Skip to content

Posts tagged ‘Hanif Türk’

Hanif Türk Paradigması 4 (Kureyşli Olmak)

“Hanif Türk” paradigması bir tarih tasavvuru olarak “İslâm Öncesi Tarih” paradigmasına karşı cevap olarak yazılmıştır. “Tarih Hz. Âdem ile başlar, Hz. Nuh’tan gelen nübüvvet silsilesi Hz. Muhammed ile sona erer.” Veda Hutbesi’nin bize ilham ettiği “tarih tasavvuru” böyledir.

Veda Hutbesi’nde “Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder. Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir” buyurulmuştur.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber bu hutbeyi Arap kabilelerine irad etmiş ve “Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir” buyurarak Peygamberler Tarihi’nin perspektifini vermiştir. Başka bir ifadeyle Hz. Peygamber (asv) insanlık tarihini Hz. Âdem’den başlatıp Hz. Muhammed (asv) ile bitiren bir zaman tasavvurunu bize nakletmiştir. “Hanif Türk” de, Veda Hutbesi’nin temellendirdiği bu tarih felsefesinden hareket etmektedir. Böyle bir amaçtan hareket eden bu tefekkürün “Herkesi Türk yapalım” gibi bir mantığa sahip olmadığı bilinmelidir.

“Türk” dediğimizde sadece bir soya atıf yapmadığımızın anlaşılması gerekmektedir. Bizim nazarımızda “Türk”, nübüvvetle gelen “töre”ye tabi olan milletin adıdır. Türkler “töreli millet” olmak vasfıyla tarihe çıktılar ve Göktürk Yazıtları’nda da belirtildiği üzere “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, dağınık boy ve soyları toplayarak az milleti çok etmek” davasının neferi olarak devletlerini Allah’a adadılar. Bu haliyle Türk Milleti, “Gök Millet”tir. Tanrı’nın Halkı’dır.

Bütün uygarlıklar ve teolojiler kendi varlıklarını bir şecereye (ataya) dayandırarak izah etmektedir. Bu husus ed-Din olan İslâm için de vurgulanabilecektir. Nitekim Batı uygarlığı varoluşunu “ilkel-vahşi ata” tasavvuruna bağlamış, insanlığın mağaralarda yaşayan yarı-hayvan varlıkların töresiz/dinsiz/ailesiz olarak sürü halinde yaşamalarından türediğini iddia etmiştir. Uygarlığın bu yarı hayvan sürüsü içinden çıkan aklını kullanan, sosyal sözleşme yapabilen bir grup insanın başarısı olduğunu ileri sürebilmiştir. Böyle bir “uygarlık tarihi”nin Batı emperyalizminin Batı dışı toplumlara yönelmiş sömürgeciliği ve soykırımı meşrulaştırmayı amaçladığı söylenebilecektir.

Batılılar yaptıkları talanları şöyle savunmuşlardır: “Vahşi” bir insanlık kütlesi içinde bir zümre “aydınlanarak” “insan” haline gelmiş ve düzen tesis etmişse, kendisini (ve düzenini) tehdit eden kanun bilmeyen barbarlığa haddini bildirme hakkına sahiptir.” Bu teoriyi kabul edenlerin içinde Kant da vardır.

Anlaşılacağı üzere Batı’nın tarih perspektifini “vahşi, doğal durumda yaşayan yarı-hayvan sürüsü” tasavvuruna dayandırması, “insanlık aşamasına yükselen” toplumların Batı-dışı toplumlara yönelik işgal/talan/savaş/soykırımlarına meşruiyet sağlamak içindir. Batı, bu tarih tasarımı ile Batı-dışı toplumları yönetebilecek vasıfları kazandığını ileri sürmektedir. İşin aslı insanlar arasında düzen tesis edebilmek için bir yöneticinin veya yönetici bir zümrenin seçilmesi şarttır. Fakat bu seçim nasıl yapılacaktır?

“Hanif Türk” paradigmasını açıkladığım andan beridir “Allah katında üstünlük takvadadır” beyanı dile getirilmekte ve gündeme getirdiğim “Türk” tasavvurunun “ırkçılık güttüğü” suçlaması yapılmaktadır. Bu zevata şu soru sorulmalıdır: Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra henüz peygamberimizin naaşı defnedilmeden ashab arasında yapılan tartışma neyi ifade etmektedir?

Ensar içinde yer alan Evs ve Hazreç kabilelerinin liderleri Hz. Peygamber (asv) ve ashabına yurtlarını açtıkları, toprak verdikleri, açları doyurup yoksulları giydirdikleri için ümmeti yönetmeye en lâyık zümrenin kendileri olduğu iddiasıyla “Halife” seçmek istemiştir. Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) de bu seçimden haberdar olup Sakife-i Beni Saide toplantısına katıldıkları ve uzun tartışmalardan sonra “Araplar Kurey’e itaat eder” dedikleri bilinmektedir.

İmam-ı Âzam el-Fıkhu’l Ekber’de “Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi Ebu Bekir es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû’n-nûreyn, daha sonra Aliyyu’l Murtaza’dır. Allah onlardan razı olsun. Onlar doğruluk üzere olan, doğruluktan ayrılmayan, ibadet ehli kimselerdir. Hepsine de sevgi ve saygı duyarız” (Öz, 2010: 55) demektedir. İmam-ı Âzam’ın Hz. Peygamber’den sonra en faziletli insan olarak en başta Ebu Bekir es-Sıddîk’i işaret etmesi “İslâm hilafet teorisi”nin Veda Hutbesi’ne bağlanarak izahına imkân vermektedir. Böylece Hz. Peygamber’in “Allah katında takva sahipleri üstündür” beyanının siyasi alanı da belirleyebileceği ortaya çıkmaktadır. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in Ensar’ın önderlerinin halife seçme niyetlerine karşılık “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini delil göstererek itiraz etmeleri, İslâm siyaset teorisinin “demokratik” zihniyetlerle izah edilemeyeceğine delil sayılmalıdır. Gerçekten de “muttakiler üstündür” ifadesi aslında “demokratik” bir yönetim arayışını ilham etmemektedir.

M. Abdülmecit Karaaslan’ın makalesinde İmam Nevevî’nin (ö.676/1277), Sahih-i Müslim’in şerhinde, konuyla ilgili rivayetlerin sonunda şunları söylediği belirtilir: “Bu ve benzeri hadisler, hilâfetin Kureyş’e hâs bir durum olduğuna delildir. Onlardan başkalarını akdetmek câiz değildir. Sahabe ve ondan sonraki devirlerde bunun üzerinde icmâ edilmiştir. Kâdi İyâd (ö.544/1149); ‘Kureyşli olması şartı bütün âlimlerin görüşüdür. Sakife günü Ensar’a karşı Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), bu hadisi delil getirdiklerinde hiçbir kimse karşı çıkmamıştır” der” (Karaaslan, 2016: 66).

Karaaslan, “Ehl-i sünnet hukukçularının çoğunluğu halife olmak bakımından ehl-i beytten olmayı bir şart olarak öne sürmezken Kureyş olmasını bir şart olarak kabul etmişlerdir” der (Karaaslan, 2016: 65).

Hilafetin Kureyşli olması ile ilgili hadisin sahih olmadığına dair çalışmalardan biri Mehmed Said Hatiboğlu tarafından yapılmış ve “İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik” üst başlığı ile yayımlanmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam’ın mezhebi (Hanefîlik) Hz. Ebubekir’in hilafetini “Kureyşliliğe bağlaması” konusunda aksine bir görüş vermemiştir. İmam Maverdî’nin de el-Ahkâmu’s-Sultaniyye adlı eserinde Kureyşliliği “Hilafetin Şartları” içinde zikrettiği görülür:

“Halifeliğe ehil olanlarda aranılacak şartlar: g) Soy bakımından Kureyşli olmak. Zira bu hususta hadis-i şerif mevcuttur. Geçmişteki Müslümanlar bu konuda fikir birliğine varmışlardır. Hz. Ebu Bekir, Ensar’ın devlet başkanı olarak Sa’d b. Ubâde’ye biat etmesi üzerine Sakife günü Ensar’a Peygamber’in (asv) “Devlet Başkanı İmam Kureyş’tendir” hadis-i şerifini delil getirmiş, Ensar da ihtilafı bırakarak “Ebu Bekir’in rivayetini tasdik ettik ve teslim için bizden bir emir, sizden bir emir” fikrinden” vaz geçmiştir. Hz. Ebu Bekir’in “Bizler âmirleriz, sizlerse vezirlersiniz” sözünden memnun kaldılar. Peygamber de (asv): “Kureyş’i öne alınız, onu başkasına tercih edip, öne geçirmeyiniz” buyurmuştur. Bütün Müslümanlarca kabul edilen bu delile karşı bir şüphe mevcut değildir. Aksi bir rivayet, söz de yoktur” (Maverdi, 1976: 6-7).

Hz. Peygamber’in (asv) vefatından sonra “halife seçimi” meselesi, sosyo-politik bir durum ile veya Kureyş kabilesinin gücünün (asabiyetinin) Ensar’ın asabiyetinden (gücünden) yüksek olması ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak bu açıklama modeli de “fetihler vesilesiyle fevç fevç iman eden toplumların asabiyetlerinin güçleneceği dönemde niçin başka bir hilafet teorisi geliştirilmediği” sorusuna cevap veremeyecektir.

Şafiî-Eşari bir fıkıh âlimi olan Maverdî, 1058’de Bağdat’ta öldüğünde Abbasi hilafeti, devleti yönetmekteydi. Emevî Devleti’ni (661-750) mevalilere (Müslüman Türkler ve diğer Müslüman etniklere) dayanarak yıkan Abbasi Devleti’nin (750-1258) en azından dayandığı mevali asabiyet itibariyle başka bir “hilafet teorisi” getirmesi mümkün değil miydi?

M. Abdülmecit Karaaslan makalesinde hilâfetin Kureyşlilere mahsus olmasının, hilâfetin sıhhatinin şartı olmayıp önceliğin ve tercih nedenin olacağını söyleyen İslam âlimlerinin de bulunduğunu, Muhammed Hamidullah’ın bu hadisin bir emir değil de olacak şeyi önceden haber verme (tebşir)’den ibaret olduğu görüşünü kabul ettiğini belirtir. Yine Karaaslan, sonraki dönemlerde özellikle hilâfetin Osmanlıya geçmesiyle bu şartın gündemden düştüğünü ama buna rağmen bazı âlimlerin, hilâfetin Kureyşîliği üzerinde durduklarını ifade eder.

Karaaslan, “takvayı üstün tutan bir Kur’ân anlayışına, davası asabiyet ve ırkçılığı kaldırmak olan İslâm’a terstir” hükmünü benimseyen Mehmet Sait Hatipoğlu’nun ilgili nassları değerlendirdiğini, ilk halife seçiminde “İmamlar Kureyş’tendir” şeklinde Hz. Peygamberden menkul bir hadisin olmadığını, bunun Kureyş asabiyetinin dirilişi olduğundan bahsettiğini aktarır. Karaaslan bu fikre karşı “Hâlbuki bu ve benzeri hadislerin sahih olduğu kabul edilir. İbn Haldun da bu tür hadisleri sahih saymak dışında, o dönemde hilâfeti temsil açısından toplumsal olarak Araplar arasında şöhretli ve kuvvetli olanın (asabiyet) Kureyş olması sebebiyle bu şartın geçerli olduğunu kabul etmiştir” görüşünü ileri sürer (Karaaslan, 2016: 66).

Yukarıdaki tartışmada iki netice çıkmaktadır: 1) Hilafetin “Kureyşliliği” hakikattir ve bu hakikate dayanak olan hadis de vardır; 2) Hilafetin Kureyşliliği hakkında bir hadis yoktur. Sosyo-politik gerekçelerle Hz. Ebubekir-Hz. Ömer (ra) tarafından bu iddia ortaya atılmıştır.

Kanaatimce Türklerin Hz. Ali’yi (ö. 661) ve ardından Hz. Hüseyin’i (ö. 680) şehit eden Araplara karşı “İmamet Kureyştendir” hadisinin sahihliğini tartışmaması, “mazlumdan yana” seciyelerinden kaynaklanmaktadır. Türkler, Emevilerin Hz. Hüseyin’i ve yanında bulunan 70 kadar nüfusu bulunan ailesini Kerbelâ’da şehit ettiklerini görmüşlerdir.

Bu hadise üzerine Ehl-i Beyt evlatları Horasan’a hicret etmiştir. Hukukta “katil kasten öldürdüğü babasının mirasına mirasçı olamaz” hükmü bulunduğundan Emevîlerin “Kureyşlilik” iddiası düşmüştür. Bir ordu-millet teşkilatlanması olan Türklük, Ehl-i Beyt İmamlarına kız (gelin) vererek bu nesepten gelen evlatların “Türk” olması gerçeğine dayanmak istemiştir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin “İmamet Kureyştendir” hadisine dayanmaları, Hz. Ali-Hz. Hüseyin soyu ile akrabalık tesis ederek “Kureyş soyuna” dahil olmalarından kaynaklanmaktadır. Türkler, bu akrabalık nedeniyle Kureyş’tendir. Ancak İslâm siyaset felsefecileri anti-Türk duygular nedeniyle meseleyi bu açıkladığımız izah modelinden ele alamamıştır.

Kureyş’in nesebi nübüvvet tarihine bağlanmaktadır. Bu nesepte zina görülmemiştir. Dikkat edilirse Türkler de zinayı şiddetle cezalandırmıştır. Türklük, Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e gelen “pak nesep” olan Kureyş’e intisap etmekle zürriyetlerini Hz. İbrahim’e, Hz. Nuh’a ve Hz. Âdem’e de bağlamış olmaktadır. Araplar ise asabiyet (ırkçılık) gerekçesiyle Hz. Peygamber’in evlatlarını kendileri için siyasal tehdit görmüş ve bu pak nesebi nübüvvet toprağından “İki Kıble”nin coğrafyasından çıkarıp sürgüne göndermiştir. Kureyşlilik Hz. Âdem’den gelen “Hakikat-i Muhammediyye”yi de içermektedir. Türkler HANİF olmaları nedeniyle zaten bildikleri töreden hareketle sürgündeki nübüvvet şeceresine akraba olarak “Kureyşliliği” sahiplenmiştir. Türk’ün hikmetlerinde yer alan “Hakikat-i Muhammediyye”nin bu perspektifle okunması gereği vardır.

Türklerin Ehl-i Beyt ile akrabalık tesisi bakımından en bariz örnek on birinci İmam olan Hasan el-Askerî’dir. Bu noktada Samarra adlı şehire vurgu yapmak gereği bulunmaktadır. Samarra, ünlü Abbasi kumatanı Türk asıllı Eşnas 836 (H.222) tarafından Bağdat yakınlarında kurulmuştur. Onuncu İmam Ali Nakî bu şehre sürgün olarak gönderilmiştir. İmam Ali Nakî’nin oğlu olan Hasan el-Askerî, babasının sürgün edildiği Samarra’ya iki yaşındayken gelmiş ve burada Türkçe, Farsça, Hintçe öğrenmiştir. Bu diller o dönemde Horasan-İran-Hindistan’da yerleşik olan Türklerin konuşma dilleridir. Hasan el-Askerî’nin (846-874) Türk asıllı cariyeleri olduğu da kaynaklarda rivayet edilmektedir. Hasan el-Askerî bu şehirde Türklerden kız (gelin) alarak akrabalık tesis ettiği gibi, Türk askerlerine İslâm’ı tebliğ ederek onlara rehberlik yapmıştır. Bu anlamda Türklerin Müslümanlaşması “kılıçla” olmamıştır. Türkler o dönemde Ehl-i Beyt İmamlara yönelik baskı nedeniyle on ikinci imamı saklamışlardır. “Türk tedbiri” olarak ortaya çıkan “gaybet imam” meselesi daha sonra Şia tarafından siyasal bir teori/teolojiye dönüştürülmüştür. Türklerin Mâtürîdîliği benimsemesi “ordu-millet/din u devlet” teorisinin yansıması olmuştur. Türk devlet teorisi Şia’nın imamet (ruhban) teorisiyle çatışmalıdır.

“Hanif Türk” paradigması, “Allah Türkleri üstün kılmıştır” şeklinde bir beyan vermektedir. Bu beyana karşı “Allah katında üstünlük ancak takvadadır” beyanı ileri sürülmektedir. Bilindiği üzere Kur’an bütün insanların eşit olduğun düşüncesini kabul etmemektedir. Nitekim kadınların evlenirken koca adayından mehir talep etmesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla eşitlik fikri “nikâh hukuku” bakımından daha mehir tayininde zayıflamaktadır. Allah karı-koca arasında “takvada üstünlük” değil “kavvam” üstünlüğü tesis etmiştir. Buna göre sosyal/ekonomik/siyasal örgütlenmeler “eşitlik” kavramından hareketle tesis edilemeyecektir.

Diğer taraftan bir ayette milletler arasında da üstün kılınmalardan bahsedildiği görülür:

“Öyle bir mabuttur ki sizi yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve paye bakımından yüceltir” (6 Enam 165).

İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde bazı milletlerin diğer bazılarına göre güç/kabiliyet/imkânlar nedeniyle üstün kılınmış olabileceğine işaret etmektedir.

Diğer taraftan Türkleri Arap coğrafyasına asker olarak çağıran irade de Abbasi Halifeleri’nden gelmiştir. Araplar Türklerde bir üstün meziyet görmeseydi bu daveti yapmayacaktı. Bu konuları ileride izah edeceğiz.

  • Karaaslan M. Abdülmecit, İslam Hukukunda Devlet Başkanlığıyla İlgili Kavramların İhtilafı ve Dört Halifeden Sonra Hilafetin Geleceği, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s: 28, ss: 55-80, 2016
  • Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye-İslâm’da Hilafet ve Devlet Hukuku, Bedir Yayınları, 1976
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010

“Hanif Türk” Paradigması 3 (İmam-ı A’zam’ın Sözünden)

Türkiye’de Hanefi-Mâtürîdî olduğunu söyleyen İslâmcılık düşüncesinin mensuplarının bu iddialarının metinlerine yansımadığı görülmektedir. İslâmcı düşüncenin söylemlerinde “Ehl-i kıble tekfir edilmez” prensibinin zaman zaman çiğnendiği ifade edilebilecektir.

Türklerin Hanefî-Mâtürîdî mezhebi itikadda taklit etmelerinin bilinçli bir seçimle gerçekleştiği düşünülmelidir. Türklerin benimsediği akaidin iki temel prensibi koruması gerekiyordu: 1) Türkler içlerinden “din adamı zümresi” çıkmasını meşrulaştırmayan bir teolojiyi (akaid ilkelerini) kabul ederek Hz. Peygamber’in getirdiği dine icabet etti; 2) Türkler Türk boyları arasındaki sosyo-politik yapıyı kıracak mezhebi bölünmüşlükleri de bertaraf etmeyi amaçladılar.

Bu nedenle mezhep seçimlerinde “en yalın haliyle iman etmekle kurtuluşa kapı açan bir teoloji”yi benimsediler. Bu teoloji, “iman dille ikrar, kalple tasdik” tanımından hareket ediyor ve “dinde zorlama yoktur” ilkesiyle de bağdaşıyordu.

Böylece birinci ilkeyle toplumu Batı’da görülen “Kilise ve Ötekiler” ikiliğine benzer “ruhban sınıfsal” parçalanmasına uğratmaktan koruyorlardı. Zira Türklerde ekonomik ayrışma “Hakan ve Yönetilenler” şeklinde tayin ediliyordu ve Hakan’ın “hakanlığı” da servetini halka “potlaç” olarak tahsis etmek şartıyla meşru kılınmaktaydı. Ayrıca Türklerde din adamları bir idarî zümre ve iktisadî sınıf haline gelmiyordu. “Türklerin eski dini Şaman’dır” diyenler dahi son tahlilde Şaman’ın aslında (ki aslında Kam’lık vardı) bir tür sağaltıcı, kâhin, büyücü olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Fuzuli Bayat, “Şamanlık dindir” ifadesinin hatalı olduğuna değinmektedir:

“Günümüzde Şamanlığın bir din olmadığı, ancak dinsel ve toplumsal işlevleri olan pratik bir inanca dayalı, toplumsal talebe cevap veren ve dini öğretisi olmayan bir esrime sistemi olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda Şamanlar bireysel faaliyet gösterdikleri için, kahinler gibi dini kültleri gerçekleştiren ve yöneten bir sınıf oluşturmazlar” (Bayat, 2006: 25).

Diğer taraftan Batı’da Kilise vasıtasıyla veya Doğu’da Şia vasıtasıyla bilinmektedir ki, “ruhban” ya da “din adamı zümresi” toplumdaki Allah inancından hareketle sosyo-ekonomik adalet talebinin üzerinde oturmakta ve kendilerine verdikleri imtiyazlı konumu koruyarak ekonomik bölünmeye neden olmaktadır. Bu bölünme “din adına” gerçekleştirilmektedir. Türk siyaset yapılanmasında dini zümrelerin “Hakan” tasavvurunu yıkmasına asla izin verilmediği alanda çalışma yapanların malumudur.

İkinci ilkeyle ise Türkler “ameli imanın varlığı bakımından mutlak sayan mezhebi bağlanışlara yönelmedi”ler. Göçebe bir toplum olduğu iddia edilen Türklerin genellikle kırsal toplumsal yapılarda kabul görmüş Eşari-Şafi ekole değil de şehir sistemlerinde benimsenmiş Hanefî-Mâtüridî ekole yaklaşması önemlidir. Dolayısıyla bu tercih aslında Türklerin “şehir” felsefesiyle barışık bir toplum olduklarını da ortaya koymaktadır. Türk toplumları tarih boyunca kendine mahsus bir “şehir” telakkisi ve pratiği içinde yaşamış, ancak bu “şehir pratiği”ni “yürüyen şehir” olarak hayata geçirmiştir. Türklerin kalıcı eserleri kamu malları olarak görülmüştür. Diğer ifadeyle Türkler kalıcılığı put (ruhban-belam), saray (mele), malikhane (mütref) mimarisi olarak ortaya koymamış, eserlerini “onlar esire, yetime, miskine karşılıksız yedirirler” (76 İnsan 8) ayetinin ifadesi olacak şekilde bina etmişlerdir. Türk mimarisinin kamu hizmetine adanmış mimari eserlere yönelmesi Hz. Hızır’ın iki yetimin babalarından kalan servetini korumak için duvarı tamir etmesindeki hikmetle mutabıktır. Bu nedenle Türk sanat eserlerinde “Tek Tanrı-Tek İlah” düşüncesi Türk Hakanlığının “Kut” inancının gereği olarak “Allah için yoksulu giydirmek, açları doyurmak, az milleti örgütleyerek çoğaltmak ve töreye dahil etmek” şeklinde ifade edilebilecek “potlaç” geleneğini dışa vurur.

Böyle bir yaklaşım toplumu da mezhebi esaslar üzerinden parçalamaya izin vermeyecektir. Dolayısıyla Türklerde “dinî anlamda öteki”, inanç ve ibadet yönünden “farklı” olan topluluklar değildir. Tam aksine Türk dini tasavvurunda “öteki”, Türk töresine düşmanlık yapan, Türk töresinden gelen “aile/yerleşme” düzenine saldıran tehdit bloklarını ifade etmektedir.

İmam-ı A’zam’ın aşağıya aldığım teolojisinden seçmelerin Yesevî-Horasanî-Bektaşi-Bayrami geleneklerle barışık olduğu görülecektir. İmam-ı A’zam, İslam’ı ikrar etmiş kesimlerin birbirini öldürmeye, tekfir etmeye, can-mal hürriyetine tecavüze fırsat vermeyen bu akaid (iman) ilkeleri ile bu coğrafyada yaşayan çoğul kültürlerin bir aradalığını mümkün kılmıştır. Aşağıdaki ilkelerle bizim de İslamcılık eleştirilerimizin fıkhî temelleri ortaya çıkacaktır.

İmam’ın tabiriyle “en büyük fıkıh iman bilgisidir.” Müslümanlar Anadolu’da Bizans ve Moğollarla çatışmışlardır. Geldikleri bölge barış-düzen kuran bir siyasal çatıdan yoksundur.

Osmanlıların Bizans topraklarında “topluluk” halinden “beylik-devlet” haline geçişinde Horasan Erenleri’nin ve Ahi-Bacıların “ahlâk-töre” esaslı çalışmalarının etkili olduğu artık görülmelidir. Bizans tebası olan halkın yerleşme bölgelerinde yurt tutan Horasan Erenleri ile Ahi-Bacıların dil, gelenek, yaşam biçimleri çarşı-pazarlarda yakından görülmüş, dikkatle izlenmiştir. Diğer ifadeyle Anadolu’nun yerleşik toplumları, bu coğrafyaya gelen Türklerin “töreli toplum” esaslarında kendi inançlarındaki yüksek ahlâkî değerleri görmüş ve onlarla benzeşmiştir. Bu benzeşmeyi hayata geçiren saik, Türk töresinin “doğru olmak”, “helal kazanmak”, “kul hakkına dikkat etmek” esaslı geçim tarzıdır.

Bugün yaşadığımız süreci de ilgilendiren Hanefî-Mâtürîdî teolojinin sosyo ekonomik dinamikleri harekete geçirecek şekilde yeniden dile getirilmesi İslamcılık akımının içine düştüğü mezhebî ve meşrebî ötekileştiriciliği bertaraf edebilecektir.

Bu çalışma aynı zamanda Müslümanların kapitalist topluma rıza geliştirmeleriyle ortaya çıkan adaletsizlikler karşısında mülkiyet sahipliğini “şirk” ile niteleyen Ali Şeriati gibi müelliflerin yaklaşımlarına da bir cevap olarak okunmalıdır.

“Hanif Türk”, Anadolu’yu şendiren ve onu “Türkiye” yapan milletin hareketidir. Hanif Türk, Anadolu’yu Türkiye kılan iradenin “töreli toplum” olmaktan geçtiğini hatırlayacak “feta” adam-kadınların uyanışına hem teolojik hem iktisadî hem de siyasal-teorik bir çağrıdır.

  1. EL FIKHU’L EBSAT adlı eserden:

Allah kötülüğü yaratır mı? Allah adil değil mi? diyenler için:

“Allah adildir, kötülüğü yaratmaz; kötülüğü insan amel eder” diyen gruplara İmam-ı A’zam şöyle dedi: O’na Allah şerri yarattı mı? diye sor. O buna ‘evet’ derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer ‘hayır’ derse de ki: “Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım / Min şerri mâ halak” (113 Felak 1-2) ayetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu ayet, Allah’ın şerri yarattığını haber vermektedir (Öz, 2010: 37).

“Allah, Allah olsaydı, kendisine küfür edilmesine izin vermezdi” diyenler için: 

O’na şöyle söyle: Allah’a iftira etmek kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? Evet, derse; Âdem’e isimlerin hepsini öğreten kimdir? Diye sor. Eğer Allah’tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Eğer, evet derse, şöyle sor: Kafiri kim konuşturdu? Eğer Allah konuşturdu, derse, kendi fikrine karşı çıkmış olur. Çünkü şirk kelam nev’indendir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlara şirk sözünü konuşturmazdı (Öz, 2010: 37). [İmam bu ifadesiyle Âdem’e öğretilen isimlerin içinde şirke ait kavramların da bulunduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kur’an insana küfür gerektiren şeylerin öğretildiği konusunda başka delil de verir:

“Tuttular da Süleyman’ın saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını ve Babil’deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey öğretmiyordu. Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler de Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi” (2 Bakara 102)]

“İman ile günah bir arada bulunursa ne lâzım gelir” diyenler için:

Soru: “İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirini işlemeyen kimseyi imanı kurtarır mı?”

Cevap: Onun işi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Allah’ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mü’mindir. Muaz b. Cebel Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, ‘Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihatta bulunan, köle azad eden, zekatını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin?” diye sordu. Muaz; ‘Onun için ateş vardır’ dedi. O genç, ‘Namaz kılmayan, oruç tutmayan, beyti haccetmeyen, zekatını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin?’ diye sorunca, Muaz b. Cebel: ‘Onun için Allah’tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç: Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de ‘Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok’ dedi (Öz, 2010: 43).

“Bir yerde masiyetler, kötülükler çoğalırsa uygulanacak fıkıh nedir” diyenler için:

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et. Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber’in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber ‘Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı yere giden kimse için Allah yetmiş sıddik ecri yazar’ (Buhari, Îman 12; İbn Mace Fiten 16) buyurdu (Öz, 2010: 43). [İmam-ı A’zam’ın bu fıkhı “Temkin Ekolü” olarak da tanımlanmıştır. Bu ekolün Kur’an’da delili Ashab-ı Kehf’te işaret edilmiştir.]

“Allah madem küfrü yaratıyor, niçin kafirlere azap ediyor” diyenler için:

İmam, “Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azab eder. Fakat Allah’ın bizatihi küfre rızası yoktur” dedi. Soruldu: “Allah, Kulları için küfre rızası yoktur” (39 Zümer 7) buyurduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya razı olur? Dedi: Allah onlar hakkında diler, fakat razı olmaz. Çünkü Allah İblis’i yaratmıştır, İblisi yaratmaya rızası var, fakat İblis’in kendisine rızası yoktur. Keza Allah, içkiyi ve domuzu yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur. Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah’ın razı olduğu şeyiiçmiş olurtdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblis’e ve fiillerine rızası yoktur. Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah’ın rızası vardır. Allah’ın emrettiğinin hilafına amel işleyen kimse onun dilemesi ile işlemiş olur, fakat onun rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyet işlemiş olur. Masiyet ise Allah’ın rızası hilafınadır. Allah kullarını, razı olmadığı küfürden dolayı azaba çeker. Fakat onların taatı terketmeleri ve masiyet işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azap etmeye rızası vardır (Öz, 2010: 47).

Günah işleyen kimsenin kafir olup olmadığı hususunda tereddüt edenler için:

Ona şöyle cevap verilir: “Yûnus’u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum / lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn” (21 Enbiya 87) dedi. Buna göre o, zalim mü’mindir, kafir ve münafık değildir. Hz. Yûsuf’un kardeşleri: “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçluyuz / Kâlû yâ ebânestagfir lenâ zunûbenâ innâ kunnâ hâtıîn” (12 Yûsuf 97) dediler. Bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildiler. Yüce Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e “Senin geçmiş ve gelecek günahını Allah’ın affetmesi için / Li yagfire lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhare” (48 Fetih 2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. Hz. Musa kıptiyi öldürmesi dolayısıyla günah işlemişti, fakat kafir değildi (2014: 49). [İmam bu satırlarda peygamberlerin de günah işlediğine işaret etmektedir. Bu yaklaşım kabul edilirse, sahabenin günah işleyebileceği, hiçbirinin “masumiyet imtiyazı”na nail olmayacağı söylenebilecektir.]  

2. OSMAN EL- BETTÎ’YE YAZILAN “RİSALETÜ EBU HANİFE” adlı risaleden:

Cemel ve Sıffin vakaları hakkında görüşünü soranlar için:

Hz. Peygamber’in ashabı birbiriyle savaştı. Karşılıklı savaşan zümrelerin, her ikisi de fiillerinde hak ve hidayete ermiş değillerdir. El-Bağıye=Mütecaviz zümre ismi sana göre nedir? Allah’a yemin ederim ki kıble ehlinin günahları arasında, adam öldürmekten, hele Hz. Peygamber’in ashabının kanlarını dökmekten daha büyük bir günah bilmiyorum. Çarpışan iki zümrenin sana göre isimleri nedir? Her ikisi de isabetli değildir. Eğer ikisinin de isabetli olduğunu söylersen, o takdirde bi’dat işlemiş olursun. Her ikisi de isabetsiz dersen, yine bi’datçi olursun. Eğer her ikisinden biri hidayet üzeredir, dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen, isabet etmiş olursun. Sana yazdığım bu hususu anlamaya çalış (Öz, 2010: 62).

Mü’min kimdir? diyenler için:

Bil ki, benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terkettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farîzaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İmanı ve ameli terkeden kimse ise, kafir ve cehennemliktir. İmanı bulduğu halde, farizaların bazısını terkeden kimse, günahkâr mü’mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğerr Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa, affeder. Ben Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, ‘Allah en iyisini bilir’ diyorum. Kıble ehli için senin de bundan başka düşündüğünü zannetmem (Öz, 2010: 62).

3. EL FIKHU’L EKBER’den: 

Mü’min kimdir? diyenler için:

İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine musavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. İslam, Allah’ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lugat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman, imansız da İslam olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, İslam ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir (Öz, 2010: 56).

4. EL FIKHU’L EBSAT’tan:

Mütecaviz kimselerle mücadele fıkhı nedir? diyenler için:

Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz” (4 Nisa 97); “Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin” (29 Ankebut 56) buyurmaktadır (Öz, 2010: 43).

Günahkâr kimsenin arkasında namaz kılmayı soranlar için:

Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir (Öz, 2010: 45).

5. EL ÂLİM VE’L MÜTEALLİM’den:

Günahkâr kimsenin durumu hakkında:

Allah’a şirk koşmak ötesindeki günahlar iki kısma ayrılır. Kul bu iki kısım günahtan hangisini işlerse işlesin, onun affı için dua etmek daha iyidir. Fakat ona beddua etsen de günahkâr olmazsın. Bu, sana karşı bir kötülük işleyen kimseye, beddua etmek yerine affetmenin daha iyi olması gibidir. Eğer bir kimse kendisi ile yaratıcısı arasında şirk koşmaksızın bir günah işlerse, ona merhamet edip şehadet hürmetine işlediği günahın affı için dua edersen, bu daha iyidir. Eğer onun helak olması için ‘Ya Rabbi, şu adamı günahıyla cezalandır’ şeklinde beddua edersen, günaha girersin (Öz, 2010: 16). [İmam, burada günahı 1) Kul hakkı kapsamında, 2) Allah’ın yasakladıklarına isyan kapsamında ele aldı. Kul hakkı konusunda af ile ilgili delil şudur: “Bir kötülüğü afvederseniz şüphe yok ki Allah da Afüvv’dür, Kaadir’dir / tuhfûhu ev ta’fû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ” (4 Nisa 149); “Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14). Af fıkhına razı olmayan mağdurun adaletle davranması ilke olarak getirilmiştir. Mazlumun beddua etmesinde mahzur yoktur. Allah ile kul arasındaki günahlar için ise (şirk koşmadıkça) İmam, günahkara yönelik “akıbetini cehennem eyle” diye duanın da günah olduğunu söylemiştir ki, bu yaklaşım İslamcılığın yaklaşımından önemli bir ayrışmadır. Bu ayrışma, Hanefi fıkhın ameli iman kapsamında görmemesinden kaynaklanır.]

Affedilecek günahlar: 

Allah’ın şirk haricinde mutlaka cezalandıracağı günahlar hakkında birşey bilmiyorum. Ehl-i kıbleden günahkâr olanların herhangi biri için, şirkten maada işlediği günahlar hususunda, Allah onu mutlaka cezalandıracaktır, şeklinde şehadette bulunmam. Bildiğim şudur ki; günahların bir kısmı affedilir. Fakat hangisidir? Bunu bilmiyorum. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz” (4 Nisa 31) buyurulmaktadır. Büyük günahların hepsini yahut affolunacak kusurların tamamını bilmiyorum. Fakat, Allah’ın şirkten başka bütün günahları affetmesi mümkündür. Çünkü “Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun ötesinde dilediği kimselerin günahlarını affeder” (4 Nisa 48) buyurmaktadır. Allah Teala kimi affetmek ister, kimi affetmek istemez, bunu bilemem” (Öz, 2010: 15-16).

Son Söz:

İslâmcılık Macaristan’dan Çin Seddine uzanan TÜRK ELİ’nde “bre imansız” söylemiyle “birlik” inşa edemeyecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Anadolu’da Moğol baskısı Bizans’ın egemenliğini zayıflatmıştı. Üstün ve etkin bir siyasal yapının eksik kaldığı böyle bir yapıda İslam’a çağıran Horasan dervişleri duygusal bir dil kullanarak “Tanrı sevgisi”nden bahseden toparlayıcı, dayanışmacı bir dil kullanıyordu. Bu dönemde ahi loncaları, bacıyan-ı rûm gibi teşkilatlar İslâm’ın ilkelerini “itikadî ötekileştirici” dille sunmaz, “teolojik tekfir” hareketiyle topluma mesaj vermezler. Tam aksine “töre”ye vurgu yaparlar. Buna göre örneğin “halkı aldatan esnafın pabucu dama atılır.” Yunus Emre’nin dizelerinde “dindarlık” değil “erlik”, “alplik”, “gönül yapmak”, “ahlâk değerleri” öne çıkarılır. Bu dil, Anadolu’da birliği tesis edicidir. Böylece gayr-i Müslim halkın da İslâm’a ve Türkçeye kalbinin ısınması sağlanır. Köse Mihal gibi tekfurun Osmanlılaşması, bu Horasan Erenleri, Ahi-Bacı toplulukları vesilesiyle olmuştur.

Diğer taraftan Yunus Emre’nin “dağdan doğru odun getirmesi” töreli toplulukların kul hakkına riayetini ifade eder. Yani kimsenin koruluğuna, bahçesine girmeyen bir “Türk” kimliği ortaya çıkar. Bu varlık, halkın hakkını yemediği gibi ona sofra açar. Böylece Yunus, Taptuk Emre’nin ocağına dağdan “doğru odun” getirirken dahi “haram ateş” üflememiş olur. Anadolu’da ahilerin “doğruluk”, “eline, beline, diline hâkim esnaflık” kriterleri de hangi dinden olursa olsun eli terazi tutan zanaatkârların arasında “birlik” tesis etmeye matuftur. Anlaşılacağı üzere Horasan erenlerinin dilinden dökülen “İslâmî söylem”in iktisadî işlevi “toplumcu”dur. Servet biriktirmeye yönelmemektedir. İşte bu ahlâk (töre) siyasal çatısını kaybetmiş 13. asır Anadolu ortamında Ahi-Bacı denetiminde bir “barış düzeni” getirir. Dindarlığın günümüzdeki söylem ve eylemi Horasan erenlerinin ahlâk-törelerini gözden kaçırmıştır. Dindarlığın görünürleştirilmesi günümüzde esas hedef gibi idealleştirilmekte, “dağdan doğru odun getirmek için cehd” ise fukaralık, zayıf ekonomik tutumlar olarak değerlendirilmektedir. Toplumcu, millî serveti halka yayıcı bir iktisat felsefesine bağlanan Horasan erenlerinin “bre imansız” söylemiyle değil de “Bir gönül yıktın ise, bu ibadetini bir sorgula” türünden başka bir söylemle hareket ettiği söylenebilecektir. Ebu’l-Hasan Harakanî (963-1033) de, “Allah katında ruh taşıyan herkes, dini, mezhebi sorgulanmadan Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır.” diyerek Anadolu’da 1071 öncesinde yurt tutmanın yollarını göstermiştir. Anlaşılacağı üzere Horasan erenleri 1071 Malazgirt Savaşı’ndan çok önce Anadolu’da varlık göstererek, “kendi iktisadî kurtuluşlarını” düşünen davet programı güden yapılardan çok farklı olarak, millet varlığının yurtlanması, şenlenmesi için gayreti öncelemiştir. Bunu daha sonraki yıllarda Hacı Bayram’da da görmekteyiz. Halk da Hacı Bayram-ı Veli’de görüldüğü üzere, kendisi gibi yaşayan, burçak yolan rehberlere saygı duymaktadır.

“Hanif Türk”, bu erenlerin, bacıların, ahilerin alp-yiğitlerin esaslarına bağlanmakla yani töreye bağlanmakla ilgili bir “ahlâk ayaklanması”dır.

“Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz” (Yunus Emre).

Hanif Türk, vavlı Türk, yani “töreli Türk” demektir.

  • Bayat Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yayınları, 2016
  • Öz Mustafa, İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, İFAV Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001

Namık Kemal Zeybek’te Töre

Namık Kemal Zeybek, “Türk töresi” konusunda Orkun Yazıtları’na başvurur. Müellifin ifadesiyle Kültigin Yazıtı’nın doğu yanında Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın dönemlerinden sonra bilgisiz kağanların geldiği, Türk kavminin bu kağanlar döneminde Tabgaç (Çin) kavminin hilelerine aldandığı anlatılmıştır. Kağan bilgisiz ve kötü olunca buyrukları da kötü olur ve halkın durumu kötüleşir (Zeybek, 2017: 83).

Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda tarih felsefesi ve çok keskin Türklük-Türkçülük bilinci vardır. 1400 yıl önce atalarımızın yazdığı bu anıtlar bugün de içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamızı, geleceğimizi kurtarmamızı sağlayacak öğütlerle doludur. Göktürklerin güneyinde Çinlileşmiş Tabgaç hanedanının yönetiminde büyük bir devlet çağdaş emperyalizm uygulamalarının bir benzerini uygulamaktadır. Türklere Çin kültürünü aşılamakta, bu kültürün gerektirdiği yaşama biçiminin eşyalarını satmaktadır. Orkun Yazıtları’nda Türklerin Türk adını bırakıp Çin adını almaları, giyimlerinde ve yaşamlarında Çinlileri taklit etmeleri yıkım getirmektedir.

Millet bilinci: Yazıtlarda milletin Türklüğe sımsıkı sarılması, Türk töresine bağlanması, kullanılacak eşyaların millet tarafından üretilmesi öğütlenir (Zeybek, 2017: 91-92). Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda görülen bilinç, boy bilincinin üstündeki millet bilincidir. Diğer ifadeyle Kırgız, Tatar, Oğuz kimliği (boy kimlikleri) değil Türklük (millet) bilinci taşlara kazınmıştır.

Devlet bilinci: Yazıtlarda devletin ve ülkenin önemi de vurgulanmıştır. Devlet, milletini mutlu etmek için kurulur. Devletin ve kağanın görevi halkına hizmet, açları doyurmak, yoksulları bay yapmak, yani zenginleştirmektir. Töre’nin devlet fikri budur. Bu gerçekten uzaklaşanlar “düz” olmaktan çıkarlar , yani “doğru kişi” olmaktan çıkarlar.

Dayanışma: Zeybek’e göre Türk töresinin bir diğer özelliği, kardeşler arasında birlik ve dayanışmadır. Bilge Kağan hakandır, Kültigin orduların başkomutanıdır ve Bilge Tonyukuk ise devlet memurlarının başıdır. Eski Türklerde görülen bu durum Selçuklularda da benzer şekilde ortaya çıkar. Tuğrul Bey, hükümdardır; Çağrı Bey, orduların komutanıdır. Osmanlı’da da görülen bu töreden, Fatih tarafından başlatılan “sultanın kardeşlerini öldürtmesi” uygulamasıyla sapma olmuştur. Sultan Süleyman devrinde “kardeş katli” uygulaması “oğulların katli”ne kadar derinleşmiş ve Türk geleneğinden kopulmuştur. Zeybek’e göre Türklük için örnek alınacak dönem Göktürkler dönemidir (Zeybek, 2017: 84).

 Zeybek’e göre Türk töresinin kaynağı olan Orkun Yazıtları’nda üç erdem görülür: a) Bilge olmak: Bilge olmak, bilgili ve kavrayışlı olmak demektir; b) Alp olmak: Alplik, yiğitliktir. O ise dirençli, atılgan, yürekli olmaktır; c) Tüz olmak: Bu ise düzgün olmaktır. İnsanlara, canlılara, cansızlara iyilik yapmak, kötülükten kaçınmak, haksız kazanç peşinde koşmamak, kamunun malını haksız yere elde etmemek demektir. Bir kişinin malını, akçasını haksız yere elde edenler “yazuklu-günahkar”dır. Hakkı olmayan devlet malını kendine mal eden kişi budundan mal çalmış olacağından onun cezası ölümdür (Zeybek, 2017: 88).

Zeybek, Türk töresini bilgili iyi kağanların budunun başına geçmesi, yanına da bilgili alplar alması esası olarak kaydeder. Böylece beğler ve budun tüz (düzgün) olur. Eğer bu ilkeler uygulanmazsa, töre kaybedilirse, kağan “bilgisiz” olur, yardımcılar arasında “alp” görülmez, beğler ve budun bozulur (tüzsüz olur), devlet yiter, kölelik gelir.

“Töre”yi açıklamak için öne sürülen bu argüman Gök Tanrı inancı ile devlet teorisinin birleştirilmesini ifade eder. Zeybek’in teoloji politiğinde bütün-Tanrı olan Yaratıcı (Gök olarak tanrı) her an yaratma halinde olduğundan insanların işleri için de “töre” koymuştur. Müellif, Bilge Kağan’ın taşta yazılı sözlerinden hareket ederek bütün-Tanrı olarak kâinat (Gök) inancını destekleyecek bir okuma yapar: “Tanrı buyurduğu için, “kut”um olduğu için, kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet eyledim.”

Ancak ilk olarak, Zeybek’in “bütün-Tanrıcı töre” paradigması, Çin toplumunun ve devletinin yeryüzündeki iktidarını açıklayamamaktadır. Eğer Tanrı, bütün varlığı kaplayan ve genişleyen, kendi kendini yaratan Gök ise, Çinlilerin de yaratıcısıdır. Bu durumda “Türk töresi” Gök-Tanrı’nın yegâne teoloji politiği sayılamayacaktır. Zeybek’in “töre”yi temellendirirken geliştirdiği “tüm tanrıcılık” Türklerden başka kavimlerin yeryüzündeki iktidarlarını açıklayacak bir model sunmaz. Paradigmanın hatası, “Gök Tanrı” inancının vahdet-i vücutçu bir tanrı-âlem tasavvuruyla açıklamaktan gelir.

İkinci olarak Zeybek’in modeli törenin kaynağı olarak Orkun Yazıtları’nı esas almakta, ancak Türklere ait başkaca eserlerin anlatısıyla desteklenmemektedir. Oğuz destanında Hz. Nuh’un tufan sonrasında yeryüzünü gemiden inen oğulları (Ham, Sam, Yafes) arasında paylaştırdığı, Yafes’i oğullarının hükümdarı kıldığı ve “yasa=töre”nin kaynağının nübüvvet olduğu görülmektedir. Oğuz destanındaki anlatı, kavimlerin farklı ataları bulunduğuna, hükümdarlığın kaynağının din ve peygamber (Hz. Nuh) olduğuna işaret etmektedir.

Üçüncü olarak Zeybek’in kitabında “Kur’an’da Tanrı İnancı” başlığı ile yer alan makalede Kur’an’ın “bütün insanlığa indiği” vurgusu göze çarpmaktadır: “Bilmemiz gereken ilk konu, Kur’an’ın öncelikle Mekke halkına, sonra çevre Araplarına, sonra da bütün insanlara seslendiği gerçeğidir.” Zeybek’in bu ikrarı, “töre” kavramı bağlamında temellendirmeye çalıştığı paradigmanın Kur’an ile bağdaştırılmasını gerektirmelidir. Ancak Namık Kemal Zeybek’in bu bağdaştırmayı çalışma alanı olarak ele almadığı görülmektedir. Bu yazısında kelam tarihindeki tartışmaları gündemine aldığı hissi uyandıran ve izah edilmeyi gerektiren bir beyanı bulunmaktadır. “Kur’an’ın ister Allah kelamı ister Allah’ın mahlûku ister çok akıllı ve bilgili bir kişinin sözleri diye inanılsın, derin bilgiler ortaya koyan anlatımları vardır” (Zeybek, 2017: 112). Zeybek, bu yazısında Asr suresine şöyle meal vermiştir: “Yanlış yolda giden, kötü işler yapanlar sonunda acıları tadacaklar. Doğru yararlı işler yapanlar, birbirine doğruluk ile doğruluk yolunda direnmeyi salık verenler kurtulacak, umduklarına erişeceklerdir” (Zeybek, 2017: 113). Zeybek’in “Ön-Türklerde ortaya çıkan, sonra bütün insanlığa yayılan, yayıldıkları yerin ortamına uygun ayrıntılara, yorumlara ulaşan Kök İnanç, adına Müslümanlık denilen dinin derinliklerinde vardır” (Zeybek, 2017: 113). Müellifin bu ifadesi, Kur’an’ın ön-Türklerden etkilendiği iması içermektedir.

Bizim perspektifimizde İslâm, Hz. Âdem’den başlayan ve Hz. Peygamber’de hitama eren tek dindir. Bu perspektif insanlığın zina ile kirlenmemiş tevhid ehli bir şecereden türediğini ve törenin peygamberler tarafından getirildiğini benimsemektedir.

Farklı vesilelerle daha önce pek çok kez ifade ettiğimiz gibi, Hz. Nuh’un yeryüzünü oğulları arasında pay etmesini ve “töre” koymasını, Kur’an’daki misak ayeti bağlamında yorumlamak mümkündür: “Hani biz peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de Nuh’tan da İbrahim’den de Musa’dan da Meryem oğlu İsa’dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık” (33 Ahzab 7). Allah bu misak ile “ulu’l azm” peygamberlerine ümmetlerin sosyal hayatının kurallarını göndermiş, onların ümmetlerini yeryüzünde iktidar kılmak istemiş ve ilk töreyi koymuştur. Bu anlamda aynı anda birden çok “töreyi yürüten” peygamberin bulunabileceği de ifade edilebilecektir. Allah’a misak veren peygamberlerden olan Hz. İbrahim’in zamanında Hz. Lut’un da bulunması bu ifademizi örnekleyecektir.

Diğer taraftan Kur’an’daki Yusuf, Davud, Süleyman kıssaları Türk töresindeki “kut sahibi hükümdar” anlayışının “peygamber-hükümdar” olarak örnekleri sayılabilecekken esas adı Saul olan “kral-Talut” kıssası da Türk töresindeki “kut sahibi kağan” anlatısı ile bağdaştırılabilecektir. Böylece Orkun Yazıtları’ndaki “Tanrı buyurduğu için, kut’um olduğu için kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet ettim” beyanı anlam kazanacaktır. Zira Kur’an’da “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler” (76 İnsan 8) ayeti, salih kişiler hakkında bir “töre” koymuştur. Bu töreyi bozanlar ise Kur’an’da “şeytanın izini takip edenler” veya “hizbu’ş-şeytan” (şeytanın partisi, şeytancı tayfa) olarak kavramlaştırılmıştır.

Prof. W. Radloff tarafından Altay Türklerinden derlenen Yaradılış destanında Tanrı yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları oldular. Bunlar iyi ve güzeldiler. Erlig (şeytan) onları kıskandı. Tanrı Kayra Han’dan onları kendisine vermesini istedi. Tanrı izin vermedi. Fakat şeytan onları kötülüğe sürükleyerek kendine çekmeyi biliyordu. Tanrı şeytana kanan insanların akılsızlığına kızarak onları kendi haline bıraktı ve erlig-şeytanı lânetleyerek toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü (Anadol, 1977: 48). Radloff’un aktardığı bu anlatının da Kur’an’daki Âdem ve şeytan kıssasıyla benzeşen yönleri bulunmaktadır. Radloff’un aktardığı anlatıda kavimlerin menşei dokuz ayrı atadan gelmekte olduğuna göre dokuz ayrı “töre”den bahsedilebilecektir.

Her iki destanda yer alan “insanlığın ataları” vurgusu, Namık Kemal Zeybek’in “vahdet-i vücutçu âlem-Tanrı” teolojisinin çelişkiler içerdiğini kanıtlar. Zeybek’in paradigmasının Kur’an’daki kıssalarla bağdaştırılması zor görünmektedir. Kur’an’da İsrailoğulları’nın bir zaman önce tıpkı Türk destanlarında Türklere verildiği görülen mevkiye getirildiği görülmektedir: “Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!” (2 Bakara 122). Bu beyan Hz. Nuh tarafından yeryüzünün üç oğul arasında paylaştırıldığı, her birine ayrı bir töre (fıkıh) verildiği ve içlerinden birinin diğer ümmetlerin üzerinde yönetici kılındığı şeklinde bir yoruma açıktır. İsrailoğulları’nın da tarihinde böyle bir dönem bulunduğunu Kur’an beyan etmektedir:

“Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever” (5 Maide12-13).

Milliyetçi, Türkçü aydınlarda vurgulanan “Türk töresi”nin menşe bakımından ilahi kökenli olduğu düşüncesinin, nübüvvetle irtibatlandırılmaması çelişkilere, tutarsızlıklara kapı açmaktadır.

Bir diğer husus da “töre”nin içeriğiyle ilişkili olarak ifade edilmelidir. İlhami Durmuş’a göre Orkun Yazıtları’nda ifade edilen “töre”, devlet kanunu demektir. Töre bazı sınırlamalar getirmektedir ve bunlar şahıs haklarıyla topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmeyi amaçlamaktadır. Törenin uygulanması için devlet başkanının cesareti ve askeri bakımdan yeterliliği yanında, tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşlü olması da gerekmektedir. Törenin uygulanmadığı yerde Türk ili dağılmakta, il hakanlıkları çökmekteydi. Bu nedenle töre hükümlerine uymayanlar cezalandırılmaktaydı. Örneğin kim birisine kılıç çekip öldürürse, onun cezası idamdı. Bu anlamda Türk töresinde en dikkati çeken cezanın “kısas” olduğu söylenebilecektir. Hırsızlık yapmak yasaktır. Hırsızlık yapan kişilerin aileleri de yöneticiler tarafından sorumlu tutulmaktadır. Hafif suç işleyenlerin üzerinden araba tekeri geçirilirdi. Ağır suçlular ise öldürülüyordu. Tutuklama en fazla on gün sürüyor ve tutukluluğun sonunda sanık hakkında cezai hüküm uygulanıyordu. Böylece devletin elinde az sayıda mahkûm oluyor, cezaevi yapısal olarak hayat bulmuyordu. Töre hükümleri bütün toplum için geçerliydi, yöneticiler işledikleri suçlar nedeniyle cezadan muaf tutulmuyorlardı. Devleti yöneten kişi de töre koyabilirdi. Zira o, Tanrı tarafından ve onun izni ile tahta çıkarılmıştı. Mo-tun, M.Ö. 176 yılında Çin İmparatoru’na gönderdiği mektupta kendisini “Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Hunların büyük Şanyüsü” ibaresiyle tanıtmıştı. Tanrı tarafından tahta çıkarılmış hakanın bazı sorumlulukları vardı. Onun görevi halkı iyi yönetmek, toplum içinde birlik ve dirliği sağlamak, olağanüstü durumlarda düşmana karşı geliştirilecek stratejiyi belirlemek, onun sorumluluğu altındaydı. Önemli kararları hakan tek başına almamakta, yılın belli aylarında toplanan “Kurultay”da belirlenmekteydi. Büyük kurultaylarda devlet meseleleri görüşülmekte, töreye eklenecek yeni hükümler görüşülmekteydi. Devleti yönetenler, millet için varolduğundan halkı mutlu edecek düzenlemeler yapılmaktaydı. Göktürk yazıtlarındaki bilgilere göre Türk devletinin varlığı töre hükümlerinin uygulanmasına bağlıydı (Durmuş, 2012: 90-92).

Zeybek, “Kutadgu Bilig’de 113 yerde töreden bahsedildiğini saydım. Töreyi uygulayan adını yükseklere kaldırdı” der (Zeybek, 2017: 96) ancak onun “töre” yorumunda ceza hukuku kapsamına giren bir içeriğe rastlanmaz. Türk töresindeki cezai müeyyidelerin “Arap Müslümanlığı”nın cezaî hükümleri ile benzeşmesini dikkate almayan Zeybek, Türk töresini “erdemli yaşamak” olarak tanımlar ve kötülerin öldükten sonra ceza olarak tamuya (cehennem) atılacaklarını kabul eder. Belli bir süre tamuda kalanlar yeniden tene kavuşarak olgunluklarını tamamlayıp uçmağa giderler. Zeybek, Asr suresini de “doğru yaşamayanların” ahir ömürlerinde tamuya (cehenneme) atılacağı şeklinde yoruma açık bir okumaya tabi tuttuğu görülmektedir. Ancak böyle bir okumanın Cengiz Yasaları’nın içeriğindeki sert ve kısas içeren ceza hükümlerini açıklama imkânı bulunmamaktadır.

  • Anadol Cemal, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, Milli Kültür Yayınları, 1977
  • Durmuş İlhami, Bilge Kağan-Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, 2012
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017