Skip to content

Posts tagged ‘İslâm’

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 2

İnsanlık tarihine çıkan ilk budunun Türkler olduğunu düşünen Zeybek, Türklüğün çıkış yeri sayılan Altaylar’daki “Üç Sümer Dağı”nda yaşayan bir boyun Mezopotamya’ya inerek Sümer uygarlığını kurduğunu savunur (Zeybek, 2017: 20). Müellife göre Türklerin başka boyları da dünyanın değişik bölgelerine yayıldı. Etrüks adında bir boy, Güney Avrupa’ya giderek Roma’yı kurdu ve Latinler denilen kavmin oluşmasını sağladı. Kimi boylar Amerika kıtasına giderek Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdu. Yine Türkler, Arap kavminin ve Yahudi kavminin ortaya çıkmasını sağladı. Zira İbrahim Türklerdendi (Zeybek, 2017: 20).

Namık Kemal Zeybek’e göre insanlığın atasının Türk olduğuna dair bir diğer delil de dindir. James Churchward’ün kitabına atıf yaparak mealen şöyle demektedir:

“Tüm Ari ırkın ataları, Homer’den ya da Veda’lardan binlerce yıl önce, aynı isim altında, Işık ve Gök adı altında görünmeyen bir varlığa tapıyorlardı. Kastedilen sonsuz Gök idi. Başlangıcı ve sonu olmayan, görünen ve görünmeyen her şey olan Sonsuz Uzay’dır. Bunu Gök Türkler de biliyorlardı. Eskiler güneşi Tanrı olarak değil yalnızca Tanrı’nın bir sembolü olarak görmüşlerdi. Tanrı Tek’tir, sonsuzdur. Her şeye gücü yeter, her şeyi O yaratmıştır ve insanın bedenine ölümsüz bir ruh yerleştirmiştir. Beden geldiği toprağa geri döndüğünde ruh öte âleme gider, yeni bir bedenle gelir. Gök en yüce sevgidir. Gök en yüce sevgidir. İnsanlar birbirinin kardeşidir. İnsana yakışan doğruluk, sevgi, yardımseverlik, temizlik, Tanrı’ya sevgi ve güvenle teslimiyettir. Gerçek din, insanın kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamasıdır. Dinler ilkesiz din adamlarının din kurumlarının aşırılıkları ve sapkınlıkları yüzünden bozulmuştur. Dinleri bozanlar kendilerine din adamı veya rahip diyenlerdir. Günümüzdeki din yok olacak ve gerçek bir din ortaya çıkacaktır” (Zeybek, 2017: 26-27).

Namık Kemal Zeybek’in Churchward’den naklettiği ifadelerde dikkat çeken dört vurgu görülmektedir: 1) Eski kavimler Güneş Tanrısı’na tapmadılar; Tanrı’nın sembolü olarak güneşe yöneldiler; 2) Din, namaz gibi ibadetlerle değil yardımseverlik/sevgi/doğruluk gibi değerleri hayata geçirmekle belirir; 3) Reenkarnasyon (ruhun sürekli olarak yeni bedenlerle dünyaya dönüşü) esastır; 4) Din, din adamları tarafından bozulmuştur. Bu dinler yok olacak ve gerçek din ortaya çıkacaktır.

Türk Tanrısı:

Namık Kemal Zeybek, Türklerde tevhid düşüncesinin bulunduğunu ve Tek Tanrı inancı gereği Tanrı’nın oğlu, kızı, eşi bulunmadığını ısrarla vurguladığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31). Müellife göre Türklükle ilgili en eski yazılar taşlara yazılmış olan Göktürk Yazıtları’dır. Yazar, Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarındaki “Türk Tanrısı” kavramını yorumlar. Yazıtlarda şu ifadeler geçer:

“Üze [Üstte] Türk Tengrisi Türk ıduk [kutlu] yiri [yeri] subı [suyu] anca [böyle] itmiş [etmiş] Türk budun [kavmi] yok bolmazun [olmasın] tiyin [diye] budun bolcun [olsun] tiyin kangım [babam] İltiriş Kağanı ögüm [annem] İl Bilge Katunu tengri töpüsünde [tepesinden] tutup yügerü [yukarı] kötürmiş [kaldırmış] erinç [oldu].”

Zeybek, bu anlatımdaki “Türk Tanrısı” ifadesini Yahudilerde olduğu gibi “Kavim Tanrısı” diye anlayanların olduğunu, bunun hata içerdiğini söyler. Tanrı’nın Tek-Bir olduğuna değinen yazar, bu teklik nedeniyle “Türk Tanrısı” yanında başka kavimlerin tanrısının bulunamayacağına değinir.

Zeybek’in Göktürk yazıtlarındaki “Türk Tanrısı” ifadesinden “Türklere has Tanrı” anlayışını çıkarmamasının nedeni “Tanrı” anlayışıdır. Zeybek’e göre “insanoğlunu yaratan Tanrı, sonsuz Gök’ün kendisidir.”

Zeybek’e göre varlık bir bütündür ve o, Tanrı’dır. Her şeyi kaplayan Gök (yani Tanrı), “Varlığın Sonsuzluğu”dur. Tanrı, başlangıcı ve sonu olmayandır; O her şeyde (cansız maddeler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, toprak/su/hava) kendini dışavurur. İyiler, iyilikleriyle bedenlerini hafifletip uçmağa (cennete) giderken; kötüler, yani ışıktan bedenlerini karartanlar ise derinlere, tamuya düşer. Bu inanca sahip olanlar günde iki defa (doğarken ve batarken) güneşe dönüp Sonsuz Tanrı’yı hatırlar. Zeybek’e göre güneşe yönelmek, ona tapmak değildir. Güneş, Tanrı’nın en büyük dışa vurumudur. Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır (Zeybek, 2017: 33-34).

Zeybek, bu inancın Cavit Sunar’dan yaptığı bir alıntı kapsamında “vahdet-i vücut” olduğunu da belirtmektedir (Zeybek, 2017: 35). Cavit Sunar’a göre ilk kez Turan’da görülen bu inanç, Şark’ın en eski felsefesidir. Hindistan, Çin, Akad, Sümer, Asur, Keldan diyarlarında ve daha sonra İran, Mısır, Finike, Yunanistan’da görülmüş, en nihayet Abbasi devirlerinde Arap topraklarına geçerek tasavvuf felsefesiyle birleşmiştir. Araplar tevhid fikrini bile yadırgadıklarından Vahdet-i Vücut görüşüne ısınamamışlardır. Bu yüzden tasavvuf (vahdet-i vücut), Turan’da muhit bulmuştur (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre İbn Arabi’nin Araplar arasında değil de Türkler arasında ilgi görmesinin nedeni “Gök, Tanrı’dır. Tanrı, Gök’tür” inancıdır. Sonsuz Gök’ün yaratıcı ve yönetici olduğu, her var olanı kapsadığı ve her varlığın içinde olduğu inancı, Orhun Yazıtları’nda da belirtilmiştir. Yazıtlara göre, gökleri, yeri, kişioğlunu Tanrı yaratmıştır. Tanrı Tek’tir, Tanrı Bir’dir. Tanrı Sonsuz Gök’tür. Yani varlığın tamamıdır. Kültigin Yazıtı’nın Çince bölümünün başlangıç cümlesi bu inancı verir:

“Sonsuz Tanrı var olanların tümünü kapsar, varlığın bütününün de içindedir. Kişioğulları (kız ve er oğullar) Tanrı’yla bütünleşirse olgunlaşır ve tamlığa ulaşır” (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre Türkler Turan’dan dünyaya yayılırken bu inancı gittikleri yerlere götürmüştür. Bu konuda Murat (Acıyev-Hacı) Acı’nın “Türkler ve Dünya Saklı Tarihi” kitabına referans verir. Murat Acı’nın dinlerin kaynağının tek olduğu görüşünü aktarır. Hintliler Prajnaparamita destanını Türklerden aldıklarına inanmaktadır. Hindistan’daki Mahabharata yani Bharat soyuyla ilgili bilgi verir. Onlar kuzeyden gelmiş kurt derili insanlardır.  Mahabharata Altay’ı görmüş insanlardır. Altaylılar yalnızca Gök Tanrı’ya tapan ve töre (adalet) ile erdemi yaşayışlarının temeline koyan insanlardır. Hindistan yerlileri Buda’yı da Sâkyamunî, yani Türk Tanrısı olarak adlandırmaktadır. Buda’nın yüzü bu nedenle Altaylı insanların yüz biçiminde yapılmaktadır. Namık Kemal Zeybek’in Murat Acı’dan naklettiğine göre Budizm, Çin dinleri, Zerdüştlük, Mani dini, Musevilik gibi dinlerde temel Türk inancıdır. Yahudilik dininin esas kuralı olan “Tora” da eski Türkçede “Yasa” anlamındadır. Gök Tanrı inancının dünyanın başka yerlerine, başka adlarla yayılması Türklerin göçleriyle ilişkilidir (Zeybek, 2017: 41-42).

Türklerde Şamanizm ve Güneş ve Din Örgütü:

Müellif şaman sözünün Türkçede bulunmadığını, Şamanizm adı altında toplanan inanç ve uygulamalar bütününün din sayılamayacağını ileri sürer. Türklerde kam, baksı adı altında sağaltıcı kişilerin bulunduğu görüşündedir. Zeybek bu ifadelerine kanıt olarak da Hilmi Ziya Ülken’in “Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Türk İzleri” (1970) başlıklı konuşmasını gösteriyor. Ülken’in fikrine göre Şamanizm Türklere mahsus değildir. Bütün Asya’da ve Amerika kıtasında rastlanan sihir sistemidir. Şamanların Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayıldığını söyleyen Ülken, daha önceki Türklerde ve Göktürklerde şamanlığa dair bir kayıt bulunmadığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31).

Zeybek, kitabının muhtelif yerlerinde Türklerin “güneşe döndüğü”nden bahsetmektedir. “Gök Tanrı inançlıların (…) güneşin doğuşunda ve batışında ona bakarak Sonsuz Gök’e yalvardıklarını belirtelim” (Zeybek, 2017: 48). Yazara göre güneşe dönmek güneşe tapma şeklinde anlaşılamaz. Zira Müslümanların Kâbe’ye doğru namaz kılması da “Kâbe’ye tapmak” anlamına gelmemektedir.

Müellif “Tanrı’yı yaratıcı olarak bilmelerine rağmen dinleri yoktur” sözünün de “Türklerde din örgütü yokluğu” şeklinde anlamak gerekir. Jean Paul Roux’un kitabından (Türklerin ve Moğolların Eski Dini) Türklerin ibadetlerini aktarır:

“Yüksek bir yere çıkılıyor; zaman sabah olduğundan yükselmekte olan güneşe doğru dönülmektedir. Bağlılık göstergesi olarak kemer çözülmekte, baş açık durulmakta, göğe vurulmakta ve dokuz kez eğilmektedir” (Zeybek, 2017: 48).

Roux’un kitabındaki şu sözü aktarır: “Türkler Gök ve yeryüzünün yaratıcısına Tanrı diyorlar.” Roux’un Türklerin evren algısı hakkında yazdıklarına da değinir:

“Var olan her şey canlıdır. Her tür kendi içlerinde yaşayan can, ruh veya iye biçiminde yaşayan ve diğerleriyle ancak yoğunluk açısından ayrımı yapılabilecek bir gücün varlığıyla yaşar. Bu güç (can, ruh, iye) aynı türde değerlere bölünebilir veya daha kapsamlı bir varlık oluşturmak üzere birleşebilir. Gök hem teklik hem çokluk olarak algılanır. Her ağaç bireydir, ancak kendisi de bir toprağa, bir ormana ve bütün dünyaya ait olan bütünün parçasıdır. Her taşın ruhu vardır. Taşların ruhu bir taş yığınında birleşir. Her insanın da birkaç ruhu olduğu gibi, ailesinin, soyunun, boyunun, budununun ortak ruhuna da bağlıdır” (Zeybek, 2017: 48).

Zeybek’e göre Roux’un Türk inancına dair anlattığı bu algı, “Varlık Birliği”, yani vahdet-i vücut görüşüyle ilgilidir.

Zeybek, “yeryüzünde evrendeki dirilik vardır” der. Yeryüzünde diriliğin var olmasını iki gök varlığı sağlar: güneş ve ay. Yerdeki diriliği sağlayan ay, bunu med-cezir etkisi ile yapar. Suları kabartıp bırakan etken aydan geldiği için dirilik bu gezegenle ortaya çıkar. Evren bizim ölçülerimizle sonsuz büyüklükte ise de gerçekte o da sınırlıdır. Evren sınırlı, Gök ise sonsuzdur. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırı ucu bucağı olmayan sonsuz boyutta olan Gök, Tanrı’dır, Tengri’dir. Sonsuz boyutta sonsuzluk, Türklerin inandığı Tanrı’dır (Zeybek, 2017: 55-56).

Tek Tanrı İnancının Tapınağı:

Namık Kemal Zeybek, Sarı Evliya adı verilen ermişin bir röportajından bölüm aktarır: “- Sarı Evliya, gücünü nereden alıyorsun? – Tanrı Dağları’nın ruhundan. – Dağların ruhu olur mu? – Elbette vardır. Kur’an’da biz emaneti dağlara yüklemek istedik de kabul etmedi.”

Namık Kemal Zeybek’e göre Türk atalardan günümüze tapınakların kalmamasının nedeni Tanrı’nın her yerde olmasıdır. Yeryüzü tapınaktır. Tanrı’yı anmak, O’na ulaşmak isteyen için her yer tapınaktır. Bu nedenle ayrıca “tapınak” diye bir “ev” inşa etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü Tanrı’nın evi olmayan ev yoktur. Ayrıca sonsuzluk, bir eve sığmayacaktır (Zeybek, 2017: 52).

Namık Kemal Zeybek’in Türklerin Dinine Dair Görüşlerinin Kritiği:

Yukarıda da belirtildiği üzere Zeybek’e göre Türklerde asıl olan din değil inançtır. Müellif, Türklerde teşkilatlanmış bir din kurumu olmadığını, hatta bu tür kurumların inanç sistemlerini bozduğunu düşünmektedir. Yazara göre teşkilatlanmış bir din kurumu bulunmadığı gibi, cami/havra/kilise gibi ibadethaneler de bulunmamaktadır. Hatta bu nedenle Türkler “Tanrı var mı yok mu” tartışması da yapmamıştır. Zira, Gök, evreni de kapsayan Sonsuzluktur, Tanrı’dır. Varlığın dışında bir Tanrı bulunmadığını söyleyen Zeybek, varlığın kendisini “Tanrı” olarak kabul eder. Bu nedenle Türk inancında camii, kilise, havra gibi “tapınak”ların (ibadethanelerin) de bulunmadığını ifade eder.

Namık Kemal Zeybek, bir röportajında da Türklerin dini hakkında şu yorumları yapmıştır:

“Türklerin teşkilatlanmış din kurumu yoktur. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler de Türklerde yoktur. Hatta din adamı kurumu bulunmamaktadır. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân da yoktur. Teşkilatlı bir din olmadığı için Türkler inançlarını ailenin en yaşlısından öğrenir. Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir. Türklerin eski inancında varlığın kendisi Tanrı olduğundan, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdir. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürümektedir. Düşünmek tapınmanın kendisidir. Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var. Dinlerin amacı insanın iyileştirilmesidir. Dünyaya iyilik yapmak, ağaç dikmek, hayvanlara yiyecek vermek, cahillikten korunarak ilimde ilerleyen kişi bütün dinlerde makbuldür. Namaz insanı kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmeyeceği için, boşuna ibadet edilmemelidir” (Zeybek, 03.07.2017).

Namık Kemal Zeybek’in görüşleri bazı tutarsızlıklar içermektedir. Öncelikle Zeybek’in “Türklerde din değil inanç vardır” görüşü yukarıda yine kendisinden naklettiğimiz “Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır” ifadesiyle çelişir.

Keza, Türklerin at kurban etme ritüellerinin bulunduğu, kurganlardan at cesetlerinin çıkarıldığı bilinmektedir. Kurban vermek bir ibadettir. Diğer yandan Türklerin domuz eti yemediği, Moğolların ise yediği bilinmektedir. Gıdalarda haram sınırlarının belirlenmesi “din” ile izah edilebilir, “inanç” ile izah edilemeyecektir.

Üçüncü olarak Zeybek, teorik olarak ibadethanesi ve teşkilatı bulunan dinleri, gerçek dinin bozulmuş hali saymaktadır. Arap Müslümanlığı ve Türk Müslümanlığı kavramlaştırmaları yapmakta, Türk dinini, ibadetsiz bir inanç olarak kabul etmektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e vahyedilmiş ve getirdiği hükümler insanlık tarihi boyunca aynı ilkeleri ihtiva etmiştir. Örneğin Kur’an, “Ey imân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı” (2 Bakara 183) buyurmuştur. Keza Namık Kemal Zeybek’in hakkında “Türklerdendi” dediği Hz. İbrahim, “Yâ Rabbi, beni ve benim neslimden olanları namaz da devamlı kıl. Ey Rabbimiz, duamı kabul buyur” (14 İbrahim 40) şeklinde dua etmiştir. Duasında onun namaz kıldığı görülmektedir. Dolayısıyla İslâm’ın namaz, oruç, zekât ibadetlerini “Arap Müslümanlığı” şeklinde vasıflamak tutarlı değildir.

Dördüncü olarak Gökalp, “İslâm ümmetindeniz, dediğimiz için, nazarımızda en mukaddes kitap Kur’an-ı Kerim, en mukaddes insan Hz. Muhammed, en mukaddes mabed Kâbe, en mukaddes din İslâmiyet olacaktır” beyanıyla İslâm’ı inanç olmaktan çok bütün insanlık için kurtarıcı “din” saymakta (Gökalp, 1990: 68) ve dini tebliğ eden Peygamber’e işaret etmektedir. Zeybek’in Türklüğü “akıl ve bilim yolu, laiklik yolu” şeklinde tanımlaması, Ziya Gökalp’in medeniyet değiştirmeye yönelik teklifinden daha radikal bir teklifi ima etmektedir. Gökalp, “Türkçüler, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir” (Gökalp, 1990: 40-41) demektedir. Zeybek’in mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir “Gök Tanrı inancıyla Türkleşme ve akıl-bilimi yol gösterici yapıp geleceğe yönelme” teklifi (Zeybek, 2017: 16) tektanrıcı olguculuğa yol açacaktır.  

Son olarak Zeybek’in Türklüğün din algısını mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir inanç şeklinde tanımlamasının “Türk kimliği”nin tarihsizliği problemini doğuracağı da ifade edilebilecektir. Selçuklu-Osmanlı asırları boyunca yaşanan tarih, Türk’ü din ile teşkilatlanan bir millet olarak tanımlamıştır. Türk toplumu “din u devlet” tasavvuruyla varlığını koruyabilmiştir. Türklüğün Anadolu’da ortaya koyduğu bütün eserler teşkilatlı/ibadetli/mabedli bir kimliği Haçlı-Bizans karşısında varlığa çıkarmaktadır.