Skip to content

Posts tagged ‘Hanif Türk’

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001

Namık Kemal Zeybek’te Töre

Namık Kemal Zeybek, “Türk töresi” konusunda Orkun Yazıtları’na başvurur. Müellifin ifadesiyle Kültigin Yazıtı’nın doğu yanında Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın dönemlerinden sonra bilgisiz kağanların geldiği, Türk kavminin bu kağanlar döneminde Tabgaç (Çin) kavminin hilelerine aldandığı anlatılmıştır. Kağan bilgisiz ve kötü olunca buyrukları da kötü olur ve halkın durumu kötüleşir (Zeybek, 2017: 83).

Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda tarih felsefesi ve çok keskin Türklük-Türkçülük bilinci vardır. 1400 yıl önce atalarımızın yazdığı bu anıtlar bugün de içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamızı, geleceğimizi kurtarmamızı sağlayacak öğütlerle doludur. Göktürklerin güneyinde Çinlileşmiş Tabgaç hanedanının yönetiminde büyük bir devlet çağdaş emperyalizm uygulamalarının bir benzerini uygulamaktadır. Türklere Çin kültürünü aşılamakta, bu kültürün gerektirdiği yaşama biçiminin eşyalarını satmaktadır. Orkun Yazıtları’nda Türklerin Türk adını bırakıp Çin adını almaları, giyimlerinde ve yaşamlarında Çinlileri taklit etmeleri yıkım getirmektedir.

Millet bilinci: Yazıtlarda milletin Türklüğe sımsıkı sarılması, Türk töresine bağlanması, kullanılacak eşyaların millet tarafından üretilmesi öğütlenir (Zeybek, 2017: 91-92). Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda görülen bilinç, boy bilincinin üstündeki millet bilincidir. Diğer ifadeyle Kırgız, Tatar, Oğuz kimliği (boy kimlikleri) değil Türklük (millet) bilinci taşlara kazınmıştır.

Devlet bilinci: Yazıtlarda devletin ve ülkenin önemi de vurgulanmıştır. Devlet, milletini mutlu etmek için kurulur. Devletin ve kağanın görevi halkına hizmet, açları doyurmak, yoksulları bay yapmak, yani zenginleştirmektir. Töre’nin devlet fikri budur. Bu gerçekten uzaklaşanlar “düz” olmaktan çıkarlar , yani “doğru kişi” olmaktan çıkarlar.

Dayanışma: Zeybek’e göre Türk töresinin bir diğer özelliği, kardeşler arasında birlik ve dayanışmadır. Bilge Kağan hakandır, Kültigin orduların başkomutanıdır ve Bilge Tonyukuk ise devlet memurlarının başıdır. Eski Türklerde görülen bu durum Selçuklularda da benzer şekilde ortaya çıkar. Tuğrul Bey, hükümdardır; Çağrı Bey, orduların komutanıdır. Osmanlı’da da görülen bu töreden, Fatih tarafından başlatılan “sultanın kardeşlerini öldürtmesi” uygulamasıyla sapma olmuştur. Sultan Süleyman devrinde “kardeş katli” uygulaması “oğulların katli”ne kadar derinleşmiş ve Türk geleneğinden kopulmuştur. Zeybek’e göre Türklük için örnek alınacak dönem Göktürkler dönemidir (Zeybek, 2017: 84).

 Zeybek’e göre Türk töresinin kaynağı olan Orkun Yazıtları’nda üç erdem görülür: a) Bilge olmak: Bilge olmak, bilgili ve kavrayışlı olmak demektir; b) Alp olmak: Alplik, yiğitliktir. O ise dirençli, atılgan, yürekli olmaktır; c) Tüz olmak: Bu ise düzgün olmaktır. İnsanlara, canlılara, cansızlara iyilik yapmak, kötülükten kaçınmak, haksız kazanç peşinde koşmamak, kamunun malını haksız yere elde etmemek demektir. Bir kişinin malını, akçasını haksız yere elde edenler “yazuklu-günahkar”dır. Hakkı olmayan devlet malını kendine mal eden kişi budundan mal çalmış olacağından onun cezası ölümdür (Zeybek, 2017: 88).

Zeybek, Türk töresini bilgili iyi kağanların budunun başına geçmesi, yanına da bilgili alplar alması esası olarak kaydeder. Böylece beğler ve budun tüz (düzgün) olur. Eğer bu ilkeler uygulanmazsa, töre kaybedilirse, kağan “bilgisiz” olur, yardımcılar arasında “alp” görülmez, beğler ve budun bozulur (tüzsüz olur), devlet yiter, kölelik gelir.

“Töre”yi açıklamak için öne sürülen bu argüman Gök Tanrı inancı ile devlet teorisinin birleştirilmesini ifade eder. Zeybek’in teoloji politiğinde bütün-Tanrı olan Yaratıcı (Gök olarak tanrı) her an yaratma halinde olduğundan insanların işleri için de “töre” koymuştur. Müellif, Bilge Kağan’ın taşta yazılı sözlerinden hareket ederek bütün-Tanrı olarak kâinat (Gök) inancını destekleyecek bir okuma yapar: “Tanrı buyurduğu için, “kut”um olduğu için, kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet eyledim.”

Ancak ilk olarak, Zeybek’in “bütün-Tanrıcı töre” paradigması, Çin toplumunun ve devletinin yeryüzündeki iktidarını açıklayamamaktadır. Eğer Tanrı, bütün varlığı kaplayan ve genişleyen, kendi kendini yaratan Gök ise, Çinlilerin de yaratıcısıdır. Bu durumda “Türk töresi” Gök-Tanrı’nın yegâne teoloji politiği sayılamayacaktır. Zeybek’in “töre”yi temellendirirken geliştirdiği “tüm tanrıcılık” Türklerden başka kavimlerin yeryüzündeki iktidarlarını açıklayacak bir model sunmaz. Paradigmanın hatası, “Gök Tanrı” inancının vahdet-i vücutçu bir tanrı-âlem tasavvuruyla açıklamaktan gelir.

İkinci olarak Zeybek’in modeli törenin kaynağı olarak Orkun Yazıtları’nı esas almakta, ancak Türklere ait başkaca eserlerin anlatısıyla desteklenmemektedir. Oğuz destanında Hz. Nuh’un tufan sonrasında yeryüzünü gemiden inen oğulları (Ham, Sam, Yafes) arasında paylaştırdığı, Yafes’i oğullarının hükümdarı kıldığı ve “yasa=töre”nin kaynağının nübüvvet olduğu görülmektedir. Oğuz destanındaki anlatı, kavimlerin farklı ataları bulunduğuna, hükümdarlığın kaynağının din ve peygamber (Hz. Nuh) olduğuna işaret etmektedir.

Üçüncü olarak Zeybek’in kitabında “Kur’an’da Tanrı İnancı” başlığı ile yer alan makalede Kur’an’ın “bütün insanlığa indiği” vurgusu göze çarpmaktadır: “Bilmemiz gereken ilk konu, Kur’an’ın öncelikle Mekke halkına, sonra çevre Araplarına, sonra da bütün insanlara seslendiği gerçeğidir.” Zeybek’in bu ikrarı, “töre” kavramı bağlamında temellendirmeye çalıştığı paradigmanın Kur’an ile bağdaştırılmasını gerektirmelidir. Ancak Namık Kemal Zeybek’in bu bağdaştırmayı çalışma alanı olarak ele almadığı görülmektedir. Bu yazısında kelam tarihindeki tartışmaları gündemine aldığı hissi uyandıran ve izah edilmeyi gerektiren bir beyanı bulunmaktadır. “Kur’an’ın ister Allah kelamı ister Allah’ın mahlûku ister çok akıllı ve bilgili bir kişinin sözleri diye inanılsın, derin bilgiler ortaya koyan anlatımları vardır” (Zeybek, 2017: 112). Zeybek, bu yazısında Asr suresine şöyle meal vermiştir: “Yanlış yolda giden, kötü işler yapanlar sonunda acıları tadacaklar. Doğru yararlı işler yapanlar, birbirine doğruluk ile doğruluk yolunda direnmeyi salık verenler kurtulacak, umduklarına erişeceklerdir” (Zeybek, 2017: 113). Zeybek’in “Ön-Türklerde ortaya çıkan, sonra bütün insanlığa yayılan, yayıldıkları yerin ortamına uygun ayrıntılara, yorumlara ulaşan Kök İnanç, adına Müslümanlık denilen dinin derinliklerinde vardır” (Zeybek, 2017: 113). Müellifin bu ifadesi, Kur’an’ın ön-Türklerden etkilendiği iması içermektedir.

Bizim perspektifimizde İslâm, Hz. Âdem’den başlayan ve Hz. Peygamber’de hitama eren tek dindir. Bu perspektif insanlığın zina ile kirlenmemiş tevhid ehli bir şecereden türediğini ve törenin peygamberler tarafından getirildiğini benimsemektedir.

Farklı vesilelerle daha önce pek çok kez ifade ettiğimiz gibi, Hz. Nuh’un yeryüzünü oğulları arasında pay etmesini ve “töre” koymasını, Kur’an’daki misak ayeti bağlamında yorumlamak mümkündür: “Hani biz peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de Nuh’tan da İbrahim’den de Musa’dan da Meryem oğlu İsa’dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık” (33 Ahzab 7). Allah bu misak ile “ulu’l azm” peygamberlerine ümmetlerin sosyal hayatının kurallarını göndermiş, onların ümmetlerini yeryüzünde iktidar kılmak istemiş ve ilk töreyi koymuştur. Bu anlamda aynı anda birden çok “töreyi yürüten” peygamberin bulunabileceği de ifade edilebilecektir. Allah’a misak veren peygamberlerden olan Hz. İbrahim’in zamanında Hz. Lut’un da bulunması bu ifademizi örnekleyecektir.

Diğer taraftan Kur’an’daki Yusuf, Davud, Süleyman kıssaları Türk töresindeki “kut sahibi hükümdar” anlayışının “peygamber-hükümdar” olarak örnekleri sayılabilecekken esas adı Saul olan “kral-Talut” kıssası da Türk töresindeki “kut sahibi kağan” anlatısı ile bağdaştırılabilecektir. Böylece Orkun Yazıtları’ndaki “Tanrı buyurduğu için, kut’um olduğu için kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet ettim” beyanı anlam kazanacaktır. Zira Kur’an’da “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler” (76 İnsan 8) ayeti, salih kişiler hakkında bir “töre” koymuştur. Bu töreyi bozanlar ise Kur’an’da “şeytanın izini takip edenler” veya “hizbu’ş-şeytan” (şeytanın partisi, şeytancı tayfa) olarak kavramlaştırılmıştır.

Prof. W. Radloff tarafından Altay Türklerinden derlenen Yaradılış destanında Tanrı yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları oldular. Bunlar iyi ve güzeldiler. Erlig (şeytan) onları kıskandı. Tanrı Kayra Han’dan onları kendisine vermesini istedi. Tanrı izin vermedi. Fakat şeytan onları kötülüğe sürükleyerek kendine çekmeyi biliyordu. Tanrı şeytana kanan insanların akılsızlığına kızarak onları kendi haline bıraktı ve erlig-şeytanı lânetleyerek toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü (Anadol, 1977: 48). Radloff’un aktardığı bu anlatının da Kur’an’daki Âdem ve şeytan kıssasıyla benzeşen yönleri bulunmaktadır. Radloff’un aktardığı anlatıda kavimlerin menşei dokuz ayrı atadan gelmekte olduğuna göre dokuz ayrı “töre”den bahsedilebilecektir.

Her iki destanda yer alan “insanlığın ataları” vurgusu, Namık Kemal Zeybek’in “vahdet-i vücutçu âlem-Tanrı” teolojisinin çelişkiler içerdiğini kanıtlar. Zeybek’in paradigmasının Kur’an’daki kıssalarla bağdaştırılması zor görünmektedir. Kur’an’da İsrailoğulları’nın bir zaman önce tıpkı Türk destanlarında Türklere verildiği görülen mevkiye getirildiği görülmektedir: “Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!” (2 Bakara 122). Bu beyan Hz. Nuh tarafından yeryüzünün üç oğul arasında paylaştırıldığı, her birine ayrı bir töre (fıkıh) verildiği ve içlerinden birinin diğer ümmetlerin üzerinde yönetici kılındığı şeklinde bir yoruma açıktır. İsrailoğulları’nın da tarihinde böyle bir dönem bulunduğunu Kur’an beyan etmektedir:

“Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever” (5 Maide12-13).

Milliyetçi, Türkçü aydınlarda vurgulanan “Türk töresi”nin menşe bakımından ilahi kökenli olduğu düşüncesinin, nübüvvetle irtibatlandırılmaması çelişkilere, tutarsızlıklara kapı açmaktadır.

Bir diğer husus da “töre”nin içeriğiyle ilişkili olarak ifade edilmelidir. İlhami Durmuş’a göre Orkun Yazıtları’nda ifade edilen “töre”, devlet kanunu demektir. Töre bazı sınırlamalar getirmektedir ve bunlar şahıs haklarıyla topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmeyi amaçlamaktadır. Törenin uygulanması için devlet başkanının cesareti ve askeri bakımdan yeterliliği yanında, tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşlü olması da gerekmektedir. Törenin uygulanmadığı yerde Türk ili dağılmakta, il hakanlıkları çökmekteydi. Bu nedenle töre hükümlerine uymayanlar cezalandırılmaktaydı. Örneğin kim birisine kılıç çekip öldürürse, onun cezası idamdı. Bu anlamda Türk töresinde en dikkati çeken cezanın “kısas” olduğu söylenebilecektir. Hırsızlık yapmak yasaktır. Hırsızlık yapan kişilerin aileleri de yöneticiler tarafından sorumlu tutulmaktadır. Hafif suç işleyenlerin üzerinden araba tekeri geçirilirdi. Ağır suçlular ise öldürülüyordu. Tutuklama en fazla on gün sürüyor ve tutukluluğun sonunda sanık hakkında cezai hüküm uygulanıyordu. Böylece devletin elinde az sayıda mahkûm oluyor, cezaevi yapısal olarak hayat bulmuyordu. Töre hükümleri bütün toplum için geçerliydi, yöneticiler işledikleri suçlar nedeniyle cezadan muaf tutulmuyorlardı. Devleti yöneten kişi de töre koyabilirdi. Zira o, Tanrı tarafından ve onun izni ile tahta çıkarılmıştı. Mo-tun, M.Ö. 176 yılında Çin İmparatoru’na gönderdiği mektupta kendisini “Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Hunların büyük Şanyüsü” ibaresiyle tanıtmıştı. Tanrı tarafından tahta çıkarılmış hakanın bazı sorumlulukları vardı. Onun görevi halkı iyi yönetmek, toplum içinde birlik ve dirliği sağlamak, olağanüstü durumlarda düşmana karşı geliştirilecek stratejiyi belirlemek, onun sorumluluğu altındaydı. Önemli kararları hakan tek başına almamakta, yılın belli aylarında toplanan “Kurultay”da belirlenmekteydi. Büyük kurultaylarda devlet meseleleri görüşülmekte, töreye eklenecek yeni hükümler görüşülmekteydi. Devleti yönetenler, millet için varolduğundan halkı mutlu edecek düzenlemeler yapılmaktaydı. Göktürk yazıtlarındaki bilgilere göre Türk devletinin varlığı töre hükümlerinin uygulanmasına bağlıydı (Durmuş, 2012: 90-92).

Zeybek, “Kutadgu Bilig’de 113 yerde töreden bahsedildiğini saydım. Töreyi uygulayan adını yükseklere kaldırdı” der (Zeybek, 2017: 96) ancak onun “töre” yorumunda ceza hukuku kapsamına giren bir içeriğe rastlanmaz. Türk töresindeki cezai müeyyidelerin “Arap Müslümanlığı”nın cezaî hükümleri ile benzeşmesini dikkate almayan Zeybek, Türk töresini “erdemli yaşamak” olarak tanımlar ve kötülerin öldükten sonra ceza olarak tamuya (cehennem) atılacaklarını kabul eder. Belli bir süre tamuda kalanlar yeniden tene kavuşarak olgunluklarını tamamlayıp uçmağa giderler. Zeybek, Asr suresini de “doğru yaşamayanların” ahir ömürlerinde tamuya (cehenneme) atılacağı şeklinde yoruma açık bir okumaya tabi tuttuğu görülmektedir. Ancak böyle bir okumanın Cengiz Yasaları’nın içeriğindeki sert ve kısas içeren ceza hükümlerini açıklama imkânı bulunmamaktadır.

  • Anadol Cemal, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, Milli Kültür Yayınları, 1977
  • Durmuş İlhami, Bilge Kağan-Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, 2012
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017