şöyle verilmiştir: “Türkiye’de 12,3 milyon emekli, 22,4 milyon da sigortalı çalışan var. İdeal oran 1 emekliye 4 çalışan olmasıdır. Ancak Türkiye’de 1 emekliye karşılık 1,63 çalışan bulunuyor. Bu da SGK’nın dengesini zayıflatıyor.”

Emekli sayısının çokluğu yanında, yüksek ücret ve maaşlı kesimlerin ekonomiye etkileri konusunda sosyolojik araştırmaların yapılması da gereklidir. Osmanlı’da yüksek maaşlı bürokratların vakıf kurarak servetlerini tekrar millete geri ödemelerini sağlayan bir kültürel hayat inşa edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla Osmanlı’da yüksek bürokratların servetleriyle topluma yabancılaşmasına izin verilmemekte, hatta zenginlerin fakirlerle birlikte oturduğu mahallelerden koparak “zenginler gettosu” oluşturmasına engeller çıkarılmaktaydı.

Modern toplumda dengeyi bozucu üçüncü kesim ise öğrencilerdir. Türkiye’de lise-lisans-yüksek lisans seviyesinde yaklaşık 15 milyon öğrenci olduğu düşünülürse ülkede sigortalı çalışan kesimin ne derece ağır bir yükün altında kaldığı anlaşılacaktır.

Gençliğin esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar olmaya teşvik edilmesi gereklidir. Zira gençlik bu kesim içinde göstereceği faaliyetle hayata erken atılmakta, kazancının bereketiyle mal-mülk sahibi olabilmektedir. “Rızkın onda dokuzunun ticarette olduğu”nu beyan eden, “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizî, Buyû 4) buyuran rivayetler de topluma iktisadî ufkunu göstermektedir.

Ahiliğin Amacı Topluma İşçi Kazandırmak Değildir:

Türkiye’de çalışma felsefesi son elli yıllık süreçte kentleşme, üniversiteleşme süreçleriyle birlikte işçi ve memur kitleyi büyütmekte, hizmet sektöründe çalışanlara ağırlık vermektedir. Ancak görülmektedir ki, deprem, savaşlar gibi nedenlerle büyük nüfuslar yer değiştirmekte ve işçi, memur kesimlerin üretimden kopuk kazanç faaliyetleri gittikleri ülkede onlara iktisadî bir getiri sağlamamaktadır.

Son dönemde geliştirilen “yapay zekâ” nedeniyle işçi-memur kesimin ülke ekonomilerinde sayısal ağırlığının azaltılacağı da düşünülmelidir. Bu gerçek karşısında bilgisini sürekli güncelleyen meslek erbaplarının geleceğin ekonomisinde daha önemli roller üstleneceği açıktır. Türkiye’de ahilik değerlerinin işçi kesimin “çalışma ahlâkı” olarak ele alındığı görülmektedir. Oysa ahilik-fütüvvet değerleri işçileşmeyi değil, işletme sahibi olmayı esas almaktadır. Ahilik-fütüvvet hareketi “çırak” yetiştirmeyi, topluma işçi kazandırmak olarak görmemektedir. Topluma esnaf, zanaatkâr, çiftçi, çoban, tüccar kazandırma ülküsü, ahilik-fütüvvetin varlık alanıdır.

Ahilik, Allah için helal kazanç eyleminde kardeş olmak anlamına gelirken; fütüvvet ise bu kardeşliğin ve helal kazancın ahlâk değerlerini ifade etmektedir. Oysa günümüzde “ahilik” konulu çalışmalarda bu kurumdan istifade etmenin amacı işçi-işveren ilişkilerini tanzim etmeye yönelmektedir. Ahiliği “dürüst tüccar, işyerine sadık işçi” veya “üretimde toplam kalite” gibi yaklaşımlarla ele alan görüşler, ahiliğin gerçekte bir küçük işletme modeli olduğunu görememektedir. Ahi ustası, geçmişte çok çırak ile çalışmamakta, bir usta olarak topluma kazandıracağı genci dükkanına kabul etmekteydi. Bu anlamda ahilik felsefesinde “çırak”, kesinlikle “işçi” değildir. Ne var ki, çalışma ekonomistleri ahiliğin çırak eğitimini “işçileştirilmiş emek gücü” olarak ele almaktadır. Ahiliğin felsefî temeli olan fütüvvet, “Allah için topluma hizmet etmek, helal kazanarak karşılık beklemeden millete sofra açmak” hikmeti ile yaşamayı teklif ederek geçmişte toplum inşa etmiştir. Bu felsefe günümüzde kaybedilmiştir.

  • Aksoy Hasan, Dursun Fakih, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 10, ss: 7-7, 1994
  • Cora İhsan, Örgütlerin Yönetimi açısından Ahilik Örgütüne Genel Bir Bakış; Tarihi Bir Araştırma, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 16, ss: 251-279, 2017
  • Çalış Şaban, Üniversite Üzerine, Mülakat soruları: Serhat Buhari Baytekin- Üzeyir Tekin, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Dosya: Akademide Sorun Ne, Yıl: 9 Sayı: 35, Ocak-Şubat-Mart 2013
  • Kaşıkçı Osman, Osmanlı Devleti’nde Vezir-i Azam (Sadrazam), Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 2, ss: 127-134, 2015
  • Öz Mehmet, Reâyâ, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 34, ss: 490-493, 2007
  • Radavî, Fütüvvetnâme-i Tarikat, TDV Yayınları, Hazırlayan: Osman Aydınlı, 2011
  • Sırım Veli, Osmanlı Kadınının Ekonomik Hayata Etkin Katılımı: Bacıyân-ı Rûm Örneği, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Cilt: 4, Yıl: 4, Sayı: 8/1, 2015
  • Türkiye Gazetesi, 12 milyon emekliyi sistem zor taşıyor, İnternet erişim: https://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/573060.aspx , 24.07.2018

Ahlâksız Dindarlık

Kur’an’da iki yerde “huluk” kelimesi geçiyor. Bunlardan biri “ahlâk” anlamında ve diğeri “âdet, gelenek, töre” anlamında olmak üzere kullanılmıştır:

“İn hâzâ illâ hulukul evvelîn / Bu (söylediğin), öncekilerin töresinden başka bir şey değildir” (26 Şuarâ 137).

“Ve inneke lealâ hulukin azîm / Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (68 Kalem 4).

İmam Mâtürîdî 26: 137 ayetindeki hulukul evvelîn kavramı hakkında şu tevili yapmıştır: “Senin söylemiş olduğun şey ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki rerûller gibi yalan söylüyorsun ve uyduruyorsun (…) el-Hulk, din, tabiat, karakter, seciye demektir (…) Her kim halku’l evvelin diye okursa o takdirde manası eskilerin düzmesi, uydurması, yalanı demek olur” (İmam Mâtürîdî, 2018: 375). Bu iki ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ahlâkın Hz. Peygamber’den (asv) önce insanlar tarafından bilindiği söylenebilecektir. Bu ifademi iki gerekçe ile savunuyorum.

Birincisi: “Ahlâk değerleri eğer Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm vesilesiyle insanlığa ulaştırıldı” denirse Hz. Muhammed’den önce yaşamış insanlığın ahlâktan bîhaber olması gerekmektedir. Oysa İslâm Hz. Âdem’den başlayan bir din olarak bütün çağlarda ahlâkı da getirmiş ve insanlığı bu töre ile mükellef kılmıştır. Bu nedenle önceki kavimlere de “Zina etmeyeceksin, verdiğin sözü tutacaksın, yalan söylemeyeceksin, kul hakkı yemeyeceksin, emanetleri sahiplerine iade edeceksin, ana-babaya ve akrabaya ve komşuya merhamet edeceksin, açları ve yoksulu gözeteceksin, Allah’ın kullarını kula kul etmeyeceksin” gibi ahlâk ilkeleri gelmiş olmalıdır.

İkincisi: Müslim ve gayrimüslim bütün toplumlarda aynı ahlâk kurallarının bulunduğu görülmektedir. Örneğin “zina etmeyeceksin” emri hangi topluma gidilirse gidilsin “ortak ahlâk” olarak ortaya çıkmakta ancak bu ahlâkî emrin yaptırımı farklı olmaktadır. İoanna Kuçuradi ahlâktan söz edilirken dile getirilmek istenenin hep insanlar arası ilişkilerde kişilerin uyması beklenen davranışlar olduğunu belirtir. Ahlâk kişilerin belirli gruplarda eylemlerinin değeri konusunda yargıları içermektedir. Böylece değişik gruplarda geçerli olan değer yargılarının da değiştiği görülmektedir. Bir grupta yasaklanan davranış, başka bir grupta teşvik edilebilmektedir. Ancak İoanna Kuçuradi, bazı davranış biçimlerinin gruptan gruba değişmediğinin de gözlendiğinden bahseder. Örneğin “yalan söylemek kötüdür”, “sözünde durmak iyidir” gibi yargılar her yerde ve her grupta kötü sayılmaktadır. “Başka değişle ahlâk denen olgu, yaşamda çeşitli ahlâklar olarak karşımıza çıkıyor ama bu çeşit ahlâklar, bir kısmı değişik ve değişken olan davranış kuralları ve değer yargıları, bir kısmı ise pek değişiklik göstermeyen davranış kuralları ve değer yargılarından oluşuyor (…) Gruptan gruba değişiklik gösteren değer yargılarının “büyüklerin karşısında ayak ayak üstüne atmak ayıptır” (…) gibi yargıların göreceliğini (…) görmenin zor olmadığını sanıyorum” (Kuçuradi, 1994: 21-22).

Görüldüğü gibi ahlâkta “yalan söylememek” ile ilgili değer yargısı Müslim-gayrimüslim tüm toplumlarda din ile ilişki kurulmadan da mutabık kalınacak “objektif ahlâk” ya da “ortak ahlâk” değeri olarak belirmektedir. Kanaatimce ilk ata ve peygamber olan Hz. Âdem vesilesiyle “ortak ahlâk” değerleri insanlığa bildirilmiş olmalıdır. İnsanlık Hz. Âdem’in öğütlediği bu üstün değerleri öğrenmiş ve o değerleri nesilden nesile aktararak toplumlar kurmuştur. Ancak bir zaman geldiğinde bu ahlâk yargılarında aşınmalar veya değişmeler görülmüştür. Böylece farklı toplumların ahlâkî anlamda tezkiyesi bakımından birbirinden farklı şeriatların gönderilmesi gerekmiştir. Yani aynı anda iki kız kardeş ile evlenmenin yasaklanmasını düzenleyen bir ahlâk değeri sonraki nesillerde şeriat farklılığı olarak gelmiş ve o ahlâk değeri peygamberle tebliğ edilmiştir. Ahmet Yaman’ın açıklamasına göre de “Yahudilerde Hz. Musa’ya gelinceye kadar iki kız kardeşle aynı anda evli olmak câiz iken, Hz. Musa’dan sonra bu uygulama yasaklanmış; iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında tutmak haram kabul edilmiştir” (Yaman, 2015: 11).

Anlaşılacağı üzere bir varsayım olarak ifade edilirse, kitap ve resul gönderilmemiş toplumlarda dahi “ortak ahlâk” diyebileceğimiz bir değer dizgesi olması gerekmektedir.

İmam Mâtürîdî, benzer bir görüş ifade ederek iyilik ve kötülük gibi ahlâkî değerlerin ontolojik manada objektif olduğundan bahseder: “İnsan davranışları bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar olarak üçe ayrılır. İlk ikisinin bilgisine insan aklı, vahiyden bağımsız olarak sahip olurken, sonuncular ancak vahiyle bilinirler” der (Kılıç, 1991: 90). İmam Mâtürîdî’nin görüşü uyarınca meseleye şöyle bakılabilecektir: İnsan akıl cihazı ile yaratılmıştır. Dolayısıyla bir uyarıcı (resul veya nebi) gelmese de Allah’ın varlığını ve birliğini akılla bulmakla mükelleftir. Aynı mantıkla bakıldığında akıl, üstün ahlâk değerlerini de bulmalıdır. İmam Mâtürîdî’nin akla verdiği bu öneme karşın bazı müelliflerin başka bir görüşü paylaştığı görülmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen “Din-î İslâm, ilahi dinlerin âhiri ve efdalidir. Bu dini celili peygamberlerin hatemi olan Muhammed Mustafa (asv) umum beşeriyete tebliğ buyurmuştur (…) İşte beşeriyet bu ulvî din sayesinde en nezih bir meslekî ahlâka nâil olmuştur (…) Ahlâk-ı İslâmiyye, bilcümle mesâliki ahlâkiyyenin makul, şayan-ı kabul olan ahkâmını, mehasinini daha mükemmel tarzda camiidir” (Bilmen, 1964: 43-44) diyerek hem İslâm dinini son peygamber Hz. Muhammed’e özgülemekte hem de “ortak ahlâk” fikrinden uzaklaşmaktadır.

Böyle bir yaklaşımın neticesi olarak bugün Müslümanlar modern dünyaya dünyaya ahlâk değerleri teklif edememektedir. Hatta “Müslümanım” diyen insanlar için dahi “ortak ahlâk esasları” ortaya koymaktan her geçen gün uzaklaşılmaktadır.

“Ahlâkî olan nedir?” problemini modern dünyanın meseleleri arasında göremeyen Müslümanlar birbirleriyle ideolojik bağlanışlar üzerinden birleşmekte veya çatışmaktadır. Bu haliyle Müslümanlar dindarlık ile ahlâklı olmayı birbirine karıştırmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen, “Ahlâkın yegâne esası, istinadgâhı din-i ilahîden başkası değildir” (Bilmen, 1964: 45) demektedir. Müellif kitabında ahlâkın kaynağının din olduğu gerçeğine işaret etmekte, ancak “dindarlığın ahlâklı yaşamaya kifayet etmeyeceği” hususu konusunda sessiz kalmaktadır. Modern dünyaya dahil olan Müslümanlar arasında bu yaklaşım nedeniyle “ahlâksız bir dindarlık” zuhur etmiştir. Teorik manada dinin ahlâk emirleri temellendirilmiş ise de bunları “pratik ahlâk değerleri” olarak insanlığa gösteremeyen bir dindarlıktan bahsedilmelidir. “Ahlâksız dindarlığın” ortaya çıkardığı problem, insanlığın algısında “İslâm yüce ve yegâne din olduğunu iddia ediyor ise de onu en başta kendi müntesipleri olan dindarlar dahi yaşayamamaktadır” yargısına sebebiyet vermesidir.

Modernleşme sürecine dahil oldukça Müslümanların “din” ile ilişkileri “ahlâktan yoksun bir dindarlık” olarak tezahür etmektedir. Dindar kesimlerin genç kuşaklarında görülen deizmi de dindarlığın ahlâk buhranı olarak değerlendirmek mümkündür. Bu savruluşa bazı savunma söylemleriyle cevap verilmeye çalışılmaktadır. Topluma mesaj veren kimi kanaat önderleri “Dindarların dini yaşamada zafiyetleri dinin hakikatine zarar vermez” diyerek bu apolojiyi (savunmayı) dile getirmektedir. Böyle bir savunma dindarlık ile ahlâk arasındaki ayrışmayı derinleştirmektedir. Çünkü din, tarih boyunca kendisine mensup olanların yaşantısına bakılarak toplumsallaşmıştır. Örneğin eğer Allah Resulü “el-Emin” olmasaydı, Yesrib ahalisi onu beldelerine çağırmayacak ve Medine şehri kurulmayacaktı. Hz. Yusuf Peygamber ahlâkî eylemini gerçekleştirmeseydi, İslâm Mısır’da hâkim kılınmayacaktı. Görüleceği üzere ahlâkın varlığı dini insanlar arasında tahkim etmekte, ancak din, ahlâkî temsillere sahip salihler, civanmerdler, şahsiyetler ile yaygınlaşabilmektedir. Ahlâk, dindarlık olarak değil, insanlığın kaybettiği değerleri hayatta yeniden cari kılacak ameller, normlar, töreler halinde nizam bulur ve toplumsallık olarak gelir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı, dindarlıkla egemen olmak çabasından değil, yüce değerlerin hâkim kılınması için makamını terk etmesinden, inancının gereğince helal rızık arayışından, yani ahlâkî eyleminden zuhur etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin ahlâkı İstanbul’un fethinin yolunu açmıştır. Bu nedenle ifade etmeye çalıştığım paradigmaya göre dindar bir toplum, ahlâk esaslı bir toplumu ifade etmeyebilir. Dindarlık topluma “gösterilen bir inanç” olarak tanımlanmalıdır.
Ahlâklılık ise yaşanan değerleri, kendisiyle varoluş gerçekleştirilen ilkeleri ifade eder.

“Yalan söylemeyeceksin” emri ahlâkî bir emirdir. Bu ilke en başta ferdin kendi kendisiyle ilişkili ve ontolojik bir değeri ifade eder. Yalan söylememek şahsa münhasır bir eylemdir. Zira birinin gerçeğin ne kadarını söylediği dahi insanlar için muğlak alanda kalmaktadır. Kişiler “yalan söylememek” eylemini bir kere gerçekleştirmekle emre ait borçtan kurtulamamaktadır. Çünkü “yalan söylememek” ancak başkası ile birlikte yapılan bir diyalogun düzenlenmesiyle yani kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili alandadır. Oysa “Kurban kes” veya “Hacca git” emri, dinî emirdir ve onlar eda edilip edilmemesi kişiler arası ilişkilerdeki “davranış kuralları”nın düzenlenmesi alanında değildir.

Bu kapsamda genç adam-kadınların iffetlerini korumalarını sağlayacak, evlenmelerinin engellerini kaldıracak bir iyilik hareketi “ahlâk” alanındadır. Ancak görüyoruz ki toplumda bekârlar çoğalmakta, “dindar olduklarını söyleyen” çevrelerde (ve STK’larda) gençlerin evlenmesinin önündeki engelleri kaldıran bir sosyal hareket doğmamaktadır. Oysa aynı çevre ve STK’ların öğrencilere burs vermek, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla seferber olabildikleri gözlenmektedir. Bu durumda günümüzde dindarlık, bekârlığı müzminleştiren yahut 18-30 yaşlardaki genç insanları ruhbanlaştıran kurumsal/zihinsel bir işlev yüklenmektedir.  

Müslümanların küresel ölçekte ahlâk normları getirememesi, bu toplumlarda insan-insan ilişkilerinde yozlaşmalara neden olmaktadır. Yozlaşmış toplumsal ilişkilere karşın Müslümanlar “İslâm ahlâkının gayrimüslim toplumların beşerî ilişkilerinden üstün” olduğu kanaatindedir. Ancak Müslüman toplumlarda borçlanan kişilerin borçlarını ödememesi, insanların dünyalık kazanç için birbirlerini aldatması, Müslümanların modernleşme karşısında dağılması gibi ahlâk-dışılıklar toplumda kaygıya neden olmamakta, “İslâm toplumunda ahlâk neden çöküyor” sorusuna yol açmamaktadır. Oysa Batı toplumlarında borçların ödenmemesi dayandıkları bir İslâm ahlâk değeri olmamasına rağmen “ahlâksızlık” olarak değerlendirilmekte ve bu ahlâksızlığa geçit verilmemektedir. Müslüman düşünürler 150 yıldır “Batı’nın bilimini alalım, İslâm ahlâkında duralım” yaklaşımını getirirken “ahlâksız dindarlık” olgusuyla yüzleşebileceklerini hesaplayamamıştır.

“Ahlâksız dindarlık” problemimizin temelinde teorik yaklaşımlardaki zafiyetler bulunmaktadır. Dindar ama kul hakkı yemekten kaçınmayan bir dindarlık Müslüman toplumlarda “normal” sayılmaktadır. Bu sapma, “zenginleşirsek dindarlığımızı ahlâkî bir iyilikle zinetlendiririz” düşüncesinin yayılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa ahlâkın derdi zenginleşerek güçlenmek değil, yalan söylememek, kul hakkını korumak gibi değerlerle yaşayarak “salih toplum” inşa etmektir. Müslümanlar “zenginleşmeliyiz” dedikleri anda modernleşmekte ve kendilerinden önce modernleşenlere benzemektedir. Batı toplumlarında “ortak ahlâk” geliştirildi ve bu ilkeler toplumsal meşruiyet kriteri olarak kabul edildi. Böylece “ortak ahlâk” dünya çapında değer koyucu bir model haline geldi. Müslümanlar ahlâk ile dindarlık arasında ilişkiyi tesis etmeye direnerek o değerlerden uzak kaldılar. Ahlâka, dindarlıkla ulaşılamamış olması “Kıyamet borusunun üflenme gerekçesi” sayılmalıdır.

  • Bilmen Ömer Nasuhi, Yüksek İslâm Ahlâkı, Bilmen Yayınevi, 1964
  • İmam Mâtürîdî, Tevîlâtül Kur’an, Ensar Yayıncılık, c: 10, 2018
  • Kılıç Recep, Ahlâkın Dini Temeli, TDV Yayınları, 1991
  • Kuçuradi İoanna, Uludağ Konuşmaları: Özgürlük Ahlâk Kültür Kavramları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1994
  • Yaman Ahmet, Yahudilerin Osmanlı Millet Sistemi İçindeki Yeri ve Hukukî Konumları (Aile Hukuku Özelinde Bir Değerlendirme), Diyanet İlmî Dergi, Cilt: 51, Sayı: 2, Nisan-Mayıs-Haziran, 2015