Skip to content

Posts tagged ‘İstanbul Sözleşmesi’

Muhafazakâr Söylemin İstanbul Sözleşmesi Çelişkileri

“Muhafazakâr” kavramı sorunlu. Kural olarak muhafazakârlık belli başlı kurumları kabul eden kişilerin düşüncelerini işaret ediyor. Bu kurumlar 1) Devlet, 2) Tarih, 3) Din, 4) Aile, 5) Toplum, 6) Gelenek-örf. Bu kavramsal tabana göre herkes bir yönüyle “muhafazakâr” olma potansiyeline sahiptir. Örneğin “toplumun salahını” düşünen kişi kaçınılmaz olarak bu perspektifle “bireyin dediği olur” fikrinin karşısına çıkacaktır.

İkinci olarak muhafazakarlık, insanın akıl, bilgi bakımından yetersizliğine inanan bir fikir akımıdır. Bekir Berat Özipek’e göre Aydınlanma, insana olağanüstü bir iyimserlikle bakmış, insana ve insan aklına temel, kurucu bir rol atfetmiş ve “aydınlanmış akla” sahip insanın dünyayı anlama ve dönüştürme potansiyelini alkışlamıştır. Ancak XVIII. yüzyılın filozoflarının pek çoğunun hararetle savunduğu bu yaklaşım, muhafazakârlar tarafından kabul edilmemiştir. Muhafazakâr düşünce insana tarihten, gelenekten, dinden ve ona kimliğini veren diğer kurumlardan bağımsız bir biçimde bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmaz. İnsan mükemmel olmayan ve hiçbir zaman da olamayacak bir varlıktır ve ancak bu kurum ve değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir. Görüleceği üzere “muhafazakâr” ideoloji, Aydınlanma düşüncesini kabul etmemektedir.

Gerek muhafazakârlığın dayandığı kavramlar ve gerekse Aydınlanma düşüncesine getirilen itiraz nedeniyle İslâm’ı referans alan bir düşünce adamının “muhafazakâr” olarak vasıflanması mümkün gibidir.

Muhafazakâr ideolojinin bir diğer özelliği ise kapitalist düzenin işletilmesidir. Muhafazakâr ideoloji burjuva teorisi olarak ortaya çıktığından kurumlara ve aydınlanmaya aynı perspektifle yaklaşan başka ideolojilerin “muhafazakârlık” dışında kabul edilebilmesi için kapitalist sistem eleştirisi dikkate alınabilir. Örneğin korporatist-solidarist bir ekonomik sistem teklifi muhafazakâr değil milliyetçi olarak tanımlanabilir. İslâmcılık düşüncesi de kendi ekonomik modelinin özgünlüğüne işaret ederek muhafazakâr veya milliyetçi doktrinlerle uzlaşmadığını ileri sürmektedir.

Son 40 yıldır İslâm dünyasında “İslâm ekonomisi” teorisinden beslenen bir ekonomik programın bulunmadığı söylenebilecektir. Özellikle kentsel yayılma nedeniyle İslâm dünyasında kapitalizm konut ve taşıt kredileri üzerinden dindar kesimleri dahi bir modelin içinde eritmiştir. Bu model borçlanma getirmekte ve İslâm’ın faiz hakkındaki çekincelerine rağmen bazı argümanlarla işlevsel görülmektedir. Diğer ifadeyle İslâm toplumlarında banka kredisi dışında konut edinme yolunu gösteren bir “İslâm Ekonomisi” teorisi geliştirilememiştir. Bu nedenle aşağıda kaleme aldığım eleştirilerimde teorik manada kendisini “İslâmcılık”, “Milliyetçilik” gibi ideolojilerle tanımlayan kesimler de “muhafazakâr” olarak adlandırılmıştır.

  1. Geleneksel Fıkıhtan Hareket Edememek:

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili muhafazakâr kesimde mealen şöyle bir itiraz söylemi var:

“Sözleşme 12/1’de taraf devletlere kadın ve erkek için kalıp rollere dayanan önyargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaların kökünü kazımak/ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alması yükümlülüğü getirmektedir. Keza, 12/5’de taraf devletlere kültür, gelenek, görenek, din ya da ‘sözde namus’un Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet (psikolojik, fiziksel, cinsel, ekonomik) eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar. Görüldüğü gibi Sözleşme, kadın ve erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıları, örf ve âdetleri, geleneksel ve diğer uygulamaları kökünün kazınacağı şekilde ortadan kaldırmayı devletlere görev olarak yüklediğinden cinsel tercih/cinsel yönelim özgürlüğünü güvence altına almıştır. Böylece Sözleşme, sadece kadın ve erkeği değil, tüm cinsel yönelimleri, lgbt-i bireyleri ve artıları (pedofili, zoofili, nekrofili, ensest ve diğerlerini) “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramyla güvenceye almaktadır.”

Şimdi bu söylemle Sözleşme’ye itirazın muhafazakârlar tarafından ileri sürülmesinin bir anlamı bulunmuyor. Zira, eğer muhafazakârlar toplumun cinsel davranışlarının denetlenmesini ve fıkha uygun bir vasıfla düzenlenmesini istemekteyse böyle bir düzenlemeyi gerçekleştirme imkânları zaten bulunmamaktadır. Nitekim muhafazakârlar TCK’da (2005) zinanın “topluma karşı işlenen suç” olmaktan çıkarılmasını onayladılar ve böylelikle zinanın sadece “evlilik içi sadakat yükümlülüğü” kapsamında tanımlanmasını da kabul ettiler. Diğer değişle muhafazakâr kesimin lgbt-i kapsamındaki cinsel eylemleri eleştiren söylemleri inandıkları dinin veya geleneğin evlilik kriterlerini ifade etmemektedir. Geleneksel fıkıh tasavvurunda yer alan evlenme şartları düşünüldüğünde “küfüv” ilkesi gereğince evlenecek gençlerin zina etmemiş olması, aynı dine inanmaları, helal ile maişetlerini kazanmaları esas alınacaktır. Oysa TMK’nın evlenmenin şartları maddelerinde bu kriterlerin hiçbiri yer almamaktadır. Diğer ifadeyle Türkiye’de muhafazakârlar bir toplumsal inşadan bahsettiğinde lgbt-i bireyleri “cinsel sapkınlık” kapsamında değerlendirmektedir. Bu ise onların “zina” kapsamında düşünmemelerinden, zinanın da yasa tarafından “evlilik birliğinde eşlerin birbirine sadakat yükümlülüğünün ihlali” şeklinde tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Eğer muhafazakârlar lgbt-i karşısına “Yusuf olmak” yani “zina etmemek” kavramını koyarak çıkabilseydi, İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlarında haklı bir söyleme başvuracak ve nübüvvet tarihine de bağlanmış bir insan tipolojisine yaslanabileceklerdi.

2. Aile Modeli İnşa Edememek:

Türkiye’de muhafazakârlar İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlarında tutarsız kalmaktadır. Bu tutarsızlığın nedeni kendi aile modellerini inşa edememektir. Erkek muhafazakârlar geleneksel aile modellerini savunurken, eşlerinin konut kredisi veya otomobil kredisi çekmesini istemektedir. Böylece geleneksel (erkek) ve feminist (kadın) aktörler “evlilik birliği” tesis ederken fıkhın belirleyiciliğinden ziyade ekonomik ihtiyaçlarının belirleyiciliğine dayanmaktadır. Muhafazakâr kesimdeki ailelerin hemen tamamının konut kredisi veya otomobil kredisi borçlusu olması, geleneksel fıkıhtan hareket ederek bir “aile” kurmayı imkân dışı bırakmaktadır.

Örnek olarak ifade etmek gerekirse, dindarlığın referans fıkhında nafakayı erkek kazanmalıdır. Ancak muhafazakâr erkekler evin nafakasını kredi borçlarının olması nedeniyle kadınlara yüklemek zorunda kalmıştır. Diğer ifadeyle muhafazakâr erkek, “İstanbul Sözleşmesi aileyi çözüyor” derken dahi feminizmin 1. Dalga hak kataloğunu savunmakta; evlenmek için “çalışan kadın” tercih etmekte, evlendikten sonra da eşlerinin maaşının evin geçimine katılmasını hedeflemektedir.

Bu tür ailelerde evliliğin ilerleyen yıllarında geçimsizlik problemleri baş gösterdiğinde Türk Medeni Kanunu’nun dava derdest iken tedbir nafakası, edinilmiş mala katılma rejimi kapsamında evlilik birliğindeki malların paylaşımı, boşanma sonrasında süresiz yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminat, velayet, eğer gerekirse çocuk icrası gibi hükümler devreye girmektedir.

Evlilik bir akit olduğuna ve TMK’da “mal ayrılığı rejimi” bir seçenek olarak sunulduğuna göre başka bir evlilik modeli olabileceği hususu İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren kesimler tarafından gündeme getirilmemektedir.

3. İstanbul Sözleşmesi Kapitalist Dünya Düzenini Kadın Üzerinden İnşa Ediyor:

Muhafazakârlık 1990’dan beri kent-İslâm (ahlâkî kapitalizm) esaslı bir kamusal alan mücadelesi yapmaktadır.

Bu durumda muhafazakârlığın kadın ve erkek aktörlerinin yıllar içindeki toplumsal eylemlerini şöyle kategorize edebiliriz: Muhafazakâr erkekler kentsel mülkiyetin peşindedir.
Muhafazakâr kadınlar ise kamusal alanda merkeze yürümenin. Bu iki muhafazakâr tavrın söylemi “çatışmalı” olsa da pratikte erkek ve kadın muhafazakârlığı kapitalist toplumla uyumlu bir modernleşme atağı yapmaktadır. Kredi ile elde edilmiş mülkün kadına mı yoksa erkeğe mi kalacağı tartışmasına İstanbul Sözleşmesi şöyle cevap verdi: “Mülk kadının olacak, binlerce yıllık fakirliğe son.” Gerçekten de İstanbul Sözleşmesi’nin alt metninde “kentsel mülkiyetin kadına devredilmesi” teorisi vardır. Çünkü kapitalizmin bütün tüketim endüstrisi kadına emtia pazarlamak üzere olgunlaştırılmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün teorisi, “kadınlar binlerce yıldır fakirdir” söylemine dayanmaktadır. Nitekim bu söylem Sözleşme’nin “Giriş” bölümünde şöyle dile getirilmiştir:

“Kadına karşı şiddetin, kadınlarla erkekler arasında tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığının bilincinde olarak.”

Türkiye’de bu söylemi kullanan pek çok “muhafazakâr kadın entelektüel” bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni erkekler için aşmanın “tek yol devrimi” erkeğin kendinden zengin kadınla evlenmesidir. Her ne kadar rivayet edilen hadislerde “mal, güzellik, soy için değil takva için evlilik yapın” uyarısı bulunmakta ise de genç adamların mevcut mevzuatlar karşısında kendilerini korumasının da yolları gösterilmelidir. Erkeğin kendinden zengin kadınla evlilik yapmayı esas alması halinde feministler İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 sayılı yasanın, Türk Medeni Kanunu’nun kadınların aleyhinde olduğunu görecektir. Diğer ifadeyle İstanbul Sözleşmesi aslında “Amazon kadını” imal etmektedir. Dişi örümceğin cinselliği, erkek örümceği döllenme sonrasında yiyeceğe indirgemektedir.

Feminizm kapitalist düzenin yayılma ideolojisi olarak düşünülmelidir. Kapitalizm kadınlara yöneliyorsa onlara emtialarına müşteri olacak cinsiyet rolü yüklediği içindir. Kapitalizm erkeğin statüsünü düşürmek istiyorsa, bunun nedeni de madenlerde, inşaatlarda, lağımlarda, fırınlarda, yüksek gerilim hatlarında çalışacak işçiler gerektiği içindir.

Feminist kadınlar “Hz. Hatice işkadını idi. Ona İslâm’ın yüklediği kimliği modern dönemde maskülen dindarlık engellemektedir. Erkek din anlayışı kadını fakirleştiriyor” demektedir. Bu yaklaşım Hz. Hatice’nin bütün servetini Hz. Peygamber’e bağışlayıp, fakir biri olarak öldüğünü görmemektedir. Anlaşılacağı üzere feminist kadınlar İslâm tarihini manipüle ederek okumaktadır.

Anadolu’yu şenlendiren erler/erenler “ashab-ı kehf” misalli bir yaşamla “fakirliği” seçmişti. Küresel anlamda erkeklerden cinsiyet rollerini terk etmeleri istenmektedir. Erkeklerin geleneksel cinsiyet rollerini bırakarak kadınlar gibi giyinmeleri, kadın işlerini üstlenmeleri istenmektedir. Bu kimliği giyinecek erkekler mutlaka çıkacaktır. Niçin? “Kapitalizmle uzlaşmak için kaçınılmaz” denecektir.

Oysa erkek, ashab-ı kehf de olabilir. Anadolu’yu şenlendiren erler/erenler “ashab-ı kehf” misalli bir yaşamla “fakirliği” seçmişti. Kapitalizme boyun eğmemek gerekir.

İstanbul Sözleşmesi Feminizmin Aleyhine Kullanılabilir

İstanbul Sözleşmesi kimi muhafazakâr aydınlar tarafından şu söylemlerle eleştiriliyor: “Bu sözleşmedeki ‘partner’ kavramı eşcinselliği meşrulaştırıyor” veya “Bu sözleşmedeki ‘cinsel yönelim’ kavramı ‘lgbt-i bireyler’e özgürlük alanı açarak aileyi tehdit ediyor.”

Benim geliştirmeye çalıştığım eleştiri yukarıdaki eleştirileri haklı görmüyor. Zira sözleşmedeki “partner” kelimesinin içeriğine resmî nikâh yapmamakla beraber halk arasında “imam nikâhlı” denilen çiftler de girmektedir. Bu anlamda devlet huzurunda resmen evli sayılmayan çiftlerin statüsünün İstanbul Sözleşmesi’nin (İS) getirdiği “partner” kavramı kapsamında tanındığı bile söylenebilecektir.

Yani İS aslında dolaylı olarak Türkiye’de laik kesimlerin hiç de onaylamadığı evlilik biçimlerini dolaylı yoldan “yasal” kılmaktadır. Ancak gerek laik çevreler ve gerekse İS karşıtı muhafazakârlar sözleşmenin kalıcılığı veya kaldırılması konusunda ideolojik kavgaya tutuştuğundan, onun halk tarafından hangi amaçlarla ve nasıl kullanılabileceğini kestirebilmiş değil.

Kanaatime göre İS’nin dayanak olacağı yasa da henüz çıkarılamamıştır. Denilebilir ki, “6284 sayılı yasa İS’nin dayanak olduğu yasa değil mi ki?” Bence değil. Zira bu yasa, gerçekte ondan önceki 4320 sayılı yasanın kısmen revizyona uğratılmış yeni bir versiyonudur. Benim yazılarımı ve röportajlarımı takip edenler biliyor olmalıdır: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekilse, şu an karşı karşıya olduğumuz problemler bir nebze dahi iyileşme göstermeyecektir. Zira, Türkiye’de “aile” ve “kadın” konusundaki bütün problemli düzenlemeler BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edilen, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW kaynaklıdır. Türkiye’de 1980’deki askerî ihtilal, uluslararası sisteme uyumlu bir anayasal düzenlemenin önündeki engelleri aşmaya vesile olurken, kriterlerini CEDAW’dan almaktaydı.

Dolayısıyla 1982 AY’sının hak ve özgürlükler sisteminin CEDAW kriterlerini esas aldığı rahatlıkla söylenebilecektir. Nitekim CEDAW Türkiye tarafından 1985 yılında imzalandı ve 1982 AY’sı ile zaten temel formları belirlenmiş “insan”, “kadın”, “aile” gibi kavramların yasal içerikleri de yavaş yavaş yasama organı tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’ndeki 144. Madde, 4.5.1988 tarih ve 3444 sayılı kanunun m.6 hükmü ile değiştirilerek “süresiz yoksulluk nafakası” düzenlemesi getirildi. Böylece Türkiye CEDAW etkisi ile hem 1982 AY’sını hem de medeni kanununu feminist teorinin ideolojik ufkuna teslim etti. Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yasal alanda hiç değişiklik ortaya çıkarmayacaktır. Denebilir ki, “İS’den çekildiğimizde 6284 sayılı yasa da mülga olmaz mı? Böyle bir faydası yok mu?” Bu soruya cevap şu olur: “6284 sayılı yasa mülga olursa, önceki 4320 sayılı yasanın yeniden yürürlük kazanacağından netice değişmeyecektir.”

Anlaşılacağı üzere İS’nin iptaline yönelik çabaları beyhude görebiliriz. Fakat bu sözleşmenin yine de eleştirilmesi gerekiyor. Benim getirdiğim eleştiri, “İS’nden çıkalım” tezini savunan muhafazakârların eleştirisinden farklıdır. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da farklılaşmanın gerekçelerini izah etmektir.

Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni savunan muhafazakârlar bu sözleşmenin “KADIN” tasavvurunu sorgulamamıştır. Bununla ne demek istiyorum?

Konu iki başlıkta ele alınabilir: 1) İstanbul Sözleşmesi, “Kadınların İnsan Hakları Sözleşmesi” kavramlaştırmasıyla yeryüzü ölçeğinde servis edildi. Fakat bu sözleşmenin “insan” ve “kadın” kavramı şiddetin doğasının eril olduğu yargısı nedeniyle “insan” kavramından kopmakta, kadının da “şiddet” uygulayabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. İlk tartışma bu başlık altında yapılmalıdır; 2) Feministler, İS’nin uygulanması yolunda bir hususu gözden kaçırıyor: Bu sözleşme, erkek ve kadının TCR (Toplumsal Cinsiyet Rollerini) terk etmeyi önermiyor. Tam aksine TCR kavramını kullanırken erkeği dönüştürmeyi esas alıyor. Ayrıca “insan” kavramını “kapitalizmin tüketim sistemine esir olmuş kadın” imajı ile muhtevalandırmaktadır.

Anlaşılacağı üzere benim İstanbul Sözleşmesi (İS) dolayımındaki eleştirilerim muhafazakâr kesimin eleştirilerinden farklıdır. Şimdi bu iki temel eleştirimi kısaca izah etmeliyim:

  1. İstanbul Sözleşmesi’nin “insan kadın” kavramı cinsiyetçidir:

İS’nin “Giriş” bölümünde “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Sözleşmenin 2/2 maddesinde “Taraflar bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.” hükmü düzenlenmiş olup genel anlamda “insan hakları”na değil “kadınların insan hakları”na vurgu yapılmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi, öncelikle şiddet uygulayan kapsamında muhatap olarak devleti ve erkeği görmekte ve “şiddetin cinsiyetli doğası”na da işaret etmektedir. Sözleşmeyi savunanlar kadınların insanlık tarihi boyunca ikincil yaşadıklarını, erkeğe bağımlı olmaya zorlandıklarını, fakir bırakıldıklarını iddia etmektedir. Ancak bu argümanı geliştiren yazarlar, Kur’an’da ve siyerde zikredilen Sebe melikesi Belkıs’ın, Hz. İbrahim’in ilk eşi Sâre’nin, Hz. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice’nin, Hz. Musa’nın evlendiği çoban kadının zengin olduğu hususuna dikkat etmemektedir. Gerçekte kategorik olarak “erkek” hakkında zengin/muktedir/birincil bir tipolojiden bahsedilemeyecektir. Zira Batı’nın sömürgecilik uygulamalarında da görüleceği üzere gerek Afrika halkları ve gerekse Amerika kıtası yerlileri erkek-kadın diye ayrılmadan köleleştirilmiş veya soykırıma uğratılmıştır. Kur’an’ın beyanına göre Firavun’un Mısır’da sadece erkeğe yönelik olarak soykırım uyguladığı da beyan edilmiştir. Bu örnekler “şiddetin cinsiyetli doğası” kavramının kanıtlanmış bir yargıya dayanmadığını ortaya koymaktadır.

“Erkeğin doğasının şiddet olduğu, kadının doğasında şiddete yer bulunmadığı” yaklaşımı felsefî anlamda cinsiyetçi bir değer yüklenmektedir. Şiddeti “güçlünün güçsüze karşı hak elde etme amacıyla onun bedensel bütünlüğüne, malına, kişiliğine, değerlerine saldırı veya tecavüz veya mağdur etmeyi içeren her türlü davranışıdır.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Böyle bir tanım kapsamında herkes “şiddet uygulayan”a dönüşebilir. Örneğin doğum yapmış bir kadın göğsünde süt uyandığı halde bebeğine ondan vermemekte ise “şiddet uygulayan” kategorisinde kabul edilebilecektir. Ancak bu ihtimalde gerçekten aciz bir varlık olarak insan yavrusu, annesinin kendisine süt vermediğini nasıl ileri sürebilir ve “bebeğin insan hakları”nı talep edebilir? Bu imkân dışıdır. İS’nin kadına yönelik şiddetin “toplumsal cinsiyete dayalı” niteliğinden veya “cinsiyete dayalı şiddet” ten bahsetmesi eviçi/hane içi (domestic violence) şiddetin kadın dışındaki mağdurlarını ve kadından gelen şiddeti görmeyi engellemektedir. Benzeri şekilde, kocası işe gittiğinde yatalak/felçli kayınvalidesi ile evde kalan bir kadının uygulayabileceği pek çok şiddet bulunabilecektir. İS’nin “şiddet erildir” yaklaşımı, kadının da “insan” olduğu ve “şiddet uygulayan”a dönüşebileceği hususunu örtmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nde “aile içi şiddet” şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-b: “Aile içi şiddet: eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.”

Görüldüğü üzere İS hanede, aile içinde veya eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü 1) Fiziksel, 2) Cinsel, 3) Psikolojik, 4) Ekonomik şiddet eylemini engellemeyi hedeflemektedir. Bu madde, kaçınılmaz olarak “şiddet uygulayan varlığın” erkek özne olmasını imkânsız kılmaktadır. Diğer ifadeyle İS’nin “Giriş” bölümünün mantığında yer alan “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığı” yargısı bir gerçeklik taşımamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi 3-b maddesi kapsamında tanımlanan “aile içi şiddet” hükmü bağlamında evladına “akşama erken gel” diyen bir kadın da gerçekte “şiddet uygulayan”a dönüşmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu madde nedeniyle tersten okunabilirliğe imkân sağlamaktadır. Nitekim aşağıda böyle bir okumaya örnekler verilmiştir:

Evlenme görüşmeleri sırasında bir erkeğe “ne kadar altın takacaksın?” diye sormak İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Nişan günü erkeğin çiçek, çikolata, hediyeler getirmeye zorlanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddettir.

Bir erkeğe “Düğünü nerede yapacaksın damat. Bak ben düğünü şurada istiyorum” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Erkeğe “Evlilik alış-verişi yapacağız damat. Filan mağazadan filan marka mobilya alacaksın” denmesi İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet ve ekonomik şiddettir.

Evlilik görüşmesi yaparken erkeğe maaşı, malı, ailesinin serveti sorulmaktaysa İstanbul Sözleşmesi bağlamında psikolojik şiddet uygulanmaktadır.

Bir kadın, evladını sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla, dijital ortamda 7/24 gözetliyor, takip ediyorsa; o “çocuk”, o anne hakkında İstanbul Sözleşmesi 3-b gereğince DJİTAL ŞİDDET uyguladığı gerekçesiyle 6284 sayılı yasaya dayanarak evden uzaklaştırma kararı alabilir.

Bir kadının evladının cep telefonu mesajlarını izinsiz okuması, İstanbul Sözleşmesi bağlamında “djital şiddet”tir.

Bir kadının kocasının kredi kartını izinsiz bir alışverişte kullanması İstanbul Sözleşmesi bağlamında ekonomik şiddettir.

Bir kadın kocasının para biriktirmesine, hesap açmasına ve yatırım yapmasına engel oluyorsa ekonomik şiddet uygulamaktadır.

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, İstanbul Sözleşmesi “ters okuma” yapılırsa kadınlar için olumsuz kavramlar getirmektedir. Sözleşmeyi yukarıdaki gibi okuyan bir damat adayı çıkarsa, gelin adayları tek taş, düğün, gelinlik, balayı, mobilya gibi taleplerinde masrafın yarısını karşılamak zorunda kalacaktır. Zira erkeğin düğün masraflarını üslenmek zorunda bırakılması, İS’nin getirdiği kavramsal yaklaşımla toplumsal cinsiyet rolü dayatmasıdır.

Diğer taraftan sözleşmenin 3-f maddesi, 18 yaşından küçük kızları da “kadın” olarak kodlayarak hane içinde kimden gelirse gelsin herkesin “4 şiddet” kapsamındaki haksız fiilini kolluğa ve yargıya taşıma hakkı vermektedir. Bu madde gereğince kadın (anne) de kızına yönelttiği harçlık kesme, tahkir, hakaret, duygu sömürüsü, hesap sorma, özel hayatı sorgulama, eve giriş çıkışları denetleme gibi eylemleri halinde 6284 sayılı yasa gereğince evden uzaklaştırma kararına muhatap olabilecektir.

İstanbul Sözleşmesi’nin “cinsiyetçi insan hakları” yaklaşımı sanıldığının aksine sözleşme metnini güçlü kılmamaktadır. Tam aksine sözleşme metni bu cinsiyetçi yaklaşımı nedeniyle yara almakta ve hatta “kadın karşıtı” okumalara fırsat vermektedir.

2. İstanbul Sözleşmesi’nin “ideal kadın tipi” geleneksel toplumsal cinsiyet rolünü terk etmediği gibi, kapitalist tüketim sistemine esir bir varlığı imler:

İS’nde “toplumsal cinsiyet” kavramı şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-c: “Toplumsal cinsiyet: Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

Yukarıdaki tanıma göre toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyeti değil toplumun kadın veya erkek cinslere yüklediği davranış kalıplarını, rolleri, meslekî ayrışmaları, giyim-kuşam biçimlerini, âdetleri, insan-insan ilişkilerindeki tavır alışları ifade eder. Örneğin her erkeğin askere gitmesi toplumsal cinsiyet rolü (TCR) demektir. Evlenen kadının gelinlik giymesi de toplumsal cinsiyete dair özellik kapsamındadır.

İS’inde “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” kavramına da yer verilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:

Madde 3-d: “Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet: Bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır.”

Modern Batı, “kadın hakları” konusunu “insan hakları” kavramının ekseninde ele aldı ve İstanbul Sözleşmesi’ni de “Kadınların İnsan Hakları” kavramıyla dünyaya servis etti. Ancak söz konusu kadın, “bedenine tıp teknolojisi tarafından müdahale edilen” veya “kozmetik kullanan kadın”dır. Diğer ifadeyle “Toplumsal Cinsiyet” (TC) kavramı “doğal insan”a dayanmamaktadır.

Dikkat edilirse TCE kapsamında medyaya yansıyan tanıtım filmlerinde veya görsellerde kız çocuklarının otomobille, erkek çocukların bebekle oynaması modellenmektedir. Diğer taraftan kimi kampanyalarda da erkeğin makyaj yaptığı, naylon çorap yüksek topuklu ayakkabı ile görüntü verdiği görülmektedir. Bu medya çalışmaları erkek ve kadını bir “insan” olarak ele almamakta, insanı kapitalist üretimin nesnesine dönüşmüş varlık olarak tanımlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) kavramının tutarlı olabilmesi için erkeklerin kadına benzetilmesi değil kadınların geleneksel “toplumsal cinsiyet rolü”nü (TCR) terk etmesi gerekli değil midir? Feminizm eğer “insan hakları” kavramına dayanmakta ise ve İstanbul Sözleşmesi’ni esas alıyorsa önce kadınların geleneksel cinsiyet kalıbı olarak gösterilen “saçı uzun” “eksik etek” gibi deyimlerle de ifade edilen kıyafet kimliğini sorgulaması ve “saf insan” olmaya çalışması gereklidir. Daha da ileri giderek kozmetik kullanmayı reddetmeli, güzelliğini beğeniye sunmayı da reddetmelidir. Gerçekte bütün bir edebiyat ister Doğu’da ister Batı’da olsun kadını “güzelliğini başkasına onaylatan” bir doğa ile ele almıştır. Hatta Pamuk Prenses Yedi Cüce masalı gibi çocuklara yönelik anlatılarda kadın cadılar bile “ayna ayna, söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada” sorusu sorarak kadın doğasının “güzelliği başkasına onaylatma” istenciyle hareket etmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu istence göz yummakta, tolerans göstermektedir. Böylece toplumsal cinsiyet rolünü değiştirmesi gereken figür “erkek” olarak gösterilmekte, bu değişime direnen erkek ise linç edilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni savunan muhafazakâr çevreler, sözleşmenin kadının Batı kapitalizminin tüketim köleliğine direnmesine fırsat vermediği hususunu dikkate almamaktadır. Şu soru önem arz etmektedir: “Niçin eğitim kurumlarında, şirket politikalarında erkeklerin TCR değiştirilmeye çalışıldı ve buna karşılık kadının TCR muhafaza ediliyor?” Bu politikalar erkeklere kadınsı ve/veya kadının toplumsal cinsiyet rolü dayatmaktadır.

Feminist ideolojinin desteklediği İS, “dünya kapitalizm”in araçsal reklam ajansı olarak kurgulandı. Feminist ideoloji, kozmetik kullanmayan, tıp teknolojisinin müdahalelerine maruz kalmayan “saf insan”ı ideal edinmiyor. Aksine feminizmin karşıt olduğu tip tüketim bağımlılığına yakalanmayan erkektir. Bu anlamıyla İstanbul Sözleşmesi’nin imal ettiği “insan”, küresel ölçekte kapitalist bir saldırıya maruz kalmaktadır.

Bütün bu izahtan sonra, feminizmle İstanbul Sözleşmesi’nin kavramları bağlamında mücadele edilebilir. Feminizm, erkeklerin de kadınlar gibi tüketim bağımlılığına yakalanması hedefine özgülenmiş, işlevsel, operasyonel, zayıf bir ideolojidir.

AİLEYİ ETKİLEYEN TEMEL SÖZLEŞMELER: AİHS ve CEDAW

Aile’yi çözen küresel sözleşmenin İstanbul Sözleşmesi olduğu ve ona bağlı 6284 sayılı yasanın da Türk toplumunda derin yaralar açtığı ifade edilmektedir. Aşağıda bu tez yanlışlanacaktır.

Öncelikle Türkiye’nin Avrupa ile hukuk normları ilişkileri bakımından “aile” kavramı çevresinde uyum süreci üç başlıkta ele alınmalıdır:

  1. Ailenin EŞİTLİK ve AYRIMCILIK YASAĞI ilkesi gereği tanımlanması (AİHS-1954),
  2. Ailenin EŞİTLİK ve KADINA AYRIMCILIK YASAĞI ilkesi gereği tanımlanması (CEDAW-1985),
  3. Ailenin KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİ ve KADINA ŞİDDETİN CEZALANDIRILMASI bakımından tanımlanması (İstanbul Sözleşmesi-2012).

Görüleceği üzere yukarıdaki tasnif, “aile”nin, Türkiye’nin küresel anlamda üç sözleşmeye taraf olmasından kaynaklanan esaslarla yeniden tanımlandığı görüşünden hareket etmektedir. Kanaatimizce Türk Medeni Kanunu’nun bir “aile” tanımı olmaması da zikri geçen sözleşmelerin aileyi belirlemesine yol açmaktadır.

Türkiye’de dindar-muhafazakâr kesimler AİHS ve CEDAW’ın getirdiği zihniyet dönüşümünün ve bu dönüşüme mutabık yasal düzenlemelerin getirdiği tahribatı görmemektedir. Bu çevreler İstanbul Sözleşmesi’ne odaklanmakta, Avrupa-Batı’nın “kocayı/eril partneri dört şiddet tipi üzerinden cezalandırarak uysallaştırma” mantığına dayayarak hazırladığı bu metnin Türk mevzuatını da “eşcinselleştirme siyaseti”nin aracı kıldığı şeklinde okumaktadır.

Muhafazakâr kesimlerde İstanbul Sözleşmesi’nin Türk aile yapısı bakımından sakıncalarına ilişkin yorumlar doğru olmakla birlikte bu sözleşmedeki hükümlerin büyük kısmı AİHS (1954) ve CEDAW (1985) kapsamında daha önce Türkiye’nin gündemine getirilmişti.

Gerçekte Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan maddeler (8, 12, 14) Batı toplumunda lgbt-i bireylerin varlığı olgusundan hareketle “aile” kavramını çok önceden tanımlamaktadır. Bu konuda AİHM tarafından pek çok karar verilmiştir.

AİHS ve CEDAW, Türk mevzuat sistemini imzalandığı günden itibaren değiştirmiştir. Bu noktada üç sözleşmenin hangi kavramı Türkiye’ye taşıdığı dindar-muhafazakâr kesimlerce hâlâ tartışılmamaktadır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ BAKIMINDAN:

AİHS’nin Türkiye’ye taşıdığı kavram EŞİTLİK ve AYRIMCILIK YASAĞI’dır. Bu kavram CİNSİYETSİZLİĞİ ifade etmektedir. AİHS’inin getirdiği bu iki kavram (Eşitlik, Ayrımcılık Yasağı) TC. Anayasası’nda düzenlenmiştir:

AY Madde 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.

AY Madde 41: Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Görüleceği üzere dindar-muhafazakâr aydınların İstanbul Sözleşmesi’nin 4/4. maddesinde “kadınlar lehine alınacak her türlü tedbirin ayrımcılık sayılmayacağı hükmünün düzenlendiği, bu hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu” şeklindeki eleştirileri doğru değildir. TC. AY’sının 10. maddesi “kadına pozitif ayrımcılığın ayrımcılık olmadığını” düzenlemekte, AY’nın 41. Maddesi kadın-erkek arasında eşitliği koruyucu bir “evlilik düzeni” getirerek kadına pozitif ayrımcılık yapmaktadır.

Aile Kavramının Tanımlanmaması ve Bu Tanımın Batı Tarafından Yapılması:

Diğer taraftan TC. Anayasası “aile” kavramını tanımlamamaktadır. Tanımlanmamış “aile” kavramını kullanan Anayasa, bir maddesinde özel hayatın ve ailenin korunmasından bahsetmektedir:

AY madde 20: Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

AY’nın 20. Maddesi AİHS’nin 8/1 maddesinin aynısıdır:

AİHS madde 8/1: Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

AİHS kapsamında kurulan AİHM’lerinin kararlarında “aile” kadınerkeğin resmi makamlar önünde evlilik tesis ederek kurduğu bir müessese değildir. AİHM eşcinsel evliliğe izin veren düzenlemeleri AİHS’e aykırı bulmamaktadır.

AİHS’nin 12. Maddesinde “evlenme hakkı” şöyle düzenlenmiştir:

AİHS madde 12: Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın, bu hakkın kullanımını düzenleyen ulusal yasalara uygun olarak evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir.

Diğer taraftan 4721 sayılı TMK’nın 40. Maddesindeki “…ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu…” ibaresi, 20/3/2018 tarihli ve 30366 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin 29/11/2017 tarihli ve 2017/130E, 2017/165K sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

AYM, 29/11/2017 tarihli ve 2017/130E, 2017/165K sayılı Kararı ile cinsiyet değişikliği konusunda TMK’nın getirdiği “üreme yeteneğinden sürekli yoksun bulunmak şartı”nı iptal ederek transseksüel bireylere kolaylık getirmiştir. Bu ameliyat trans bireyin biyolojik cinsiyetini iptal etmemekte ve kendisiyle aynı biyolojik cinsiyete sahip ve fakat ameliyat geçirmemiş bir kişiyle resmi nikah yapabilmesine imkân sağlamaktadır.

Diğer taraftan Ailelerin tekrar birleşmesi hakkına dair 22 Eylül 2003 tarihli ve 2003/86/EC sayılı Avrupa Konseyi Yönergesi AİLE hakkında bir tanım getirmiştir. Yönerge’nin 2. maddesi “aile” kavramı içinde “partner”i de dahil etmektedir. Bu durumda “partner” kavramının İstanbul Sözleşmesi’nden kaynaklandığı iddiası doğru değildir.

Yine 7 Aralık 2000 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 9.maddesinin “Yorum” kısmında “kayıtlı partner” kavramı kullanılmıştır.

Görüleceği üzere AİHS ve onun norm üretici içtihat/yargı organı olan AİHM, İstanbul Sözleşmesi’nden çok önce “Aile” konusunda Türkiye’de dindar-muhafazakârların dikkati dışında kalacak şekilde “partner”, “aynı evde yaşayanların istikrarlı birlikteliklerinin aile sayılacağı”, “cinsiyetsizleştirme” gibi kavramsallaştırmaları hukukî anlamda statüye bağlamaktadır.

AİHS’in 14. maddesi cinsel ayrımcılığı da reddetmektedir. AİHM’si Türkiye’de muhafazakârdindar kesimlerinin zanlarının aksine “cinsel yönelim” kavramına İstanbul Sözleşmesi’nden (2012) önceki tarihlerde AİHS’nin 14. Maddesine atıf yaparak AİHM kararlarında yer vermiştir. Bu kapsamda dindar-muhafazakârların İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya odaklanmaları doğru bir istikamet vermeyecektir.

CEDAW’IN TÜRK MEDENİ HUKUKUNA ETKİLERİ BAKIMINDAN:

CEDAW Sözleşmesi’nin temel kavramı EŞİTLİK ve KADINA KARŞI AYRIMCILIĞIN REDDİ’dir. Bu sözleşme AİHS’deki eşitlik kavramına “kadına karşı ayrımcılık” kavramını ekleyerek daha şümullü bir düzenleme getirmektedir. Hem AİHS’nin ve hem de CEDAW’ın Türk mevzuatlarını paralel bir sıkıştırma ile etkilediği söylenebilecektir. Bu süreç 1988-1990 yılları arasında görülen ilk yasal düzenlemelerle başlatılmıştır. Söz konusu dönemde üç temel değişiklik dikkat çekicidir: a) Süresiz Nafaka: Boşanma halinde kabahatsiz olmak kaydıyla taraflardan biri büyük bir yoksulluğa düşerse karşı tarafın 1 (bir) yıl nafaka vermesine ilişkin düzenleme, Medeni Kanunda değiştirilmiş ve 4/5/1988  tarihinde “süresiz yoksulluk nafakası talep edebilir” şeklinde düzenlenmiştir; b) Karının bir meslek edinmek için kocasının rızasının aranması: Kocanın rızasını düzenleyen 159. madde, Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile iptal edilmiştir.

CEDAW ve 1990 SONRASI DÖNEM:

CEDAW’ın Türk hukuk sisteminde ve sosyolojik yapısında asıl etkisi 1990 sonrası süreçte görülmüştür. Sözleşme’nin açık ismi “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme”dir.

Başlangıç kısmında Sözleşme’ye taraf devletlerin “Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel insan haklarına, insanlık onuru ve insanın değeri ile erkeklerin ve kadınların haklar bakımından eşitliğine olan inancını yeniden teyit ettiği” ifade edilmiştir. Sözleşmedeki bu ifadeler CEDAW’ın EŞİTLİK ilkesinden hareket ettiğini göstermektedir. Sözleşme sadece EŞİTLİK ilkesine dayanmamaktadır. “Başlangıç” bölümünde ikinci olarak AYRIMCILIK YASAĞI ilkesine de vurgu yapılmaktadır. Ancak bu sözleşme, AİHS’den farklı olarak “ayrımcılığı” genel olarak ele almamış, “KADINA KARŞI AYRIMCILIK” esasından hareket etmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nde yer aldığı ifade edilen “gelenek karşıtlığı”nın aslında CEDAW’dan yayıldığı ifade edilebilecektir. Zira, CEDAW Sözleşmesi’nin Başlangıç kısmında “Erkekler ile kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için erkekler ile birlikte kadınların da toplum ve aile içindeki geleneksel rollerinin değişmesine ihtiyaç bulunduğundan” bahsedilmiştir.

CEDAW-Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Tanımı (m: 1):

CEDAW’ın AİHS’ne göre önemi, “ayrımcılık” kavramının tanımıdır. Sözleşmenin 1. Maddesinde ayrımcılık “kadınlara karşı ayrımcılık” olarak “insan” kavramından daraltılarak özel bir cins için ele alınmıştır. Sözleşmenin 1. maddesi kadınların hem salt kadın olarak (biyolojik cinsiyet-sex) hem de toplum içindeki rolleri nedeniyle (toplumsal cinsiyet-gender) uğradıkları/uğrayacakları dışlama veya kısıtlamaları “ayrımcılık” olarak tanımlamıştır.

CEDAW-Hukukî Alanda Tedbirler Alma Yükümlülüğü (m: 2):

CEDAW Sözleşmesi madde 2’de “Taraf Devletler kadınlara karşı ayrımcılığın her biçimini yasaklayıp, her türlü vasıtayla ve hiç vakit kaybetmeden kadınlara karşı ayrımcılığı tasfiye etme politikası izlemeyi kabul ederler” hükmünü getirir. Bu konuda ülkelerin alması gerekli huki tedbirleri sıralar: a) Anayasa ve kanunlarda erkek-kadın eşitliği prensibine göre düzenleme yapılmalıdır; b) Kadınlara ayrımcılığı yasaklayan mevzuatlar yürürlük kazanmalıdır; c) Kadın-erkek eşitliğini koruyacak hukukî mekanizmaları kurmalı, yargı yerleri ve kamu kurumları tesis etmelidir; d) Kadınlara karşı ayrımcılıktan kaçınmak için kamu kurum ve kuruluşlarının bu yükümlülüğe göre davranmasını sağlamak; e) Herhangi bir kişi veya kurumun ya da kuruluşun kadına karşı ayrımcılık yapmasını önleyici tedbirler almak; f) Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan yasa, gelenek ve düzenlemeleri ortadan kaldırmak için tedbir almak.

CEDAW’ın 2. maddesi Türkiye’de 1982 AY’sının ve 2000’lerden sonra değiştirilen kanunların gerekçesi niteliğindedir. CEDAW’ın 2. Maddesinin mevzuatlara etkisi, İstanbul Sözleşmesi’nin 6284 sayılı yasayla yaptığı etkiden çok çok büyüktür.

Diğer Bazı Örnekler:

Ev içi tecavüz suçu düzenlendi:

5237 sayılı TCK madde 102/2’de cinsel saldırı suçunun eşe karşı işlenmesi durumunda failin 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezasına çarptırılması hükmü düzenlendi.

“Kötü muamele” suç olarak düzenlenmiştir:

5237 sayılı TCK madde 232’de aile içi şiddet de dahil olmak üzere “aynı konutta yaşayanların birbirine kötü muamele etmesi” suç olarak düzenlenmiştir.

Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suç olarak düzenlenmiştir:

5237 sayılı TCK madde 233’de “Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikâyet üzerine, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmüne yer verilmiştir.

CEDAW-4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun:

AY’nın 41. maddesi gereğince devletin aileyi koruma yükümlülüğüne dayandırılan 4320 sayılı yasa, gerçekte CEDAW’a dayanmaktadır. Yasada “Kusurlu eşin müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer eşe ve varsa çocuklara tahsisi ile diğer eş ve çocukların oturmakta olduğu eve veya iş yerlerine 6 ay süreye kadar yaklaşmaması”, “koruma kararına aykırı davranan eşe üç aydan altı aya kadar hapis cezası hükmolunması” gibi tedbirler yer almaktadır.

Bu yasanın yönetmeliğinin (1.03.2008 tarihli 26803 sayılı Resmi Gazete) 6/1. maddesinde tedbir talep edenin iddiasını belgelemesi gerekmediği hususu düzenlenmiştir.

Görüldüğü üzere CEDAW’dan kaynaklanan ve TCK içinde düzenlenen hükümler İstanbul Sözleşmesi’ne ve ona dayanarak yürürlüğe giren 6284 sayılı yasaya göre daha etkilidir.

CEDAW-Önyargıların ve geleneklerin tasfiye edilmesi (m: 5):

CEDAW Sözleşmesi geleneklerin tasfiyesini de düzenlemektedir.

CEDAW-Eğitim hakkı (m: 10):

CEDAW Sözleşmesi 10. Maddede “Erkeklerin ve kadınların kalıplaşmış rolleriyle ilgili kavramların eğitimin her düzeyinden ve biçiminden tasfiye edilmesi için karma eğitim ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olacak diğer eğitim türleri teşvik edilir ve özellikle okul kitapları ve ders programların gözden geçirilir ve bu öğretim metoduna göre uyarlanır.” Hükmüyle TCE (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) getirmektedir.

CEDAW-Çalışma hakkı (m: 11):

Bu madde kadınların işe girmede, ücrette ayrımcılığa uğramasını engellemeyi devlete yükümlülük getirdiği gibi pozitif ayrımcılık yapmasını da düzenler.  

NETİCE:

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa Türk ailesini çözen mevzuatlar değildir. Bu sözleşme Avrupa Konseyi’nin getirdiği bir sözleşme olarak Birleşmiş Milletler’in yürürlük kazandırdığı sözleşmeleri izlemektedir. Türkiye uluslararası norm düzeni tesis eden iki küresel kuruluşun da üyesidir. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Türkiye Birleşmiş Milletler tarafından imzaya açılan CEDAW’ı 1985 yılında iç hukuk açısından bağlayıcı kılmıştır. Gerek AİHS ve gerekse CEDAW Türkiye’nin Anayasa ve mevzuatlarını derinden etkilemiştir. Avrupa Konseyi, İstanbul Sözleşmesi ile uluslararası bir ceza mahkemesi kurmak istemektedir. Ancak bu amacın gerçekleştirilebilmesi için “kadın” figürlerin erkekleri devlete şikâyet etmesini sağlaması gerekmektedir. Bu şikâyetlerin yasal zemininin 6284 sayılı yasanın getirdiği “şiddet uygulayanı evden uzaklaştırma tedbiri” ve “tedbir kararına uymayanlara hapis cezası” hükümleri gibi görünmesi aldatıcıdır. İstanbul Sözleşmesi üç aşamalı bir aile tanımının son tanımsal alanında durmakta ve önceki tanımlarla ülkemizde gerçekleşen mevzuata yaslanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi iptal edilse dahi TMK, İİK ve TCK’da yer alan hükümler Türk ailesinin yapısını çözmek bakımdan etkilidir. 6284 sayılı yasanın iptali halinde TCK’da daha sert hükümler devreye gireceği gibi CEDAW’a dayanan 4320 sayılı yasa da tekrar yürürlük kazanacaktır. Bu kapsamda dindar-muhafazakâr kesimlerin İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasaya dönük “iptal” çalışmaları sonuç vermeyecektir.

Geleneksel Aileyi Çıkmaza Sürükleyen, Dindar-Muhafazakâr Kesimlerdir

AİHS ile CEDAW ve bu iki sözleşmeye bağlı olarak yürürlüğe giren TMK ve TCK, 6284 sayılı yasadan (ve elbette İstanbul Sözleşmesi’nden) çok daha radikal kurallarıyla “aile sorununu” ortaya çıkarmıştır. AİHS ile CEDAW’ın entelektüel kesimlerin zihniyet dünyalarında onayladığı iki küresel sözleşme olduğu görülmelidir. Özellikle muhafazakâr/dindar aydınların hemen tüm eserlerinde bu iki sözleşmenin (AİHS ile CEDAW) getirdiği “eşitlik” fikri savunulmuştur. “Eşitlik” fikri geleneksel değerlerle çatışmalı sosyal kurumlar ve ilişkiler üretmektedir.

Örneğin aylık 5.000 TL geliri olan bir kadın ile 15.000 TL geliri olan erkeğin evlenmesi, TMK’da “eşitlik” ilkesi gereğince hukukî statü kazanmaktadır. Oysa bu “eşitlik”, genellikle sözleşmenin diğer tarafından zengin ya da yüksek gelirli olan erkek aleyhinedir. Zira bu evlilik, TMK’nın “edinilmiş mala katılma rejimi”nin hükümleri nedeniyle kadına sermaye aktarılmasını sağlayacak tedbirsizlik ile akt edilmiştir. Burada sorulabilir: Karısından daha yüksek gelire sahip koca adayı sermaye aktarımı tehlikesi karşısında nasıl tedbir alabilirdi? Buna cevabımız şudur: Noterde yapılan “mal ayrılığı rejimi sözleşmesi” ile nikâh akdinin tarafları kendi gelirlerini sözleşmenin diğer tarafıyla paylaşmaktan kurtulabilirdi.

Yasal Mal Rejimi:

TMK madde 202/1: “Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.
TMK madde 202/2:
Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.

Şimdi TMK’nın mevcut hükmü gereğince “edinilmiş mallara katılma rejimi”nin erkeğin gelirini kadına nasıl transfer ettiğini görelim:

Karı-kocanın gelirlerinin eşit olmadığı evliliklerde az geliri olan taraf, “eşitlik” adı altında çok geliri olanın maaşının yarısını ele geçirmektedir. Yukarıdaki örnekte kadın (K) 5.000 TL maaşla çalışmaktadır. Evlenme aktini gerçekleştirdiği erkek (E) ise 15.000 TL maaş almaktadır. TMK’da yasal mal rejimi aksine sözleşme yapılmamışsa “edinilmiş mallara katılma rejimi”dir. Bu mal rejimi, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 218 ile 241. Maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Örneğimizden hareketle olguyu analiz etmek için sorularımızı soralım: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde çiftler ayda 10.000 TL harcama yaparsa, gerçekte tasarrufu yapan kimdir? Cevap: 15.000 TL maaşı olan koca ile 5.000 TL maaşı olan kadının evliliğinde ayda 10.000 TL tüketim yapılırsa, bakiye kalan 10.000 TL parayı biriktiren aslında kocadır.

Yani örnekteki koca hiç evlenmemiş olsa belki ayda 5.000 TL harcayacak ve yılda 120.000 TL, üç yılda 360.000 TL biriktirerek kendi dairesini satın alabilecekti. Üstelik satın aldığı dairenin 1+1 olmasına dikkat ederek mülkiyete harcayacağı meblağı düşürecek ve bakiye miktarla da bir otomobil sahibi olabilecekti. Satın aldığı gayr-ı menkulde minimalist bir hayat yaşadığı için çok eşya almaktan da kaçınacak, aylık 5.000 TL masrafını düşürmeye yönelik pratikler de geliştirebilecekti. Evinde yatacak yer olmadığı için misafir kabul etmeyecek, gıda harcamalarını kısabilecek, çocuk sahibi olmadığı için bez/süt/bakıcı vs. gibi harcamalardan kurtulacaktı.

Fakat örnekteki koca tipi geleneksel aile kurma düşü ile “mutlu bir yuva” özlemi içinde hareket etmişti. Karısının maaşının kendisininkinden 10.000 TL düşük olması onu kaygılandırmamıştı. Zira öğretmen olan karısı öğleden sonra eve gelecek, çocuklarıyla ilgilenecek, akşama sofra kuracak diye düşünmüştü. Eşinin de çalışması nedeniyle yüksek standartta yaşayabilmekte, (K)’ya sık sık “ayda 10.000 TL biriktirirsek daire satın alırız” demekteydi. Fakat bu biriken paranın kendi maaşının tüketilmeyen kısmından geldiğinin bilincindeydi. Nihayet 3 yıl geçti. (E), (K)’ya bir daire satın alabilecekleri müjdesini verdi. (K) ise, (E)’ye biriken paranın yarısının kendisine ait olduğunu, bu nedenle tapuda mülkiyetin ½ hissesinin kendi üzerine yapılması gerektiğini söyledi.

Kadın doğru söylüyordu. Çünkü Kanun’a göre düzenleme böyle yapılmıştı:

TMK madde 236: “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar.”

TMK, geleneksel ailenin “mal ayrılığı rejimi”ni bozarak aslında evlilik içinde eşitliği hiç uygulamamaktadır. TMK’nın geleneksel aileyi çözücü etkileri Türk aydınlarının “bütün insanlar eşittir” masalına inanmaları neticesi göz ardı edilmektedir. Bu nasıl eşitliktir ki, kocanın biriktirdiği paranın yarısına kadının el koyması yasaca meşru sayılıyor?

Yukarıdaki örnekte eğer (E), 5.000 TL maaş almış olsa ve fakat babasından kalan bir taşınmaz nedeniyle 10.000 TL kira gelirine kavuşsaydı aynı neticeyle karşılaşacaktık. Çünkü “edinilmiş mallara katılma rejimi”, akit taraflarının “şahsi mallarının gelirlerini” de TMK 236 kapsamında diğer eşe transfer etmektedir. (E), babasından miras kalan taşınmazın mülküne sahip olmakla beraber bu mülkün kira geliri yasa tarafından “edinilmiş mal” şeklinde düzenlendiği için, kira gelirini dilediği gibi tasarruf edemeyecektir:

TMK madde 220 (Kişisel Mallar): “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır:

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevi tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.”

***

TMK madde 219 (Edinilmiş Mallar): “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir. Bir eşin edinilmiş malları özellikle şunlardır:

1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,

2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,

3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,

4. Kişisel mallarının gelirleri,

5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler.

***

TMK’nın kurucu sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır ve “eşitlik” ilkesi ile düzenlenmiştir. Türk dindar ve muhafazakâr aydının, “eşitlik” fetişizmi, yasanın onlar tarafından analiz edilmesini imkân dışı bırakmıştır. Dindar-muhafazakâr aydınlar geleneksel ailelerde kadın lehine sermaye transferini makul ve olması gerekli bir düzenleme olarak kabul etmektedir.

Nitekim, “aile meseleleri”ni İstanbul Sözleşmesi bağlamında tartışanlara “eşitliği bozucu gelenekleri ayrımcılık sayan AİHS ve CEDAW hakkında ne düşünüyorsun” diye sorduğunuzda, cevap “CEDAW gelenekleri dikkate almamıştır” ifadesinden ileriye geçmemektedir. Bu aydın, AİHS ve CEDAW’ın getirdiği ilkelerin dışına çıkmamaya dikkat sarfetmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimde hangi aydına gitseniz CEDAW ve AİHS etkisindeki TMK’nın “geleneksel aile” sistemine dönüşü sağlayacak şekilde değiştirilmesi talebini reddedeceğini göreceksiniz. Örneğin, bugün dindar-muhafazakâr kadınlar eski TMK’daki “ailenin resisi kocadır” hükmünü düzenleyen maddenin geri gelmesini kabul edilemez görmektedir. Bu durumda “Türkiye’de dindar-muhafazakârlık geleneksel aileye dönüşü istemiyor” denilebilecektir. Dindar-muhafazakâr kesimde “eşitlik fikri”ne teslimiyet, geleneksel aile modelinin tekrar hayat bulmasına imkân vermeyecek şekilde zihniyet kırılmasına yol açmıştır. Öyleyse, “mevcut dindar-muhafazakâr toplumsallığın zihniyet yapısıyla aile problemi aşılamaz” denebilecektir.

***

Peki neden böyle oldu?

TMK, geleneksel aileyi kendi varoluşuna tehdit gören 1980 kuşağının ürünü idi. 1980 kuşağı kırsal üretim biçiminden kent çeperine gelmiş varoştan çıkmıştır. Doğrudan köylerden gelerek kentlerde tutunmaya çalışan bir “devrimci-dindar” gençlik de vardı. Bu gençlik anne-babalarının yürüttüğü aile modelinin kendi geleceğini belirlemesine izin vermeyecek bir “toplum düzeni” savunucusuydu ve geleneğin kurum/inançlarını bu siyasal bilince engel görmekteydi. 1980 kuşağı “gelenek kırıcı” ideolojisiyle kentlerin oluşumunu sağlamayı hedefliyordu. Yani, “aile meselesi”nin asıl kaynağı 80 gençliğinin zihniyeti idi. İki katlı evleri yıkmayı, mahalleleri tasfiye etmeyi hayata geçiren 80 kuşağı, “Dindarlar yeryüzünün halifesidir, kent merkezlerini ele geçirmeliyiz” şeklinde düşünüyorlardı. Bu dönemin aydınları “Müslüman zengin olmalı” demekte, “Boğaz’da bizler oturmalıyız” hedefi belirlemekteydi. Bu kesimin inşa ettiği apartmanlar (ve kentler) aile kavramı içine babaanne/anneanne gibi ataları kabul etmemekteydi. 1980 kuşağının atalarını evde istememesi, bu ataların huzurevlerine kapatılması ile netice vermiştir. Dolayısıyla kadınlar kentleşme sürecinde geleneksel ev/mesken/mahalle sistemini tasfiye ettikçe, temizlik, yemek, çocukların bakımı vs. problemlerle tek başına kaldılar. Bu modele “eşitlik” ve “özne kadın” söylemi ile giren kadınlar evliliğin yüklerini (temizlik, yemek, çocukların bakımı vs.) taşımak noktasında çıkmaza girdikçe kocalarından ev işlerine katılım beklediler. Kendileri de üniversite mezunu oldukları halde yine “kadın işi”nden kurtulamadıklarını gördüler. 1980’den beri yükseltilen “Müslüman zengin olmalı” ifadesinin sadece muhafazakâr-dindar erkekleri merkeze taşımasına şahitlik ettiler. Erkeklerin, kadınları araçlaştırarak elde ettikleri bu zenginlik, onların boşanıp başka evlilikler yapmaları ile de “aile fikrinin dejenerasyonu” ile neticelendi ve gelinen hayat da kesinlikle “dindarlık” olmadı. Erkek dindarlığı, ömrünün baharında “üç çeyrek altın mehir” ile evlendiği kadını boşamakta, kaderine terk etmekteydi.

Dindarlık sadece evliliği dejenere etmemişti. Atasını huzurevine, evladını kreşe veren dindarlar, evlerini de kredilendirerek satın almışlardı. Anlaşılacağı üzere “ailenin çözülmesi” dindar-muhafazakâr kadroların “evlilik fıkhı” ile hareket etmemek, geleneksel aileyi tasfiye etmek eylemlerinin neticesi olarak daha bugün hasarlarıyla tezahür etmektedir. Dindar-muhafazakâr kesimin bugün İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi, 1980’lerden beri geliştirdiği aileyi bozan zihniyetini bir türlü görememesi nedeniyle beyhudedir.

***

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın iptaline yönelik gayretler, öncelikle 1980 sonrası dindar toplumsallığın “örnek aile” ortaya koyamaması nedeniyle sonuç vermeyecektir. Bu eleştiri “ağır” bulunacaktır. Aynı eleştiriyi başka bir şekilde yeniden ifade etmekte fayda var: Dindar-muhafazakâr kesimin kadınları bugün “geleneksel” aile kuramazlar. Zira aile “fıkıh” ile kurulur.

Muhafazakâr-dindar kadına soralım: “Eski Medeni Kanun’da da yer bulan “Ailenin reisi kocadır, şeklindeki fıkhî kaideyi kabul ediyor musun?” Cevap: “Hayır, kadın-erkek eşitiz” olacaktır.

AİHS ve CEDAW kapsamında, “kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın engellenmesi” demek, fıkıhla inşa edilmiş geleneksel toplumun geri gelmeyecek şekilde tasfiye edilmesi demektir.

1980’lerde yükselen başörtüsü mücadelesi dindarlardan şunu istemelerini öğretiyordu: “Dindarlar kamusal alanda eşit olmalıdır.” 1990’a gelindiğinde başörtülü kadınlar kocalarının/erkek kardeşlerinin/babalarının kadınların mağduriyetleri ile siyasal rant elde ettiğini gördü. Böylece Türkiye’de dindar kadınlar 1990’lardan sonra “eşitlik” talebini sadece devlete/topluma/küresel kapitalizme değil dindar kocalarına/erkek kardeşlerine/babalarına KARŞI da yöneltmeye başladı. İşte bu yöneliş, TMK’nın gerekçesi sayılmalıdır.

Ülkemizde dindar kadın ve erkeklerin geçmişte verdiği “eşitlik” temelindeki HAK mücadelesi, geleneksel ailenin yapısını reddetmek mecburiyetini gerektirmiştir.

Bu zihniyet kırılması aşılmadıkça “geleneksel aile”ye geri dönüşe en çok direnenler muhafazakâr-dindar kadınlar olacak.

Boşanma Süreçlerinin Aile Yapısına Etkisine İlişkin Bir Yorum

Yoksulluk Nafakasına Dair:

Türkiye’de aile problemlerinin ağır hasarları 1988’de süresiz yoksulluk nafakası değişikliğiyle başlamıştır.

Süresiz Yoksulluk Nafakası meselesinde günümüzde mağdur taraflarının teklifi şudur: “Boşanma davası açıldıktan itibaren nafaka 5 yıl ile sınırlandırılmalıdır.”

Mağdurlar bu meselede söz konusu 5 yıllık düzenlemeyi toplumsal barış adına teklif etmekte ve süreyi de dava ikame tarihi olarak başlatmak istemektedir. Böyle bir davada dava beş yılda neticelenmediğinde nafaka konusu nasıl düzenlenecektir? Bu nedenle gerçek çözüm, TMK 175’deki “süresiz yoksulluk nafakası” hükmünün iptali ile sağlanabilecektir. Boşanmış kadınların babaları ve erkek kardeşleri varsa TMK 364’te düzenlenmiş hüküm uygulanmalıdır: “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Boşanan kadın yoksul düşmüş ve TMK 364’te yasayla belirlenen yakın hısımları yoksa veya bu kişiler nafaka ödeyecek gelire sahip değilse, devlet ilgili şahsa süreye bağlı olarak, özel yaşantısı da ilgili birimlerce her yıl soruşturulmak suretiyle makul bir nafaka bağlamalıdır.

“Yoksulluk nafakasının her davada müşterek çocuk olup olmaması hususuna bakılarak hâkim tarafından takdir edilmesi gerektiği” de mağdurlar tarafından teklif edilmektedir. Oysa boşanma halinde çocuklara “iştirak nafakası” bağlanmaktadır. Yoksulluk nafakasının çocuklarla ilişkisi bulunmamaktadır.


Boşanma Davalarının Süresine Dair:

Kanaatimce, boşanma davalarının en fazla 1 yıl içinde sonlandırılmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği yapılmalıdır. Boşanmanın feri (ikinci dereceden) sonuçlarını ilgilendiren davalar ise, aynı mahkemede ayrı bir dosya konusu olarak görülmelidir.

Boşanma talebinde bulunan karı veya koca çekişmeli davalarda en fazla 1 yıl içinde boşanacağını bilerek yaşamalıdır. İnsanların cinsel varlıkları askıda bırakılmamalıdır.

Boşanmak bir haktır. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı apaçık belli olmasına rağmen boşanmanın feri durumunda olan (nafaka, mal paylaşımı, velayet) uyuşmazlıklar nedeniyle karı-kocanın hükmen ayrılığına izin vermeyen mevcut yasa AİLE kurumunu zedelemektedir.

Boşanma davalarının neticelenmesini nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle geciktirmek davacı/davalıların yeni bir AİLE kurmasını engellemekte ve dava süresince “sadakat yükümlülüğü” adı altında bir tür ruhbanlık kültürü dayatmaktadır.

Zihnen ve fiziken ayrı yaşayan ve birlikteliklerini kesinlikle tazelemeyi düşünmeyen karı-kocanın boşanma davası, nafaka/mal paylaşımı/velayet gibi gerekçelerle uzadıkça uzamakta ve bu süreçte her iki tarafın da “cinsel perhiz”e girmesi yasa tarafından beklenmektedir. Boşanma davaları, açıkça ruhban kültürü içermektedir; zira dava, tarafların “cinsel perhiz”e girdiklerini kanıtlayacak şekilde mahkeme huzurunda “evliliğe sadakat” rolü oynamaları esası üzerinde durmaktadır.

Partner Kavramı ve Resmi Nikahlı Çiftlere Yönelik Ayrımcılık:

Yasa, boşanacak karı-kocadan rahip/rahibe gibi yaşamasını beklemekte ve bunu “ödev” görmektedir. Bu anlamda Türk Medeni Kanunu kendisiyle çelişkili olarak pozitif hukuk değerlerinden ayrılmıştır. Kişilerden “ahlâkî ödev” beklemektedir. Oysa evlilik birliği içinde olmayan, yani nitelikli birlikteliklerle “partner” olarak yaşayan çiftlerden “ahlâkî görev” beklenmemektedir.

Bu haliyle yasa ayrımcıdır.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler Türk Medeni Kanunu’nun boşanma hükümlerinin Türk AİLE modelini kurumsal olarak zedelediğini dikkate almayan bir söylem geliştirmektedir.

Mevcut yasa (TMK), “partner” olarak yaşayan çiftlerle, resmi nikâhlı çiftler arasında açıkça ayrımcılığa neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren çevreler, sözleşme ve ona bağlı 6284 sayılı yasa dolayımında “partner” kelimesini “homoseksüalite” olarak anlamakta ve mevzuatı “dar yorum”la ele almaktadır.

Oysa mevzuatın “geniş yorumu” mümkündür. “Partner” kavramı, aynı cinsten kişilerin “istikrarlı birliktelikleri”ni kapsayacak şekilde yorumlanabileceği gibi, resmi nikah yapmak istemeyen kadın-erkeğin “nitelikli birliktelik”lerine açık bir yorumu da mümkün kılmaktadır. Ayrıca bu kavram, geleneksel inançlarına bağlı kalarak ilişki kurmuş kimseleri de kapsayan şamil bir terimdir. Toplumsal alanda “çift” olmanın çok boyutlu yapısı, bir olgudur.

AİLE Meclisleri’nin ve AİLE meselesine duyarlı çevrelerin bütün problemleri İstanbul Sözleşmesi’ni odağa çekerek söylem üretmesi, 22/11/2001’de yürürlüğe giren 4721 sayılı yasanın (TMK), sorunların kaynağı olduğu gerçeğini görmek istememesinden kaynaklanmaktadır. 2001’de TBMM’de kabul edilen TMK, 1985 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı CEDAW’ın etkisiyle norm düzeni getirmiştir. Ayrıca Türkiye, 04.11.1950 tarihinde Roma’da kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni de 04.11.1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanun ile onaylamıştır. AİHS, Ayrımcılık yasağı (madde 14) düzenlemesiyle insanlar arasında ayrım yapılamayacağını düzenlemektedir. Bu düzenleme AİLE kurumunu doğrudan etkilemektedir. AİHS’nin 14. maddesi “…cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüş, ulusal veya toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi herhangi bir temelde…” şeklindeki ifadesiyle her türden ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM kararları, 14. maddede sayılmamış olmasına karşın yaş, engellilik, medeni hal, tüzel kişiliklere üyelik ve cinsel yönelim gibi ayrımcılık oluşturacak konuları da madde kapsamında değerlendirerek koruma altına almıştır.

AY 10. madde de burada ele alınmalıdır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Anayasa’nın 10. madde metninde yer alan “herkes” ve “benzeri sebepler” şeklindeki ifadeler, AİHS’in 14. maddesinin düzenlediği ayrımcılık yasağının doğrudan etkisi altındadır ve “geleneğin” kişiler arasında farklı statü tesis etmesini “ayrımcılık” saymaktadır. Maddede yer alan “benzeri sebeplerle” ifadesi ayrımcılığın kapsamını genişletmekte ve “her türlü cinsel yönelimi” dahi ayrımcılık yasağının ihlali sayacak bir kapsam oluşturmaktadır.

Dolayısıyla bugün sorumlusunun İstanbul Sözleşmesi olarak kodlanmaya çalışıldığı AİLE meselesinin büyük oranda Anayasa ve TMK düzenlemelerinden doğduğu teslim edilmelidir. Bu iki mevzuatın da kaynak sözleşmesi AİHS ve CEDAW’dır.

AİLE’ye duyarlı çevreler meseleyi İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayarak gerçekte problemin kaynağından uzaklaşmaktadır.


Boşanma Davaları Nasıl Görülmelidir?

Boşanma davaları öncelikle davacının talebine bağlı olarak görülmelidir. Dava dilekçesinde “evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı” hususu boşanma talebinin gerekçesi olarak ileri sürülmüşse, mahkeme bu konuda acilen karar vermelidir. Davacı talebinde haklı ise boşanma sağlanmalıdır.

Evlilik bir akittir. Evlenme aktini bir (1) günde gerçekleştiren çiftlerin boşanma süreçlerinin beş (5) yıla varan süreçlere uzaması akit özgürlüğüne yönelik bir ihlal kabul edilmelidir. Akit özgürlüğü, Anayasa’da tanzim edilmiş bir haktır. “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” (AY madde 48). Kimse, daha önce yapmış olduğu akti sürdürmeye icbar edilmeyeceği gibi bir akit gerçekleştirdiği için de mağdur edilmemelidir.
AY’nın düzenlemesine rağmen 1) TMK’nın boşanmaya dair hükümleri açıkça kişiye bağlı hakların ihlaline neden olmaktadır; 2) Ayrıca evliliğin uzaması ruhbanlığa neden olmaktadır. Bu da insan fıtratıyla çelişmektedir. Kimse uzayan dava süreçleri ve yargılama usulü nedeniyle “boşanmak ve yeniden evlilik yapma hakkı”ndan mahrum kılınamaz; 3) Evliliklerin TMK’daki boşanma hükümleri nedeniyle uzatılması gerçekte kadın-erkek ayrımcılığı da içerir. Çünkü ailesinden ayrı bir ikamet edinen erkek, bir türlü boşanamadığı eşine tedbir nafakası ödemeye zorlanmaktadır. Kendi ikametgahını “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamakta, kendisine ait babasından miras kalan mülkü yine “aile konutu şerhi” nedeniyle kullanamamaktadır. TMK, erkek aleyhine yasayla oluşturulan yukarıda zikredilen mevcut eşitsizlikleri toplumsal akıl bakımından “normal” sayılmasına yasa gücüyle neden olmaktadır.


Sonuç:

TMK’daki boşanmaya ilişkin hükümleri bütün kusurlarına rağmen bazı oluşumlar tarafından İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamında değerlendirilmektedir. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin hükümleri Türk Medeni Kanunu ile hiçbir şekilde bağlı değildir.