Skip to content

Posts tagged ‘Fıkıh’

Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu

“Kendini bilen Rabbi’ni de bilir” şeklinde anlamlandırılan bu beyanın hadis olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde “Bütün tasavvuf ‘men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu’ düsturuyla nefsin meratibi ve makamatı ve ahvali üzerinde dolaşır (…) Ez cümle nefsi şu meratib üzere tasnif ederler: Nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mutmeinne, nefsi radiye, nefsi mardiye, nefsi mülheme, nefsi zekiye” der (Yazır, 1979: 5817).

Kuşeyrî, “nefs” kelimesini şöyle tanımlar: “Bir şeyin nefsi, lügatte o şeyin kendisi, varlığı manasına gelir. Sûfilere göre ise, nefis sözünden maksad, varlık veya konulmuş bir kalıb değildir. Onlar nefis sözü ile kulun çürük vasıfları, yerilen ahlâkı ve amellerini kast ederler. Kulun çürük vasıfları (kötü ve çirkin olan halleri) iki kısımdır. Bunlardan biri, günah işleme ve karşı gelme gibi kendi cehit ve gayreti ile husule gelendir. Diğeri ise aşağılık huylarıdır ki, bunlar aslında yerilmişlerdir” (Kuşeyrî, 1978: 167).

Kuşeyrî’ye göre kul uğraşır ve mücahede ederse nefsin ikinci hallerinden (kötü huylarından) uzaklaşabilir. Nefsinin birinci hallerinden ise Allah’ın yasaklarına (haramlar) ve tenzihine (arıtmalar, örnek oruç) uymakla kurtulmak mümkün olur. Nefiste kibir, hiddet, kıskançlık, kötülük, tahammülsüzlük gibi yerilen huylar vardır. Nefsin en zorlu hususiyeti ise kendisinden güzel bir şey çıkacağını kurması veya kendisinin bir değere bir şerefe lâyık olduğu zannına sahip olmasıdır. Bundan dolayı nefsin bu hali, “Allah’a şerik tutmak” sayılmıştır (Kuşeyrî, 1978: 168).

Kuşeyrî’ye göre kötü ve çirkin huyların yeri olan nefsin, kalıba (bedene) tevdi edilmiş bir lâtife olduğu da söylenmiştir. Nefis ile ruhun ikisi de lâtif olduğundan birbirinden ayırt edilmeleri mümkün değildir. Kuşeyrî, burun koklama, kulak duyma, göz görme, ağız da tad alma yeri oldukları halde koklayan, duyan, gören, tad alan insandır. Tıpkı bunun gibi insanın beğenilen vasıflarının yeri kalb ve ruh iken, yerilen vasıflarının yeri nefistir. Halbuki bunlar bütünden parçadır (Kuşeyrî, 1978: 168).

Gerek Kuşeyrî ve gerek ise Elmalılı Hamdi Yazır, nefsin kötü amellerinden (günahlar) ve vasıflarından (huylar: kibir, hiddet, kıskançlık, kötülük, tahammülsüzlük) kurtulmak için açlığa-susuzluğa katlanmak, ibadetle gafletten uyanmak, nefsin kuvvetini zayıflatacak (güçten düşmesini sağlayacak) amellerde bulunmak gibi “tedavi”ler önerir.

Buradan hareketle “men arefe nefsehu” ifadesi salt “bilmek” olmaktan çıkar. Haddi zatında, zikri geçen beyanda “bilen”den (ilm) değil “arif”ten bahis edilmiştir. Ma’ârif (Ar.), sözlükte “el-ma’rife kelimesinin çoğuludur. Arkadaş ve çehrenin görünen yeri, sufilerin vehbi bilgilerine verilen anlam” olarak tanımlanmıştır (Cebecioğlu, 2009: 404).

Ethem Cebecioğlu, “İlim” kelimesini izah ederken “mârifet” kelimesine de yer vermiştir:  

“Sûfîlere göre ilim, ikidir: Birincisi; kazanmakla elde edilen ilim. Buna kesbî ilim denir. Bu tahsil etmekle ve telkin ile elde edilir. İkincisi de vehbî ilimdir. Allah bunu kulunun kalbine atar. Buna mârifet denir. Kesbî ilim, akıl yolu ile bilmeyi hedef alan bir usûlün mahsulüdür. Bununla helâl, haram, iyiliği emir, kötülüğü nehy gibi hususlann arasını ayırmak esas alınır. Vehbî ilme, ledünnî ilim de denir. Bu ilim, Kur’da şu ayette dile getirilir: “Onlara biz öğretiriz” (Tevbe: 101)” (Cebecioğlu, 2009: 305).

Bu izah ile “men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” düsturu artık “bilmek” değil “arif olmak” anlamına gelir. Süleyman Uludağ’ın izahına göre “mârifet”, “kalbin Allah’la olan hayatı”, “kalp gözüyle ilâhî gerçekleri görmek”tir. Genellikle mârifet dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok susarak anlaşılan ve öğrenilen bir şeydir. Bundan dolayı Zünnûn el-Mısrî, tasavvuf yoluna girmek isteyenlere mârifet ehlinin yanında sükût etmelerini ve mârifet iddiasında bulunmamalarını tavsiye etmiştir. Önemli olan sadece dilin değil nefsin ve zihnin de susması, Hak’tan başkasıyla meşgul olmamasıdır. Sükût tefekkürü temin ettiği ölçüde mârifet tahsil etmenin aracıdır. Gnostikler, ilâhî sır ve hakikatlerin sülûk ve riyâzet neticesinde hâsıl olan ilhamla bilineceğini, bu yolla elde edilen bilgilerin naslarda verilen bilgilerden üstün olduğunu, hatta irfan sahibi âriflerden ibadet etme yükümlülüğünün düşeceğini savunan görüşlere karşı Hücvîrî, “ehl-i ilhâm” ve “ilhâmiyye” dediği bu tür akımların mensuplarını eleştirerek tasavvuftaki mârifet ve irfanın bu akımlarla ilgisi bulunmadığını, zira mârifetin hidayetten kaynaklanan şer‘î ve nebevî bir bilgi olduğunu belirtmiştir (Uludağ, 2003: 55-56).

Elmalılı’ya göre marifet “mutmain nefis” ile birlikte değerlendirilmelidir. Her kim mârifetullahı Allah’ın gayri bir şey için ihtiyar ederse o mutmain değildir. Onun nefsi itminan bulmamış ve marifetullaha erişmemiştir. Arif, nefsini yalnız rızaullahı talebe bağlayarak, tabiat-ı hayvaniyesinden, nefs-i emmare tekazasından, nefs-i levvame melâmetinden, mâsıvaya esaret kaydlarından kurtarıp, ilahi ahlâk ile ahlâklanarak Allah yolunda mal ve canıyla yetişebildiği hayrı yaparak hakiki hürriyeti kazanma kararındaki kişidir (Yazır, 1979: 5816).

Böyle bir karar, iman eden (itminan gösteren, mutmain olan) kişinin kendini bağlamasını gerektirir. Allah’a iman bir bağlanmadır (kayıt altına girmedir). Bağlanma gönülle olur ve gönülü O’ndan alıkoyacak şeylerden tahdit etmekle tahkim edilir: Hürriyet. İman etmenin kendisi bir fıkıhla yaşamayı gerektirir.

Modern insan, iman etmenin “çağdaş zamanın şartlarına göre yaşamak”tan bağımsız gerçekleşebileceği kanaatindedir. Modern insanın işlemleri vardır: [Boşadım, arkadaşlıktan çıkardım, sildim, cevap vermedim, hayatımdan çıkardım, unuttum onu, kâr ettim, hamle yaptım, geçtim, yendim, başardım].

İnanan ferdin inancı fıkhıyla gelir. Onun fıkhı muhatabının haklarını gözetir: [göz hakkını korudum; misafire ikram ettim; komşu hakkı vardı, gözettim; tuz-ekmek hakkı vardı, çağırdım-görüştük; bağışladım; muhtaç olduğum halde onu nefsime tercih ettim].

Sözü hitama erdireceğiz: “Men arefe nefsehu”, kendini bilmekten öte bir bilgidir; o, nefsin murakabeye alınması halidir. Yoksa insan kendi yapıp ettiklerini bilmektedir:

“Hayır, insan kendi nefsine basirdir; mazeretler bulup kendi yaptıklarını gizlemeye çalışsa bile böyledir” (75 Kıyâme 14-15).

  • Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi Yayınları, 2009
  • Kuşeyrî, Tasavvufun İlkeleri, Tercüman 1001 Temel Eser, c: 1, 1978
  • Uludağ Süleyman, Mârifet, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2003
  • Yazır Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, c: 8, 1979

Kadınların Mehir Hakkı- Birkaç Ayetle Mehir Ödemek

Şükrü Şirin’in makalesinde de ifade edildiği üzere (m-h-r) kökünden türeyen ‘el-mehru’ kelimesi lügatte; nikâh akdi ile erkeğin kadına ödediği şey olarak tarif edilmiştir. Mehir olarak verilen mal sadâk, nihle, atiyye, farîda, ücra, ukr, saduka, alâik gibi farklı isimler altında da ifade edilmiştir.

Fıkıh kitaplarında kullanılan bu kelimelerin pek çoğu bu manada Kur’an-ı Kerim’de geçmemektedir. Mehir kelimesi de Kur’an’da geçmemekle beraber konuyla alakalı hadislerde sıkça kullanılmaktadır (Şirin, 2015: 298).

Mecelle’de mehrin kavramlarına yer verilmiştir:

Mecelle madde 365: “Mehrler, iki tarafın birriza tayin ve tesmiye edib etmemeleri itibarile mehri müsemmâ ve mehri misil kısımlarına ayrılır. Tesmiye edilen mehrler de tamamen veya kısmen tacil veya tecil edilebileceği cihetle mehri muaccel ve mehri müeccel kısımlarına ayrılır.”

Mehir kadına nikâh öncesi veya nikâh anında verilirse mehri muaccel, takdimi bir vadeye bağlanmışsa mehri müeccel olarak isim alır. Nikâh akdi sırasında; taraflar arasında miktarı tesbit olunan mehire mehri müsemmâ, miktarı belirsiz kalmışsa mehri misil olarak adlandırılır. Kadın ve erkek evlenmeye karar verdiklerinde mehir miktarını belirlemelidir. Mehrin üst sınırı yoktur. Mehir belirlenmemişse mehri misil takdir edilir. “Nikâhta asıl olarak kabul edilen mehir miktarı, mihri misildir. Herhangi bir şeyin kıymeti, onun aslına ve benzerine bakılarak tespit edilir. Mehrin tesmiye edilerek belirlenmesi, eşler arasında kararlaştırılan ve aslın takdiri olan bir miktardır. Şayet ihtilaf nedeniyle tesmiyenin varlığı sabit olmamışsa, bu durumda asıl olan mehri misile dönülmesi gerekecektir” (Şirin, 2015: 306).

Mehir, başlık parası uygulamasıyla karıştırılmamalıdır. Kadının mehirle sahip olduğu mal veya parasal kıymet kendi tasarrufuna ait bir mülkiyet hakkı olup onu dilediği gibi harcayıp yedinde tutabilir. Mehir, evlenen kadının ailesine verildiği takdirde kadın evlenmenin satım akdine benzetildiği iddiasıyla kendisine mehrin teslim edilmediğini, evlilik hukukundan doğan alacağının ödenmediğini, mehrin kendisine ödenmesini ileri sürebilir. Kadın almış olduğu mehir karşılığında herhangi bir çeyiz hazırlamak mecburiyetinde değildir. Kur’an, mehrin bizzat evlenecek kadına verilmesini istemiş, kadının kendisini muhatap almıştır. Başlık parası uygulamasında para veya mal kadına verilmemekte, muhatap olarak kadının velisi kabul edilmektedir. Bu uygulama nedeniyle başlık parasının bir “satım bedeli” olduğu söylenebilecektir.

Hanefi mezhebine göre evlenilen kadına mehrin verilmemesi şart koşularak nikâh yapılması halinde nikâh sahih ise de mehir, dinî bir hak olduğu için bu şart geçersiz sayılır ve mehri misile hükmedilir.

Erkeğin kadına verdiği hediyeler mehirden sayılmaz. Ancak erkek kadına mehre mahsup edilmek üzere mal, ziynet, para verir, masraf yaparsa bu mehirden sayılır. Yüz görümlüğü zifaf (gerdek) öncesi, damadın, gelinin duvağını açarken, geline verdiği hediyedir. Mehir sayılmaması gerekir. Düğün gecesi takılan altın ve diğer maddi değerler için gelin ve damadın baştan anlaşmaları şarttır. Damada takılanların damadın ve geline takılanların geline ait olması adalet gereğidir. Çünkü örfe göre bu takılar gelin ve damadın ailesinin daha önce kendi hısım, akraba ve dostlarına taktıkları takıların (borcun) iadesidir. Düğünde geline/damada takılan bir altın nedeniyle ebeveyni takı sahibine aynı değerde maddi kıymeti borçlanmış sayılır. Nikâhın ilanı evlenecek kadın ve erkeğin akrabalarına ve özellikle anne-babasına, kardeşlerine duyurulması şeklinde yapılır. Kadının velisiyle hareket etmesi evlilik ahkâmından doğan haklarını savunmak açısından menfaatinedir.

Evli çiftlerin birlikte yaşayacakları evin donatıları (yatak odası takımı, beyaz eşya, salon eşyaları, mutfak gereçleri, vs) mehir sayılmamak gerekir. Eşyalar onu tedarik ederek evde ortak kullanıma tahsis eden tarafın mülkü sayılır.  Evlenecek çiftlerin nikâh öncesinde “mal ayrılığı sözleşmesi” yapmasının kadının mehir hakkıyla uyumlu bir uygulama olacağı açıktır.

Hukukumuzda 01 Ocak 2002’den itibaren yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanun’un 202. Maddesi gereğince yasal mal rejimi olarak Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi kabul edilmiştir:

TMK Madde 202: Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.

Diğer taraftan eşler mal rejimi sözleşmesi yaparak evlilik rejimini değiştirebilir. Kanaatimce kadınların mal ayrılığı rejimini seçmeleri, mehir haklarını hem kendi ailelerine hem de damat adayına kabul ettirmesi ilerde yaşanabilecek hak kayıplarını önlemek adına hayati değerdedir. TMK, mal ayrılığı rejimini kabul etmektedir:

TMK Madde 242: Mal ayrılığı rejiminde eşlerden her biri, yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını korur.

İslamcı kadının evlenirken mehir hakkını gündemine almadığı, erkekten beklediğini bulamamaktan doğan mağduriyetler yaşadığı söylenebilecektir. Kadın hakları talepleri mağduriyetlerden beslenmektedir. Cihan Aktaş’ın kitabına da yansıdığı üzere İslâmcı kadınlar İslâm’ın nikâhla kadına tanıdığı maddî hakları düşünmemişlerdir: “Evli olmak ne demektir, hiç düşünmeden evlenmişim meğer (…) İslâmî evlilik yapmak istemiştim ya gerisinin önemi yoktu. Mehrim beş altın, bir de Kur’an-ı Kerim oldu. Meğerse mehir olarak yüz altın, beş yüz altın isteyenler de varmış” (Aktaş, 1991: 64-65).  

İslamcı kadınların ailelerinden (velîlerinden) habersiz, mehirsiz evlenmeleri mağduriyetlere sebebiyet vermiştir: “Düğünümde gelinlik giymek istememiştim (…) Zaten gelinliğimle mürüvvetimi görmeye tutuşan bir annem de yoktu ki” (Aktaş, 1991: 49). Oysa Osmanlı asırlarında gayr-ı Müslim kadınlar dahi İslâmî nikâh kıyarak mehir taleplerini kayda geçirmişlerdir: “Ağustos 1676 tarihli 18 Numaralı İstanbul Şeriyye Sicili’ne ait bir kayıtta, Samadis kızı Gül ile Kirkor oğlu Kızıl adlı Ermeni kadınla erkeğin şer’i kaideler çerçevesinde altı bin akçe mehr-i müeccel karşılığı nikâhlandıkları kaydedilmiştir.” (Yakut, 2015).

Cihan Aktaş’ın evlenecek kadının “mehir” talepleri hakkında “erkekler lehine” görüş beyan ettiği söylenebilecektir. Cihan Aktaş, 1980 kuşağı kadınların mehirsiz evlenmelerinin getirdiği travmayı Üç İhtilal Çocuğu kitabında ele almış ve hikâyesinin kahramanını şöyle konuşturmuştu:

“Evli olmak ne demektir, hiç düşünmeden evlenmişim meğer (…) İslâmî evlilik yapmak istemiştim ya gerisinin önemi yoktu. Mehrim beş altın, bir de Kur’an-ı Kerim oldu. Meğerse mehir olarak yüz altın, beş yüz altın isteyenler de varmış” (Aktaş, 1991: 64-65).

Ancak Cihan Aktaş’ın bu kitabını yayınladıktan çok sonra ifade ettiği görüşleri, kadınların mehir hakkını merkeze alan bir teorik düzlemde düşünmediğini de gösterir.

Dünya Bülteni adlı sitede yayınladığı “Park, iftar ve nikâh” başlıklı yazının bir bölümünde “mehir” hakkında bir kanaat belirtir:

“Nikahın ardından mehir faslına geçildi. Günümüzün İslam toplumlarında çok aşırı rakamlara ulaştığını bildiğim ‘Mehir’, esasında zayıf kadınlara güvence sağlamaya dönük bir taleptir. Çiftleri evlilik sonrası edineceği mal ve mülkte ortak haklara sahip kılan düzenlemelerin ardından mehir, miktarı üzerine yeniden düşünülmesi gereken bir hak. Kızlarımızı mehir talebini abartmayacak nitelikleri haiz olacak şekilde yetiştirmeliyiz” (Aktaş, 08.06.2016).

Alıntıladığım bu kısa pasajda da görüleceği üzere Cihan Aktaş’ın evlenecek kadınların “mehir hakkı” konusunda talep edilecek meblağları kısıtlamayı gözeten bir görüşü savunduğu ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca alıntı pasajda ifade edilen başka bir “zihniyet” de kendini ele verir. Müellifin “mehir” kurumu hakkında temellendirdiği görüş bu kurumun “zayıf kadınlara dair bir güvence” olduğu hususudur.

Yazar bir de teklif getirmektedir: “Kızlar mehir taleplerini asgari tutacak niteliklere haiz olmalıdır.”

Yine alıntılanan bu pasajda Cihan Aktaş’ın kadın ve erkeğin evlilik sonrasında “edinilmiş mala katılma” hukukuna yakın olduğuna dair bir imada bulunduğu da görülür.

Cihan Aktaş’ın kadınların “mehir” hakkına dair bu “kısıtlayıcı” yaklaşımı tepeden aşağı bir toplum tasavvuruyla tabanı yani aileyi, evi, evliliği yeniden tanımlama ve evlilik kurumunda ‘eşiyle eşit bir birey olarak katılan kadın’ kimliği inşa etme amacına hasredilmelidir.

Nitekim Cihan Aktaş 1980 İslâmcılığını ‘feminist’ olarak da nitelendirmektedir. Cihan Aktaş, İslâmî fıkhın aile/beyt/menzil kavramlarından sapmaya uğramış ve “örf” olarak uygulanmaya başlamış bazı tutumları gerekçe göstererek ataerkillik eleştirisi yapmakta ve İslâmî fıkhı da bu eleştiriye dahil etmektedir:

“Kendine güvenli, yaşadığı toplumun farkında, bireyselliğinin altını çizebilen bir varoluş düzeyini mümkün kılabiliyor kadın için, kamu hayatına çıkışı. Fakat geleneksel konumdan bu büyük kopmanın getirdiği problemler de hiç az değil. (Sorumluluk duymak, sorunlara sahip olmayı getirir.) Annelerinin hayat tarzından büyük ölçüde kopmuş bir kadın kuşağı yoğun olarak son otuz yıl içinde okumaların, dinlemelerin, yorumların ve hayatın içinden yükselen soru ve taleplerin yardımıyla aileyi, evi, evliliği, yeniden tanımlama iddiasına sahip çıktılar.

Onlar için mutluluk kamusal alandaydı ya da başka bir açıdan kolektif hayatın ve cemaat ilişkilerinin bağlamında aranmalıydı. Toplumsal olanı bireysel olana öncelemelerine karşılık evlilik kurumuna eşiyle eşit bir birey olarak katılan kadınlar, eşlerini bekledikleri kadar paylaşımcı bulmadıkları, bu nedenle de aile üzerinden topluma yeteri kadar katılamadıkları için hayal kırıklığı yaşamışlardır (…)

Yeni kuşak genç kızlar bir taraftan babaları gibi aileye hâkim, nispeten otoriter özelliğiyle öne çıkan erkekler arıyor, ama diğer yandan, bu erkeğin hayatlarına getirmesi muhtemel kısıtlamaları kaldırmaya yanaşacak gibi görünmüyorlar (…)

Kanımca mesleklerinde kendini kanıtlamış olan genç kızların evlenecekleri erkekte, eski kuşaklar tarafından sorgulanan evin reisliğini üstlenebilecek niteliklere sahip olma özelliğini araması, aile ve evlilik konusunda kuşakların bir döngüsü olduğunu ortaya koyuyor. Bu aynı zamanda aile kurumunun kendini koruma refleksi olarak da görülebilir, zamanın kimi şartlarına uyarlanma yönünde, fakat aynı zamanda kendi bünyesel dayanıklılığını artırmaya dönük bir refleks. Diğer taraftan kamusal alana çıkan kadınların aile kurumuna verdikleri önem nedeniyle yaşadıkları bir zorluk var. Bu biraz da Kemalist eğitimin okul sıralarında ve bayram nutuklarıyla bellettiği borçluluk duygusuyla alakalı bir zorluk…

Mükemmel kadınlar olmak hem aile hayatında hem de kamusal alanda; üstelik bir tür bedensizlikle; bunu gerçekleştirmek gerekirdi… Tanımlanan beden modern, iffetli, Türk (özel hayat içinde Müslüman); kamusal alan için hazırlanan bu beden aynı zamanda kamusal alan çekimi/korkusuyla bir çatışmaya sahne oluyor (…)

1980 sonrası İslamcılığının taşıyıcısı, büyük ölçüde başörtülü öğrenciler olmuştur. Bu dönem İslamcılığının pek çok ayırıcı niteliklerinin yanında bir de ‘feminist’ bir karakteri olduğunu dile getiriyorum zaman zaman. Çünkü, yeniden konumlanma arayışının getirdiği bir sıçrama yaşanırken, muhafazakâr algılardan kopulmuş ve kamusal alanda veya özel alanda, İslam’ın kadınla erkeği eşit ölçüde kul ve yol arkadaşı olarak değerlendiren açıklamalarına geri dönülmüştür.

80’li yıllardan itibaren Türkiye’de toplumu ve kültürü etkilemiş güçlü bir dalga olan İslamcılığı diğer dinî hareketlerden ayıran bir özelliği ataerkillik eleştirisidir. Kur’an sık sık atalarının dinini sorgulamadan din edinen insanların ve toplumların yanılabilirliklerine vurguda bulunur.

İslamcılığın geleneksel din anlayışına getirdiği eleştirilerden biri, ataerkilliği değişmez bir özellik olarak kabul eden, böylece kadını ilâve cins olarak konumlandıran bakış açısıdır.

Bu bakış açısının tartışmaya açılması sayesinde İslamcı hareket içinde kadınlar, dinî açıdan konumlarını yeniden tespit için bir okuma öğrenme seferberliği başlatmış ve bu bağlamda sorular sormaya imkân tanıyan bir bakış açısı edinebilmişlerdir. Bir açıdan İslamcılık, kadınla erkeği aynı safta gören, davadan sorumlu olma konusunda kadını da erkekle aynı ölçüde bağlı sayan bir hareketti. Buna karşılık İslamcılığın içinde başlangıçlarda kadının sesinin erkekler tarafından duyulmasının doğru olup olmadığı bile konuşuluyordu. Bütün bunlar İslamcıların dinî külliyatı okuma ve öğrenilenleri deneme, eleme yoluyla hayata geçirme süreciyle ilgili zorlu, samimi, bazen sakarlıklar arz etse de temelde yürekli çabalarının tezahürleri olarak görünüyor bana.” (Aktaş, 2009).

Cihan Aktaş’ın Tevhid&Haber adlı internet sitesinde verdiği bir röportajda da İran’daki kadınların yüksek meblağlı mehir taleplerinin ortaya çıkardığı sorunları gündeme getirdiği görülmektedir:

“Mehir hem örfen hem de kanuni olarak geniş bir toplumsal kabule sahip.  Bu kabul tartışılmıyor değil, elbet istismara açık yönleriyle tartışılıyor. Mehir ödemeleri İran’da bu son dönemlerde bir mesele haline geldi. Devrimin başlarında evlenirken mehir olarak genç kızlar bir Kur’an, birkaç ayet-i kerime talep ederlermiş. Şimdilerde genç kızlar arasında yüzlerce hatta binlerce altın talep edenler oluyor. Bazı yazılarımda konu etmişimdir. Boşanma durumunda yüksek mehri ödeyemediği için hapislere düşen erkekler var.  Toplumsal bir yara haline gelmiş. Dini ritüellerin modern bir toplumda realize edilmesinden kaynaklanan sorunlar orada da görünüyor.” 

Aktaş, İslâmî bilinçteki kadınların mehir olarak “birkaç ayet-i kerime talep etmeleri” fikrine yakın durmakta ve dünyevileşmeyi ise “binlerce altın talep etmek” ile kodlamaktadır.

Türkiye’de kadın yazarların İslâm fıkhının “mehr-i misil” kavramını hiç mesele etmediğini ve geleneksel fıkhın modern insana hangi hakları tanıdığı hususuna eğilmediği söylenebilecektir.

Hz. Ömer’in kadınların mehir hakkını kısıtlayıcı içtihadına ulema sayılan sahabelerin itiraz etmemesine rağmen yaşlı ve cariye konumunda Kureyşli bir kadının itiraz ettiğini biliyoruz.

Hz. Ömer, mehri 400 dirhemle sınırlamak istemiş, mehirdeki fazlalığın beytu’l mal’a gelir yazılacağını hutbesinde beyan etmişti. Hz. Ömer`e göre, Hz. Peygamber (asv), eşleri için yüksek meblağlı mehir vermemiş ve kızlarını da böyle evlendirmemişti.

Ancak hutbeden sonra Hz. Ömer’in yolunu kesen Kureyşli kadın, halifeye “Allah Teala’nın, ‘Yüklerle mehir vermiş olsanız dahi, ondan hiçbir şeyi geri almayın’ (4 Nisa 20) ayetini duymadın mı?” diyerek itiraz etmiştir.

Hz. Ömer (ra) bu ikazdan sonra “Allahım mağfiret eyle; herkes Ömer’den daha fakih!” demekten kendini alamadı ve tekrar hutbe irad eyleyerek önceki içtihadından rücu ettiğini beyan etti.

Gerçekte Hz. Musa’nın evliliğiyle ilgili kıssada da onun karısına ödediği mehirin, günümüzdeki asgari ücrete yakın hesaplamalarla (2019 yılı 1. dönem asgari ücret: 2020 TL) bile (2020x12x10=) 242.400 TL (iki yüz kırk iki bin dört yüz Türk Lirası) düzeyinde olduğu ortaya çıkmaktadır.

Mehir kadının evlenmek nedeniyle Allah’tan aldığı bir bağıştır. Mehir miktarını tayin etmemiş kadının “mehr-i misil” hakkı vardır ki bu kesinlikle “birkaç ayet-i kerime ezberletmek” ile tahakkuk etmeyecektir.

Mehiri “zayıf kadınların hukuku” kapsamında görmek Türkiye’de dindar kuşakların “evlilik kurumunda eşitlik” düşüncesine yaklaşmalarına gerekçe olmuştur.