Skip to content

Posts tagged ‘Hikâye’

Ayşe Bağcivan’ın Alim Adlı Kurgulaması

İlk Söz:

Ayşe Bağcivan’ın “Alim” adlı novellası “odalarının camlarında koruma amaçlı parmaklıklar, üçgen bir çatı altında dört katlı ve ek binalarıyla genişletilmiş olan Amsterdam’ın en eski psikiyatri kliniğinde” geçiyor (2019: 30).

Hikâyenin şahıs kadrosunu şöyle verebiliriz: Dr. Bahar Tekin, Prof. Dr. Nick Achen (Klinik şefi ve hoca). Dr. Levi, Dr. Julia, hemşire Nora, görevli Finn. Hastalar: Eva, Sem, Milan, Ruben, Tim, Ali.

Yazarın hikâye mekânını (Hollanda-Amsterdam) kısmen de olsa tasvir ettiği görülür. “Amstel Nehri’nin uzunluğu” (s: 19), “Mavi renkli bisikletle Amsterdam’ın renkli caddelerinde gezinti” (s: 16), “De Nieuwmarkt’taki bir cafede öğle sonu kahvesi” (s: 24), “Ortaçağdan kalma tarihi, birbirine yapışık evlerle çevrili yeşil ve sessiz Begijnhof” (s: 70), “Tüm seslerden arınmış kutsal mabetlerin yer aldığı Begijnhof” (s: 71), “On yedinci yüzyıldan kalma binaların bulunduğu De Jordan bölgesi” (s: 73); “Amsterdam akşam karanlığında nehrin üzerindeki sokak lambalarının ışığıyla dans etmektedir” (s: 36).

Hikâye, ihtisas gerektiren bir meslekî kurumda (psikiyatri kliniğinde) kurgulanmıştır. Okuyucu hikâyenin kahramanı Ali’nin hastalığı ve başkaca tıbbî terimler konusunda bilgilendirilir. Ali’nin hastalığı, “Disosiyatif kimlik bozukluğuna bağlı semptom”dur (s: 35).

Hikâyede diğer tıbbî terimleri şöyle tespit ettik: “Eksitasyon” (s: 18), “Seçici omnezi” (s: 41), “Ajite hasta” (s: 11), “Kantotoni” (s: 43), “Posturing” (s: 43), “Ekolali” (s: 43), “Ekopraksi” (s: 43), “Demans” (s: 20).

Anlatıcı kişi hikâyenin ikinci kahramanı Dr. Bahar Tekin’dir. Bahar Tekin, 1998’in başlarında ihtisasını yapmak için Amsterdam’a gelmiştir (s: 9). Fakülteyi dereceyle bitirmiştir (s: 20). Babasını yağmurlu bir haziran sabahında yitirmiştir (s: 20). Türkiye’de Üsküdar’da oturmuştur (s: 17). Babası demans hastası olunca psikiyatri bölümünü okumuş, babasının onun adını değil varlığını unutmasını içine sindirememiştir (s: 20).

Klinikte 109 numaralı odada kalmakta (s: 8) olan Ali Ak ile ikinci kahraman Bahar’ın ortak bir yönü vardır. Ali, annesini kaybetmiştir. Bahar ise babasını. Ali Ak, 38 yaşında, ajite bir hastadır, saldırgandır (s: 9). Ancak sıradanlığı reddeden, sıradan görünüme sahip bir hastadır (s: 26). Bahar da “kendisinden kaçmak için seçtiği yolun yine kendisine çıktığını gören” biridir (s: 11). Hastalarının emanet sancılarıyla çalkalanan, bu nedenle kendisine vakit ayıramayacak, kendisiyle yüzleşemeyecek kadar “kaçış” içinde biridir (s: 14). Bahar, hikâyenin ilerleyen bölümünde hastasıyla özdeşleşir ve şöyle der: “Beni de gözlerinin petrol mavisine hapsetsene” (s: 53).

Hikâyede “su”, “yağmur”, “mavi”, “nem” imgeleriyle sıklıkla karşılaşmaktayız. Bahar Tekin’in bisikletinin rengi mavidir (s: 16). Hikâyenin kahramanı Ali’nin çocukluğu, derme çatma, nem kokan, damı akıtan gecekonduda geçmiştir. Ali’nin annesinin mavi yazmasının altından sol göğsüne doğru uzanan saçları “bahar” kokmaktadır (s: 55). Ali’nin gözleri mavi, annesinin gözleri ise “yosun yeşili”dir (s: 67). Bahar Tekin’in babası “yağmuru ve toprağın nemini soğuk bedenine hapsederek toprağa karışmıştır” (s: 20). Kitabın kapak resmi de yağmur damlalarıyla ıslanmış bir pencere camıdır.

Klinikte geçen olaylar, şahıs kadrosunun davranışları, gündelik hayat içindeki problemleri dikkatli bir gözlemin yapıldığını gösterir şekilde aktarılır. Bu anlamıyla metnin sanat akımı olarak “realizm” içinde değerlendirilmesi mümkündür.

Klinikte iki tedavi metodunun uygulandığı söylenebilecektir. Dr. Nick Achen, “hastaların güvenini kazanıp onların dünyalarına dâhil olmayı değil onların sevmek için güvenini kazanıp karanlık dünyalarına ışık olmayı” öğütlemektedir (s: 34). Ancak Dr. Levi, hastalar için geliştirdiği kendi tedavi yöntemlerini uygulamaktadır ve bu da Dr. Achen’in takdirini kazanmaktadır (s: 37). Dr. Levi, Dr. Bahar’ın metodlarını desteklememekte, kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak klinik şefi Dr. Achen, Dr. Bahar’ın hastalarla ilgisini daha da artırıp onları yakından takip etmesini istemektedir (s: 42). Dr. Levi’nin Dr. Bahar’a eleştirisi şöyle verilir: “İyi bir psikiyatr olamayacak kadar fazla duygusalsınız. Okuduklarınızı, gördüğünüz vakalar üzerinde birleştiremiyorsunuz. Duygusallığınız mantığınızı kullanmanızı engelleyecek kadar perde olmuş. Yani kısa ve açık şekilde diyorum ki, gümüş tabak içi boşsa faydasızdır” (s: 84).

Dr. Levi’nin söyledikleri hikâyede ortaya çıkan verilerle doğrulanmaktadır. Zira Dr. Bahar, hastası ile ilişkisinde doktor-hasta ilişkisini aşan duygusal etkileşimlere girer ve yakınlaşmalar gösterir: “Ali. Güzeldi, karizmatikti, romantikti. Belki de bir kadının başına gelebilecek en güzel ‘şey’di” (s: 89). Bir başka yerde Dr. Bahar, hastası Ali’nin saçlarını elleriyle tarar: “Bir yandan ellerimi saçlarında gezdirirken bir yandan da ıslanan kirpiklerinden yanağına süzülenleri biriktirdim avucumda” (s: 53). Yine bir diğer yerde, hastasıyla ıslanır: “Bırak ıslanalım. Arınırız belki kim bilir? diyerek şemsiyeme uzanan ellerimi engelledi. Yağmur birikintilerine basa basa yürüdük bahçede (s: 88). Son olarak Ali, bir Kral Günü bayramı gecesi Suat Sayın’ın “İntizar” plağını pikaba koyarak Dr. Bahar ile dans eder. Dr. Bahar’ın bu dans ile kendini kaptırdığı duygular Dr. Achen’in sert ve hoşnutsuz bakışlarıyla kınanır (s: 87).

Ancak hikâyenin daha başında Dr. Bahar’ın bu ilişkiye hazır olduğuna dair işaret verilmiş olduğundan netice şaşırtıcı değildir: “Hani derler ya ‘Psikiyatrlar ilk hastalarına âşık olur’ diye. Ben olmadım ama etkilendim” (s: 9). Bahar, çok şiir okuyan biri olarak Ali ile ilişkisinden sonra şiir yazan biri haline gelir. Bahar’ın çok şiir okumasının örneği olarak Nazım Hikmet’in “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda” şiiri örneklenir. Kanaatimce bu şiir “çok şiir okuma” durumuna örnek değildir.

Dr. Bahar ile Dr. Levi arasındaki metodik farklılıklar klinik şefi Dr. Achen tarafından hastaların hikâyelerini anlatmasını sağladığı sürece hastanenin kazancı olarak görülmektedir. Hastane, sanat odasında tüm hastalara yeteneklerini ortaya çıkaracak farklı imkânlar sunarak tedaviyi hızlandırmayı amaçlamaktadır. Bu etkinlik bir bakıma hastaları kendilerini ve geçmişlerini anlama ve değiştirme çabasıdır (s: 31). Dr. Achen’e göre hastalara kazandırmak istenilen şey olayların onları nasıl yıprattığı ve etkisi değildir. Asıl amaç hastaların sorunlarına sağlıklı yaklaşabilmektir (s: 49).

Dr. Levi, “En iyisi olamıyorsan başka bir iş yap” görüşüyle Dr. Bahar’ın metodunu reddetmektedir. Bahar, hastası Ali ile bir seansında bahçede dolaşırken, hayali müziğin hayali ritmi eşliğinde onunla dans etmiş ve bu dans hastalar, hademeler, asistanlar, doktorlar tarafından izlenip eleştirilmiştir. Ancak Dr. Achen, o seansta yaşananları “Bir hastayı anlamanın en iyi yolu onun dünyalarına girerek o dünyada rol almak” olarak yorumlamıştır (s: 84).

Dr. Bahar’ın duygusal yakınlaşmaları, Dr. Levi’nin uzmanlaşma düzeyini bozmama ikazını haklı çıkarır. Nitekim, hasta Ali’nin kadın arkadaşının hastaneyi ziyareti sonrasında nöbete girer ve saldırganlaşır, yaralamalı neticeler gerçekleşir. Görevlilerden kaçarken sakatlanan Ali, felç olur.

Hikâye hakkında buraya kadar aktardığım anlatı için “başarılı bir kurgulama” denilebilecektir. Dr. Bahar’ın hastası Ali ile rutin seanslarında onu “çözdüğü”ne ve hayat hikâyesini de anlattırdığına şahit oluruz. Ayşe Bağcivan’ın anlatısı bu noktada gerçekçi bir gözleme, tutarlı bir kurguya sahiptir.

İkinci Söz:

Hikâye kanaatimce Ali Ak’ın düşüp felç olması sonrasında çoklu yoruma açık hale gelmiştir. Ayşe Bağcivan’ın bu noktadan sonra baştan beri izini sürdüğü realizmi zorladığını ifade edebiliriz.

Ali Ak, hastaneye gelip Bahar’ı dökülüşleriyle ve canlanışlarıyla tanımaktan dolayı mutlu olduğunu belirtir (s: 95). Bunları söylerken “dışarda yağmur yağmakta”dır (s: 94). Ali, yedi yaşında çocukluğunun aradığı yosun kokusunu Bahar’ın saçlarında duyduğunu açıklar (s: 96). Fakat bu haliyle, dilediği şekilde yeryüzünde koşamadan yaşayamayacağını söyler. Ötenazi ister (s: 96).

Dr. Bahar’ın “Psikiyatri kliniğinden gelen bir hastanın bu yönde kararını hiçbir doktorun onaylamayacağı” ifadesi hasta Ali tarafından “duymak istemiyorum” denilerek reddedilir (s: 96). Dr. Bahar ısrar karşısında hastanın ötenazi talebini kabul eder ve hastaya kendi eliyle sodium pentobarbitalle içirir (s: 97). Zehir kısa sürede etkisini gösterir ve hastanın soluğu kesilir. Dr. Bahar’ın elinde kalan bardak, ölümün ertesinde düşer kırılır.

Hikâyenin kurgusu, ihtisasını derecelerle sürdüren bir doktorun ötenazi kararı verme ve uygulama süreçlerini hayatın olağan koşullarına yaslamaması nedeniyle eleştirilebilecek ise de bu husus başka bir yorumla ele alınabilecektir. Hasta yaşama umudunu yitirmiş ve tıpkı annesi gibi kendini imha etmek niyetiyle davranmıştır. Yazar bu kurguyla anne-oğulun dramının benzerliğini ima etmektedir.

Yazar, Bahar tiplemesi için de aynı türden bir “son” hazırlamıştır. Bahar’ın da babasının kaderini yaşadığı ima edilir. Finalde hasta Ali Ak’ın aslında “doktor” ve doktor Bahar Tekin’in ise gerçekte “hasta” olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla Ali Ak, gerçekte ölmemiştir. Kitabın başından beri anlatılan hikâye, hasta Bahar Tekin’in halüsinasyonlarıdır. Böylece Bahar’ın da babası gibi mekân ve benlik algısını yitirdiği ifade edilmiş olur.

Bu çoklu okuma sonunda bir kurgu başarısından bahsedilebilecektir. Ancak bu başarının önemli bir kusuru bulunmaktadır. Hikâye, kahramansızdır. Diğer ifade ile anlatıcının bize çizdiği “hasta Ali” hakkında anlatılan hiçbir şey doğru değildir. Hikâyenin sonunda gerçek kahramanın Bahar olduğu, ancak başından beri onun hakkında da hiç bilgi verilmemiş olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu haliyle anlatı, bir tahkiye değildir. Çünkü tahkiyenin asıl meselesi karakter oluşturmaktır. Tahkiye, “nakletmek, rivâyet etmek” anlamı taşıyan hikâyenin menzilidir. Ayşe Bağcivan’ın anlatısını bir “hikâye” değil “anlatı” ve “kurgulama” kabul etmek olasıdır.

Üçüncü Söz:

Ayşe Bağcivan’ın başarılı kurgulamasında başkaca bazı problemler vardır.

Birinci olarak, anlatının sonunda Dr. Levi’yi bu kez Bahar’ın hastalığını izleyen doktor olarak görmekteyiz. Anlatının tek kahramanı kanaatimizce Dr. Levi’dir. Bağcivan’ın kurgusunun sağlığı için anlatının sonunda bu kahramanın asıl adının örneğin “Dr. Levent” olduğunu belirtmesi gerekirdi. Böylece anlatının olay örgüsünün Türkiye’de geçtiği ortaya çıkacak ve “Bahar’ın pasaportunun dahi olmadığı” (s: 99) ifadesi mantığa oturacaktı.

İkinci olarak, Bağcivan’ın başarılı kurgulamasında anlatının bir bölümünde hasta Ali’nin “özgürlük” adına Amsterdam’a geldiğinden bahsedilmektedir (s: 78). Bu “özgürlük düşü” nedeniyle Ali, her gününü Red Light District’lerde, genelevlerde geçirmektedir (s: 78). Özgürlüğün seks köleliği üzerinden tanımlanması tutarlı değildir.

Üçüncü olarak, bir anlatının amacı hayata tutunmak olmalı değil midir? Ayşe Bağcivan, Hasta Ali’nin, başını annesi gibi okşayan, saçlarının arasında parmaklarını gezdiren kadının kendisini sevdiği algısıyla hareket ettiği metaforunu anlatıda iki kez vermiştir. Hasta Ali’nin saçlarını okşayan kişilerden ilki, hayat kadını iken ikincisi Bahar’dır. Her iki kadınla ilişkisinde de ortaya çıkan netice “yaşamanın boşa çıkması”dır. Ali’nin hayat kadını ile aile kurmak istemesi, sosyolojik bakımdan Ali’nin geldiği değer dünyasıyla uyumlu değildir. Zira Ali, hastalığı nedeniyle saldırgan ise de “diğer hastalara yardım eden” (s: 35) ve haksızlığa karşı çıkan erdemli biridir: “Bilmiyorum, belki öfkemi gerçek suçlulara boşaltmak için seçtim bu bölümü” (s: 77).

Dördüncü olarak, on altı yaşındaki çocuğa tecavüze dair vicdanda oluşan nefret duygusunun failin fiziken anormalleştirilmesiyle (“hayvan kadar şişman pisliğin bir çocuğa tüm gücüyle abanması”) verilmesinde de kusur bulunmaktadır (s. 77). Zira bu ifadenin (yazarın kastı böyle olmasa da) mefhum-u muhalifinden mantıken “şişman olmayan fail” hakkında eylemin olumlanmasına kapı açılır.

Anlatıda bu türden başkaca cümle kusurları da bulunmaktadır. Örneğin “Hayattaki şu meşhur durmamız gereken yerleri andırır gibi Ali de camın kenarından bakıyor her bir şeye” (s: 7) cümlesinde doğru ifade şöyle olmalıdır: “Hayatta durmamız gereken yerlerden biri gibi Ali de camın kenarından her bir şeye bakıyor.”

Benzeri bir kusur da şu cümlede: “Heyecanlandım doğrusu. Gelen bir akıl hastası da olsa eğer insan kendi ülkesinden çok uzaklarda yaşıyorsa inanın bunun hiçbir önemi olmuyor” (s: 9). Bu cümle anlamsızdır.

Bir diğer örnek de şu: “İnsanlar ve huzur. Yeni zamanlarda bir araya gelme ihtimali olmayan bu iki kelime, burada bir hastanın bünyesinde bir araya gelebiliyordu” (s: 9). “Bünye”, a) yapı, kuruluş, b) vücut yapısı, şeklinde tanımlandığına göre “insanlar ve huzur” bir hastanın bünyesinde bir araya gelebilir mi?

Bir başka örnekle bu bahsi bitirelim: “Odamda elimdeki kalemi ağzımda çevirerek Ali’nin dosyasını (…) okudum” (s: 16). Bu cümlenin doğrusu şöyle verilebilir: “Odamda oturdum, ağzımda dişlerimin arasında tuttuğum kalemi elimle çevirerek Ali’nin dosyasını okudum.”

Beşinci olarak, Ayşe Bağcivan’ın bekâr insanların veya karı-koca yaşayamayan bireylerin yakalandığı bir buhranı anlattığı da ifade edilebilecektir. Bu haliyle Bağcivan, toplumu, “en küçük birim aile” temelinde değil “birey” temelinde kurgulamış görünmektedir. Anlatıda karı-koca olarak yaşayan tek özne, bir zamanlar çok güzel olduğunu ifade eden Julia’dır.

Dördüncü Söz:

Bu anlatının Anton Çehov’un “Altıncı Koğuş” adlı hikâyesi ile karşılaştırmalı okuması da yapılabilecektir. Çehov hikâyesi ile karşılaştırıldığında Bağcivan’ın anlatısının finali itibariyle hastane sistemi eleştirisi olmadığı, Türk toplumunun iktisadi tabakalarını yansıtmadığı, aydın eleştirisi de yapmadığı söylenebilecektir.

Bu noktada Ali’nin annesiyle geçirdiği çocukluk devrindeki yoksulluğun bir sosyal eleştiri sayılabileceği yorumu gelebilir. Ancak kanaatimizce bu yorum gerçekliğe (realizme) uymayacaktır. Bağcivan, insanların tümünün diğerlerine duyarsız olmadığına anlatısında yer vermektedir. Nitekim, Ali’nin ihtiyaçlarının karşılanmasında ve yetiştirme yurduna alınmasında öğretmene işlev yükleyen Bağcivan, Ali’nin annesi hakkında ise bir sosyal çözüm kurgulamaz.

Kurguda Ali’nin annesinin intiharına giden yolda mahallede kimsenin kadına yardım etmediği görülmektedir. Ali, annesinin ölmüş bedenini görünce çığlıklar atar. Bu sese meraklı kocakarılar, kahve önünü bekleyen asalaklar ve bakkal Necati amca gelir. Anlatıda bakkala adıyla yer verilmesi, mahalle yapısının bir şekilde korunduğunu göstermektedir. Ancak kişilerin birbirine (tanıdıkları halde) duyarsız olması şaşırtıcıdır. Öğretmen, “yabancı” olmasına rağmen kendi maaşından bu fakir çocuğa yardım etmektedir.

Bağcivan, anlatısının başka bir bölümünde tecavüze uğrayan 16 yaşında bir kızın ailesi tarafından evden atıldığını, bir öğretmenin bu çocuğa sahip çıkarak fail aleyhine dava açılmasını sağladığını kurgular. Bu iki kurgu, aile kurumunu “aydın öğretmen” tipi karşısında ikincilleştirmektedir. Ancak her iki kurguda da sadece çocukların kurtuluşunun öne çıkarıldığı, ailelerin kurtuluşuna çözüm önerilmediği görülmektedir. Kurgunun böyle gerçekleşmesi Ayşe Bağcivan’ın anlatısını “sosyal eleştiri” içinde değerlendirmekten uzak tutmaktadır.

Son Söz:

Kurgu önemlidir ama kahraman inşası daha önemlidir ve tahkiyenin miracı kahramandır. Hikâye, toplumun erdemlerini araştırmalıdır.

  • Bağcivan Ayşe, Alim, Hece Yayınları, 2019