Skip to content

Posts tagged ‘Hz. Nuh’

Namık Kemal Zeybek’te Töre

Namık Kemal Zeybek, “Türk töresi” konusunda Orkun Yazıtları’na başvurur. Müellifin ifadesiyle Kültigin Yazıtı’nın doğu yanında Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın dönemlerinden sonra bilgisiz kağanların geldiği, Türk kavminin bu kağanlar döneminde Tabgaç (Çin) kavminin hilelerine aldandığı anlatılmıştır. Kağan bilgisiz ve kötü olunca buyrukları da kötü olur ve halkın durumu kötüleşir (Zeybek, 2017: 83).

Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda tarih felsefesi ve çok keskin Türklük-Türkçülük bilinci vardır. 1400 yıl önce atalarımızın yazdığı bu anıtlar bugün de içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamızı, geleceğimizi kurtarmamızı sağlayacak öğütlerle doludur. Göktürklerin güneyinde Çinlileşmiş Tabgaç hanedanının yönetiminde büyük bir devlet çağdaş emperyalizm uygulamalarının bir benzerini uygulamaktadır. Türklere Çin kültürünü aşılamakta, bu kültürün gerektirdiği yaşama biçiminin eşyalarını satmaktadır. Orkun Yazıtları’nda Türklerin Türk adını bırakıp Çin adını almaları, giyimlerinde ve yaşamlarında Çinlileri taklit etmeleri yıkım getirmektedir.

Millet bilinci: Yazıtlarda milletin Türklüğe sımsıkı sarılması, Türk töresine bağlanması, kullanılacak eşyaların millet tarafından üretilmesi öğütlenir (Zeybek, 2017: 91-92). Zeybek’e göre Orkun Yazıtları’nda görülen bilinç, boy bilincinin üstündeki millet bilincidir. Diğer ifadeyle Kırgız, Tatar, Oğuz kimliği (boy kimlikleri) değil Türklük (millet) bilinci taşlara kazınmıştır.

Devlet bilinci: Yazıtlarda devletin ve ülkenin önemi de vurgulanmıştır. Devlet, milletini mutlu etmek için kurulur. Devletin ve kağanın görevi halkına hizmet, açları doyurmak, yoksulları bay yapmak, yani zenginleştirmektir. Töre’nin devlet fikri budur. Bu gerçekten uzaklaşanlar “düz” olmaktan çıkarlar , yani “doğru kişi” olmaktan çıkarlar.

Dayanışma: Zeybek’e göre Türk töresinin bir diğer özelliği, kardeşler arasında birlik ve dayanışmadır. Bilge Kağan hakandır, Kültigin orduların başkomutanıdır ve Bilge Tonyukuk ise devlet memurlarının başıdır. Eski Türklerde görülen bu durum Selçuklularda da benzer şekilde ortaya çıkar. Tuğrul Bey, hükümdardır; Çağrı Bey, orduların komutanıdır. Osmanlı’da da görülen bu töreden, Fatih tarafından başlatılan “sultanın kardeşlerini öldürtmesi” uygulamasıyla sapma olmuştur. Sultan Süleyman devrinde “kardeş katli” uygulaması “oğulların katli”ne kadar derinleşmiş ve Türk geleneğinden kopulmuştur. Zeybek’e göre Türklük için örnek alınacak dönem Göktürkler dönemidir (Zeybek, 2017: 84).

 Zeybek’e göre Türk töresinin kaynağı olan Orkun Yazıtları’nda üç erdem görülür: a) Bilge olmak: Bilge olmak, bilgili ve kavrayışlı olmak demektir; b) Alp olmak: Alplik, yiğitliktir. O ise dirençli, atılgan, yürekli olmaktır; c) Tüz olmak: Bu ise düzgün olmaktır. İnsanlara, canlılara, cansızlara iyilik yapmak, kötülükten kaçınmak, haksız kazanç peşinde koşmamak, kamunun malını haksız yere elde etmemek demektir. Bir kişinin malını, akçasını haksız yere elde edenler “yazuklu-günahkar”dır. Hakkı olmayan devlet malını kendine mal eden kişi budundan mal çalmış olacağından onun cezası ölümdür (Zeybek, 2017: 88).

Zeybek, Türk töresini bilgili iyi kağanların budunun başına geçmesi, yanına da bilgili alplar alması esası olarak kaydeder. Böylece beğler ve budun tüz (düzgün) olur. Eğer bu ilkeler uygulanmazsa, töre kaybedilirse, kağan “bilgisiz” olur, yardımcılar arasında “alp” görülmez, beğler ve budun bozulur (tüzsüz olur), devlet yiter, kölelik gelir.

“Töre”yi açıklamak için öne sürülen bu argüman Gök Tanrı inancı ile devlet teorisinin birleştirilmesini ifade eder. Zeybek’in teoloji politiğinde bütün-Tanrı olan Yaratıcı (Gök olarak tanrı) her an yaratma halinde olduğundan insanların işleri için de “töre” koymuştur. Müellif, Bilge Kağan’ın taşta yazılı sözlerinden hareket ederek bütün-Tanrı olarak kâinat (Gök) inancını destekleyecek bir okuma yapar: “Tanrı buyurduğu için, “kut”um olduğu için, kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet eyledim.”

Ancak ilk olarak, Zeybek’in “bütün-Tanrıcı töre” paradigması, Çin toplumunun ve devletinin yeryüzündeki iktidarını açıklayamamaktadır. Eğer Tanrı, bütün varlığı kaplayan ve genişleyen, kendi kendini yaratan Gök ise, Çinlilerin de yaratıcısıdır. Bu durumda “Türk töresi” Gök-Tanrı’nın yegâne teoloji politiği sayılamayacaktır. Zeybek’in “töre”yi temellendirirken geliştirdiği “tüm tanrıcılık” Türklerden başka kavimlerin yeryüzündeki iktidarlarını açıklayacak bir model sunmaz. Paradigmanın hatası, “Gök Tanrı” inancının vahdet-i vücutçu bir tanrı-âlem tasavvuruyla açıklamaktan gelir.

İkinci olarak Zeybek’in modeli törenin kaynağı olarak Orkun Yazıtları’nı esas almakta, ancak Türklere ait başkaca eserlerin anlatısıyla desteklenmemektedir. Oğuz destanında Hz. Nuh’un tufan sonrasında yeryüzünü gemiden inen oğulları (Ham, Sam, Yafes) arasında paylaştırdığı, Yafes’i oğullarının hükümdarı kıldığı ve “yasa=töre”nin kaynağının nübüvvet olduğu görülmektedir. Oğuz destanındaki anlatı, kavimlerin farklı ataları bulunduğuna, hükümdarlığın kaynağının din ve peygamber (Hz. Nuh) olduğuna işaret etmektedir.

Üçüncü olarak Zeybek’in kitabında “Kur’an’da Tanrı İnancı” başlığı ile yer alan makalede Kur’an’ın “bütün insanlığa indiği” vurgusu göze çarpmaktadır: “Bilmemiz gereken ilk konu, Kur’an’ın öncelikle Mekke halkına, sonra çevre Araplarına, sonra da bütün insanlara seslendiği gerçeğidir.” Zeybek’in bu ikrarı, “töre” kavramı bağlamında temellendirmeye çalıştığı paradigmanın Kur’an ile bağdaştırılmasını gerektirmelidir. Ancak Namık Kemal Zeybek’in bu bağdaştırmayı çalışma alanı olarak ele almadığı görülmektedir. Bu yazısında kelam tarihindeki tartışmaları gündemine aldığı hissi uyandıran ve izah edilmeyi gerektiren bir beyanı bulunmaktadır. “Kur’an’ın ister Allah kelamı ister Allah’ın mahlûku ister çok akıllı ve bilgili bir kişinin sözleri diye inanılsın, derin bilgiler ortaya koyan anlatımları vardır” (Zeybek, 2017: 112). Zeybek, bu yazısında Asr suresine şöyle meal vermiştir: “Yanlış yolda giden, kötü işler yapanlar sonunda acıları tadacaklar. Doğru yararlı işler yapanlar, birbirine doğruluk ile doğruluk yolunda direnmeyi salık verenler kurtulacak, umduklarına erişeceklerdir” (Zeybek, 2017: 113). Zeybek’in “Ön-Türklerde ortaya çıkan, sonra bütün insanlığa yayılan, yayıldıkları yerin ortamına uygun ayrıntılara, yorumlara ulaşan Kök İnanç, adına Müslümanlık denilen dinin derinliklerinde vardır” (Zeybek, 2017: 113). Müellifin bu ifadesi, Kur’an’ın ön-Türklerden etkilendiği iması içermektedir.

Bizim perspektifimizde İslâm, Hz. Âdem’den başlayan ve Hz. Peygamber’de hitama eren tek dindir. Bu perspektif insanlığın zina ile kirlenmemiş tevhid ehli bir şecereden türediğini ve törenin peygamberler tarafından getirildiğini benimsemektedir.

Farklı vesilelerle daha önce pek çok kez ifade ettiğimiz gibi, Hz. Nuh’un yeryüzünü oğulları arasında pay etmesini ve “töre” koymasını, Kur’an’daki misak ayeti bağlamında yorumlamak mümkündür: “Hani biz peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de Nuh’tan da İbrahim’den de Musa’dan da Meryem oğlu İsa’dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık” (33 Ahzab 7). Allah bu misak ile “ulu’l azm” peygamberlerine ümmetlerin sosyal hayatının kurallarını göndermiş, onların ümmetlerini yeryüzünde iktidar kılmak istemiş ve ilk töreyi koymuştur. Bu anlamda aynı anda birden çok “töreyi yürüten” peygamberin bulunabileceği de ifade edilebilecektir. Allah’a misak veren peygamberlerden olan Hz. İbrahim’in zamanında Hz. Lut’un da bulunması bu ifademizi örnekleyecektir.

Diğer taraftan Kur’an’daki Yusuf, Davud, Süleyman kıssaları Türk töresindeki “kut sahibi hükümdar” anlayışının “peygamber-hükümdar” olarak örnekleri sayılabilecekken esas adı Saul olan “kral-Talut” kıssası da Türk töresindeki “kut sahibi kağan” anlatısı ile bağdaştırılabilecektir. Böylece Orkun Yazıtları’ndaki “Tanrı buyurduğu için, kut’um olduğu için kağan oldum. Aç, yoksul halkı doyurdum; yoksul halkı zenginleştirdim, az milleti çok millet ettim” beyanı anlam kazanacaktır. Zira Kur’an’da “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler” (76 İnsan 8) ayeti, salih kişiler hakkında bir “töre” koymuştur. Bu töreyi bozanlar ise Kur’an’da “şeytanın izini takip edenler” veya “hizbu’ş-şeytan” (şeytanın partisi, şeytancı tayfa) olarak kavramlaştırılmıştır.

Prof. W. Radloff tarafından Altay Türklerinden derlenen Yaradılış destanında Tanrı yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları oldular. Bunlar iyi ve güzeldiler. Erlig (şeytan) onları kıskandı. Tanrı Kayra Han’dan onları kendisine vermesini istedi. Tanrı izin vermedi. Fakat şeytan onları kötülüğe sürükleyerek kendine çekmeyi biliyordu. Tanrı şeytana kanan insanların akılsızlığına kızarak onları kendi haline bıraktı ve erlig-şeytanı lânetleyerek toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü (Anadol, 1977: 48). Radloff’un aktardığı bu anlatının da Kur’an’daki Âdem ve şeytan kıssasıyla benzeşen yönleri bulunmaktadır. Radloff’un aktardığı anlatıda kavimlerin menşei dokuz ayrı atadan gelmekte olduğuna göre dokuz ayrı “töre”den bahsedilebilecektir.

Her iki destanda yer alan “insanlığın ataları” vurgusu, Namık Kemal Zeybek’in “vahdet-i vücutçu âlem-Tanrı” teolojisinin çelişkiler içerdiğini kanıtlar. Zeybek’in paradigmasının Kur’an’daki kıssalarla bağdaştırılması zor görünmektedir. Kur’an’da İsrailoğulları’nın bir zaman önce tıpkı Türk destanlarında Türklere verildiği görülen mevkiye getirildiği görülmektedir: “Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!” (2 Bakara 122). Bu beyan Hz. Nuh tarafından yeryüzünün üç oğul arasında paylaştırıldığı, her birine ayrı bir töre (fıkıh) verildiği ve içlerinden birinin diğer ümmetlerin üzerinde yönetici kılındığı şeklinde bir yoruma açıktır. İsrailoğulları’nın da tarihinde böyle bir dönem bulunduğunu Kur’an beyan etmektedir:

“Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever” (5 Maide12-13).

Milliyetçi, Türkçü aydınlarda vurgulanan “Türk töresi”nin menşe bakımından ilahi kökenli olduğu düşüncesinin, nübüvvetle irtibatlandırılmaması çelişkilere, tutarsızlıklara kapı açmaktadır.

Bir diğer husus da “töre”nin içeriğiyle ilişkili olarak ifade edilmelidir. İlhami Durmuş’a göre Orkun Yazıtları’nda ifade edilen “töre”, devlet kanunu demektir. Töre bazı sınırlamalar getirmektedir ve bunlar şahıs haklarıyla topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmeyi amaçlamaktadır. Törenin uygulanması için devlet başkanının cesareti ve askeri bakımdan yeterliliği yanında, tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşlü olması da gerekmektedir. Törenin uygulanmadığı yerde Türk ili dağılmakta, il hakanlıkları çökmekteydi. Bu nedenle töre hükümlerine uymayanlar cezalandırılmaktaydı. Örneğin kim birisine kılıç çekip öldürürse, onun cezası idamdı. Bu anlamda Türk töresinde en dikkati çeken cezanın “kısas” olduğu söylenebilecektir. Hırsızlık yapmak yasaktır. Hırsızlık yapan kişilerin aileleri de yöneticiler tarafından sorumlu tutulmaktadır. Hafif suç işleyenlerin üzerinden araba tekeri geçirilirdi. Ağır suçlular ise öldürülüyordu. Tutuklama en fazla on gün sürüyor ve tutukluluğun sonunda sanık hakkında cezai hüküm uygulanıyordu. Böylece devletin elinde az sayıda mahkûm oluyor, cezaevi yapısal olarak hayat bulmuyordu. Töre hükümleri bütün toplum için geçerliydi, yöneticiler işledikleri suçlar nedeniyle cezadan muaf tutulmuyorlardı. Devleti yöneten kişi de töre koyabilirdi. Zira o, Tanrı tarafından ve onun izni ile tahta çıkarılmıştı. Mo-tun, M.Ö. 176 yılında Çin İmparatoru’na gönderdiği mektupta kendisini “Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Hunların büyük Şanyüsü” ibaresiyle tanıtmıştı. Tanrı tarafından tahta çıkarılmış hakanın bazı sorumlulukları vardı. Onun görevi halkı iyi yönetmek, toplum içinde birlik ve dirliği sağlamak, olağanüstü durumlarda düşmana karşı geliştirilecek stratejiyi belirlemek, onun sorumluluğu altındaydı. Önemli kararları hakan tek başına almamakta, yılın belli aylarında toplanan “Kurultay”da belirlenmekteydi. Büyük kurultaylarda devlet meseleleri görüşülmekte, töreye eklenecek yeni hükümler görüşülmekteydi. Devleti yönetenler, millet için varolduğundan halkı mutlu edecek düzenlemeler yapılmaktaydı. Göktürk yazıtlarındaki bilgilere göre Türk devletinin varlığı töre hükümlerinin uygulanmasına bağlıydı (Durmuş, 2012: 90-92).

Zeybek, “Kutadgu Bilig’de 113 yerde töreden bahsedildiğini saydım. Töreyi uygulayan adını yükseklere kaldırdı” der (Zeybek, 2017: 96) ancak onun “töre” yorumunda ceza hukuku kapsamına giren bir içeriğe rastlanmaz. Türk töresindeki cezai müeyyidelerin “Arap Müslümanlığı”nın cezaî hükümleri ile benzeşmesini dikkate almayan Zeybek, Türk töresini “erdemli yaşamak” olarak tanımlar ve kötülerin öldükten sonra ceza olarak tamuya (cehennem) atılacaklarını kabul eder. Belli bir süre tamuda kalanlar yeniden tene kavuşarak olgunluklarını tamamlayıp uçmağa giderler. Zeybek, Asr suresini de “doğru yaşamayanların” ahir ömürlerinde tamuya (cehenneme) atılacağı şeklinde yoruma açık bir okumaya tabi tuttuğu görülmektedir. Ancak böyle bir okumanın Cengiz Yasaları’nın içeriğindeki sert ve kısas içeren ceza hükümlerini açıklama imkânı bulunmamaktadır.

  • Anadol Cemal, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, Milli Kültür Yayınları, 1977
  • Durmuş İlhami, Bilge Kağan-Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, 2012
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017

Türk’ün Milleti ve Devleti

Milliyetçilik, devletçi milliyetçilik ve Türkçü/Turancı milliyetçilik hizbleriyle düşünce üreten bir ideoloji olarak, İslâm’ın Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e tek bir çizgi halinde gelen “haniflik-Tek Tanrı inancı” halindeki varlığını Türklerin de Hz. Nuh’tan sonra taşıdığı yaklaşımını kabul edilebilir bulmamaktadır. Turancı/Türkçülük, “Türk soylu” bazı kavimlerin Budist, Hıristiyan, Musevî, Zerdüşt, Şaman dinlerini seçmelerinin Türklük adına bir kayıp sayılmayacağını, Türklüğün “haniflik” ile tanımlanması halinde tarihsel süreçte dil birliği/soy birliği/devlet birliği ile ortaya çıkmış devamlılıkların zedeleneceğini düşünmektedir.

İslâmcılık düşüncesi ise, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e “haniflik-Tek Tanrı” inancının Hz. Nuh-Hz. İbrahim-İsrailoğulları/Araplar ile gelen zincirini kabul etmekte; ancak Hz. Nuh-Yafes soyunun “hanif Türklük” olarak tarihsel bir devamlılığa sahipliği hususunda sessiz veya muteriz kalmaktadır. Böylece İslâmcılık, Mezopotamya’daki halkları da kuşatan bir “ümmet birliği” tasavvuru geliştirerek “Hz. Nuh-Sam-Arap hanifliği” silsilesini tarih felsefesinin merkezine yerleştirmektedir. İslâmcılık düşüncesi, Türk’ün Hz. Nuh’un soyundan geldiği fikrini ise esatîr-i evvelîn (geçmişin masalları) saymaktadır.

İki ideoloji (İslâmcılık, Milliyetçilik) arasındaki bu “ayrışmayı üreten benzeşme” kanaatimizce Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde politikasını “İslâm Birliği” içinde mi yoksa “Türk-Turan Birliği” içinde mi sürdüreceği sorununun bir yansıması olarak kendine iktidar alanı inşa etmektedir. Diğer değişle iki ideoloji de bir diğerinin dahil olamayacağı “abilik-sözcülük statüsü” (Milliyetçilik: Türk dünyasının abi-sözcülüğü; İslâmcılık: Müslüman dünyanın abi-sözcülüğü) elde etmektedir.

Bu statüler, her iki ideolojinin de Hz. Âdem-Hz. Nuh silsilesine bağlanan bütüncül bir tarih nazarı geliştirmesini engellemektedir. Zira İslâmcılık düşüncesi açısından Türklük ya Kuteybe b. Müslim’in Horasan valiliği (705-715) sırasında kılıç zoruyla İslâm davetinden ya 751 Talas Savaşı sonrasında gelişen ihtidalardan ya da 920-955 arasında hükümdar olan Karahanlı Satuk Buğra Han’ın 932 yılında İslamiyeti kabul etmesinden itibaren kitleler halinde Müslümanlaşma hareketinden başlatılmakta, Anadolu’da Türklüğün tarihi ise 1071’e itelenmektedir.  

Böyle bir tarih okumasında Türklük, Anadolu’daki yerleşik (otokton) halkların topraklarına işgal ve talanla gelmiş kabul edilmektedir.

Türkçü-Milliyetçilik düşüncesi ise “çok dinli Türklük” fikriyle Vikinglerin, Roma İmparatorluğu’nun, Sümer uygarlığının, Mısır uygarlığının ve hatta Amerika kıtasındaki yerlilerin gerçekte “Türk” kökenli olduğuna dair teorilere kaymaktadır. Nitekim Nihal Atsız, “Anadolu’daki varlığımızı milâttan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmiştir. Halbuki, ‘bir memleketin tapusuna mâlik olmak için mutlaka ilk ahalisi olmak lâzımdır’ diye düşünmek boştur (…) Sonra Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleri eskisinin devamı sayılamaz” (Atsız, 2015: 24) diyerek Türklüğü Anadolu’da temellendirmek için geliştirilen görüşleri “zorlama” olarak nitelendirir. Ancak konu teoride kalmamış ve Atatürk’ün Türk Tarih Tezi de bu tür bir okuma yapmasıyla, bu tez, devletin kurduğu bazı işletmelere (“Sümerbank”, “Etibank” gibi) verilen isimlerle de ima edilmiştir.

Bu noktada itiraz ettiğimiz mesele, Türkçü düşüncenin “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıklarının kökekinde Türkler vardır” tezinin mantık dışı sayılması gerektiği hususu değildir. Vurguladığımız konu, “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıklarının kökeninde Türklerin varlığı” argümanının 21. yüzyılda “Türk milleti” kimliğini tanımlamak bakımından anlam ifade etmediğidir.

Dikkat edilirse Türklük, Milliyetçi-Türkçü ideolojilerin köken arayışında “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıkları” ile buluşurken pagan bir geçmişe sahip çıkmak zorunda kalmaktadır. Oysa Hz. Âdem-Hz. Nuh zincirinde “Hanif Türklük” ile kimliğini yeniden tanımlayan bir Türk düşüncesi, uygarlıkların kökenini peygamberlerle açıklama şansına erecek ve yakalandığı tarihsel çelişkilerden kurtulabilecektir. Zira “Mısır uygarlığının kökünde Türklük vardır” tezinin karşılaşacağı kaçınılmaz gerçeklik, bu anlamıyla Türklüğün putperestliğe yakalanması ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkâr ederek tarihten silinmeye uğramasıdır.

Oysa Milliyetçi düşünce, “Türklüğün tarih boyunca put yapmadığı” iddiasını da -son derece doğru olarak- ileri sürmektedir. Bu durumda hanifliği Türklük için bir kriter olarak belirleyip, tarihte puta tapmış toplumların Türklükten çıkmış, Türk kimliğinden uzaklaşmış uygarlıklar kurduğu ifade edilmeli değil midir?

Nitekim Şaban Teoman Duralı’nın “Türklük” tanımını, “Müslümanlaşmak” kriterine bağladığı görülmektedir:

“Talas vuruşmasının ardından Türk boyları Orta Asya’nın doğusundan batısına dalgalar halinde hicret edip Müslümanlaşmış, akabinde Dârü’l İslâm’da, çoğunlukla, yerleşik düzene geçmiştir. Kürt sözlükçü ve muhaddis Macideddin İbn Athîr’in (1149-1210) bildirdiğine göre, sadece 960’da Mâverâünnehir’e ulaşıp yerleşen iki yüz bin çadırlık Türk toplulukları ihtidâ etmiştir. Hicret etmeyen Türk toplulukları dahi, zamanla Müslümanlaşmışlardır. Hıtaylar gibi, doğuda kalıp Müslümanlaşmamış olanlarsa, git gide Türklüklerini yitirerek Moğollaşmış ya da Çinlileşmişlerdir. Buradan da sekizinci-dokuzuncu yüzyıllardan itibaren Müslüman olmanın, Türklüğün tarifinde baş orunu işgal ettiğini anlıyoruz” (Duralı, 2010: 61-62).

Ne var ki, Şaban Teoman Duralı, Türklüğü tarih felsefesi açısından “devlet” ve “medenî yaşayış” kavramları içinde tanımlamakla kendi paradigması açısından bir tutarsızlığa yakalanmaktadır. Önce Duralı’nın Türklük paradigmasını eski zamanları yorumlarken hangi kriterlere dayanarak belirlediğini ve yeni zamanları yorumlarken hangi yeni kriterleri eklediğini ele alarak bu tutarsızlığı izaha çalışalım:

Duralı’ya göre “Türkün birinci hasleti devlet kuruculuğudur” (Duralı, 2010: 110). Duralı, “Türk tarihte, devletini kurmadan milletini oluşturamamıştır” da demektedir (Duralı, 2010: 110). Müellife göre medenî yaşayışın teminatı devlettir. Adil bir düzen de ancak medenî yaşayışla mümkündür. “İslâm öncesi tarihte Türklerin -bu kriterde- iki önemli devleti vardır: Göktürk ve Uygur. Tarihî önem taşıyan bütün müteâkip devletleri İslâmî devirde yer almıştır. Bunların en önde geleniyse, Osmanlı Devleti’dir” (Duralı, 2010: 110). Duralı’ya göre Türklük, İslâm’dan evvel Göktürk ve Uygur devirlerinde Doğu medeniyeti câmiaasına mensupken Müslümanlaşmakla Batı medeniyeti camiasının üyesi olmuştur (Duralı, 2010: 78). Bir kültürün yazıya geçmesini “felsefîleşmiş medeniyet” olarak kavrayan müellif, Türk yazıtlarının bilgeliğe ilişkin önemli kanıtlar olduğunu söyler. Göktürk veziri ve komutanı Tonyukuk’un 725’te 62 satırlık, Kül Tigün’in 732’de 72 satırlık, Bilge Kağan’ın 735’te 89 satırlık yazıtlarının Türk düşünce tarihinin ilk kayda değer verimleri olduğuna değinir. Müellif, Burkan inancını benimsememiş kimi Uygur düşünürlerinin özellikle onuncu ve onbirinci yüzyıllarda ortaya koyduğu eserlerin vücut verdiği bilgelik geleneğinin Türk düşünce hayatını etkilediğini de ifade etmektedir. Duralı’ya göre Uygur Türkleri, öteden beri hayvancılık ve zanaatla uğraşan eski Türkleri tamamen irfan hayatına intisap ettiren bir medeniyet merhalesini de temsil etmektedir. Duralı, devlet yöneticilerinin Burkancılığı kabul etmesine rağmen halkın Tengriciliğe ısrarla bağlı kaldığını ve devlet/halk arasında ikili bir yapının meydana geldiğini ifade eder. Özellikle Tonyukuk’a referans veren müellif, bu vezirin hakanların Burkancılığı teşvik etmesine ‘Türklerin savaşçılık ve alplik faziletleriyle uyuşmadığı’ gerekçesiyle itirazda bulunarak ikaz ettiğine işaret eder (Duralı, 2010: 71).  

Şaban Teoman Duralı’nın bu tarih okuması ve Türk kimliği paradigması, miladi 1000’lere gelindiğinde “devlet kuruculuk” ve “medenilik” kriteri yanında başka kriterleri esas alır ve kurgusunda bazı zaaflara yol açar. Duralı’nın paradigmasında Uygurlar söz konusu olduğunda devlet-halk ikiliğinin “Türk Devleti” vasfına zarar vermediğini yukarıda aktarmaya çalıştık. Duralı, 1000’li yıllara gelindiğinde Türklüğü “İslâm’ın Mâtürîdî-Hanefî yorumuna dayalı ve devletin gözetiminde Müslümanlık” (Duralı, 2010: 112) olarak tanımlar. Böyle bir tanım, Duralı’nın eski Türk tarihinde getirdiği “devlet teşkilatı kuran ve medenî hayat yaşayan ordu-millet” tanımına uymamaktadır. Duralı, başka bir yerde Türklüğü “iman birliğini esas almış millî devlettir” (Duralı, 2010: 125) şeklinde tanımlar. Duralı, bu noktadaki paradigmasında Türk kimliğini 1) Devlet teşkilatı, 2) Medenilik, 3) İman birliğini esas almış millî devlet şeklinde tanımlamaktadır. Ancak bu paradigma 1000’li yıllardan sonra yeni kriterlerle “onarılmakta”dır. İki yeni kriter daha getirilmektedir:

“1000’lerden itibaren de Türkler, bizzat İran topraklarında devlet kurar olmuşlardır. Bu devletlerin önde gelenleri Karahanlılar ile Selçuklulardır. Bunlardan sonra İran’ı bin yıl süreyle yönetmiş hanedanlar, kültürce Farslılaşmış olsalar dahi, Türk soyundandır. Fars kültürüne intisap, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Farslılaşma, dil başta gelmek üzere, önemli ölçülerde Anadolu Selçukluları’na da sirayet etmiştir. Türklere Türkçeyi iade eden, Anadolu Selçukluları’nın ardı sıra gelen Osmanlı’dır. Buna karşılık, Türk Oğuz asıllı, bidayette de Sünnî olup sufî tarikattan neşet etmiş Safavî hanedanı (hükümfermâ: 1502-1737), Şah İsmail’in (1487-1524) önderliğinde İran’ın milli birliği ile bütünlüğünü tesis etmiştir” (Duralı, 2010: 63).

Görüldüğü üzere Duralı, Türk soylu olup, resmî dilinde Türkçeyi kullanan, bir mezhebi de “milli din” olarak kabul eden Safavî Devleti’ni “İran’ın milli devleti” sayarak Türklük dışı bir kategorilendirmeye tabi tutmaktadır. Dolayısıyla “1) Devlet teşkilatı, 2) Medenilik, 3) İman birliğini esas almış millî devlet” şeklinde getirdiği Türk kimliğine 1000’li yıllardan itibaren “4) Hanefî-Mâtürîdîlik, 5) Resmi dil Türkçe” kriterlerini dahil etmekte, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerini de Türk kimliği açısından tereddütlü bir alanda bırakmaktadır: “Osmanlı, Türk Oğuz özüne bağlı kalırken, Safevî, hüküm sürdüğü ülke ile orada yaşayan çoğunluğun kültür belirlenimine uyarak Farslılaşmıştır” (Duralı, 2010: 64). Fakat Duralı, son tahlilde Türk milleti kimliğinin devlet ve millî mezhep temelinde tanımlamanın getirdiği sıkıntıyı da görerek Şiî Azerbaycan ile Sünnî Osmanlı havzasının Türkçe ve Farsçadan birbirine aktarılan kelimeler, dilbilgisi, söz varlığı bakımından etkilediğini ve Türk-Fars kültürünün oluştuğunu teslim etmiş, Osmanlı’nın da “Türk-Fars İslâm kültürü” dairesinde sayılması gerektiğini ifade etmiştir (Duralı, 2010: 64). Kanaatimizce Duralı’nın bu son yorumu, getirdiği paradigmanın açmazlarını aşmaya matuftur.

Bilindiği gibi Nihal Atsız’ın geliştirdiği tarih perspektifi, 1040’da kazanılan Dandânekan Meydan Savaşı ile Horasan’da kurulan ve İslâm münevverlerinin Selçuk Devleti dediği teşekkülü “Bizim devletimiz, yani Türkiye” olarak kabul etmekle (Atsız, 2015: 32), Şaban Teoman Duralı’nın Milliyetçilik ile İslâmcılığı birleştirmeyi hedefleyen ama açmazları bulunan paradigmasından farklı bir mecra tutmaktadır. Nihal Atsız’ın paradigması, tarihin karanlık çağlarında Türkistan’da kurulan ilk devlet ile XI. yüzyılda kurulup günümüze kadar gelen Önasya’daki devlet, yani 1040’ta kurulan devletin devamı olan tek devlet teorisine dayanmaktadır (Atsız, 2015: 31). Atsız’a göre bu devletin ilk başkanı büyük sultan Gazi Tuğrul Beğ’dir. Bu devlet İlhanlılar çağında Tebriz ve Meraga tarafında idare olunmuştur. Yüz yıl süren İlhanlı idaresi sırasında yanlış tarih telâkkilerinin müstakil devlet saydığı Osmanlı’nın idarecileri Osman Gazi ve onun oğlu Orhan Gazi, uç beğinden başka bir şey değildir (Atsız, 2015: 35). Nihal Atsız, bu devlet-millet fikriyle Türklüğü, Teoman Duralı’nın “devlet tarafından varlığa çıkarılmış millet” olarak ve belli bir coğrafya içinde, belli bir mezheple tanımlamamaktadır:

“Eski Gök Türklerden (neseben) indiği çağdaş müverrihler tarafından kabul edilen Çengiz Han kültür ve ülkü bakımından da Türk’tü. Onu yabancı gösteren şey XIII. yüzyılda artık Müslüman bir millet olan Türkler arasında eski dine bağlı kalan bir azınlığa mensup oluşu, bir de Moğollar üzerinde hâkim bir ailenin ferdi olarak Arap ve Acemler tarafından Moğol diye ilan edilişidir. İkinci hanedanımız İlhanlılar’ın en büyük hizmeti Anadolu ve Azerbaycan’ı kesin surette Türkleştirmeleridir” (Atsız, 2015: 34).

Nihal Atsız’ın tarih perspektifinde tek devlette dört sultan dahi bulunabilmektedir.  Eski Türk devlet geleneğinde Batı’da “uç beğliği” olarak yurt tutan hanedanlar, Doğu’daki Hakan’a tâbi hüküm sürmektedir. Nitekim Nihal Atsız, devlet ve milletin sürekliliği, coğrafyada belli bir sınırla sınırlandırılamazlığı fikrini savunmaktadır:

“Temir’i Anadolu’yu yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandırmak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu II. Murad, Türkistan’daki Temir ile oğlu Şeruh’a tâbi birer hükümdardılar. Bu suretle bir Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye’deki Osmanlı hanedanının hâkimiyeti ancak Fatih devrinde başlamış ve Cumhuriyet’e kadar devam etmiştir (…) Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendimizi onun milliyetinden saymaya hakkımız yoktur” (Atsız, 2015: 38).

Atsız’a göre Türk devleti belli bir toprağı kazanırken bir kısım toprağını kaybetse, kaybettiği topraktaki millet, Türk milleti dışına çıkmış sayılmaz. Nihal Atsız’ın “Tek devlet çok sultan” şeklinde ifadelendirdiği Türklük paradigması, Batı’daki hükümranlığın Doğu’dakine tâbiyetini teorik olarak kabul etmektedir. Fakat müellif, 1040 sonrası siyasal coğrafyada “Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti” ifadesini haklı çıkaran bir yapıya dair delil gösterememektedir. Dolayısıyla bu birliğin ancak “Türk milleti birliği” olarak ele alınması gerekmektedir.

Bizim kanaatimiz şudur: Türk milletinin varlık temeli Hz. Nuh’un oğlu Yafes’ten itibaren gelen “töreli ordu-millet”te bulunmaktadır. Bu milletin içinde kimi boyların zaman içinde devlet teşkil ettiği, bu devletlerin adaleti yitirdiği anda yine Türk milleti tarafından hâkimiyetlerine son verildiği ve yeni bir devlet kurduğu ifade edilebilir.

 

  • Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihinde Meseleler, Ötüken Yayınları, 2015
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınları, 2010