Skip to content

Posts tagged ‘Kapitalizm’

Eğitim: Atlar ve Kaplumbağalar

Eğitimde herkese aynı süreci uygulayan model, “eşitlik” doktrini açısından tutarlı ise de ülkenin “insan kaynaklarını seferber etme” potansiyelini zayıflatan bir kaplumbağa yürüyüşüne neden oluyor.

Her toplumda istisnai denecek bir insan kaynağı toplumsal vasatın üstünde bir istidat (yetenek) ile doğar. Eğitimde eşitlik bu istidatları değerlendirmeyi imkânsız kılıyor.

Özellikle covid-19 sonrasında eğitim sistemi artık değişti. Bu çerçevede artık “fizikî sınıf eğitimi” devri kapandı. O halde eğitimde yeni bir vizyon gerekir.

Ders geçen öğrencinin önünü açan bir sistemle 12ay/360gün eğitime geçilmelidir. Eğitim bu tür öğrenciler için 3 sömestr olarak değerlendirilmeli ve öğrenci istiyorsa 2,5 senede fakülteyi bitirebilmeli. Senede 3 sömestr uygulaması lise-orta öğretimde de uygulanmalıdır. Böylece Türkiye’de orta-lise eğitimi 15 yaşında bitirilebilecektir.

“Bunu niçin yapalım, eğitimde fırsat eşitliğine aykırı olur.” itirazına yeniden aynı cevabı vereceğim: her toplumda bazı kişiler doğuştan genelin çok fevkinde bir istidatla yaratılırlar. Türkiye bu tür istisnai insan kaynaklarının önünü açarak eğitim sürecini 30’lu yaşlardan 18-19’lu yaşlara çekmelidir. Bunun yolu senede 3 sömestr uygulamasıdır.

Senede 3 sömestr uygulaması öğrenciler arasında bir rekabet uyandıracak ve bazı genç arkadaşlar öne çıkarken geniş öğrenci yığını bu istisnai kabiliyetleri yıllarca beklettiklerini göreceklerdir.

Toplumlar kaplumbağalar “hızlı yürüyor” görünsün diye niçin atları gemlemektedir?

Bazı öğrenciler 18 yaşında lisans eğitimini tamamlarken geniş öğrenci kesimin kendini gerçekleştirme alanının üniversite olmadığı belki ticaret, zanaatkârlık, çiftçilik olduğu da anlaşılacaktır. Fârâbî bugün doğsa onu 4+4+4 (orta öğretim) + 4+2 (lisans+y.lisans) eğitimden geçirecek miyiz? Bu cinayet olacaktır. Nitekim Namık Kemal 25 yaşında iken 3 dil biliyor ve bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu.

Bugün eğitim sistemi 30 yaşında yüksek lisansta çabalayan ve dil bilmeyen öğrencilerle yürüyor. Türkiye’nin bu vasatta bir öğrenci potansiyeli ile üretim/bölüşüm problemlerini çözmesi mümkün değil.

Niçin iki sömestr ile eğitim süreci uzatılmaktadır? Bu sorunun iyi tetkik edilmesi gerekir. Sanıyorum eğitim sürecinde 3 aylık tatil fikri, turizm sermayesinin iktisadî çıkarları için işlev kazanmaktadır. Oysa ilimde tatil yoktur. Eşitlik doktrini atları gemleyip kaplumbağa hızında yürümeyi irade eden bir yetenek durdurucusudur.

İslâm Ekonomisi Zihniyeti Kapitalist Kentsel Süreçlerden Uzak mı?

İslâm ekonomisi zihniyeti sadece İslamcı düşüncenin ilgi alanında değildir ve olmamalıdır da.

Nitekim bir Osmanlı kanunnamesi olan Mecelle İngiltere’nin Filistin Mandası’nda ve daha sonra İsrail’de resmi olarak 1984’e kadar tatbik edildi. Mecelle, Ürdün ve Kuveyt’te de medeni hukukun temelini oluşturdu. İSLÂM alemlere rahmet olarak gelmiştir.

İslâm, iktisat yapılanmasını sömürüden koruma ülküsü olarak getirmiştir. Kapitalizm ise sömürü mekanizmalarını yasallaştıran bir zihniyete sahiptir.

İslâm ekonomisi faiz dışı üretim ve bölüşümü sağlayacak, helâl ve meşru emtia üretip sarf etmenin yollarını temin edecek bir iktisat zihniyetini temel almaktadır. Günümüzde cari iktisat yapılanması bu zihniyeti inşa etmekten uzaktır. Peki helâl ve meşru üretim/bölüşüm zihniyeti niçin zemin bulmuyor?

Birinci olarak modernleşme istenci geleneksel iktisat zihniyetini yıkmıştır. Örneğin meşru ve helâl pazar düzenlemesinde modernleşme istencinin reflekslerine aykırı olarak servetin toplum aleyhine birikmesine fırsat verilmez.

Fakat günümüzde kentleşme bizatihi toplum aleyhine servet üretiyor. İmar geçen bir arsadan 10 daire alabilen kişi ömür boyu çalışmadan yaşadığı gibi, her yıl ihtiyaç fazlası kira geliri ile yeni bir daire satın alabiliyor. Dolayısıyla kent rantı, emeğin değerini öldürüyor. Kentleşme yoluyla “sermaye kapma” mekanizması kurulunca toplumda “tarım yapalım, zanaatkar olalım” diyecek zümreler mesleklerini bırakıyor.

İslâm ekonomisi zihniyeti kapitalizmin teşvik ettiği kent rantına alternatif getiremiyor. Üstelik kentlere yığdığı insanlara da diyor ki: “kira ödemekten kurtulmak istiyorsanız, kredilendirilmiş maaş karşılığında size mülk vereceğiz.” Böylece fetva mekanizması çalışmaya başlıyor: “Zaruret halinde kredi çekebilirsiniz” yahut “enflasyon oranında kredi faiz değildir” ya da “faiz ayrı, riba ayrıdır; haram olan ribadır” veyahut “kâğıt parada faiz hükmü yoktur” gibi. Bu fetvalar son tahlilde dindar insanların faizsiz mülk edinimini geçmişte sağlayan ekonomiyi yeniden günümüze çağırmıyor.

Bu fetvalar insan onurunu 15 yıl bankalara borçlu kılan mekanizmayı inşa ederken, toplumda geçmişte hayat bulan “karz-ı hasen” tatbikatını dolaşıma sokamıyor. İnsanlar bankalara kredi borçlusu oldukları için zekât da toplumda yayılan dindarlık eylemi haline dönüşmüyor. Kaldı ki, fetva şöyle diyor: “oturduğun konut, kullandığın binek zekât haricidir.” Dolayısıyla 100.000 TL değerinde arabası olan kişi arabasının kredi borcunu tamamlayınca eskisini elden çıkarıp 200.000 TL değerinde araba için yeniden borçlanıyor. Fetva bu durumu da kapsıyor: “binek, zekât haricidir.” Bu “borçlanma ve zekât harici servet sahibi olma” mekanizmasını kısıtlayan bir fıkıh/fetva alanı bulunmuyor. Böyle bir yapısallaşmada zekât toplamak imkân dışıdır. Demek ki büyük bir savrulma yaşanmaktadır.

Bu fetvalarla İslâm ekonomik zihniyeti değil, modern kapitalist yapılanma merkeze geçiyor.

Modern dönemin en önemli tasarruf etme aracı konut ve otomobildir. Bu iki araç kapitalist kentleşmenin de “halka inme” enstrümanları olarak kabul edilebilir. Her iki finansal araç hem işlevsel olarak kullanılabiliyor hem de yatırımı muhafaza etmeyi sağlıyor. Düşünelim ki, içinde oturduğunuz konut bir tür “dokunulmazlığa” eriştirilmiştir. Örneğin Türk Medeni Kanunu’nda “aile konutu şerhi” kuralı gereğince bu ev eşin rızası olmadan haczedilemez, icra ile satılamaz. Nitekim Yargıtay bu konuda bir karar verdi ve bu husus medyada da yer buldu:

“Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, eşler arasında kimi zaman büyük tartışmalara da yol açan ‘aile konutu’ ile ilgili önemli bir karar verdi. Kurul, tapuda ‘Aile konutudur’ şerhi olmasa bile eşin rızasının alınmasının şart olduğuna hükmetti. Kurul, verdiği kredi ödenmeyince evi icra yolu ile alan bankayı haksız buldu. Tapu devrini iptal etti. İstanbul‘un Küçükçekmece ilçesinde yaşayan B.S. ile kocası G.S., 2008 yılında satın aldıkları evde yaşamaya başladı. Evin tapusu G.S. adına kayıtlıydı. Çift problemsiz bir biçimde evlerinde yaşarken, G.S., eşinden habersiz bir iş yaptı. Bankadan kredi çeken G.S., 13 Ağustos 2012’de evi ipotek ettirdi. 500 bin TL değer biçilen ev sonrası kredi kullanımına izin verildi. Ancak kredi ödemelerinde sorun yaşanmaya başladı. Banka verdiği kredi ödenmeyince, ipotek ettirdiği evin satışı için düğmeye bastı. Yapılan icradan satış talebi sonrası ev için kıymet takdiri raporu hazırlandı. Yıllardır yaşadıkları evin icradan satılmak üzere olduğunu gören B.S., zaman kaybetmeden, ipoteğin kaldırılması için Küçükçekmece Aile Mahkemesi’nde dava açtı. Banka ile davacı kadın arasında bu süreçte zamana karşı yarış başladı. B.S.’nin davayı açmasından 1 ay sonra banka evin icradan satışını sağladı. İcra ihalesi ile ev bankaya geçti. B.S., ev icradan satılsa da pes etmedi. B.S., bu kez Küçükçekmece 5. Aile Mahkemesi’ne ‘tapu iptal ve tescil’ davası açtı. Davalı konumda, bankanın yanı sıra eşi G.S. de yer aldı. Davacı kadın mahkemeden özetle ‘Ya banka adına geçen tapunun tescil işlemini iptal et ve tapuyu eşimin adına kaydet ya da evin değeri ne ise bankanın bize ödemesine sağla’ talebinde bulundu. Yerel mahkeme, 1 yıl kadar süren yargılama sonrası davacı kadını haklı buldu. 3 Mayıs 2016 tarihli kararla, tapunun bankaya geçmesi işlemi iptal edildi. u kararı, davalı bankanın avukatı temyiz etti. Banka avukatı, anılan dairenin, bankanın alacağına karşılık kendilerine geçtiğini, B.S.’nin kötü niyetli olduğu savunması yaptı. Temyiz incelemesini Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yaptı. Daire, yerel mahkemenin kararını bozdu. Bu karar sonrası, dosya yine yerel mahkemeye geldi. Mahkeme verdiği ilk kararında direndi. Yerel mahkeme ile Yargıtay arasında oluşan çelişki sonrası dosya bu kez, Yargıtay hukuk dairelerinin 18 başkanından oluşan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun önüne geldi. Kurul oy çokluğu ile yerel mahkemenin kararını onadı. Kurul kararı ise adete ders niteliği taşıyor. Kararda özetle “Banka, bu konutun aile konutu olduğunu biliyordu. Yaptırdığı ekspertiz raporunda da yazılıydı. Bunu bildiği halde ipotek işlemini yaparken, davacı eşin rızasını almadı. Aile konutu için tapuya ille de ‘aile konutudur’ şerhinin yazılmasına gerek yok. Bankanın yaptığı ipotek işlemi geçersizdir. Dolayısıyla icra ihalesi sonrası tapunun bankaya geçmesinin de geçerliliği yok. Yapılan tescil işlemi de yolsuz tescildir. Banka adına, yapılan tapu kaydının iptal edilip, davalı eş G.S. adına tescili edilmeli (…) Kanun koyucunun amacı, ailenin bütün olarak korunmasıdır. Amaç, ailenin barınması konusunda, malik olan eşin düşüncesiz davranışları ile ailenin ortada kalmasını, yuvanın dağılmasını önlemektir. Bu nedenledir ki, iyi niyet iddiası dahi dinlenemez” denildi. Emsal nitelikteki kararın temel dayanağını ise Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi oluşturdu. Anılan madde şöyle: “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesi feshedemez. Aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki haklarısınırlayamaz.” denildi.” (Kaynak: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/202009081042801185-yargitaydan-aile-konutuyla-ilgili-karar-esin-rizasinin-alinmasi-sart/, 08.09.2020).

Konutun yasal olarak “dokunulmazlık” içermesi, taşıtın ise sigorta ile her türlü koruma altına alınması tasarruflar için büyük bir “emniyet” getiriyor. Böylece banka fonları üzerinden borçlanma ile “güvenli mülk elde etme” mekanizması tesis ediliyor. Bu iki tasarruf ve kullanım aracına (taşıt ve konuta) insanlar elbette “eskime ömrü”nü hesap ederek sahip oluyor. Örneğin otomobil 5 yılda bir yenilenmesi gereken bir finansal araç ve/veya tasarruf aracı olarak konumlanıyor. Taşınmaz (konut) ise 15 veya 20 yıllık periyodlarla yenilenen bir araç olarak görülüyor. Her iki “tasarruf ve kullanım” aracını elde etmenin günümüz şartlarında tek yolu harici fon kullanımıdır. Eski dönemde müteahhitler geniş bir iktisadi zümre olan esnafa senetle taşınmaz satardı. Son 30 yılda esnaflar taşınmazların müşteri portföyünden çıkmıştır. Maaşlı kesimler finansal tasarrufun temel müşterisi haline geldi. Bu gelişmeyi “kapitalizmin yayılması ve derinleşmesi” olarak da okuyabiliriz. Diğer ifadeyle kapitalizm kendi varoluşunu dinamikleşterecek bir tüketici imal etmiş ve sermayenin çevrim hızını katlamıştır.

İslâm ekonomisi teorisi bugün maaşlı kesimin finansal tasarruf aracı gördüğü ve aynı zamanda işlevsel olarak kullandığı otomobil ve konuta ulaşmanın fon düzlemindeki beklentilerine ahlakî ve meşru kaynaklarını gösteremiyor. Bunu gösteremediği oranda kapitalizmin fon kullandırma kurumları güçleniyor ve/veya aynı hedefe kitlenen finans kuruluşları sermayeyi maaş karşılığı kredilendirme metodlarını tek alternatif olarak sunuyor.

Nitekim, “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Günümüzde 10 adet dairesi olan kişi, bunlardan birinde oturup diğer 9’unun gelirini almak suretiyle emeksiz bir gelirle ömrünü sürebilir. Üstelik bıraktığı miras evlatlarına da aynı “emeksiz ömür garantisi” vermektedir. Bu sosyal tabakaya “Medine Pazarı” teorisi anlatılamaz. Zira mevcut finans kuruluşları son tahlilde ne yapıyor? Fon talep eden kişilerin örneğin 2. gayrimenkul edinmesi için gerekli finansmanı karşılıyor. Peki 2. taşınmaz alan kişi ne yapacak? Eğer zaten maaşlı bir işte çalışıyorsa, eşi de maaş alıyorsa, oturduğu ev de kendi mülkü ise, edindiği 2. konuttan kira alacaktır. İslâmî finans bankalarından fon kullanan kişiler 3., 4., 5. mülklerini kredi yoluyla temin etmeye devam edecekler. Bir süre sonra mülk sayısı 10’a yükseldiğinde bu mülklerin kira geliri her yıl yeni mülk almaya imkân verecektir.  Görüldüğü üzere bu mekanizma “Medine Pazarı” inşa etmemektedir.

Osmanlı iktisat sisteminde belli bir döneme kadar barınma sahaları için kira ödeyiciliği oluşturacak bir malik/kiracı ilişkisi bulunmamaktaydı. Hatta devlet fetihle elde ettiği bölgelere Anadolu’daki halkı “sürgün” göndererek onları iskân ederdi. İskân edilen mahalde topluluk kendi evlerini inşa ederek bir kasaba haline gelirdi. İşyerleri ise vakıflara ait olduğundan meslek iştigal edilen ticaret merkezlerinde kira, vakfiyenin varlık amaçlarına hizmet ediyordu. Bu vakfiyeler ise kapitalistik üretim tarzı harekete geçirmemekte, topladığı kiraları “sosyal sermaye” olarak halka hizmet olarak geri ödemekteydi.

Günümüzde “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor.

Modernitenin İflası

Corona virüsü kentleşme süreçlerinin devam edemeyeceğini ve bir kriz halinde temel ihtiyaç maddelerini üretecek sosyal tabakalara muhtaç olduğumuzu göstermiştir.

Türkiye’nin nüfusunun % 90’ını kentlerde biriktirmenin (keza, küresel nüfusun kentleşmesinin) ideal yol olmadığı ortaya çıktı.

Corana virüsü aynı zamanda konut sisteminin fetişleştirildiği apartman tipi binaların da yanlış bir yol olduğunu göstermektedir. Bu virüs nedeniyle dört duvar içinde kalan insanımız bahçeli evlerde yaşamanın önemini anlamış olmalıdır.

Kentleşmenin Durdurulması ve Tarım-Hayvancılık:

Türkiye’de nüfusun okullaştırılması da bu virüs nedeniyle anlamsızlaştı. Artık okullarda “uzaktan on-line” eğitime geçilecek. Türkiye’de eğitim yatırımlarının yönü virüsün etkisiyle çok değişecektir. Okula bedenen gelmesi gerekmeyen bir “öğrenci” tipi, ulaşımdaki yükü de kaldıracaktır. Bu durumda belediyelerin ve karayollarının ulaşım yükünde rahatlama olacaktır. Bu nedenle nüfusun en az % 20’sinin tarım ve hayvancılık sektörüne kaydırılması gerekir.

Kentleşme bir “gelişmişlik” kriteri sayılmayacağından Büyükşehir yasaları da iptal edilmelidir. Böylece, mahalleye döndürülmüş beldelerin tekrar “köy” olarak statülendirilmesi mümkün olabilecek; bir kısım insanımız geçimini tarım ve hayvancılıktan karşılayabilecektir.

Bu kapsamda çiftçiliği ve çobanlığı destekleyici kararlar alınmalıdır. Kararların yönü şöyle olmalıdır:

20 yıl toprağını işleyen, köyünde ikamet eden (bunu ispat eden), çocuklarını köy meslek okullarına gönderen “Çiftçi” ve “Çoban” ailelere karı-koca olmak üzere tek prim ödemesiyle 2 kişilik sigortalılılık ve emeklilik hakkı verilmelidir. Bu karar, Türk köylüsünü “Aile” modeliyle yeniden yapılandırmak demektir.

Her şehirde “yerel çiftçi” kotası olmalı ve küresel zincir marketlerin yerel pazarda zayıf sermayeli işletmeleri ve üreticileri piyasadan silmesi engellenmelidir.

Ticarî Hayatın Düzenlenmesi:

Corona virüsü nedeniyle okullar tatil edildi, AVM’ler çalışıyor. Ayrıca online alışverişler devam ediyor. Öğrencilerin memleketlerine dönmesiyle kentsel mekânlarda küçük esnaf ve işletmeler büyük ciro kayıpları yaşıyor. Ancak ticaret büyük sermaye açısından devam ediyor. Ticarî hayatta corona nedeniyle haksız rekabet oluştu. O halde, küçük esnaf ve Kobi’lerin desteklenmesi ve ticari hayatın küresel sermayenin kontrolünden çıkarılması gerekir.

Küçük işletmelerin açılması için Osmanlı geleneğinde olduğu gibi vakıfların sahip olduğu “bedesten” tipi kapalı pazarlar kurulmalıdır. Bu pazarlarda dükkânların bir aileyi geçindirecek büyüklükte tahsis edilmesi, sermayesi çok olanın ikinci, üçüncü dükkân açmasına izin verilmemesi gerekir.

Eğitim Hayatı:

Türkiye bir kriz halinde üniversitelerde yetiştirdiği çoğu öğrenciden istifade edemediğini görmüştür. Diğer ifadeyle üniversite eğitimi hayal olduğunu kanıtlamaktadır. Hakikatte Türkiye, Avrupa’ya göre ihtiyacının 3 misli öğrenci besliyordu. Şimdi bir virüs salgını neticesi 26 milyon öğrencinin evlerine çekilmesi gerçekleşmiştir. Bu büyük bir şoktur. Büyük ihtimalle bu sene (2020) üniversite sınavı da yapılamayacaktır.

Kitaplarımda Türkiye’nin kriz dönemlerini hesap ederek “ASAL MESLEKLER” belirleyip bu mesleklerde yoğunlaşmasını önermiştim. Bu önerimin haklılığı şu an görülmektedir.

Konferanslarımın pek çoğunu üniversitelerde verdim; “Ülkemizin sıkıştığı KENT-KÖY gerilimine teslim olmayalım” görüşünü dile getirerek, bunların dışında üçüncü bir yolun “şehir” tasavvuru olduğunu ifade ettim. İfadelerim muhatap “üniversiteli kitle” tarafından “romantik”, “ütopist” olarak değerlendirilmiştir. Şu an muhatap olduğum o epistemik kadro ve eğitim yapan gençlik, eğitimin askıya alınması nedeniyle krizdedir, çaresizdir.

Çalışmayan ve toplumun emeğinden geçinen 26 milyon gencin böyle bir krizde eve çekilmesi ve eğitimin krizden sonra on-line eğitime geçme ihtimali ülke olarak “okulsuz toplum” kavramına ya da “herkesin okumasının gerekmediği” düşüncesine geldiğimizi ispatlamaktadır.

80 milyonun eve kapanması mevcut epistemolojik yapılanmanın (eğitim kurumlarının) başarısızlığını göstermektedir. Hem de bu kriz, eğitimin en yoğun görülmesi gereken zaman aralığında ortaya çıkmıştır. Türkiye eğer virüsün etkisi geçince on-line eğitime ağırlık verirse, AVM merkezli kentleşme de zaten sürdürülemeyecektir. Virüs etkisi geçince Türkiye’nin iktisadî-içtimaî yapısı olağanüstü değişecektir. Özellikle okullar/fakülteler maliyetlerini düşürmek üzere on-line eğitime dönecek. Bu ise taşıma + bina + personel + kira gibi maliyetleri kaldıracak veya azaltacaktır.

Kentleşmenin İflası:

Kentlerde oturmanın anlamı kalmayacaktır (kalmamalıdır). Bu süreç nüfusun yeniden Anadolu coğrafyasına yayılması yolunu açabilir.

Nüfusun coğrafyaya yayılması, konut fiyatlarında ve kira miktarlarında belirgin bir düşmeye imkân verebilir. Eğitim on-line olursa, milletimiz nüfus yoğunluğu nedeniyle aşırı kıymetlenmiş kentlerden az yoğunluklu ve ucuz bölgelere geçecektir. Bu ise “ucuz maliyetli ev sahipliği” ve “akrabalığın güçlenmesi” gibi iktisadî-sosyal neticelere gebedir. Bu salgın, “borçlanmamış insan” için bir fırsata çevrilmelidir.

Kentleşme devlet yönetimlerinin uzun vadeli hedefleri bakımından da virüs salgını etkisiyle yeniden ele alınmak zorundadır. Modern kent modeli iflas etmiştir.

Bir sağlık krizinde kent yatırımlarının işe yaramadığı da ortaya çıkmıştır. Metrobüsler, tramvaylar, metro yatırımları bir krizde işe yaramamaktadır. O halde neden kentleştik?

Modernitenin bize dayattığı tüm “ilerlemişlik” parametreleri yok olmuştur.

Eğitim yatırımları kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (okulları kapattık).

Yol-ulaşım kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (insanlar evde).

Modernite iflas etmiştir.

Aile ve Feminizm:

Virüsün yeryüzü ölçeğinde “Batı fetişizmi”ni yıkan önemli etkileri olacaktır. Aslında bu süreç “AİLE” kavramının yeniden keşfedilmesi de demektir. Bu virüsün küresel feminist hareketi de zayıflatacağı söylenebilecektir.

Zira “eve dönün” talebi, evde bir aile varsa anlamlıdır. Evde aile yoksa özellikle yaşlanmış “ıssız adam ve ıssız kadın”lar dört duvar arasında beton bir tabutta gibidir ve çaresizdir. Bu kişilerin ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır?

Düşünmeliyiz: 60 yaşında ve tek sosyalleşme aracı meslek derneği, meslek stk’sı olan boşanmış tek başına bir adama “evine dön” dediğinizde onunla tüm iletişimleri kesmektesiniz.

Apartman-konut modeliyle kentleşme kriz dönemlerinde evlerinde yalnız başına ölenlere yol açacaktır.

İnsan Hakları Aktivizmi:

Yıllardır dile getirdiğim ve “romantik”, “ütopist” sayılan Azgelişmişlik Üstünlüktür paradigmasını şu an insanlar kendileri istiyor. Hem de radikal biçimde talep ediyor.

Modernite ve bilim, muhatap olduğu bir virüse karşı ilaç üretemiyor ve bireysel hayatlar üzerinde totoliterlik imal ediyor. Aydınlar bizzat bu totaliterliği talep etmeye başladılar. Bu durum “insan hakları” teorisinin de iflası demektir.

İnsan hakları aktivistleri artık “devlete karşı birey hakları”nı savunmamakta, tam aksine “devlet sıkıyönetim ilan etsin ve sokağa çıkma yasağı uygulasın” demektedir. İnsan hakları aktivistleri açıkça kendi dayandıkları teoriye aykırı şekilde “DEVLET” demeye başlamıştır.

Kul Hakları kitabımla ve İnsan Hakları teorisini eleştiren onlarca yazımla, teoriyi eleştirmekte olduğum için, insan hakları aktivistlerinin düştükleri bu duruma gülümsüyorum ve Türk’ün 15.000 yıllık devlet teorisi için “çok yaşa” diyorum.

İşsizlik:

Türkiye’nin işsizlik sorunu aslında eğitim ve meslekî yapılanma sorunu idi. Diğer ifadeyle Türkiye kentleşme sürecini dayatan Batılı paradigma ile eğitim süreçlerini uzatmış, meslekî eğitimi zayıflatmış (veya işlevsizleştirmiş), kırsal kesimdeki nüfusunu da (“köylülüğü”) Büyükşehir yasalarıyla tasfiye ederek yok etmişti. Bu nedenle Türkiye’de üniversitelere doğru bir yoğunlaşma olmaktaydı.  Yukarıda da ifade ettik Türkiye’nin öğrenci stoku 26 milyona çıkmış, işsizlik oranları “öğrencilik” statüsüyle reel verilerden düşük görülmüş idi. Oysa fiilen ülkenin gerçek çalışan kesimi 20 milyon civarında ve bu nüfus da orta yaş ve üstü idi. Tarım ve hayvancılığın önü açıldığı takdirde, ülke nüfusu konut borçluluğundan kurtulabilecek, işsizler kırsal arazide geçim tutabilecektir. Ayrıca bu yöneliş, akrabalıkları yeniden canlandıracağından konut sayısı bakımından talep de düşecektir. İşsizlik tarım-hayvancılık esaslı kararlarla asgari düzeye indirilebilir.

Yeni Emperyalizmin Şafağı

Bugünkü modern dünya eski Batı’nın sömürgeci faaliyetlerinin Avrupa’ya taşıdığı servetlerle varlık kazanıyor. Tarihte ilk sömürgecilik faaliyetlerinin M.Ö. IX. yüzyılda Fenikeliler tarafından başlatıldığı, ardından Helenler, Grekler ve Romalıların sömürgecilik faaliyetlerinde bulundukları belirtilmektedir (Gündüz, 2016: 764). Batı’nın Doğu’ya ait sömürgecilik faaliyetleri farklı metotlarla yürütülmüştür. a) İşgal edilen topraklarda ticarî koloniler oluşturmak (Yunan ve Fenike kolonileri); b) İşgal edilen topraklara genel vali atayarak ülkenin servetlerine el koymak(İngiltere’nin Hindistan’daki uygulaması); c) İşgal edilen topraklarda sömürgeci ülkenin siyasî/iktisadî çıkarlarına hizmet eden devlet sistemleri kurmak(1096-1099 yıllarında gerçekleşen I. Haçlı seferinde Antakya ve Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar, Kudüs’te bir Lâtin Krallığı, Urfa ve Antakya şehirlerinde birer dükalık ve kontluk kurmuşlardı. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından İsrail’in kuruluşu da benzer bir modeli çağrıştırır); d) İşgal edilen topraklara sömürgeci ülkenin nüfusunu yerleştirmek(Amerika kıtasına İngiliz, Fransız halklarının yerleşmesi); e) İşgal edilen topraklarda yerli nüfusa soykırım uygulayarak başka kıtalardan köleleştirilmiş nüfus iskân etmek (Amerika kıtasında yerli nüfusun soykırıma uğratılarak Afrika’dan köleleştirilmiş nüfusun yerleştirilmesi); f) Demiryolları, limanlar, enerji hatları, serbest ticaret bölgeleri (pazar yerleri) gibi teknolojik-iktisadî yatırımlarla yürütülen sömürgecilik; g) Sömürge topraklardaki yerli halka sömürgeci ülkenin dilini ve dinini yerleştirmek.

Ahmet Gündüz demiryolu yapımının sömürgecilik faaliyetleriyle irtibatını kurmakta, sömürgeci devletlerin demiryolunun her iki tarafında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklarını işletme hakkını elde ettikleri gibi demiryolunu inşa ettikleri o ülkenin içlerine kadar girmeyi de başardıklarını ifade ederken haklıdır (Gündüz, 2016: 765).

Ahmet Gündüz’ün analizi sömürgeciliği dönemlere ayırarak ele almaktadır:

“Tarihsel süreç içerisinde emperyalizm üç farklı dönemden geçmiştir. Birinci dönem eski çağ dönemidir.  Bu dönemde Babil, Asur, Mısır, Pers, Yunan ve Roma imparatorlukları yabancı toprakların ele geçirilmesi ve buralarda yaşayan halkların sömürülmesine dayanmaktadır. İkinci dönem Avrupalı milletlerin XV. ve XVI.  yüzyıllardaki ticarî  sömürgeciliğidir.  Bu dönemde İspanya, Portekiz, Britanya gibi denizlerde güçlü olan devletler donanmaları vasıtasıyla denizlerde hâkimiyet kurarak dünyada belli başlı ticaret merkezlerini ele geçirmelerinden başka büyük toprak parçalarını da ele geçirerek hâkimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Bu dönemde altın arayıcılığı ve baharat ticareti ön plandadır. Emperyalizmin üçüncü safhası ise 1870’lerde başlamış ve II. Dünya Savaşı’nın sonunda bitmiştir.  Bu dönemdeki emperyalizm şekline modern emperyalizm adı verilmektedir. Bu üçüncü devrede Britanya (İngiltere), Rusya, Fransa, Belçika, Almanya, İtalya gibi Avrupalı devletlerle ABD arasında bir yarışın sürdüğü görülmektedir” (Gündüz, 2016: 765).

Lütfi Sunar emperyalizm kavramı ile sömürgecilik kavramının farkını vurgular:

“Sömürgecilikten ayrı bir olgu olarak emperyalizm çağından bahsetmek için emperyalizmi yüzyıllar boyunca siyasî pratiğin bir parçası olan sömürgecilikten ayırmak zorundayız. Sömürgecilik uzun bir zaman farkıyla emperyalizmden önce gelir. Her ikisi de tarih içinde farklı yöntemler kullanmış ve farklı işlevler yerine getirmiştir. John Eaton’a göre ‘Emperyalizm terimi, ekonomi politikte kapitalizmin gelişiminde belirli bir aşamayı tanımlamak için kullanılır.’ Ona göre emperyalizm ’16. ve 17. yüzyılın sömürge imparatorluklarından (tüccar sınıflarının servetlerini kapitalizm yoluyla çoğaltmaları henüz çocukluk çağındaydı) ve kölelik üzerine kurulu eski dünyanın imparatorluklarından (Atina İmparatorluğu, Büyük İskender’in imparatorluğu veya çok geniş vergi gelirlerine silah yoluyla sahip olan Roma) tamamen farklıdır.’ Daha önceki imparatorluk yapılarında daha güçlü olan yönetici sınıfların, daha zayıf olan kesimleri sömürmeleri olgusu ortak olsa da her bir dönemde ekonomik temeller ve sömürü şekilleri tamamen farklıdır (…) Tarihçiler emperyal çağın genelde 1870’li yıllarda, Afrika için kapışma ile başladığını düşünürler. Bu kapışmayı bir düzene bağlamak için temelde bir ‘centilmenlik anlaşması’ ile neticelenen Berlin Konferansı (1884-1885) düzenlenmiştir. Oyunun kurallarını belirleyen bu anlaşmaya göre: ‘Avrupalı güçlerin her biri bir diğerine haber vermeksizin vahşiler gibi toprak elde etmeye kalkışmayacak ve itirazda bulunulabilmesine zaman tanıyacaktı.’ Berlin Konferansı, ‘kendilerince tepki gösteren ilgili Afrikalı halklardan bağımsız bir biçimde’ oyunun kurallarını koymuştu (…) Bu sürecin neticesinde her bir Avrupalı devlet bayrağı ilk diken olabilmek için Avrupa dışını çılgın bir işgal sürecine girmiştir” (Sunar, 2007: 58-59).

Lütfi Sunar’a göre emperyalizmi sömürgecilikten tefrik etmeyi gerektiren üç temel güdü vardır: a) uygarlaştırma misyonu, (b) ekonomik kâr ve kapitalizm, c) siyasî prestij.

Lütfi Sunar 1870 yılından sonra sömürgeciliğin emperyalizme dönüşmesinde, yarışa yeni giren devletlerin rolü olduğuna işaret etmektedir. Bu devletler, ulusal birliklerini yeni tamamlamış olan İtalya ve Almanya ile, Pasifik Okyanusu’na çıktıktan sonra gözlerini Uzak Doğu’ya çeviren Amerika Birleşik Devletleri ve yabancılara açıldıktan sonra bir kalkınma denemesine girişen Japonya’dır. Emperyalizm kapitalist endüstrileşmesini yeni tamamlayan Almanya ve Japonya gibi ülkeler için daha acil bir önem ifade etmektedir. Afrika’nın paylaşımından pay alamayan Almanya’nın daha fazla emperyalist hırslara kapıldığını, İtalya’nın ise üretimleri için “yeni pazarlar ve hammadde kaynakları bulmak isteğinden çok” ekonomik kalkınma ve güçlenme için emperyalist siyasetler takip ettiğini belirtir.

Lütfi Sunar, Hilferding, Luxemburg ve Lenin’in emperyalizm tanımlarını verir. Hilferding’in tanımının sermaye ihracını merkeze aldığını belirtir: “Kapitalist olmayan toplumların şiddet yoluyla parsellenmesinin ardındaki birincil itici güç, sermayenin ihracıdır. Sermayenin ihracı, tüm eski sosyal ilişkilerin ortadan kaldırılmasını ve tüm dünyanın kapitalizme bulaştırılmasını hızlandırmıştır.” Luxemburg’un görüşünde “Kapitalizm bütün küreyi bir talep havuzu olarak gördüğünde gelişebildiği için yaşamını sürdürmek için kapitalist olmayan bir ortama ihtiyaç duymaktadır.” Luxemburg’un emperyalizmi kapitalizmin Mısır ve Osmanlı’ya girişini inceleyerek analiz ettiğinden bahseder. Osmanlı, Mısır gibi hükûmetler tarafından alınan borçlar, toplanan vergilerle ödenmiştir. Buralarda üretilen artı değer sermaye aracılığıyla Almanya’ya aktarılmıştır. Sermaye ihracı, kapitalizmin kapitalist olmayan toplumlar üzerine yayılmasına ve eski doğal ekonomilerin yıkılmasını sağlamıştır.  Lenin’in ise tanımı şudur: “Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir” (Sunar, 2007: 64).

Sunar’ın işaret ettiği iki hususu daha dikkate almak durumundayız: 1) Avrupa’nın en ulvi duyguları emperyalistleri kutsamak için harekete geçmişti: Papa ile krallar, demokratlar ve revizyonist sosyalistler, işçi sınıfı ve patronlar, misyonerler ile dinsiz kapitalistler el ele, çağa damgasını vuran emperyalizmin peşine takılmakta bir beis görmüyorlardı. Avrupa’da emperyal olguların dokunmadığı yaşam parçası pek kalmamıştı; 2) Avrupa merkezci kültür, Avrupalı olamayan ya da çeper dünyada yer alan her şeyi hiç durmadan kodlamış ve gözlemiştir: Bu gözleme/dikiz ve envanter çalışması, dokunulmamış pek az şey, incelenmemiş pek az kültür, üstünde iddiada bulunulmamış pek az halk ve toprak parçası bırakmış ve onların kimliklerini (düşük düzeyde bir varlık olma dışında) kültürden hatta beyaz Hıristiyan Avrupalı kavramından sürgün etmek yoluyla gerçekleştirmiştir (Sunar, 2007: 60, 66).

Batı uygarlığının talan ettiği “Doğu”, maruz kaldığı sömürüye rağmen günümüzdeki kurtuluşunu ekonomik/siyasî/teknolojik-kültürel yapılanmasını Batı’ya benzeterek sağlayabileceğini düşünmektedir. Ancak böyle bir tasavvur Doğu’nun tarihe Batılı gibi çıkmasını gerektirdiği gibi tarihin akışının da Batılıların açtığı yollardan geçtiğinin kabulünü esas alır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, iki indirgeme içererek Doğu’yu (kendini) ikincilleştirir: 1) Tarih Batı’nın inşa ettiği uygarlık mecrasında akmaktadır; 2) Azgelişmişlikten Batı’ya benzeyerek kurtulabiliriz.

Doğu’daki bu düşüncenin “doğru” olduğu teslim edildiği takdirde ise azgelişmiş ülkelerin kendilerine ucuz hammadde, ucuz emek vaat eden ülkeler bulması ve yukarıda tasnif edilmeye çalışılan sömürgeci faaliyetleri hayata geçirmesi, kendi dışındaki kültürlerin envanterini çıkaran bir bakış geliştirmesi gerekmektedir. 1299-1922 arasında varlık gösteren Osmanlı Devleti’nin nüfuz coğrafyasında Batı’nın kolonyalist uygulamaları ortaya çıkmamıştır.

Batı’nın “Doğu” Karşısında Referansı Olan Üç Kavram- Uygarlık, Hıristiyanlık, İnsanlık:

Batı’nın Batı-dışı kültürlere karşı üç kavram ile kendisini tefrik ettiği söylenebilecektir. Bu üç kavram, Doğuluların niçin Batılı olamayacağına dair sınırları belirlemektedir. Batı, karşılaştığı kültürlerin gücüne/yapısına göre “Haçlı”, “Uygar”, “Humanist” değerlerle hiyerarşik konum kazanmaktadır.

Yüksel Kanar “Batı’nın yegâne uygarlığı mevcut uygarlıktır” demektedir. Batı tarih boyunca başkaca bir uygarlık getirmemiştir. Batı için Avrupa ve onun uzantıları dışında kalan dünya “kurgulanmış Doğu” kapsamına girmektedir. Sadece kuzeydeki Avrupalılar (Katolik ve Protestan nüfus) safkan Avrupalı kabul edilir, kalanı “Doğu”dur. Bizans coğrafyası Ortodoks olduğundan “Doğu” sayılmaktadır. Kanar’a göre Avrupa uygarlığının özü “barbarlık”tır. Müellif tarihçilerin de kuzey Avrupa’yı “barbarların yurdu” olarak tanımladığını belirtir. Avrupa-Batı kendi barbar kimliğini zor kullanarak “kurgulanmış Doğu”ya dayatmış, tarihin gördüğü en yıkıcı uygarlığı tesis etmiştir. Batı uygarlığının evrensel gibi görünen değerleri “Avrupa barbarlığının küreselleşmesi” olarak kabul edilmelidir (Kanar, 2016: 10-11).

Tarihçiler uygarlıkların beşiğinin Akdeniz olduğunu ifade etmektedir. İslâm, hicretten (622) sonra çok kısa sürede yayılarak Akdeniz havzasına çıktı; 649’da (Hicri 28) Kıbrıs fethedildi. İslâm’ın Akdeniz’e ulaşmasının ve İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethinin (711, Tarık b. Ziyad) Avrupa’nın dengesini bozduğu ifade edilmiştir. Ortodoks Hıristiyanların eline geçen Roma İmparatorluğu da Batı’nın gözünde fiilen bir “Doğu imparatorluğu” sayılmıştır.

Henri Pirenne, İslâm’ın yayılışıyla Avrupa’nın ağırlık merkezinin kuzeye çıktığını, Şarlman’ın (742-814) siyasal tasarrufuna geçtiğini söyler. Papa da “Kilise’nin Germenleşmesi”ne ve Akdeniz-Roma geleneğinden kopuşuna onay vermiş, Avrupa-Batı’nın imal edilmesi işinde vazife almıştır (Pirenne, 2012: 306-307). 1492’de Reconquista bir “dinsel ayıklama” olarak kullanıldı ve İspanya Yahudilerle Müslümanlardan “arındırıldı.” Avrupa kimliğini belirleyen de Katolisizm oldu. Reconquista ile sömürgecilik, Avrupa’nın kendisini Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığı da Avrupalı olarak tanımlamasına yol açmıştır.

Avrupa’nın kimliğini Doğu’dan koparmasını İbrahim Kalın da ifade eder: “Bir Haçlı askerinin şu ifadesi çarpıcıdır: ‘Türkleri, putperestleri kutsal topraklardan sürdük; ama Rûm (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Ya’kûbî sapıklardan kurtulamadık.’ Haçlılar Doğu Hıristiyanlarına karşı en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdır” (Kalın, 2008: 68).

Serge Latouche’ye göre “Dünyanın batılılaşması hareketi öncelikle bir Haçlı seferidir” (Latouche, 1993: 19). “Haçlı ruhu” Avrupalı tüccar, asker ve misyonerleri birlikte hareket etmeye zorlayarak beyaz adamın kendisine kutsal bir misyon verildiğine inanmasını sağladı. Batılı beyaz-Hıristiyan açgözlülükle yeni bölgeleri denetlemek için kanlı bir sömürgecilik politikası uyguladı. Emperyalizmin üç sınıfı (asker, burjuva, ruhban) baharat, altın, esir, ticaret eşyası yağmasıyla gezegene el koyarken, sömürgecilik sadece köleleştirme, talan, soygun değil doğaya tümüyle egemen olma, zenginlikleri ve ruhları ele geçirip envanterini çıkarma işlemi olarak hareket etti (Latouche, 1993: 21). Hıristiyanlık İslâm’ın ayak basmadığı topraklarda Batı’nın talanı için araçlaşmaktaydı.

Ramazan Kurtoğlu da Batı emperyalizminin Hıristiyanlıkla ilişkisinden bahseder. Misyonerlerin Hıristiyanlığı ticari çıkarlarla ve bilgiyle harmanlamalarını metodlaştırdıklarını ifade eder. Hıristiyanlık silahlı güç kullanmadan mahalli geleneklerin üzerinde ciddi bir psikolojik üstünlük sağlamaktadır. İngilizler kriket oyununu Hıristiyanlığı kullanarak sömürgelerine yerleştirmiş, Fransızlar koloniler üzerinde Katolik kilisesini yerleştirdikten sonra etkili olmuş, İspanyollar Hıristiyanlığı kullanarak Amerika kıtasına Hispanik mirasını bırakmıştır (Kurtoğlu, 2017: 23).

Yukarıdaki alıntılardan Batı’nın kendi dışındaki kültürlerle “din savaşı” yürüttüğü anlamı çıkmamaktadır. Batı’yı “Batı” yapan üç yapı bulunmaktadır: 1) Roma-Germen hukuk sistemi, 2) Katolik (ve Protestan) kültür, 3) Hümanizm, sömürgecilik ve kapitalizm. Hümanizm Tanrı’nın varlığını kabul etmekle beraber ahlâkı doğaya ve insan aklına dayandırmaktadır. Batı’yı inşa eden üç yapı da sınıflı toplumu meşrulaştırmakta, seçkinlerin “öteki” üzerinde hegemonyasını tesis etmektedir.

Baykan Sezer Avrupa’nın İslâm karşısındaki konumunu, haç-hilal kavgasından değil tarihteki Doğu-Batı çatışmasından kaynaklandığını savunur. Batı, hammadde ve zenginlik bakımından kendisinden üstün olan Doğu’nun servetlerini yağmalamaya mecburdur. Ancak İslâmiyet, Doğu-Batı arasındaki bu çatışmada bütün Doğu’yu saran bir dünya görüşü olarak belirmiştir (Sezer, 2011: 101).

Antonio Negri-Michael Hardt, Uluslararası Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi insanî yardıma adanmış STK’ları yeni dünya düzeninin misyonerleri saymaktadır. Bu örgütlerin faaliyetlerini sömürgecilik döneminin Cizvit ve Dominiken tarikatlarının kullandıkları ahlâkî araçlara benzetirler. Seküler görünümlü ahlâkî mücadele, emperyal müdahalenin cepheye sürdüğü kuvvet haline gelmektedir (Negri-Hardt, 2003: 61).

Batı’nın misyonerlik faaliyetleri sadece “insancıl” STK’lar eliyle yürütülmemektedir; kiliseler Asya, Afrika ve Latin Amerika’da evangelizasyon (İncil mesajını öğretme) çalışmaları yapmaktadır. Afrika ve Amerika kıtaları günümüzde emperyal Hıristiyanlığın tebaasıdır.

Kültürel saldırısında Hıristiyanlık artık çatışmacı değil benzeştirici söylem üretmektedir. Bağışlama, diyalog, insan gibi kavramlar “evrensel” değer yüklenerek gündeme getirilmektedir. Batı, küresel karnavallar, dinleştirilmiş kutsal günler, dijital ağ cemaatleriyle “Doğu’da kalan” dünyanın geleneklerini çözmekte, kültürsüzleştirici bir karşı-kültür olarak yayılmakta ve bütün toplumları “evrensel tek halk” formunda birleştirmeyi hedeflemektedir.

Çağımızda Batı’nın sömürgecilikten vazgeçtiği düşüncesi yanlıştır. Dikkat edilirse gerek insan hakları teorisi, gerek uygarlık misyonu “evrensellik” iddiası taşımaktadır. Katolik kelimesinin anlamı da “evrensel”dir. Modern zamanlarda Batı, uygar-hümanist-insancıl söylemleri idealleştirerek Hıristiyan ve Roma-Yunan özünü örtmektedir. Fakat Batılı sömürgeciliğin farklı odaklarının kendi aralarında güç savaşı verdiği unutulmamalıdır.

15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’da yapılmış saldırıyı planlı ve uzun vadeli bir hesaplaşmanın uyarısı olarak görmek imkân dahilindedir. Katliamı gerçekleştiren tetikçinin kullandığı çoklu okumaya müsait semboller ve yetmiş dört sayfalık beyanname metninde yer alan ifadeler önümüzdeki yıllar içinde Batılı ülkelerde İslâm’a ve Müslümanlara karşı geliştirilecek tavrın işaretini vermektedir.

Bu eylem Batı içi hesaplaşmaları ifade etmekte, Batı’nın kendi arasındaki güç mücadelesinde Müslümanlar ve Türkiye üzerinden mesaj ilettiklerini göstermektedir. Batı’da küresel egemenliğin başat ülkesini sırasıyla İspanya, İngiltere, ABD temsil etmişti. Yeni bir şekillenme beklenebilir.

18 Mart 1915 Çanakkale zaferinin yıldönümü öncesinde gerçekleşen bu saldırının Türklerle savaşan Anzakların savaş yenilgisine atıf yaptığı söylenebilecektir. Bu anlamıyla eylem Batı ülkelerine “Türk tehdidi” uyarısında bulunmaktadır. Nitekim eylemci “Turkofagos-(Türk yiyici)” ifadesini kullanmıştır. Terör saldırısı İngiliz sömürgeciliğinin emperyal ve kültürel sahası olan Yeni Zelanda’da gerçekleşmiştir. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Yeni Zelanda üzerindeki etkisi bilinmektedir.

Teröristin ceketindeki “Black Sun-(Kara Güneş)” de dikkate alınması gereken bir semboldür. Bu simge 18 Kasım 2018’de Yunanistan ile Estonya arasında oynanan maçta Türk bayrağının yakılması eylemi sırasında da ortaya çıkmıştı. Black Sun, Alt-Right (alternative right-alternatif sağ) denilen aşırı ırkçı, göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçü, neo-monarşi yanlısı, neo-Nazi yapılar tarafından kullanılmaktadır.

Ancak bu sembol Avrupa’da Rusya’nın desteklediği Slav Birliği’ni savunan örgütlerin de amblemidir. Terör saldırısını gerçekleştiren tetikçinin beyannamesinde “Türkler kendi topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz ve size zarar vermeyiz. Ancak Boğaz’ın doğu tarafında. Avrupa topraklarında yaşamaya çalışırsanız, Boğaziçi’nde, sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e geleceğiz, her camiyi yok edeceğiz ve Ayasofya da minarelerden kurtulacak ve şehir Konstantinopolis olacak” ifadeleri Dostoyevski’nin İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösteren pan Slavcı görüşleriyle benzerlik taşır.

11 Eylül 2001 tarihinde İkiz kulelere yapılan saldırıdan bir ay sonra ABD’nin bu olayı gerekçe göstererek Afganistan’ı ve 2003’te de Irak’ı işgal ettiği hatırlanmalıdır. ABD Başkanı George Bush, bu işgalleri “terörizme karşı Haçlı Seferi başlattığını” söyleyerek gerekçelendirmişti.

15 Mart 2019’daki eylemi, benzer şekilde bir milat saymak mümkündür.

Saldırganın İngiliz havzası ile pan Slav havzasının tarihi mirasına sahip çıkan sembollerle eylem yapması, iki yaklaşımla ele alınabilir:

Birinci olarak saldırganın eylemi, Avrasya merkezli, Çin-Rusya ve Çin-İngiltere eksenli yeni küresel denge arayışı içinde anlamlandırılabilecektir. Bu ihtimal Türkiye’nin İpek Yolu projesi çerçevesinde yatırımlar yapmasının, bazı ülkelerin enerji politikalarıyla çatışmasıyla ilişkilendirilebilir. Nitekim son dönemde Amerikan Exxon-Mobil şirketi Akdeniz’de (Kıbrıs) büyük miktarda doğal gaz keşfetti ve İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan-İtalya arasında EastMed Boru Hattı Anlaşması imzalandı.

İkinci olarak ise eylem istihbarat açığını ortaya çıkarmıştır. Yeni Zelanda saldırısıyla istihbaratı güçlü ülkelere, güvenlik açıklarına dair ikaz verilmiş olabilir.

Netice itibariyle kapitalizmin kendi iç çelişkilerini İslâm’ı bahane ederek yürüttüğü, sömürgeciliğin yeni bir pozisyon aldığı düşünülebilir.

  • Gündüz Ahmet, Sömürgecilik Kavramı ve Sömürgeci Devletlerin Uyguladıkları Taktikler-Ortadoğu Örneği, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Yıl: 9, Sayı: XXV, ss.763-784, 2016
  • Kalın İbrahim, İslâm ve Batı, İsam Yayınları, 2008
  • Kanar Yüksel, Batının Doğusu: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi, Mahya Yayınları, 2016
  • Kurtoğlu Ramazan, Küresel Para Oyunları ve Psiko-Siber Savaş, Destek Yayınları, 2017
  • Latouche Serge, Dünyanın Batılılaşması, Ayrıntı Yayınları, 1993
  • Negri Antonio-Hardt Michael, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2003
  • Pirenne Henri, Hz. Muhammed ve Şarlman, Pınar Yayınları, 2012
  • Sezer Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Kitabevi Yayınları, 2011
  • Sunar Lütfi, XIX. yüzyıl Avrupa’sında Emperyalizm Algısı, Sosyoloji Dergisi, Sayı: 14, 2007