Skip to content

Posts tagged ‘Eğitim’

Öğretmenler Gününde Kalbim Neden Ağrıyor Böyle?

Öğretmenler konusunda hiç şansım olmadı. İlkokulu Ankara’nın merkezinde yer alan, yüksek bürokratların ve zenginlerin de evlatlarını gönderdiği bir devlet okulunda okumak nasip oldu. Sınıfta okulun bulunduğu semtte mukim ailelerden öğrenciler de vardı. Bunlar çoğunlukla dar gelirli ailelere mensuplardı. Öğretmenim fakir ailelerden bazı kızları evinin temizliğine gönderir, sınıfta ayrımcılık yapardı. Fatma bu kızlardan biriydi; babası apartman görevlisi idi. Zenginlerin, bürokratların çocukları sınıfın pencere kenarına oturtulurdu. Fakirler duvar kenarına dizilirdi. Gariban çocuklar aynı zamanda başarısız öğrencilerdi. Onların ders malzemeleri eksik veya ikinci el idi; kalem kutusu, kırmızı kalem, afili kalemtıraş, kokulu silgi edinemezlerdi. Benim kalem kutum ahşaptan yapılmıştı. Teyzem okula başlayacağım diye oğlunun kullandığı bu üstü karalanmış, çekmeceli kalem kutusunu ve pek çok ders malzemesini poşetleyip anneme vermişti. Fukara aileler defter kabı alamaz, ambalaj kâğıdı ile defterleri kaplarlardı. Beslenme çantalarımızı açtığımızda zenginlik de fakirlik de masanın üstüne açılırdı. Ankara’nın en merkezi okulunda başarı, “eşitsizlik tasavvuru”nu sistematik ama gizli, ayrımcı öğretmen tavırlarıyla ihlal ederek millete yedirirdi. Okumayı öğrenen çocukların kollarına kırmızı kurdele bağlanırdı. Öğretmene direndim ve üzerinde “kapı, dolap, pencere” yazan fişi okumadım. Bunun cezası duvar kenarına itelenmekti. Oturdum ve duvara yaslandım. Sonra öğretmen velimi (babamı) çağırdı. Babama “oğlunuzu geri zekalılar sınıfına göndereceğiz” diye gözdağı verilmişti. Ailem beş yıl boyunca hem benim hem öğretmenim arasında denge siyaseti güttü. Günler geçti, diploma günü geldi. Mezun olacaktık. Tepsi içinde diplomalar geldi; sırayla isimler okunuyor, kurdeleye sarılmış diploma öğretmen tarafından öğrenciye takdim edilip tebrik fotoğrafı çekiliyordu. Bütün sınıf sevinç içindeydi. Sıramı bekliyordum. Tepsi boşalıyor, ismim okunmuyordu. Sonunda tepsi tamamen boşaldı. “Öğretmenim bana diplomamı vermediniz” dedim. Zafer öğretmen (kadındı), “aaa unutmuşuz, hadi arkadaşından bir diploma al da fotoğraf çekilelim” dedi. Benim diploma fotoğrafım bir yenilgi, mağduriyet, hüzün belgesi oldu. Kutlamıyorum.

Liseye başladım. İngilizce dersine giren öğretmenim aynı zamanda Dil Tarih Coğrafya fakültesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyordu. İngilizceyi seviyordum. Fakat sınıfça ilerleyemiyorduk. İngilizce öğretmeni branşının dersine girmiyordu. Zengin çocuklar meselesi yine vardı. Fakat onlar dershanelere gidiyor, özel kurslara katılıyor, takviye derslerle sınıfta başarılı oluyorlardı. Gün geldi hocanın fakültede bazı İngilizce derslerden sınıfta kaldığını öğrendim. Hoca (kadındı); öğrenciler arasında zengin-fakir diyerek ayrımcılık yapıyor, bürokrat çocuklarına sahte ama sevecen davranıyordu. Hocaya direndim, dersten koptum. Bir karar aldım. Sorulara cevap vermiyordum. Sınav kağıdımı boş bırakıyordum. Diğer derslerim, onlara yoğunlaşmam sebebiyle çok iyi idi. Üniversite sınavına hazırlanıyor, ders çalışmamı bu hedefe doğrultuyordum. Üniversite sınavında başarıyı hırs yaptım. Nihayet sınava girdik, sonuçlar okula ulaştı. Bizim sınıftan 5 kişi başarılı olmuş, en yüksek puanı alarak Hukuk Fakültesini kazanmıştım. Müdire hanım sınıfa gelip tebrik etmişti. Ama İngilizce dersinden (bilinçli bir pasif direnişle) sınıfta kalmıştım. Geçmenin tek yolu o dönemde uygulanan Öğretmen Kurul Kararı (ÖKK) idi. İdare beni ve babamı çağırdı. Babama “senin oğlun ÖKK ile geçeceğini söylüyormuş” dedi. Babam “yok öyle şey yapmaz” diye cevap vermeye çalıştı. Yalvardıkça aşağılandı. Müdür yardımcısı (kadındı), gözlerimin önünde babamı epey haşladı. “Beni zor durumda bırakıyorsunuz” falan dedi. “Çıkın, defolun” diyerek bizi kovdu. Öğretmen Kurulu’na girdim. Sınav heyet önünde yapılacaktı. Soru sordular, “bilmiyorum” dedim. Bir daha sordular “onu da bilmiyorum” dedim. İdare beni geçirmek zorundaydı. Zira okulda benim derecemi yaparak üniversite kazanan çok az talebe vardı.

Diplomamı verdiler. Aradan yıllar geçti. Liselerde artık ders bileğinin hakkı ile geçilmiyor. Eğitim sadece üniversite başarısı gözetiyor.

Eğitim: Atlar ve Kaplumbağalar

Eğitimde herkese aynı süreci uygulayan model, “eşitlik” doktrini açısından tutarlı ise de ülkenin “insan kaynaklarını seferber etme” potansiyelini zayıflatan bir kaplumbağa yürüyüşüne neden oluyor.

Her toplumda istisnai denecek bir insan kaynağı toplumsal vasatın üstünde bir istidat (yetenek) ile doğar. Eğitimde eşitlik bu istidatları değerlendirmeyi imkânsız kılıyor.

Özellikle covid-19 sonrasında eğitim sistemi artık değişti. Bu çerçevede artık “fizikî sınıf eğitimi” devri kapandı. O halde eğitimde yeni bir vizyon gerekir.

Ders geçen öğrencinin önünü açan bir sistemle 12ay/360gün eğitime geçilmelidir. Eğitim bu tür öğrenciler için 3 sömestr olarak değerlendirilmeli ve öğrenci istiyorsa 2,5 senede fakülteyi bitirebilmeli. Senede 3 sömestr uygulaması lise-orta öğretimde de uygulanmalıdır. Böylece Türkiye’de orta-lise eğitimi 15 yaşında bitirilebilecektir.

“Bunu niçin yapalım, eğitimde fırsat eşitliğine aykırı olur.” itirazına yeniden aynı cevabı vereceğim: her toplumda bazı kişiler doğuştan genelin çok fevkinde bir istidatla yaratılırlar. Türkiye bu tür istisnai insan kaynaklarının önünü açarak eğitim sürecini 30’lu yaşlardan 18-19’lu yaşlara çekmelidir. Bunun yolu senede 3 sömestr uygulamasıdır.

Senede 3 sömestr uygulaması öğrenciler arasında bir rekabet uyandıracak ve bazı genç arkadaşlar öne çıkarken geniş öğrenci yığını bu istisnai kabiliyetleri yıllarca beklettiklerini göreceklerdir.

Toplumlar kaplumbağalar “hızlı yürüyor” görünsün diye niçin atları gemlemektedir?

Bazı öğrenciler 18 yaşında lisans eğitimini tamamlarken geniş öğrenci kesimin kendini gerçekleştirme alanının üniversite olmadığı belki ticaret, zanaatkârlık, çiftçilik olduğu da anlaşılacaktır. Fârâbî bugün doğsa onu 4+4+4 (orta öğretim) + 4+2 (lisans+y.lisans) eğitimden geçirecek miyiz? Bu cinayet olacaktır. Nitekim Namık Kemal 25 yaşında iken 3 dil biliyor ve bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu.

Bugün eğitim sistemi 30 yaşında yüksek lisansta çabalayan ve dil bilmeyen öğrencilerle yürüyor. Türkiye’nin bu vasatta bir öğrenci potansiyeli ile üretim/bölüşüm problemlerini çözmesi mümkün değil.

Niçin iki sömestr ile eğitim süreci uzatılmaktadır? Bu sorunun iyi tetkik edilmesi gerekir. Sanıyorum eğitim sürecinde 3 aylık tatil fikri, turizm sermayesinin iktisadî çıkarları için işlev kazanmaktadır. Oysa ilimde tatil yoktur. Eşitlik doktrini atları gemleyip kaplumbağa hızında yürümeyi irade eden bir yetenek durdurucusudur.

Modernitenin İflası

Corona virüsü kentleşme süreçlerinin devam edemeyeceğini ve bir kriz halinde temel ihtiyaç maddelerini üretecek sosyal tabakalara muhtaç olduğumuzu göstermiştir.

Türkiye’nin nüfusunun % 90’ını kentlerde biriktirmenin (keza, küresel nüfusun kentleşmesinin) ideal yol olmadığı ortaya çıktı.

Corana virüsü aynı zamanda konut sisteminin fetişleştirildiği apartman tipi binaların da yanlış bir yol olduğunu göstermektedir. Bu virüs nedeniyle dört duvar içinde kalan insanımız bahçeli evlerde yaşamanın önemini anlamış olmalıdır.

Kentleşmenin Durdurulması ve Tarım-Hayvancılık:

Türkiye’de nüfusun okullaştırılması da bu virüs nedeniyle anlamsızlaştı. Artık okullarda “uzaktan on-line” eğitime geçilecek. Türkiye’de eğitim yatırımlarının yönü virüsün etkisiyle çok değişecektir. Okula bedenen gelmesi gerekmeyen bir “öğrenci” tipi, ulaşımdaki yükü de kaldıracaktır. Bu durumda belediyelerin ve karayollarının ulaşım yükünde rahatlama olacaktır. Bu nedenle nüfusun en az % 20’sinin tarım ve hayvancılık sektörüne kaydırılması gerekir.

Kentleşme bir “gelişmişlik” kriteri sayılmayacağından Büyükşehir yasaları da iptal edilmelidir. Böylece, mahalleye döndürülmüş beldelerin tekrar “köy” olarak statülendirilmesi mümkün olabilecek; bir kısım insanımız geçimini tarım ve hayvancılıktan karşılayabilecektir.

Bu kapsamda çiftçiliği ve çobanlığı destekleyici kararlar alınmalıdır. Kararların yönü şöyle olmalıdır:

20 yıl toprağını işleyen, köyünde ikamet eden (bunu ispat eden), çocuklarını köy meslek okullarına gönderen “Çiftçi” ve “Çoban” ailelere karı-koca olmak üzere tek prim ödemesiyle 2 kişilik sigortalılılık ve emeklilik hakkı verilmelidir. Bu karar, Türk köylüsünü “Aile” modeliyle yeniden yapılandırmak demektir.

Her şehirde “yerel çiftçi” kotası olmalı ve küresel zincir marketlerin yerel pazarda zayıf sermayeli işletmeleri ve üreticileri piyasadan silmesi engellenmelidir.

Ticarî Hayatın Düzenlenmesi:

Corona virüsü nedeniyle okullar tatil edildi, AVM’ler çalışıyor. Ayrıca online alışverişler devam ediyor. Öğrencilerin memleketlerine dönmesiyle kentsel mekânlarda küçük esnaf ve işletmeler büyük ciro kayıpları yaşıyor. Ancak ticaret büyük sermaye açısından devam ediyor. Ticarî hayatta corona nedeniyle haksız rekabet oluştu. O halde, küçük esnaf ve Kobi’lerin desteklenmesi ve ticari hayatın küresel sermayenin kontrolünden çıkarılması gerekir.

Küçük işletmelerin açılması için Osmanlı geleneğinde olduğu gibi vakıfların sahip olduğu “bedesten” tipi kapalı pazarlar kurulmalıdır. Bu pazarlarda dükkânların bir aileyi geçindirecek büyüklükte tahsis edilmesi, sermayesi çok olanın ikinci, üçüncü dükkân açmasına izin verilmemesi gerekir.

Eğitim Hayatı:

Türkiye bir kriz halinde üniversitelerde yetiştirdiği çoğu öğrenciden istifade edemediğini görmüştür. Diğer ifadeyle üniversite eğitimi hayal olduğunu kanıtlamaktadır. Hakikatte Türkiye, Avrupa’ya göre ihtiyacının 3 misli öğrenci besliyordu. Şimdi bir virüs salgını neticesi 26 milyon öğrencinin evlerine çekilmesi gerçekleşmiştir. Bu büyük bir şoktur. Büyük ihtimalle bu sene (2020) üniversite sınavı da yapılamayacaktır.

Kitaplarımda Türkiye’nin kriz dönemlerini hesap ederek “ASAL MESLEKLER” belirleyip bu mesleklerde yoğunlaşmasını önermiştim. Bu önerimin haklılığı şu an görülmektedir.

Konferanslarımın pek çoğunu üniversitelerde verdim; “Ülkemizin sıkıştığı KENT-KÖY gerilimine teslim olmayalım” görüşünü dile getirerek, bunların dışında üçüncü bir yolun “şehir” tasavvuru olduğunu ifade ettim. İfadelerim muhatap “üniversiteli kitle” tarafından “romantik”, “ütopist” olarak değerlendirilmiştir. Şu an muhatap olduğum o epistemik kadro ve eğitim yapan gençlik, eğitimin askıya alınması nedeniyle krizdedir, çaresizdir.

Çalışmayan ve toplumun emeğinden geçinen 26 milyon gencin böyle bir krizde eve çekilmesi ve eğitimin krizden sonra on-line eğitime geçme ihtimali ülke olarak “okulsuz toplum” kavramına ya da “herkesin okumasının gerekmediği” düşüncesine geldiğimizi ispatlamaktadır.

80 milyonun eve kapanması mevcut epistemolojik yapılanmanın (eğitim kurumlarının) başarısızlığını göstermektedir. Hem de bu kriz, eğitimin en yoğun görülmesi gereken zaman aralığında ortaya çıkmıştır. Türkiye eğer virüsün etkisi geçince on-line eğitime ağırlık verirse, AVM merkezli kentleşme de zaten sürdürülemeyecektir. Virüs etkisi geçince Türkiye’nin iktisadî-içtimaî yapısı olağanüstü değişecektir. Özellikle okullar/fakülteler maliyetlerini düşürmek üzere on-line eğitime dönecek. Bu ise taşıma + bina + personel + kira gibi maliyetleri kaldıracak veya azaltacaktır.

Kentleşmenin İflası:

Kentlerde oturmanın anlamı kalmayacaktır (kalmamalıdır). Bu süreç nüfusun yeniden Anadolu coğrafyasına yayılması yolunu açabilir.

Nüfusun coğrafyaya yayılması, konut fiyatlarında ve kira miktarlarında belirgin bir düşmeye imkân verebilir. Eğitim on-line olursa, milletimiz nüfus yoğunluğu nedeniyle aşırı kıymetlenmiş kentlerden az yoğunluklu ve ucuz bölgelere geçecektir. Bu ise “ucuz maliyetli ev sahipliği” ve “akrabalığın güçlenmesi” gibi iktisadî-sosyal neticelere gebedir. Bu salgın, “borçlanmamış insan” için bir fırsata çevrilmelidir.

Kentleşme devlet yönetimlerinin uzun vadeli hedefleri bakımından da virüs salgını etkisiyle yeniden ele alınmak zorundadır. Modern kent modeli iflas etmiştir.

Bir sağlık krizinde kent yatırımlarının işe yaramadığı da ortaya çıkmıştır. Metrobüsler, tramvaylar, metro yatırımları bir krizde işe yaramamaktadır. O halde neden kentleştik?

Modernitenin bize dayattığı tüm “ilerlemişlik” parametreleri yok olmuştur.

Eğitim yatırımları kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (okulları kapattık).

Yol-ulaşım kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (insanlar evde).

Modernite iflas etmiştir.

Aile ve Feminizm:

Virüsün yeryüzü ölçeğinde “Batı fetişizmi”ni yıkan önemli etkileri olacaktır. Aslında bu süreç “AİLE” kavramının yeniden keşfedilmesi de demektir. Bu virüsün küresel feminist hareketi de zayıflatacağı söylenebilecektir.

Zira “eve dönün” talebi, evde bir aile varsa anlamlıdır. Evde aile yoksa özellikle yaşlanmış “ıssız adam ve ıssız kadın”lar dört duvar arasında beton bir tabutta gibidir ve çaresizdir. Bu kişilerin ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır?

Düşünmeliyiz: 60 yaşında ve tek sosyalleşme aracı meslek derneği, meslek stk’sı olan boşanmış tek başına bir adama “evine dön” dediğinizde onunla tüm iletişimleri kesmektesiniz.

Apartman-konut modeliyle kentleşme kriz dönemlerinde evlerinde yalnız başına ölenlere yol açacaktır.

İnsan Hakları Aktivizmi:

Yıllardır dile getirdiğim ve “romantik”, “ütopist” sayılan Azgelişmişlik Üstünlüktür paradigmasını şu an insanlar kendileri istiyor. Hem de radikal biçimde talep ediyor.

Modernite ve bilim, muhatap olduğu bir virüse karşı ilaç üretemiyor ve bireysel hayatlar üzerinde totoliterlik imal ediyor. Aydınlar bizzat bu totaliterliği talep etmeye başladılar. Bu durum “insan hakları” teorisinin de iflası demektir.

İnsan hakları aktivistleri artık “devlete karşı birey hakları”nı savunmamakta, tam aksine “devlet sıkıyönetim ilan etsin ve sokağa çıkma yasağı uygulasın” demektedir. İnsan hakları aktivistleri açıkça kendi dayandıkları teoriye aykırı şekilde “DEVLET” demeye başlamıştır.

Kul Hakları kitabımla ve İnsan Hakları teorisini eleştiren onlarca yazımla, teoriyi eleştirmekte olduğum için, insan hakları aktivistlerinin düştükleri bu duruma gülümsüyorum ve Türk’ün 15.000 yıllık devlet teorisi için “çok yaşa” diyorum.

İşsizlik:

Türkiye’nin işsizlik sorunu aslında eğitim ve meslekî yapılanma sorunu idi. Diğer ifadeyle Türkiye kentleşme sürecini dayatan Batılı paradigma ile eğitim süreçlerini uzatmış, meslekî eğitimi zayıflatmış (veya işlevsizleştirmiş), kırsal kesimdeki nüfusunu da (“köylülüğü”) Büyükşehir yasalarıyla tasfiye ederek yok etmişti. Bu nedenle Türkiye’de üniversitelere doğru bir yoğunlaşma olmaktaydı.  Yukarıda da ifade ettik Türkiye’nin öğrenci stoku 26 milyona çıkmış, işsizlik oranları “öğrencilik” statüsüyle reel verilerden düşük görülmüş idi. Oysa fiilen ülkenin gerçek çalışan kesimi 20 milyon civarında ve bu nüfus da orta yaş ve üstü idi. Tarım ve hayvancılığın önü açıldığı takdirde, ülke nüfusu konut borçluluğundan kurtulabilecek, işsizler kırsal arazide geçim tutabilecektir. Ayrıca bu yöneliş, akrabalıkları yeniden canlandıracağından konut sayısı bakımından talep de düşecektir. İşsizlik tarım-hayvancılık esaslı kararlarla asgari düzeye indirilebilir.

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (I)

Hürriyet Gazetesi, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2015: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2015 yılı evlenme-boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 2015 yılında 602 bin 982 oldu. Kaba evlenme hızı ise binde 7,71 olarak gerçekleşirken, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 131 bin 830 oldu. Kaba boşanma hızı ise binde 1,69 olarak gerçekleşti.”

TÜİK Haber Bülteni, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2016: “Ülke genelinde evlenen çiftlerin sayısı 2015 yılında 602 bin 982 iken 2016’da yüzde 1.4 oranında azalarak 594 bin 493 oldu. 2015’te 131 bin 830 olan boşanan çiftlerin sayısı da 2016’da yüzde 4.3 azalışla 126 bin 164 olarak saptandı. Rapora göre, Türkiye genelinde ilk evlenme yaşı erkekte 27.1, kadında 24 olarak belirlendi.”

TRT Haber, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2017: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. 2016’da evlenen çiftlerin sayısı önceki yıla göre yüzde 4,2 azalarak, 569 bin 459’a geriledi. Evlenme hızı binde 7,09 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde, boşanma sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak,128 bin 411’e yükseldi. Boşanma hızı binde 1,6 oldu.”

Anadolu Ajansı, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2018: “Türkiye İstatistik Kurumu, 2018 yılına ilişkin evlenme ve boşanma istatistiklerini yayımladı. Türkiye’de 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”



Yıl


Evlilik


Boşanma

Doğum
Hızı


Doğan çocuk


Nüfus artışı
2015602.982131.830 2,15 1.333.32978.741.053
2016594.493126.164 2,11 1.309.77179.814.871
2017569.459128.411 2,07 1.295.78480.810.525
2018553.202142.448 1,99 1.248.84782.003.882

Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere Türkiye’de 2015’de evlenenlerin sayısı önceki yıllara göre artmakta iken 2016’dan itibaren evlilik sayısı azalma eğilimine girmiş, boşanmalar ise artmıştır. Nüfusun yaklaşık 78,5 milyon olduğu 2015’te doğan çocuk yaklaşık 1,35 milyon iken nüfusun 82 milyon olduğu 2018’de doğan çocuk sayısının yaklaşık 1,25 milyona düştüğü anlaşılmaktadır.

Gökçen Tuncer’in haber-yorumunda şu değerlendirme yapılmıştır:

“TÜİK’in nüfus verilerine bakıldığında ‘yaşlı’ sayılan 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfusa oranı 1990’da yüzde 4,3, 2000’de yüzde 5,7 iken 2018’de yüzde 8,8’e yükselmiş durumda. 15-64 yaş arası grup ise toplam nüfusun yüzde 67,8’ini oluşturuyor. Bu oran 2000 yılında yüzde 64,5’ti.”

Gökçen Tuncer’in de ifade ettiği üzere doğumu artırmak için Nisan 2015’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaşan “Aile Paketi”nin ilk kısmında Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 lira, ikinci çocuğu için 400 lira, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 lira doğum yardımı yapılması düzenlenmiştir. Ocak 2016’da yasalaşan “Aile Paketi”nin ikinci kısmında ise doğum sonrası çalışma saatleri düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre doğum yapan memurlar, analık izni sonrasında birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay, sonraki doğumlarda ise 6 ay boyunca yarım gün çalışabilecek; kadın işçiler de analık izni sonrasında birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün, günlük çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin kullanabilecekti. Ancak Tuncer’in de ifade ettiği gibi çocuk sayısı arttıkça maddi destekleri artıran, çalışan anneye izin kolaylığı sağlayan hükümet teşvikleri, 2015 ve sonrasında nüfusun hızla düşmesine engel olamadı.

Türkiye’nin sosyal-iktisadî hayatının “kadının hem çalışması hem doğum yapması” esasına dayalı bir “kadın felsefesi” ile belirlenmesiyle verimli (rantabl-prodüktif) neticelerin alınamayacağı ifade edilmelidir. Kural olarak devletin kadın istihdamının artırılmasıyla çok çocuklu anne kimliğini bağdaştıramayacağını öngörmesi gerekir. Zira zaten mevcut resmi tatil uygulaması nedeniyle yılın yaklaşık 1/3’ü çalışanlara tatil olarak verilmektedir. Örneğin 2019 yılında hafta sonları ve bayram tatilleri ile toplamda 121 gün tatil yapılmıştır. Hal böyleyken özel sektörde “çalışan kadın” ile “çok çocuklu anne” kimliğinin tercih edilmesi imkânı istisnai sayılmalıdır. Nüfusun kendini yenilemesi için “doğuran kadın”a ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda çalışan kadının doğurmasını teşvik edip eve çekmektense, ev kadınının doğurmasını sağlayarak ona topluma kazandırdığı nüfus sayısınca “doğum ve bakım tazminatı” verilmesi daha pratik ve verimli addedilmelidir. Zira, ev kadınının doğurduğu çocuğa bakması, devleti personel, bina, özlük hakları gibi pek çok külfetten de kurtarmaktadır. Ayrıca Türkiye, kendi kurucu nüfusunun doğum hızındaki düşme nedeniyle “göçmen-sığınmacı” nüfusa da muhtaç kalmaktadır. Nitekim yukarıdaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye’nin kurucu nüfusu artık kısırlaşma denilebilecek değişime (tağyir) uğramış görünmektedir.

Türkiye kurucu nüfusunu kaybediyor:

Yukarıda aktardığım verilere göre Türkiye’nin resmi nüfus kayıtlarına Suriyeli sığınmacıların katıldığı ve ülkenin kadim nüfusunda büyük bir erozyon olduğu söylenebilecektir. Ülkemiz kadın, kentleşme, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku politikaları ile hızla Ortadoğululaşma etkisi altına girmiş, kültürel yapısı değişmiştir. Türkiye, “kurucu nüfus” dediğimiz “kafirlere (emperyalistlere) karşı Milli Mücadele veren nüfus”unu, diğer ifadeyle Batılı sömürgecilere karşı İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmektedir. Ortadoğululaşan bir Türkiye nüfusunda ise mücadele ruhunun “Müslümanlar arası” bir karakter kazanacağı açıktır. Ortadoğu Osmanlı’dan ayrılarak kurulan devlet sistemleriyle mezhebî ve kabilevî ayrılıklara dayanarak bitmez-tükenmez “kardeş savaşları”na yakalanmış durumdadır. Şimdi bu kavgaların Türkiye’ye taşınması tehlikesi bulunmaktadır.

Türkiye’nin İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmesinin temelinde “aile” tasavvurunu yitirmesine dair ekonomik, meslekî-sosyal, zihnî, hukukî, mekânsal tedbirler bulunmaktadır. Bu beş başlıkta belirtilen tedbirler

a) Yapısal (ekonomik, meslekî-sosyal, mekânsal),

b) Kültürel-ideolojik (hukukî, zihnî) olarak nüfusu yoğurmakta ve mahiyetini bozmaktadır.

Yapısal olarak:

1) Kentleşme süreci,

2) Eğitim:

a) ahilik modelinin (usta-çırak ilişkilerinin) kaybedilmesi,

b) meslek ediniminde zorunlu eğitim modeline geçilmesi ve üniversite diplomasının adeta mecburi kılınması Türk ailesini hızla çözmektedir.

Kültürel ve ideolojik olarak: üst yapı olan hukuk-mevzuat sistemi ve insan hakları (eşitlik-özgürlük) ideolojileri, medya söylemleri, sivil toplum çalışmalarıyla hayata geçirilen “dayanışma” tasavvurları da manevî-kültürel anlamda “aile olma” bilincinin kaybedilmesinde oldukça etkili zihin yönlendiriciler olarak hareket etmektedir. Özellikle muhafazakâr kesimde “öğrenci yetiştirme”ye ayrılan fonlar ve imkânlar gençleri “aile hayatı”ndan koparmakta, “aile bilinci”ne yabancılaştırmaktadır. Görünüşte “hayır” sayılması gereken öğrenci yetiştirme faaliyetleri yani STK çalışmaları, müzmin bekârlık üretmenin yanı sıra, Türkiye’nin kurucu nüfusunun emeğini tüketerek ekonomik anlamda verimsiz-âtıl kalan bir kütleyi imal etmektedir. Ülkeyi zorunlu eğitime yönlendiren uluslararası anlaşmalar ve iç hukuk düzenlemeleri gençliğin üniversiteye yönelişini kaçınılmaz kılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) 07.09.2019’da açıklanan verilere göre, Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Yine Yükseköğretim Kurulunca açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde, 7 milyon 740 bin 502 öğrenci eğitim alıyor. 2018-2019 eğitim öğretim yılında görev yapan öğretmen sayısı ise 1 milyon 77 bin 307 olarak bildirilmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye’de eğitime bağlanmış nüfus yaklaşık 27 milyon kadardır. Eğitime bağlanmış nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3 olması ve mezun öğrencilerin % 30 oranında işsiz olup, çalışan mezunların da büyük kısmının eğitimleri dışındaki mesleklerde çalışması büyük bir insan kaynağı israfı ile muhatap olduğumuzu göstermektedir.

Genç kesim meslek edinmek için 12 yıllık zorunlu eğitimden sonraki dönemde çalışma hayatına katılamamakta, üniversite mezunu olarak yoluna devam etmek istemektedir. Milli Eğitim Bakanı dahi bu eğitimin uzun olduğunu röportajlarında belirtmektedir:

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sunduğu Başkent Kulisi’nde programında konuştu. Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi: Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye’de var, 12 yıllık eğitim süresi. Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar.”

Ancak Milli Eğitim Bakanı tespiti istikametinde yani 12 yıllık eğitimin düşürülmesi yönünde bir “çözüm programı” açıklamamıştır: “Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.”

Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitim müddetini kısaltmaya değil, zorunlu müfredatları eksiltmeye yönelik bir programla Türkiye’nin “geçim ve aile” dengesini sağlayacak yol açmamış olmaktadır.

Oysa Türkiye’nin kurucu nüfusunun değerlerine ruh üfleyecek yapısal düzenlemeler öncelikle “iş, aş, eş” deyişinin tahakkukunda saklıdır.

(Devam edecek)

Kaynaklar: