Skip to content

Posts tagged ‘CEDAW’

İstanbul Sözleşmesi Feminizmin Aleyhine Kullanılabilir

İstanbul Sözleşmesi kimi muhafazakâr aydınlar tarafından şu söylemlerle eleştiriliyor: “Bu sözleşmedeki ‘partner’ kavramı eşcinselliği meşrulaştırıyor” veya “Bu sözleşmedeki ‘cinsel yönelim’ kavramı ‘lgbt-i bireyler’e özgürlük alanı açarak aileyi tehdit ediyor.”

Benim geliştirmeye çalıştığım eleştiri yukarıdaki eleştirileri haklı görmüyor. Zira sözleşmedeki “partner” kelimesinin içeriğine resmî nikâh yapmamakla beraber halk arasında “imam nikâhlı” denilen çiftler de girmektedir. Bu anlamda devlet huzurunda resmen evli sayılmayan çiftlerin statüsünün İstanbul Sözleşmesi’nin (İS) getirdiği “partner” kavramı kapsamında tanındığı bile söylenebilecektir.

Yani İS aslında dolaylı olarak Türkiye’de laik kesimlerin hiç de onaylamadığı evlilik biçimlerini dolaylı yoldan “yasal” kılmaktadır. Ancak gerek laik çevreler ve gerekse İS karşıtı muhafazakârlar sözleşmenin kalıcılığı veya kaldırılması konusunda ideolojik kavgaya tutuştuğundan, onun halk tarafından hangi amaçlarla ve nasıl kullanılabileceğini kestirebilmiş değil.

Kanaatime göre İS’nin dayanak olacağı yasa da henüz çıkarılamamıştır. Denilebilir ki, “6284 sayılı yasa İS’nin dayanak olduğu yasa değil mi ki?” Bence değil. Zira bu yasa, gerçekte ondan önceki 4320 sayılı yasanın kısmen revizyona uğratılmış yeni bir versiyonudur. Benim yazılarımı ve röportajlarımı takip edenler biliyor olmalıdır: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekilse, şu an karşı karşıya olduğumuz problemler bir nebze dahi iyileşme göstermeyecektir. Zira, Türkiye’de “aile” ve “kadın” konusundaki bütün problemli düzenlemeler BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edilen, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW kaynaklıdır. Türkiye’de 1980’deki askerî ihtilal, uluslararası sisteme uyumlu bir anayasal düzenlemenin önündeki engelleri aşmaya vesile olurken, kriterlerini CEDAW’dan almaktaydı.

Dolayısıyla 1982 AY’sının hak ve özgürlükler sisteminin CEDAW kriterlerini esas aldığı rahatlıkla söylenebilecektir. Nitekim CEDAW Türkiye tarafından 1985 yılında imzalandı ve 1982 AY’sı ile zaten temel formları belirlenmiş “insan”, “kadın”, “aile” gibi kavramların yasal içerikleri de yavaş yavaş yasama organı tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’ndeki 144. Madde, 4.5.1988 tarih ve 3444 sayılı kanunun m.6 hükmü ile değiştirilerek “süresiz yoksulluk nafakası” düzenlemesi getirildi. Böylece Türkiye CEDAW etkisi ile hem 1982 AY’sını hem de medeni kanununu feminist teorinin ideolojik ufkuna teslim etti. Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yasal alanda hiç değişiklik ortaya çıkarmayacaktır. Denebilir ki, “İS’den çekildiğimizde 6284 sayılı yasa da mülga olmaz mı? Böyle bir faydası yok mu?” Bu soruya cevap şu olur: “6284 sayılı yasa mülga olursa, önceki 4320 sayılı yasanın yeniden yürürlük kazanacağından netice değişmeyecektir.”

Anlaşılacağı üzere İS’nin iptaline yönelik çabaları beyhude görebiliriz. Fakat bu sözleşmenin yine de eleştirilmesi gerekiyor. Benim getirdiğim eleştiri, “İS’nden çıkalım” tezini savunan muhafazakârların eleştirisinden farklıdır. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da farklılaşmanın gerekçelerini izah etmektir.

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni savunan muhafazakârlar bu sözleşmenin “KADIN” tasavvurunu sorgulamamıştır. Bununla ne demek istiyorum?

Konu iki başlıkta ele alınabilir: 1) İstanbul Sözleşmesi, “Kadınların İnsan Hakları Sözleşmesi” kavramlaştırmasıyla yeryüzü ölçeğinde servis edildi. Fakat bu sözleşmenin “insan” ve “kadın” kavramı şiddetin doğasının eril olduğu yargısı nedeniyle “insan” kavramından kopmakta, kadının da “şiddet” uygulayabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. İlk tartışma bu başlık altında yapılmalıdır; 2) Feministler, İS’nin uygulanması yolunda bir hususu gözden kaçırıyor: Bu sözleşme, erkek ve kadının TCR (Toplumsal Cinsiyet Rollerini) terk etmeyi önermiyor. Tam aksine TCR kavramını kullanırken erkeği dönüştürmeyi esas alıyor. Ayrıca “insan” kavramını “kapitalizmin tüketim sistemine esir olmuş kadın” imajı ile muhtevalandırmaktadır.

Anlaşılacağı üzere benim İstanbul Sözleşmesi (İS) dolayımındaki eleştirilerim muhafazakâr kesimin eleştirilerinden farklıdır. Şimdi bu iki temel eleştirimi kısaca izah etmeliyim:

  1. İstanbul Sözleşmesi’nin “insan kadın” kavramı cinsiyetçidir:

İS’nin “Giriş” bölümünde “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Sözleşmenin 2/2 maddesinde “Taraflar bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.” hükmü düzenlenmiş olup genel anlamda “insan hakları”na değil “kadınların insan hakları”na vurgu yapılmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi, öncelikle şiddet uygulayan kapsamında muhatap olarak devleti ve erkeği görmekte ve “şiddetin cinsiyetli doğası”na da işaret etmektedir. Sözleşmeyi savunanlar kadınların insanlık tarihi boyunca ikincil yaşadıklarını, erkeğe bağımlı olmaya zorlandıklarını, fakir bırakıldıklarını iddia etmektedir. Ancak bu argümanı geliştiren yazarlar, Kur’an’da ve siyerde zikredilen Sebe melikesi Belkıs’ın, Hz. İbrahim’in ilk eşi Sâre’nin, Hz. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice’nin, Hz. Musa’nın evlendiği çoban kadının zengin olduğu hususuna dikkat etmemektedir. Gerçekte kategorik olarak “erkek” hakkında zengin/muktedir/birincil bir tipolojiden bahsedilemeyecektir. Zira Batı’nın sömürgecilik uygulamalarında da görüleceği üzere gerek Afrika halkları ve gerekse Amerika kıtası yerlileri erkek-kadın diye ayrılmadan köleleştirilmiş veya soykırıma uğratılmıştır. Kur’an’ın beyanına göre Firavun’un Mısır’da sadece erkeğe yönelik olarak soykırım uyguladığı da beyan edilmiştir. Bu örnekler “şiddetin cinsiyetli doğası” kavramının kanıtlanmış bir yargıya dayanmadığını ortaya koymaktadır.

“Erkeğin doğasının şiddet olduğu, kadının doğasında şiddete yer bulunmadığı” yaklaşımı felsefî anlamda cinsiyetçi bir değer yüklenmektedir. Şiddeti “güçlünün güçsüze karşı hak elde etme amacıyla onun bedensel bütünlüğüne, malına, kişiliğine, değerlerine saldırı veya tecavüz veya mağdur etmeyi içeren her türlü davranışıdır.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Böyle bir tanım kapsamında herkes “şiddet uygulayan”a dönüşebilir. Örneğin doğum yapmış bir kadın göğsünde süt uyandığı halde bebeğine ondan vermemekte ise “şiddet uygulayan” kategorisinde kabul edilebilecektir. Ancak bu ihtimalde gerçekten aciz bir varlık olarak insan yavrusu, annesinin kendisine süt vermediğini nasıl ileri sürebilir ve “bebeğin insan hakları”nı talep edebilir? Bu imkân dışıdır. İS’nin kadına yönelik şiddetin “toplumsal cinsiyete dayalı” niteliğinden veya “cinsiyete dayalı şiddet” ten bahsetmesi eviçi/hane içi (domestic violence) şiddetin kadın dışındaki mağdurlarını ve kadından gelen şiddeti görmeyi engellemektedir. Benzeri şekilde, kocası işe gittiğinde yatalak/felçli kayınvalidesi ile evde kalan bir kadının uygulayabileceği pek çok şiddet bulunabilecektir. İS’nin “şiddet erildir” yaklaşımı, kadının da “insan” olduğu ve “şiddet uygulayan”a dönüşebileceği hususunu örtmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nde “aile içi şiddet” şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-b: “Aile içi şiddet: eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.”

Görüldüğü üzere İS hanede, aile içinde veya eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü 1) Fiziksel, 2) Cinsel, 3) Psikolojik, 4) Ekonomik şiddet eylemini engellemeyi hedeflemektedir. Bu madde, kaçınılmaz olarak “şiddet uygulayan varlığın” erkek özne olmasını imkânsız kılmaktadır. Diğer ifadeyle İS’nin “Giriş” bölümünün mantığında yer alan “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığı” yargısı bir gerçeklik taşımamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi 3-b maddesi kapsamında tanımlanan “aile içi şiddet” hükmü bağlamında evladına “akşama erken gel” diyen bir kadın da gerçekte “şiddet uygulayan”a dönüşmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu madde nedeniyle tersten okunabilirliğe imkân sağlamaktadır. Nitekim aşağıda böyle bir okumaya örnekler verilmiştir:

Evlenme görüşmeleri sırasında bir erkeğe “ne kadar altın takacaksın?” diye sormak İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Nişan günü erkeğin çiçek, çikolata, hediyeler getirmeye zorlanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Bir erkeğe “Düğünü nerede yapacaksın damat. Bak ben düğünü şurada istiyorum” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Erkeğe “Evlilik alış-verişi yapacağız damat. Filan mağazadan filan marka mobilya alacaksın” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Evlilik görüşmesi yaparken erkeğe maaşı, malı, ailesinin serveti sorulmaktaysa İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet uygulanmaktadır.

Bir kadın, evladını sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla, dijital ortamda 7/24 gözetliyor, takip ediyorsa; o “çocuk”, o anne hakkında İstanbul Sözleşmesi 3-b gereğince DJİTAL ŞİDDET uyguladığı gerekçesiyle 6284 sayılı yasaya dayanarak evden uzaklaştırma kararı alabilir.

Bir kadının evladının cep telefonu mesajlarını izinsiz okuması, İstanbul Sözleşmesi bağlamında “djital şiddet”tir.

Bir kadının kocasının kredi kartını izinsiz bir alışverişte kullanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında ekonomik şiddettir.

Bir kadın kocasının para biriktirmesine, hesap açmasına ve yatırım yapmasına engel oluyorsa ekonomik şiddet uygulamaktadır.

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, İstanbul Sözleşmesi “ters okuma” yapılırsa kadınlar için olumsuz kavramlar getirmektedir. Sözleşmeyi yukarıdaki gibi okuyan bir damat adayı çıkarsa, gelin adayları tek taş, düğün, gelinlik, balayı, mobilya gibi taleplerinde masrafın yarısını karşılamak zorunda kalacaktır. Zira erkeğin düğün masraflarını üslenmek zorunda bırakılması, İS’nin getirdiği kavramsal yaklaşımla toplumsal cinsiyet rolü dayatmasıdır.

Diğer taraftan sözleşmenin 3-f maddesi, 18 yaşından küçük kızları da “kadın” olarak kodlayarak hane içinde kimden gelirse gelsin herkesin “4 şiddet” kapsamındaki haksız fiilini kolluğa ve yargıya taşıma hakkı vermektedir. Bu madde gereğince kadın (anne) de kızına yönelttiği harçlık kesme, tahkir, hakaret, duygu sömürüsü, hesap sorma, özel hayatı sorgulama, eve giriş çıkışları denetleme gibi eylemleri halinde 6284 sayılı yasa gereğince evden uzaklaştırma kararına muhatap olabilecektir.

İstanbul Sözleşmesi’nin “cinsiyetçi insan hakları” yaklaşımı sanıldığının aksine sözleşme metnini güçlü kılmamaktadır. Tam aksine sözleşme metni bu cinsiyetçi yaklaşımı nedeniyle yara almakta ve hatta “kadın karşıtı” okumalara fırsat vermektedir.

2. İstanbul Sözleşmesi’nin “ideal kadın tipi” geleneksel toplumsal cinsiyet rolünü terk etmediği gibi, kapitalist tüketim sistemine esir bir varlığı imler:

İS’nde “toplumsal cinsiyet” kavramı şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-c: “Toplumsal cinsiyet: Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

Yukarıdaki tanıma göre toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyeti değil toplumun kadın veya erkek cinslere yüklediği davranış kalıplarını, rolleri, meslekî ayrışmaları, giyim-kuşam biçimlerini, âdetleri, insan-insan ilişkilerindeki tavır alışları ifade eder. Örneğin her erkeğin askere gitmesi toplumsal cinsiyet rolü (TCR) demektir. Evlenen kadının gelinlik giymesi de toplumsal cinsiyete dair özellik kapsamındadır.

İS’inde “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” kavramına da yer verilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-d: “Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet: Bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır.”

Modern Batı, “kadın hakları” konusunu “insan hakları” kavramının ekseninde ele aldı ve İstanbul Sözleşmesi’ni de “Kadınların İnsan Hakları” kavramıyla dünyaya servis etti. Ancak söz konusu kadın, “bedenine tıp teknolojisi tarafından müdahale edilen” veya “kozmetik kullanan kadın”dır. Diğer ifadeyle “Toplumsal Cinsiyet” (TC) kavramı “doğal insan”a dayanmamaktadır.

Dikkat edilirse TCE kapsamında medyaya yansıyan tanıtım filmlerinde veya görsellerde kız çocuklarının otomobille, erkek çocukların bebekle oynaması modellenmektedir. Diğer taraftan kimi kampanyalarda da erkeğin makyaj yaptığı, naylon çorap yüksek topuklu ayakkabı ile görüntü verdiği görülmektedir. Bu medya çalışmaları erkek ve kadını bir “insan” olarak ele almamakta, insanı kapitalist üretimin nesnesine dönüşmüş varlık olarak tanımlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) kavramının tutarlı olabilmesi için erkeklerin kadına benzetilmesi değil kadınların geleneksel “toplumsal cinsiyet rolü”nü (TCR) terk etmesi gerekli değil midir? Feminizm eğer “insan hakları” kavramına dayanmakta ise ve İstanbul Sözleşmesi’ni esas alıyorsa önce kadınların geleneksel cinsiyet kalıbı olarak gösterilen “saçı uzun” “eksik etek” gibi deyimlerle de ifade edilen kıyafet kimliğini sorgulaması ve “saf insan” olmaya çalışması gereklidir. Daha da ileri giderek kozmetik kullanmayı reddetmeli, güzelliğini beğeniye sunmayı da reddetmelidir. Gerçekte bütün bir edebiyat ister Doğu’da ister Batı’da olsun kadını “güzelliğini başkasına onaylatan” bir doğa ile ele almıştır. Hatta Pamuk Prenses Yedi Cüce masalı gibi çocuklara yönelik anlatılarda kadın cadılar bile “ayna ayna, söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada” sorusu sorarak kadın doğasının “güzelliği başkasına onaylatma” istenciyle hareket etmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu istence göz yummakta, tolerans göstermektedir. Böylece toplumsal cinsiyet rolünü değiştirmesi gereken figür “erkek” olarak gösterilmekte, bu değişime direnen erkek ise linç edilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni savunan muhafazakâr çevreler, sözleşmenin kadının Batı kapitalizminin tüketim köleliğine direnmesine fırsat vermediği hususunu dikkate almamaktadır. Şu soru önem arz etmektedir: “Niçin eğitim kurumlarında, şirket politikalarında erkeklerin TCR değiştirilmeye çalışıldı ve buna karşılık kadının TCR muhafaza ediliyor?” Bu politikalar erkeklere kadınsı ve/veya kadının toplumsal cinsiyet rolü dayatmaktadır.

Feminist ideolojinin desteklediği İS, “dünya kapitalizm”in araçsal reklam ajansı olarak kurgulandı. Feminist ideoloji, kozmetik kullanmayan, tıp teknolojisinin müdahalelerine maruz kalmayan “saf insan”ı ideal edinmiyor. Aksine feminizmin karşıt olduğu tip tüketim bağımlılığına yakalanmayan erkektir. Bu anlamıyla İstanbul Sözleşmesi’nin imal ettiği “insan”, küresel ölçekte kapitalist bir saldırıya maruz kalmaktadır.

Bütün bu izahtan sonra, feminizmle İstanbul Sözleşmesi’nin kavramları bağlamında mücadele edilebilir. Feminizm, erkeklerin de kadınlar gibi tüketim bağımlılığına yakalanması hedefine özgülenmiş, işlevsel, operasyonel, zayıf bir ideolojidir.

Boşanma Süreçlerinin Aile Yapısına Etkisine İlişkin Bir Yorum

Yoksulluk Nafakasına Dair:

Türkiye’de aile problemlerinin ağır hasarları 1988’de süresiz yoksulluk nafakası değişikliğiyle başlamıştır.

Süresiz Yoksulluk Nafakası meselesinde günümüzde mağdur taraflarının teklifi şudur: “Boşanma davası açıldıktan itibaren nafaka 5 yıl ile sınırlandırılmalıdır.”

Mağdurlar bu meselede söz konusu 5 yıllık düzenlemeyi toplumsal barış adına teklif etmekte ve süreyi de dava ikame tarihi olarak başlatmak istemektedir. Böyle bir davada dava beş yılda neticelenmediğinde nafaka konusu nasıl düzenlenecektir? Bu nedenle gerçek çözüm, TMK 175’deki “süresiz yoksulluk nafakası” hükmünün iptali ile sağlanabilecektir. Boşanmış kadınların babaları ve erkek kardeşleri varsa TMK 364’te düzenlenmiş hüküm uygulanmalıdır: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Boşanan kadın yoksul düşmüş ve TMK 364’te yasayla belirlenen yakın hısımları yoksa veya bu kişiler nafaka ödeyecek gelire sahip değilse, devlet ilgili şahsa süreye bağlı olarak, özel yaşantısı da ilgili birimlerce her yıl soruşturulmak suretiyle makul bir nafaka bağlamalıdır.

“Yoksulluk nafakasının her davada müşterek çocuk olup olmaması hususuna bakılarak hâkim tarafından takdir edilmesi gerektiği” de mağdurlar tarafından teklif edilmektedir. Oysa boşanma halinde çocuklara “iştirak nafakası” bağlanmaktadır. Yoksulluk nafakasının çocuklarla ilişkisi bulunmamaktadır.


Boşanma Davalarının Süresine Dair:

Kanaatimce, boşanma davalarının en fazla 1 yıl içinde sonlandırılmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği yapılmalıdır. Boşanmanın feri (ikinci dereceden) sonuçlarını ilgilendiren davalar ise, aynı mahkemede ayrı bir dosya konusu olarak görülmelidir.

Boşanma talebinde bulunan karı veya koca çekişmeli davalarda en fazla 1 yıl içinde boşanacağını bilerek yaşamalıdır. İnsanların cinsel varlıkları askıda bırakılmamalıdır.

Boşanmak bir haktır. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı apaçık belli olmasına rağmen boşanmanın feri durumunda olan (nafaka, mal paylaşımı, velayet) uyuşmazlıklar nedeniyle karı-kocanın hükmen ayrılığına izin vermeyen mevcut yasa AİLE kurumunu zedelemektedir.

Boşanma davalarının neticelenmesini nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle geciktirmek davacı/davalıların yeni bir AİLE kurmasını engellemekte ve dava süresince “sadakat yükümlülüğü” adı altında bir tür ruhbanlık kültürü dayatmaktadır.

Zihnen ve fiziken ayrı yaşayan ve birlikteliklerini kesinlikle tazelemeyi düşünmeyen karı-kocanın boşanma davası, nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle uzadıkça uzamakta ve bu süreçte her iki tarafın da “cinsel perhiz”e girmesi yasa tarafından beklenmektedir. Boşanma davaları, açıkça ruhban kültürü içermektedir; zira dava, tarafların “cinsel perhiz”e girdiklerini kanıtlayacak şekilde mahkeme huzurunda “evliliğe sadakat” rolü oynamaları esası üzerinde durmaktadır.

Partner Kavramı ve Resmi Nikahlı Çiftlere Yönelik Ayrımcılık:

Yasa, boşanacak karı-kocadan rahip/rahibe gibi yaşamasını beklemekte ve bunu “ödev” görmektedir. Bu anlamda Türk Medeni Kanunu kendisiyle çelişkili olarak pozitif hukuk değerlerinden ayrılmıştır. Kişilerden “ahlâkî ödev” beklemektedir. Oysa evlilik birliği içinde olmayan, yani nitelikli birlikteliklerle “partner” olarak yaşayan çiftlerden “ahlâkî görev” beklenmemektedir.

Bu haliyle yasa ayrımcıdır.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler Türk Medeni Kanunu’nun boşanma hükümlerinin Türk AİLE modelini kurumsal olarak zedelediğini dikkate almayan bir söylem geliştirmektedir.

Mevcut yasa (TMK), “partner” olarak yaşayan çiftlerle, resmi nikâhlı çiftler arasında açıkça ayrımcılığa neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler, sözleşme ve ona bağlı 6284 sayılı yasa dolayımında “partner” kelimesini “homoseksüalite” olarak anlamakta ve mevzuatı “dar yorum”la ele almaktadır.

Oysa mevzuatın “geniş yorumu” mümkündür. “Partner” kavramı, aynı cinsten kişilerin “istikrarlı birliktelikleri”ni kapsayacak şekilde yorumlanabileceği gibi, resmi nikah yapmak istemeyen kadın-erkeğin “nitelikli birliktelik”lerine açık bir yorumu da mümkün kılmaktadır. Ayrıca bu kavram, geleneksel inançlarına bağlı kalarak ilişki kurmuş kimseleri de kapsayan şamil bir terimdir. Toplumsal alanda “çift” olmanın çok boyutlu yapısı, bir olgudur.

AİLE Meclisleri’nin ve AİLE meselesine duyarlı çevrelerin bütün problemleri İstanbul Sözleşmesi’ni odağa çekerek söylem üretmesi, 22/11/2001’de yürürlüğe giren 4721 sayılı yasanın (TMK), sorunların kaynağı olduğu gerçeğini görmek istememesinden kaynaklanmaktadır. 2001’de TBMM’de kabul edilen TMK, 1985 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı CEDAW’ın etkisiyle norm düzeni getirmiştir. Ayrıca Türkiye, 04.11.1950 tarihinde Roma’da kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni de 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. AİHS, Ayrımcılık yasağı (madde 14) düzenlemesiyle insanlar arasında ayrım yapılamayacağını düzenlemektedir. Bu düzenleme AİLE kurumunu doğrudan etkilemektedir. AİHS’nin 14. maddesi “…cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüş, ulusal veya toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi herhangi bir temelde…” şeklindeki ifadesiyle her türden ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM kararları, 14. maddede sayılmamış olmasına karşın yaş, engellilik, medeni hal, tüzel kişiliklere üyelik ve cinsel yönelim gibi ayrımcılık oluşturacak konuları da madde kapsamında değerlendirerek koruma altına almıştır.

AY 10. madde de burada ele alınmalıdır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Anayasa’nın 10. madde metninde yer alan “herkes” ve “benzeri sebepler” şeklindeki ifadeler, AİHS’in 14. maddesinin düzenlediği ayrımcılık yasağının doğrudan etkisi altındadır ve “geleneğin” kişiler arasında farklı statü tesis etmesini “ayrımcılık” saymaktadır. Maddede yer alan “benzeri sebeplerle” ifadesi ayrımcılığın kapsamını genişletmekte ve “her türlü cinsel yönelimi” dahi ayrımcılık yasağının ihlali sayacak bir kapsam oluşturmaktadır.

Dolayısıyla bugün sorumlusunun İstanbul Sözleşmesi olarak kodlanmaya çalışıldığı AİLE meselesinin büyük oranda Anayasa ve TMK düzenlemelerinden doğduğu teslim edilmelidir. Bu iki mevzuatın da kaynak sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır.

AİLE’ye duyarlı çevreler meseleyi İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayarak gerçekte problemin kaynağından uzaklaşmaktadır.


Boşanma Davaları Nasıl Görülmelidir?

Boşanma davaları öncelikle davacının talebine bağlı olarak görülmelidir. Dava dilekçesinde “evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı” hususu boşanma talebinin gerekçesi olarak ileri sürülmüşse, mahkeme bu konuda acilen karar vermelidir. Davacı talebinde haklı ise boşanma sağlanmalıdır.

Evlilik bir akittir. Evlenme aktini bir (1) günde gerçekleştiren çiftlerin boşanma süreçlerinin beş (5) yıla varan süreçlere uzaması akit özgürlüğüne yönelik bir ihlal kabul edilmelidir. Akit özgürlüğü, Anayasa’da tanzim edilmiş bir haktır. “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” (AY madde 48). Kimse, daha önce yapmış olduğu akti sürdürmeye icbar edilmeyeceği gibi bir akit gerçekleştirdiği için de mağdur edilmemelidir.
AY’nın düzenlemesine rağmen 1) TMK’nın boşanmaya dair hükümleri açıkça kişiye bağlı hakların ihlaline neden olmaktadır; 2) Ayrıca evliliğin uzaması ruhbanlığa neden olmaktadır. Bu da insan fıtratıyla çelişmektedir. Kimse uzayan dava süreçleri ve yargılama usulü nedeniyle “boşanmak ve yeniden evlilik yapma hakkı”ndan mahrum kılınamaz; 3) Evliliklerin TMK’daki boşanma hükümleri nedeniyle uzatılması gerçekte kadın-erkek ayrımcılığı da içerir. Çünkü ailesinden ayrı bir ikamet edinen erkek, bir türlü boşanamadığı eşine tedbir nafakası ödemeye zorlanmaktadır. Kendi ikametgahını “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamakta, kendisine ait babasından miras kalan mülkü yine “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamaktadır. TMK, erkek aleyhine yasayla oluşturulan yukarıda zikredilen mevcut eşitsizlikleri toplumsal akıl bakımından “normal” sayılmasına yasa gücüyle neden olmaktadır.


Sonuç:

TMK’daki boşanmaya ilişkin hükümleri bütün kusurlarına rağmen bazı oluşumlar tarafından İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamında değerlendirilmektedir. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin hükümleri Türk Medeni Kanunu ile hiçbir şekilde bağlı değildir.

TÜRKİYE ÂİLE MECLİSİ ANKARA ÇALIŞTAYI

Türkiye Âile Meclisi 23.07.2019 tarihinde Ankara İstişare Toplantısı’nı gerçekleştirdi. Toplantı, Türkiye Âile Meclisi Başkanı Âdem Çevik tarafından yapılan açılış konuşması ile başladı. Okunan basın bildirisinden sonra söz alan Lütfi Bergen “Aileyi Yıkan Sözleşme, AİHS ve CEDAW’dır” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Av. Cengiz Ocakcı söz alarak sunumu müzakere etti, katıldığı ve katılmadığı görüşlerini dile getirdi. Sunum ve müzakere içeriği toplantıya iştirak eden katılımcılar tarafından tartışıldı.

Lütfi Bergen’in sunum metni aşağıdadır:

Aileyi Yıkan Sözleşme, AİHS ve CEDAW’dır

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya odaklanarak yürütülmekte olan bir kampanya var. “Aile çöküyor” söylemiyle yürütülen bu çalışmalarda sorunun kaynağının AKP olduğu ifade edilmektedir. Gerçek ise bu hatalı tespitten çok farklıdır. Müslüman toplumlar üzerinde Batı’nın 1977-1981 aralığında uyguladığı çoklu bir politika var: 1977’de Pakistan’da General Ziya Ülhak, seçimle iktidara gelen Butto’yu darbeyle devirdi, sıkıyönetim ilan etti. Pakistan’da 1979’da Butto, General Ziya Ülhak yönetimi tarafından idam edildi. 1979’da SSCB, Afganistan’a girdi, ülkeyi işgal etti. İran Devrimi de 1979’da gerçekleşmiştir. Mısır devlet başkanı Enver Sedat 1981’de öldürülmüştür. İran ile Irak arasında savaş da 1980’de başlamış ve 1988’e kadar sürmüştür. Türkiye’de ise 1980 askeri ihtilalinin yeni Anayasa’nın yapılması için işlevselleştiği söylenebilecektir. Bu nedenle günümüzdeki “AİLE” meselesinin tarihini, 2012’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi’nden başlatmak tutarsız bir iddiadır. Dolayısıyla sunumumda İstanbul Sözleşmesi’ni eleştirenlerin gerekçelerinin aslında Anayasa’da ve önceki dönemde çıkarılan mevzuatlarda zaten bulunduğu ispatlanacaktır:

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE 6284 SAYILI YASA İPTAL EDİLİRSE NE ELDE EDİLECEK?

İstanbul Sözleşmesi “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramına dayalı olarak kadına ve “genişletilmiş kadın tasavvuruna” yönelmiş şiddeti engelleme, mağduru koruma, şiddet uygulayanı cezalandırma ile ilgili politikayı inşa etmektedir.

Oysa Türkiye’de muhafazakâr kesimler, EŞİTLİK doktrinine bağlı olarak ‘AİLE’nin çözülmesiyle karşı karşıyadır. Türkiye’de muhafazakâr kesimler ailenin çözülmesi konusunda temel kavramın EŞİTLİK olduğunu görmemektedir.

Eşitlik kavramı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile BM kaynaklı CEDAW Sözleşmesi içeriğinden gelmiş ve Türk mevzuat sistemini Anayasa’dan başlayarak değiştirmiştir. Gerek eski Türk Medeni Kanunu’nda ve gerekse eski Türk Ceza Kanunu’nda kadın erkek arasındaki eşitliği bozucu hükümler “ayrımcılık” yaklaşımı nedeniyle mülga edilmiş, yeni TMK, TCK mevzuatları çıkarılmıştır.

İstanbul Sözleşmesi, Müslüman camiada, 1) toplumsal cinsiyet, 2) cinsel yönelim-homoseksüalite, 3) geleneklerin kökünün kazınması gibi başlıklarla eleştirilmektedir.

Oysa bu üç başlık da CEDAW ve AİHS içeriğinde yer almış küresel hedeflerdir.

Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan “toplumsal cinsiyet” kavramının toplumun geleneksel erkek-kadın rollerini bozduğu ifade edilmektedir.

Bu kavram, CEDAW Komitesi’nin 19 Sayılı Tavsiye Kararı (11. oturum, 1992) içeriğinde şöyle ifade edilir: “Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadınların, erkeklerle eşit olarak hak ve özgürlüklerini kullanmalarını ciddi şekilde engelleyen bir ayrımcılık biçimidir.”

Keza, “cinsel yönelim” ifadesinin de homoseksüel/intersex/querr kimliklerin yasal korunma kazanması amacıyla İstanbul Sözleşmesi madde hükümlerine dahil edildiği savunulmaktadır. Oysa, CEDAW Komitesi 4–22 Ekim 2010 tarihli Kırk Yedinci Oturum’da alınan 27 Sayılı Genel Tavsiye kararının 13. maddesinde yaşlı kadınların cinsel yönelimlerinin ayrımcılığa maruz kalmalarına yol açtığı belirtilir. Keza, yine aynı oturumun 28 Sayılı Genel tavsiye Kararı’nın 18. maddesinde bu kez “Kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalması ırk, etnik köken, din ya da inanç, sağlık, sosyal statü, yaş, sınıf, kast ve cinsel yönelim ile cinsel kimlik gibi kadınları etkileyen diğer faktörlerle de ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır” ifadesine yer verilir.

Keza, İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini dile getiren muhafazakâr aktivistler “kadına yönelik pozitif ayrımcılık” uygulamalarının Anayasa’ya veya hukukun üstünlüğüne aykırı olduğunu da dile getirmektedir. Ancak AY madde 10, “kadın erkek eşitliğini gerçekleştirmek için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağını” hükme bağladığından “kadın lehine ayrımcılık” anayasaya aykırı değildir.

Anayasa 90. Madde hükmüne göre kadına pozitif ayrımcılık yapan uluslararası anlaşmalar, KANUN hükmündedir ve bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile AYM’ne başvurulamaz.

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi odaklı bir “aile tasavvuru” mücadelesi, gerek CEDAW’ın kadına ayrımcılığı önleme hükümlerine ve gerekse AİHS’in 14. Maddesindeki “Ayrımcılık Yasağı” ilkesine dikkat etmediğinden eksik bir nitelemedir.

CEDAW, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1979 yılında kabul edilmiş, 1981’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 12 Eylül 1980 ihtilali süreci ile devletin en temel yasasını Avrupa ve BM tarafından belirlenen hak, özgürlük kriterlerine bağlanarak belirlemeyi hedeflemiştir. Bu kapsamda 1982 Anayasa’sı, AİHS-CEDAW esaslarını gözeterek kaleme alınmıştır.

AİHS ise 04.11.1950 tarihinde Roma’da kabul edilmiş, 03.09.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi, 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamış, Avrupa Konseyi tarafından üyelik 18.05.1954 tarihinde yürürlük kazanmıştır. Türkiye, 28 Ocak 1987’de AİHM’ne bireysel başvuru hakkını tanımış, Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir.

Anlaşılacağı üzere, Türkiye Birleşmiş Milletler-CEDAW ile Avrupa Konseyi-AİHS gibi iki temel sözleşmeyle iç hukukuna küresel etik-norm düzeninden “kanun” aktarmaktadır. İstanbul Sözleşmesi, gerçekte Türk kadınının ve “genişletilmiş kadın figürlerin” erkek kimliğinin davranışlarını gözleme, denetleme, engelleme ve cezalandırma kolluğuna dönüştürülmesini hedeflemektedir. Dolayısıyla bu figürle mücadele, etiğe karşı ahlâk esaslı bir aile modeli teklif etmek ve yaşamak olabilir.

ANAYASA:

AY Madde 10- Kanun Önünde Eşitlik:

Anayasa’nın bu maddesi iki kez değişikliğe uğramıştır. 2004’de Anayasa’nın 10. maddesine “kadın erkek eşit haklara sahiptir. Devlet kadın erkek eşitliğinin yaşama geçirilmesinde yükümlüdür” kuralı eklendi. 2010’da bu değişikliğe “Devletin kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla alacağı tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanmaz” cümlesi eklendi.

Anayasa’nın 10. maddesi İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa iptal edilse bile devletin kadın-erkek eşitliği temelinde ayrımcılık yapamayacağını düzenlemektedir. Keza bu madde, kadınlara yapılacak pozitif ayrımcılığın “ayrımcılık yasağı”nı ihlal etmediğini anayasal ilke olarak kabul etmiştir. Görüleceği üzere Anayasa’nın 10. maddesi yürürlükte olduğu sürece, 6284 sayılı yasanın eleştirilmesinin anlamı yoktur.

AY madde 41- Ailenin korunması ve çocuk hakları:

AY’nın 41. maddesi, ailenin karı-koca arasında eşitliğini düzenlemektedir. Bu madde, İstanbul Sözleşmesi’nin 12/1 maddesindeki “Taraf devletlerin, kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri almak” yükümlülüğüne dair ifadelerin daha yumuşak şekilde dile getirilmesinden ibarettir.

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, AY’nın Başlangıç kısmıyla, 10. ve 41. maddelerinde yer alan hükümler nedeniyle aile hakkında müspet neticelere vesile olmayacaktır.

AY madde 90- Milletlerarası Anlaşmalar İç Hukukun Belirleyeni ve Parçasıdır:

Anayasa’nın 90. maddesine 2004 yılında yapılan bir değişiklikle uluslararası anlaşmaların iç hukuktaki yeri belirlenmiştir. Buna göre, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.” Ayrıca bu madde şu hükmü getirir: “Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” AY 90. madde, Türkiye’de seçimle gelen TBMM’nin millet iradesini, çoğunluk milletvekillerinin oylarıyla köklü şekilde by-pass etmektedir. Uluslararası sözleşmeleri Anayasa’nın üstünde bir norm olarak getirmektedir.

Bu anlamda Türkiye AİHS, CEDAW, CEDAW ek Protokol, Pekin Deklarasyonu gibi sözleşmeleri imzalamış ve iç hukukunda da bu sözleşmelere göre değişiklikleri gerçekleştirmiştir.

TÜRK MEDENİ KANUNU:

CEDAW’ın 16. maddesi “Evlenme ve aile ilişkileri alanındaki haklar” başlığını taşımaktadır. CEDAW’ın 16/1 maddesinin TMK’na yansıdığını görmekteyiz. CEDAW’ın Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’nin 21 Sayılı Tavsiye Kararı’nda da (13. oturum, 1994) “Hangi biçimde olursa olsun ve bir ülkedeki yasal sistem, din, âdet veya gelenek ne olursa olsun, kadının aile içinde maruz kaldığı muamele, Sözleşmenin 2. Maddesi gereğince hem hukuken hem de özel alanda tüm insanlar için geçerli eşitlik ve adalet ilkeleriyle uyumlu olmalıdır” hükmüne yer verilerek yasaların geleneğin eşitsizlik doğuran yapısına izin vermemesi gerektiği belirtilir.

Görüldüğü üzere CEDAW, geleneğe karşı Aile yapısını değiştirecek bir norm düzeni kurmakta ve Sözleşmeyi imzalayan devletleri de bu norm düzenini hayata geçirmek için yükümlü kılmaktadır.

CEDAW’ın Medeni Hukuk’ta gerçekleştirdiği değişiklikler aşağıdadır:

Süresiz Yoksulluk Nafakası:

743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin nafaka başlıklı 144. maddesinde yoksulluk nafakasının bir yıl süreyle verileceğine ilişkin düzenleme, 1988 yılında 3444 sayılı kanunun 6. maddesiyle değiştirilerek süresiz hale getirildi.

2002’de yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Yoksulluk Nafakası başlıklı 175. maddesinde süresiz nafaka hükmü muhafaza edilmiştir. Bu yasa değişikliği ile 10 gün evli kalıp boşanan kadınlara dahi yoksulluk nafakası bağlanması yolunda karar alınmaktadır.

Evin Reisi:

Türkiye CEDAW’ı kabul ettikten sonra Türk Medeni Kanunu’nda “evin reisi”ni belirleyen eski hükmü mülga etti ve eşlerin aile birliğini beraberce yönetecekleri hükmünü getirdi.

CEDAW Komitesi, 21 Sayılı kararının 28. maddesinde erkeğin tek başına ailesinin nafakasından sorumlu olduğuna dair yaklaşımın akıl dışı olduğu belirtilmektedir. Oysa Türkiye’de geleneksel aile, erkeğe “ailesinin ve çocuklarının nafakasından tek başına sorumluluğu” getirmekte ve buna karşı “kavvam” hakkı vermektedir.

Mal Rejimi:

Medeni Kanun’da CEDAW etkisine dair diğer bir konu “mal rejimi”dir.

743 sayılı mülga Medeni Kanun, mal ayrılığı rejimini yasal mal rejimi olarak kabul etmişti. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nda; “edinilmiş mallara katılma rejimi” getirildi ve eski kanunda yer alan “mal ayrılığı rejimi” seçimlik olarak düzenlendi. Günümüzde evlenecek erkek müstakbel eşine “mal ayrılığı rejimi”ni teklif edememekte, teklif ettiği takdirde art niyetli sayılmaktadır.

Nafaka Ödememe Cezası:

Medeni Kanun’da yapılan değişiklikler, farklı kanunlardaki hükümleri de tehlikeli düzenlemeler haline getirmiştir. İİK, nafaka ödememeyi “suç” kapsamında görmektedir. Boşanmalar arttıkça, nafaka kararları da artmakta ve İİK’nun “nafaka ödememe cezası” kapsamındaki hükümleri, ülkenin boşanmış erkeklerini cezaevine çekmektedir.

Evlenme Yaşı:

Eski 743 sayılı Medeni Kanun madde 88’de evlenme yaşı erkek için on yedi, kadın on beş yaşını ikmal etmeleri şartını haiz olarak düzenlemişti. Hâkim, fevkalade hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş olan bir erkeğin veya on dört yaşını bitirmiş olan bir kadının evlenmesine müsaade edebiliyordu. Yeni 4721 sayılı Medeni kanun ise madde 124’te evlenme yaşını “Erkek veya kadın on yedi yaşını doldurmadıkça evlenemez” şeklinde düzenledi. Yeni Medeni Kanun, hem kadın-erkek cinsleri arasında evlenme yaşı farkını kabul etmemekte hem de kadın-erkek arasındaki olağan evlenme yaşını yükseltmektedir. Oysa Türkiye’de “erken yaşta evlilik” meselesi eski kanun hükümlerine dönüldüğü takdirde büyük oranda çözülecektir.

CEDAW Komitesi, 21 Sayılı Tavsiye Kararı’nın (13. oturum, 1994) 16. maddesinde taraf devletlere bu yükümlülüğü vermişti: “Viyana Deklarasyonunun ilgili hükümlerini göz önünde bulundurarak, Komite, kadın ve erkekler için asgari evlenme yaşını 18 olarak belirlemektedir (…) Dolayısıyla, taraflar tamamen reşit olmadıkça ve fiil ehliyetine sahip olmadıkça, evliliklerine müsaade edilmemesi gerekmektedir.”

Kadının Çalışmak İçin Kocadan İzin Alma Mecburiyetinin Kaldırılması:

743 sayılı Medeni Kanun’un 159. maddesi, evli bir kadının koca izniyle bir iş ve sanatla iştigal edebileceğine hükmediyordu. Bu maddenin anayasaya aykırı olduğu hususu hakkında İzmir 4. Sulh Mahkemesi 25 Mayıs 1990 tarihinde “Türk Kanunu Medenisi”nin “Karının meslek veya sanatı” başlıklı 159. maddesinin Anayasa’nın 10., 49. ve 50. maddelerine aykırılığı gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi 29 Kasım 1990 tarihinde 159. maddenin iptaline karar verdi. Bu karar, CEDAW ve AİHS etkisi ile kaleme alınan 1982 Anayasası’nın “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmü gereğince verildi.

TÜRK CEZA KANUNU:

Evlilik içi tecavüz:

CEDAW etkisiyle gerçekleştirilen diğer mevzuat değişikliği TCK’dır. Bazı kesimler “ev içi tecavüz”ün İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasada düzenlendiğini düşünmektedir.

5237 sayılı yeni Ceza Kanunu’nun önemli özelliklerinden biri evlilik içi tecavüzü şikâyete bağlı bir suç olarak düzenlemesidir.

6284’E BAĞLI “BEYAN ESASTIR” VE “EVDEN UZAKLAŞTIRMA TEDBİRİ” KONULARI:

6284 ve 4320:

İstanbul Sözleşmesi’ne dayanarak yürürlüğe konan 6284 sayılı yasa, delilsiz beyanla koca aleyhine evden uzaklaştırılması tedbir kararı verilmesine neden olmaktaydı. Ancak İstanbul Sözleşmesi iptal edilse ve 6284 sayılı mülga kılınsa CEDAW’a dayanarak yürürlüğe konulan 4320 sayılı yasa devreye girecektir. Bu yasanın madde 1/b hükmü de 6284 sayılı yasanın getirdiği tedbirin aynısını düzenlemiştir: “b) Aile Mahkemesi Hâkimi, Kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmaması tedbirine hükmedebilir.”

SONUÇ:

CEDAW, İstanbul Sözleşmesi’nin felsefî alt yapısını oluşturur; kadının erkekle mutlak eşitliğine yaklaşmayan düşünce ve eylemleri “ayrımcılık” kapsamında değerlendirir. CEDAW Sözleşmesi’ni imzalamış devletler, anayasaları, iç hukuk mevzuatları, teşkilat yapılarıyla “kadın merkezli” olarak dizayn edilmişlerdir. İstanbul Sözleşmesi ise, “kadın” kimliğinin “ayrımcılığı önlemek” adına harekete geçmesini yani “recül/feta/ahi/alp/civanmert erkeği” işaretlemesini talep etmektedir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Madem İstanbul Sözleşmesi, CEDAW ve AİHS’in getirdiği düzenlemeleri yinelemekte, o halde neden Avrupa Konseyi tarafından dayatılıyor ve neden Türkiye’de seküler feministler tarafından savunuluyor?”

Bu sorunun cevabı şudur: 1) İstanbul Sözleşmesi ve onun uygulama mevzuatı 6284 sayılı yasa, aslında Türk toplumunda geleneksel yapıdaki kültürel kodlarda görülen şiddet eğilimlerine ahlâk değerlerinden hareketle bir çözüm bulunamamasının itirafı sayılmalıdır; 2) İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa, kadınların erkekleri devlete ve küresel bireysel başvuru mercilerine cezalandırılması talebiyle başvurusunun (ihbarının) “sopası” kılınmak için getirilmiştir.

Türkiye, CEDAW’ın etkisiyle 1982-2012 yılları arasında “kadının insan haklarını” esas alan mevzuatlarını ve iç hukuk düzenlemelerini gerçekleştirmiştir. Bu kapsamda 1982-2005 arası dönemi I. Dönem düzenlemeler bağlamında görmek mümkündür. 2005-2012 arasında ise II. Dönem düzenlemeler gerçekleşmiştir. 1982-2005 arası I. Dönem’de Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu çıkarılmış ve “Türk ailesi” çok köklü dönüşüme uğramıştır.

İstanbul Sözleşmesi’ne istinad edilerek yürürlüğe giren 6284 sayılı yasa, kadın kimliğinin erkeğe doğru kışkırtılması bakımından araçsal imkânıdır. Ancak bu aracın kullanılması, CEDAW Sözleşmesi’nin 1982’den beri hazırladığı yapıdan, mevzuatların CEDAW’a göre tanzim edilmesinden beklenen faydayla doğru orantılı görülmelidir. CEDAW, başlı başına bir sosyal/siyasal/ekonomik dizayndır ve İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’de algılanan düzeyde etkisinden bağımsız şekilde kendi norm düzenini/teşkilatlarını kurmakta, İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyaç duymayacak kadar etkin yaptırımlara haiz mevzuatlarıyla varlık bulmaktadır. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne karşı gösterilen tepkilerin yüzde birinin dahi CEDAW’a yöneltilmemesi, aileye yönelik tehdide dair korunmanın felsefî ve normatif olarak temellendirilemediğini gösterir. İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı iç hukuk düzenlemesi olan 6284 s. yasanın iptal edilmesi, CEDAW’ın ve ona bağlı norm düzeninin kurduğu felsefî ve normatif yapının etkinliğine halel getirmeyecektir. CEDAW’ın getirdiği norm sisteminde İstanbul Sözleşmesi’nden daha etkili müdahaleler ve yaptırımlar vardır.

CEDAW, vahiy temelli bütün dinlerin aile ahlâkını yok etmek için teorik ve yapısal temellerini inşa etmektedir.

  • İstanbul Sözleşmesi’nin iptali halinde Türk muhafazakârlığı “aile” tanımı yapmadığı için CEDAW ve AİHS hükümlerinin düzenlediği Anayasa ve kanunlar gereğince sorunlarını çözemeyecektir.
  • Türkiye’de süresiz nafaka konusu, İstanbul Sözleşmesi’nde değil, TMK 175’te yer almıştır.
  • Türkiye’de evlilik içi tecavüz meselesi, İstanbul Sözleşmesi’nde değil, TCK 102/2’de yer almıştır.
  • Türkiye’de boşanma halinde kocanın geliriyle alınan malların 1/2sinin kadına verilmesini düzenleyen hüküm TMK 236’da düzenlenmiştir.
  • Türkiye’de “erken evlilik” denilen ve ceza – kamu davalarının açılmasına neden olan hüküm TCK 103’de düzenlenmiştir.
  • Türkiye’de 16-18 yaş arasında olup da kanunlara göre “çocuk” sayılan reşit olmayan kişiyle rızaya dayalı cinsel birliktelik gerçekleştiren reşitin suçu TCK 104’de düzenlenmiştir.
  • Türkiye’de kadına pozitif ayrımcılık yapılmasının ayrımcılık sayılamayacağı düzenlemesi, Anayasa’da 10. ve 90. maddede düzenlenmiştir.
  • Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nde yer aldığı için eleştirilen aynı hanedeki partnerlerin “aile” sayılacağı hükmü AİHS’nin 8 ve 12. Maddelerinde de düzenlenmiştir ve bu konuda AİHM’in pek çok kararı vardır.

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın iptali ekseninde bugün oluşan duyarlılık bir aile tanımı verilmedikçe ve aileye dair talepler belirlenmedikçe anlam kazanamayacaktır.