Skip to content

Posts tagged ‘Eşitlik’

AİLEYİ ETKİLEYEN TEMEL SÖZLEŞMELER: AİHS ve CEDAW

Aile’yi çözen küresel sözleşmenin İstanbul Sözleşmesi olduğu ve ona bağlı 6284 sayılı yasanın da Türk toplumunda derin yaralar açtığı ifade edilmektedir. Aşağıda bu tez yanlışlanacaktır.

Öncelikle Türkiye’nin Avrupa ile hukuk normları ilişkileri bakımından “aile” kavramı çevresinde uyum süreci üç başlıkta ele alınmalıdır:

  1. Ailenin EŞİTLİK ve AYRIMCILIK YASAĞI ilkesi gereği tanımlanması (AİHS-1954),
  2. Ailenin EŞİTLİK ve KADINA AYRIMCILIK YASAĞI ilkesi gereği tanımlanması (CEDAW-1985),
  3. Ailenin KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİ ve KADINA ŞİDDETİN CEZALANDIRILMASI bakımından tanımlanması (İstanbul Sözleşmesi-2012).

Görüleceği üzere yukarıdaki tasnif, “aile”nin, Türkiye’nin küresel anlamda üç sözleşmeye taraf olmasından kaynaklanan esaslarla yeniden tanımlandığı görüşünden hareket etmektedir. Kanaatimizce Türk Medeni Kanunu’nun bir “aile” tanımı olmaması da zikri geçen sözleşmelerin aileyi belirlemesine yol açmaktadır.

Türkiye’de dindar-muhafazakâr kesimler AİHS ve CEDAW’ın getirdiği zihniyet dönüşümünün ve bu dönüşüme mutabık yasal düzenlemelerin getirdiği tahribatı görmemektedir. Bu çevreler İstanbul Sözleşmesi’ne odaklanmakta, Avrupa-Batı’nın “kocayı/eril partneri dört şiddet tipi üzerinden cezalandırarak uysallaştırma” mantığına dayayarak hazırladığı bu metnin Türk mevzuatını da “eşcinselleştirme siyaseti”nin aracı kıldığı şeklinde okumaktadır.

Muhafazakâr kesimlerde İstanbul Sözleşmesi’nin Türk aile yapısı bakımından sakıncalarına ilişkin yorumlar doğru olmakla birlikte bu sözleşmedeki hükümlerin büyük kısmı AİHS (1954) ve CEDAW (1985) kapsamında daha önce Türkiye’nin gündemine getirilmişti.

Gerçekte Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan maddeler (8, 12, 14) Batı toplumunda lgbt-i bireylerin varlığı olgusundan hareketle “aile” kavramını çok önceden tanımlamaktadır. Bu konuda AİHM tarafından pek çok karar verilmiştir.

AİHS ve CEDAW, Türk mevzuat sistemini imzalandığı günden itibaren değiştirmiştir. Bu noktada üç sözleşmenin hangi kavramı Türkiye’ye taşıdığı dindar-muhafazakâr kesimlerce hâlâ tartışılmamaktadır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ BAKIMINDAN:

AİHS’nin Türkiye’ye taşıdığı kavram EŞİTLİK ve AYRIMCILIK YASAĞI’dır. Bu kavram CİNSİYETSİZLİĞİ ifade etmektedir. AİHS’inin getirdiği bu iki kavram (Eşitlik, Ayrımcılık Yasağı) TC. Anayasası’nda düzenlenmiştir:

AY Madde 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.

AY Madde 41: Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Görüleceği üzere dindar-muhafazakâr aydınların İstanbul Sözleşmesi’nin 4/4. maddesinde “kadınlar lehine alınacak her türlü tedbirin ayrımcılık sayılmayacağı hükmünün düzenlendiği, bu hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu” şeklindeki eleştirileri doğru değildir. TC. AY’sının 10. maddesi “kadına pozitif ayrımcılığın ayrımcılık olmadığını” düzenlemekte, AY’nın 41. Maddesi kadın-erkek arasında eşitliği koruyucu bir “evlilik düzeni” getirerek kadına pozitif ayrımcılık yapmaktadır.

Aile Kavramının Tanımlanmaması ve Bu Tanımın Batı Tarafından Yapılması:

Diğer taraftan TC. Anayasası “aile” kavramını tanımlamamaktadır. Tanımlanmamış “aile” kavramını kullanan Anayasa, bir maddesinde özel hayatın ve ailenin korunmasından bahsetmektedir:

AY madde 20: Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

AY’nın 20. Maddesi AİHS’nin 8/1 maddesinin aynısıdır:

AİHS madde 8/1: Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

AİHS kapsamında kurulan AİHM’lerinin kararlarında “aile” kadınerkeğin resmi makamlar önünde evlilik tesis ederek kurduğu bir müessese değildir. AİHM eşcinsel evliliğe izin veren düzenlemeleri AİHS’e aykırı bulmamaktadır.

AİHS’nin 12. Maddesinde “evlenme hakkı” şöyle düzenlenmiştir:

AİHS madde 12: Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın, bu hakkın kullanımını düzenleyen ulusal yasalara uygun olarak evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir.

Diğer taraftan 4721 sayılı TMK’nın 40. Maddesindeki “…ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu…” ibaresi, 20/3/2018 tarihli ve 30366 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin 29/11/2017 tarihli ve 2017/130E, 2017/165K sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

AYM, 29/11/2017 tarihli ve 2017/130E, 2017/165K sayılı Kararı ile cinsiyet değişikliği konusunda TMK’nın getirdiği “üreme yeteneğinden sürekli yoksun bulunmak şartı”nı iptal ederek transseksüel bireylere kolaylık getirmiştir. Bu ameliyat trans bireyin biyolojik cinsiyetini iptal etmemekte ve kendisiyle aynı biyolojik cinsiyete sahip ve fakat ameliyat geçirmemiş bir kişiyle resmi nikah yapabilmesine imkân sağlamaktadır.

Diğer taraftan Ailelerin tekrar birleşmesi hakkına dair 22 Eylül 2003 tarihli ve 2003/86/EC sayılı Avrupa Konseyi Yönergesi AİLE hakkında bir tanım getirmiştir. Yönerge’nin 2. maddesi “aile” kavramı içinde “partner”i de dahil etmektedir. Bu durumda “partner” kavramının İstanbul Sözleşmesi’nden kaynaklandığı iddiası doğru değildir.

Yine 7 Aralık 2000 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 9.maddesinin “Yorum” kısmında “kayıtlı partner” kavramı kullanılmıştır.

Görüleceği üzere AİHS ve onun norm üretici içtihat/yargı organı olan AİHM, İstanbul Sözleşmesi’nden çok önce “Aile” konusunda Türkiye’de dindar-muhafazakârların dikkati dışında kalacak şekilde “partner”, “aynı evde yaşayanların istikrarlı birlikteliklerinin aile sayılacağı”, “cinsiyetsizleştirme” gibi kavramsallaştırmaları hukukî anlamda statüye bağlamaktadır.

AİHS’in 14. maddesi cinsel ayrımcılığı da reddetmektedir. AİHM’si Türkiye’de muhafazakârdindar kesimlerinin zanlarının aksine “cinsel yönelim” kavramına İstanbul Sözleşmesi’nden (2012) önceki tarihlerde AİHS’nin 14. Maddesine atıf yaparak AİHM kararlarında yer vermiştir. Bu kapsamda dindar-muhafazakârların İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya odaklanmaları doğru bir istikamet vermeyecektir.

CEDAW’IN TÜRK MEDENİ HUKUKUNA ETKİLERİ BAKIMINDAN:

CEDAW Sözleşmesi’nin temel kavramı EŞİTLİK ve KADINA KARŞI AYRIMCILIĞIN REDDİ’dir. Bu sözleşme AİHS’deki eşitlik kavramına “kadına karşı ayrımcılık” kavramını ekleyerek daha şümullü bir düzenleme getirmektedir. Hem AİHS’nin ve hem de CEDAW’ın Türk mevzuatlarını paralel bir sıkıştırma ile etkilediği söylenebilecektir. Bu süreç 1988-1990 yılları arasında görülen ilk yasal düzenlemelerle başlatılmıştır. Söz konusu dönemde üç temel değişiklik dikkat çekicidir: a) Süresiz Nafaka: Boşanma halinde kabahatsiz olmak kaydıyla taraflardan biri büyük bir yoksulluğa düşerse karşı tarafın 1 (bir) yıl nafaka vermesine ilişkin düzenleme, Medeni Kanunda değiştirilmiş ve 4/5/1988  tarihinde “süresiz yoksulluk nafakası talep edebilir” şeklinde düzenlenmiştir; b) Karının bir meslek edinmek için kocasının rızasının aranması: Kocanın rızasını düzenleyen 159. madde, Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile iptal edilmiştir.

CEDAW ve 1990 SONRASI DÖNEM:

CEDAW’ın Türk hukuk sisteminde ve sosyolojik yapısında asıl etkisi 1990 sonrası süreçte görülmüştür. Sözleşme’nin açık ismi “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme”dir.

Başlangıç kısmında Sözleşme’ye taraf devletlerin “Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel insan haklarına, insanlık onuru ve insanın değeri ile erkeklerin ve kadınların haklar bakımından eşitliğine olan inancını yeniden teyit ettiği” ifade edilmiştir. Sözleşmedeki bu ifadeler CEDAW’ın EŞİTLİK ilkesinden hareket ettiğini göstermektedir. Sözleşme sadece EŞİTLİK ilkesine dayanmamaktadır. “Başlangıç” bölümünde ikinci olarak AYRIMCILIK YASAĞI ilkesine de vurgu yapılmaktadır. Ancak bu sözleşme, AİHS’den farklı olarak “ayrımcılığı” genel olarak ele almamış, “KADINA KARŞI AYRIMCILIK” esasından hareket etmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nde yer aldığı ifade edilen “gelenek karşıtlığı”nın aslında CEDAW’dan yayıldığı ifade edilebilecektir. Zira, CEDAW Sözleşmesi’nin Başlangıç kısmında “Erkekler ile kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için erkekler ile birlikte kadınların da toplum ve aile içindeki geleneksel rollerinin değişmesine ihtiyaç bulunduğundan” bahsedilmiştir.

CEDAW-Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Tanımı (m: 1):

CEDAW’ın AİHS’ne göre önemi, “ayrımcılık” kavramının tanımıdır. Sözleşmenin 1. Maddesinde ayrımcılık “kadınlara karşı ayrımcılık” olarak “insan” kavramından daraltılarak özel bir cins için ele alınmıştır. Sözleşmenin 1. maddesi kadınların hem salt kadın olarak (biyolojik cinsiyet-sex) hem de toplum içindeki rolleri nedeniyle (toplumsal cinsiyet-gender) uğradıkları/uğrayacakları dışlama veya kısıtlamaları “ayrımcılık” olarak tanımlamıştır.

CEDAW-Hukukî Alanda Tedbirler Alma Yükümlülüğü (m: 2):

CEDAW Sözleşmesi madde 2’de “Taraf Devletler kadınlara karşı ayrımcılığın her biçimini yasaklayıp, her türlü vasıtayla ve hiç vakit kaybetmeden kadınlara karşı ayrımcılığı tasfiye etme politikası izlemeyi kabul ederler” hükmünü getirir. Bu konuda ülkelerin alması gerekli huki tedbirleri sıralar: a) Anayasa ve kanunlarda erkek-kadın eşitliği prensibine göre düzenleme yapılmalıdır; b) Kadınlara ayrımcılığı yasaklayan mevzuatlar yürürlük kazanmalıdır; c) Kadın-erkek eşitliğini koruyacak hukukî mekanizmaları kurmalı, yargı yerleri ve kamu kurumları tesis etmelidir; d) Kadınlara karşı ayrımcılıktan kaçınmak için kamu kurum ve kuruluşlarının bu yükümlülüğe göre davranmasını sağlamak; e) Herhangi bir kişi veya kurumun ya da kuruluşun kadına karşı ayrımcılık yapmasını önleyici tedbirler almak; f) Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan yasa, gelenek ve düzenlemeleri ortadan kaldırmak için tedbir almak.

CEDAW’ın 2. maddesi Türkiye’de 1982 AY’sının ve 2000’lerden sonra değiştirilen kanunların gerekçesi niteliğindedir. CEDAW’ın 2. Maddesinin mevzuatlara etkisi, İstanbul Sözleşmesi’nin 6284 sayılı yasayla yaptığı etkiden çok çok büyüktür.

Diğer Bazı Örnekler:

Ev içi tecavüz suçu düzenlendi:

5237 sayılı TCK madde 102/2’de cinsel saldırı suçunun eşe karşı işlenmesi durumunda failin 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezasına çarptırılması hükmü düzenlendi.

“Kötü muamele” suç olarak düzenlenmiştir:

5237 sayılı TCK madde 232’de aile içi şiddet de dahil olmak üzere “aynı konutta yaşayanların birbirine kötü muamele etmesi” suç olarak düzenlenmiştir.

Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suç olarak düzenlenmiştir:

5237 sayılı TCK madde 233’de “Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikâyet üzerine, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmüne yer verilmiştir.

CEDAW-4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun:

AY’nın 41. maddesi gereğince devletin aileyi koruma yükümlülüğüne dayandırılan 4320 sayılı yasa, gerçekte CEDAW’a dayanmaktadır. Yasada “Kusurlu eşin müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer eşe ve varsa çocuklara tahsisi ile diğer eş ve çocukların oturmakta olduğu eve veya iş yerlerine 6 ay süreye kadar yaklaşmaması”, “koruma kararına aykırı davranan eşe üç aydan altı aya kadar hapis cezası hükmolunması” gibi tedbirler yer almaktadır.

Bu yasanın yönetmeliğinin (1.03.2008 tarihli 26803 sayılı Resmi Gazete) 6/1. maddesinde tedbir talep edenin iddiasını belgelemesi gerekmediği hususu düzenlenmiştir.

Görüldüğü üzere CEDAW’dan kaynaklanan ve TCK içinde düzenlenen hükümler İstanbul Sözleşmesi’ne ve ona dayanarak yürürlüğe giren 6284 sayılı yasaya göre daha etkilidir.

CEDAW-Önyargıların ve geleneklerin tasfiye edilmesi (m: 5):

CEDAW Sözleşmesi geleneklerin tasfiyesini de düzenlemektedir.

CEDAW-Eğitim hakkı (m: 10):

CEDAW Sözleşmesi 10. Maddede “Erkeklerin ve kadınların kalıplaşmış rolleriyle ilgili kavramların eğitimin her düzeyinden ve biçiminden tasfiye edilmesi için karma eğitim ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olacak diğer eğitim türleri teşvik edilir ve özellikle okul kitapları ve ders programların gözden geçirilir ve bu öğretim metoduna göre uyarlanır.” Hükmüyle TCE (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) getirmektedir.

CEDAW-Çalışma hakkı (m: 11):

Bu madde kadınların işe girmede, ücrette ayrımcılığa uğramasını engellemeyi devlete yükümlülük getirdiği gibi pozitif ayrımcılık yapmasını da düzenler.  

NETİCE:

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa Türk ailesini çözen mevzuatlar değildir. Bu sözleşme Avrupa Konseyi’nin getirdiği bir sözleşme olarak Birleşmiş Milletler’in yürürlük kazandırdığı sözleşmeleri izlemektedir. Türkiye uluslararası norm düzeni tesis eden iki küresel kuruluşun da üyesidir. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Türkiye Birleşmiş Milletler tarafından imzaya açılan CEDAW’ı 1985 yılında iç hukuk açısından bağlayıcı kılmıştır. Gerek AİHS ve gerekse CEDAW Türkiye’nin Anayasa ve mevzuatlarını derinden etkilemiştir. Avrupa Konseyi, İstanbul Sözleşmesi ile uluslararası bir ceza mahkemesi kurmak istemektedir. Ancak bu amacın gerçekleştirilebilmesi için “kadın” figürlerin erkekleri devlete şikâyet etmesini sağlaması gerekmektedir. Bu şikâyetlerin yasal zemininin 6284 sayılı yasanın getirdiği “şiddet uygulayanı evden uzaklaştırma tedbiri” ve “tedbir kararına uymayanlara hapis cezası” hükümleri gibi görünmesi aldatıcıdır. İstanbul Sözleşmesi üç aşamalı bir aile tanımının son tanımsal alanında durmakta ve önceki tanımlarla ülkemizde gerçekleşen mevzuata yaslanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi iptal edilse dahi TMK, İİK ve TCK’da yer alan hükümler Türk ailesinin yapısını çözmek bakımdan etkilidir. 6284 sayılı yasanın iptali halinde TCK’da daha sert hükümler devreye gireceği gibi CEDAW’a dayanan 4320 sayılı yasa da tekrar yürürlük kazanacaktır. Bu kapsamda dindar-muhafazakâr kesimlerin İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasaya dönük “iptal” çalışmaları sonuç vermeyecektir.

“Tarihi Geriye Çeviremeyiz, Eşitlikten Başka Seçenek Yok”

Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak, Yusuf Kaplan’ın “aile çöküyor” uyarısının muhatabı olan Kadem (Kadın ve Demokrasi Derneği) ekibiyle görüşmesine atıf yapan bir yazı kaleme aldı. Yazıda Yusuf Kaplan’ın “kadınlara tanınan yasal pozitif ayrımcılıkların aileyi yani toplumun temel taşını fesada uğratacağından endişe etmesinin” haklı yönleri bulunduğu ifade edildi. Özlem Albayrak, “kadına pozitif ayrımcılık yapılacak diye erkeğin belinin bükülmesine sebebiyet veren uygulamalara taraftar olmadığını, hele kadının kusurlu olduğu örneklerde, kadına ömür boyu nafaka ödenmesine hükmedilmesini anlayamadığını” belirtiyor.

Albayrak’ın kaleme aldığı bu yazı, tartışmanın bitmediğini de göstermektedir. Yusuf Kaplan’ın gündeme getirdiği hususlarla Özlem Albayrak’ın işaret ettiği konular birbirinden farklı mecralarda akmaktadır.

Özlem Albayrak’a göre kadının haklarının teslimiyle ailenin yıkılacağını zannetmek yanlış. Bunu aşağıdaki dört argümanla ileri sürüyor: 1) Kadın haklarını teslim etmek ailenin yıkılışına sebebiyet vermez. Çünkü aile sadece tek bir modelden oluşmuyor. Kadınların eşitlik talebiyle sarsılan bir aile modeli var evet; ama bu da literatürde “ataerkil aile” diye adlandırılan model, yani anne baba ve çocuklardan oluşan, babanın çalışıp evin geçimini üstlendiği, annenin de evde oturup çocuklarını büyüttüğü “ataerkil aile.” İşte bu model çatırdadı. Üstelik bu sadece Türkiye’de değil, ABD’sinden Avrupa’sına, İran’ından Japonya’sına dek her yerde kadınların iş hayatında aktif rol aldığı Müslüman ülkeler dahil tüm dünyada böyle oldu; 2) Pederşahî ailenin yıkılması şimdi değil, kadınların çalışma hayatına katıldığı zamandan bu yana, yani sanayileşme döneminden sonra, 200 yıldan uzun bir süreçte gerçekleşti. Yani? Ahlanıp vahlanmak için çok geç; 3) Diğer yandan sadece ataerkil aile sarsılmış da değildir. Tüm alanlarda ataerkil düzenin bizzat kendisi krize girmiştir. Krizin nedeni de kadın değil, toplumsal, ekonomik, teknolojik nedenler başta olmak üzere onlarca sebeptir. Geleneksel ya da ataerkil diye adlandırılan aile modelinin çatırdamasına yol açan yeni sosyolojik durum, aile modellerinin çeşitlenmesinden kaynaklanmaktadır: a) Tek ebeveynli aileler çoğalmıştır; b) Cinsellik aile dışına çıkmış, üreme gerekçesiyle değil sadece haz amacıyla hedeflenen bir olgu haline gelmiştir. Bunun adına tüketimci yani eğlenceye/liberter dönük cinsellik denmektedir; c) Cinsel özgürlük diye çıkılan yolda, insanlık esnek cinsiyetlerle tanıştı, heteroseksüellik hala ana akım olarak kalmakla birlikte, meşru kabul edilen tek seçenek değildir. Bugün pek çok ülkede LGBT sadece meşru sayılmıyor, seçmenin gönlünü hoş tutmak adına destekleniyor; 4) Kent hayatında düzgün hayat standartlarına ulaşabilmek için kadınların gelirine gereksinim duymayan erkek kalmamıştır. Çünkü kentler de buna göre yapılandırılmıştır. Kentlerin bu yapılanması, tek kişinin çalışmasıyla bir aile idare edilmesine müsaade etmemektedir.

Özlem Albayrak kadına pozitif ayrımcı “eşitlik” getiren mevzuatların haklılığını bu dört argümanla savunduktan sonra Batı uygarlığının tekno-tarihçi gelişimini onaylayarak der ki: “Geldiğimiz noktada o eski ataerkil aileye geri dönmenin içinde bulunduğumuz şartlar sürdükçe, mümkün olduğunu sanmıyorum. Tarihi geri çevirmeye çalışmak gibi bir beyhude bir uğraş olur bu. Bir zamanlar ebedi, doğal, hatta ilahi sayılan değerlerin artık kaba kuvvetle kabul ettirilmeye çalışılması bile ataerkil ailenin içinde bulunduğu kriz durumunu anlatmaya yeter, sanıyorum. Aileyi ayakta tutmak için ne yapılabilir sorusuna gelince: Cevap, eşitlik. Eşlerin ekonomide, ev sorumluluğunda, çocukların büyütülmesinde ve birbirlerine sağladıkları duygusal destekte eşit olması.”

Özlem Albayrak, İslâm ve Doğu toplumlarının Batı toplumlarına ait gelişme süreçlerini izlemesini bir “sosyal kader” olarak görüyor. Bu yaklaşıma göre kentleşme süreci, ataerkil yapıyı parçaladı. Kırsal yapının çözülmesi kentsel yoğunlaşmayı kaçınılmaz kıldı. Kentleşme, aile modellerini de çoğullaştırdı. Üreme amaçlı değil tüketim/haz amaçlı bir cinsellik ortaya çıktı ve bu homoseksüaliteden intersexe varan bir çeşitliliğe ulaştı. Albayrak’a göre, “Batı’da ortaya çıkan ve tüm diğer uygarlıklara (Hint, Japon, Çin, Asya, Afrika uygarlıklarına) sirayet eden bu tarihsel gelişmeye direnmek söz konusu değildir.”

Albayrak’ın bu teslimiyetçi kent-uygarlıkçılığı, Yusuf Kaplan tarafından kabul edilmiyor. Özlem Albayrak, aslında Yusuf Kaplan’ın ikaz ettiği ve konuştuğu yerden söylem üretmiyor. Çünkü Yusuf Kaplan’a göre “Bizim dünyaya vereceğimiz en önemli değer, kurum ailedir. Bu konuda Batı’dan alabileceğimiz hiçbir şey yok!”

Özlem Albayrak’ın “Batı’da artık heteroseksüellik ana akım değil” derken ve bu süreci kaçınılmaz karşılarken, Yusuf Kaplan diyor ki: “Cinselliğin putlaştırılması, son kertede, cinselliği de cinsiyeti de bitirdi. Cinsellik, hak arayışından çıkıp salt haz arayışına dönüşünce, cinsiyet dengesi bozuldu; er-kişi olarak adlandırdığım kişi zuhûr etti.”

Özlem Albayrak, Batı’da görülen homoseksüalitenin bir olgu olduğunu, “İslam’da heteroseksüel olmayan ilişki biçimleri açık biçimde ayetlerle yasaklandığı için, Müslüman ülkelerde çok fazla neşvü nema bulmadığını” ifade ediyor. Yusuf Kaplan tam da bu noktada Albayrak’a diyor ki, eğer İstanbul Sözleşmesi’ni iptal etmezseniz, Batı’nın tarihsel gelişimi İslâm toplumlarına da yayılacak ve bir determinizme yol açacak: 1) Kadın hareketinin, kadını sokağa sürmesi, erkeksileştirmesi, erkek gibi güç ve iktidar kavgasının eşiğine sürüklemesi, kadını sadece evinden uzaklaştırmakla kalmadı, kadınlığından da uzaklaştırdı; 2) Kadın hareketinin kadın haklarını, kadının bedeni ve cinsellik özgürlüğü üzerinden tanımlamaya ve aramaya kalkışması, kapitalist sistemin bütün mekanizmalarının kadının bedeni, teni ve cinselliği üzerinden kadının bedenini talan etmesine, paraya, güç aracına, haz nesnesine dönüştürmesine yol açtı. Yani kadının çalışması bir özgürlük değil, “eşitlik” adında bir kölelik getirmektedir; 3) Kadın hareketinin kadın haklarını, kadın bedeni ve cinselliği üzerinden yürütmeye kalkışması, sadece kadının değil erkeğin de bedenini yitirmesine, üçüncü bir cinsiyetin zuhûr etmesine ve insan türünün varlığını tehdit edecek bir çöküşün, dekadansın, yokoluşun temellerini döşemesine ve ayartıcı bir güzellik endüstrisinin zuhûr etmesine neden oldu. Güzelliğin beden üzerinden tanımlanması, ahlâk, davranış, kişilik güzelliklerinin anlamını ve hayattaki yerini yitirmesiyle sonuçlandı.

Özlem Albayrak “tarihi durduramazsınız” derken evrensel bir yasanın tüm yeryüzü insanlarını evrimleştirdiği, Batı tarihinin bu evrimde en üst hamleyi gerçekleştirerek “erken uygarlaşma” gösterdiği fikrine dayanıyor. Oysa Yusuf Kaplan, “Öyle değil. Tarih evrensel bir yasa değildir. Her milletin kendi kaderi vardır. Biz Batı’nın tarihini yaşamak zorunda değiliz” diyen Kemal Tahir’in, Baykan Sezer’in, Korkut Tuna’nın durduğu yerden konuşuyor.

200 yıl önce Batılılaşmacı aydınlar “Batı uygarlığının her şeyini alalım” derken İslâmcılar buna itiraz ediyordu. Osmanlı’nın Batılılaşmacı aydınlarının yerini 200 yıl sonra “eşitlik” taraftarı kadın hakları savunucuları dolduruyor.

Özlem Albayrak, aslında bu yazısında “ataerkil aile”den bile bahsetmiş olmuyor. Zira Albayrak, ataerkil diye adlandırılan aile modelinin temel vasfını “heteroseksüellik” olarak belirtmiş. Oysa İslâm fıkhında “heteroseksüel ilişki” “aile” anlamına gelmiyor. “Heteroseksüalite” zina edenleri de içeriyor. Dolayısıyla Albayrak’ın tartıştığı konuyla Yusuf Kaplan’ın nikâhlı birliktelikten hareketle bahsettiği toplumun temeli olan “aile” aynı değil. Yusuf Kaplan, açıkça Türk milletinin örneğin tımar sisteminde, ahilik sisteminde ortaya çıkan bin yıllık aile modeline atıf yapıyor. Oysa Albayrak, “ilahi sayılan değerlerin artık kaba kuvvetle kabul ettirilmeye çalışılması bile ataerkil ailenin içinde bulunduğu kriz durumunu anlatmaya yeter” şeklinde kurduğu bir cümleyle başka bir yeri işaret ediyor.

Türk milletinin Batı toplumlarının cinsellik tarihini aynısıyla yaşayacağını düşünmek hatalıdır. 200 yıl önce Batılılaşmacı aydınlar Batı uygarlığının her şeyini alalım derken İslâmcılar buna itiraz ediyordu. Osmanlı’nın Batılılaşmacı aydınlarının yerini 200 yıl sonra “eşitlik” taraftarı kadın hakları savunucuları dolduruyor.