Skip to content

Posts tagged ‘Kapitalizm’

Dindarlığın Kentsel Süreçte Kapitalistleşmesi

Pek çok kişi benim Nurettin Topçu’ya intisabım nedeniyle “köycü” olduğumu düşünüyor. Topçu bir İbn Halduncu, ben ise Fârâbîciyim. Bu nedenle metinlerimde “köy” vurgusu, “şehrin cüzü” olarak önemsenmiştir. Yoksa “şehirleri ve tüccarları insanın kemâl yolculuğunda bela” gören düşünce ile akraba değilim.

İki Anahtar İle Ömrün Takas Edilmesi:

1995’den itibaren yazmayı önemsediğim konu, muhafazakârların merkeze gelme, sanayileşme, kentleşme (hadarîleşme) temayüllerinin Batı’ya cevap veremeyeceği, hatta bu kesimleri dönüştüreceği hususu idi. 1995-2015 arasında yazı hayatımı teksif ettiğim “şehir-kent”, “medeniyet-uygarlık” konuları bir anlamda “Toplumsal dönüşümü nasıl Batılı olmayan bir yoldan sürdürebiliriz” problemini mesele edinmekteydi. Bugün geldiğim noktada artık “kent eleştirisi” yazmanın anlamının kalmadığını görüyorum. Nitekim neredeyse 2015’ten beri şehir üzerine pek yazmıyorum. Bunun bir nedeni, kent eleştirisi bağlamında kaleme aldığım kitaplarımın (Kenti Durduran Şehir, İnsanın Beşinci Zindanı, Şehir Sünnettir, Kent-İslâm ve Kapitalizm) meseleyi etraflıca işlemesi idi. Zaman geçtikçe kentleşmenin bir buhran olduğu muhafazakâr kesimlerce de anlaşılmaya başlandı. Bir zaman önce kentsel süreci eleştirdiğim için “sen git dağda yaşa” diyen muhafazakâr kesim, bugün yerleştiği kapitalist mekândan mutsuz olduğunu dile getiriyor. Bir zaman önce kent eleştirilerime katlanamayan muhafazakârlar, şimdi kent eleştirisi yapmaya başladı. Benim için bugün salt kent eleştirisi yapmak, ölü birine hayat öpücüğü uygulamak demek.

Türk toplumu neredeyse iki asırdır “bir ev, bir araba anahtarı” istiyor. Siyasetin her devirde bu talebe cevap verdiği ölçüde kendine alan açtığını da biliyoruz. Sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte geleneksel yaşam terkediliyor, kentleşme bir kanser gibi tabiatı kemiriyor. Bütün insanlık tarım merkezli üretim biçimini terk ederek kentlere göç ediyor ve başını sokacak konut, hareket etmesini sağlayacak otomobil, barınağında yaşamını rahatlatacak mobilya için kapitalist sistemle ömrünü takas ediyor.

Denklem şöyle kurulmuştur: Bir konut=20 yıl ÖMÜR. (Hesapta hata yok. Evet belki krediyi 10 yıllığına çekiyor. Onu 2 ile çarpıyorum; çünkü eşi de çalışıyor. Bu nedenle 1 Konut=20 yıldır).

Bugün (Ekim 2021’de) Ankara’da 3+1 (180 m2) sıfır daire 1.200.000 TL civarında. 1+1 (50 m2) sıfır daire ise 450.000 TL’den başlıyor.

Bunun anlamı şu: Kent pek çok insanı merkeze kabul etmeyecek ve varoşa itekleyecek. O halde bu ülkede son 40 yıldır “kente yürüme” mücadelesi niye verildi?

&&&

Muhafazakârlar Niçin Pozitivisttir:

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımda muhafazakârların pozitivist olduğunu kendi metinlerinden hareketle ileri sürdüm.

“Ahlâk Ayaklanması” kitabım da bu kesimin “dindarlık” mücadelesinin aslında “seküler kesimlerin dünyasına yürüyüş” amacı taşıdığına işaret ediyordu.

Bütün yeryüzünde “tek biçimli bir kentsel toplum” kurgulanarak “kapitalist Pazar” inşa ediliyor.

Kentler böylece içindeki her şeyi metalaştırıyor.

Muhafazakâr kesimlerin kente yürüyüşleri, kamusal alanda dindarlığın yer tutma mücadelesi, devlete karşı bireyin özgürlük arayışı… Bütün bunlar sermayenin önünde engel oluşturan sosyo-ekonomik yapıların çözülmesi ile neticelendi. Sermaye, “sürüden ayrılan” herkesi kentin sömürülen emeği ve kentsel mal dizgesinin (konut, otomobil, meta) borçlusu kıldı.

İlerlemeye inançları dindarları pozitivist kılmaktadır.

&&&

Türklerin Yaylak-Kışlak Sistemleri:

Günümüzde Türk kimliğinin korunamaması, yaylak-kışlak üretim biçimini kaybetmiş toplumun kentsel mülkiyet düzeninde aranmalıdır. Eski Türkler yaylak-kışlak döngüsünü gözeten hayat tarzları ile “iki merkezli” mesken anlayışına sahipti. Böylece vatan toprağı boş kalmıyor, mevsime bağlı yaşama uygun üretim biçimi sayesinde Anadolu’da basılmadık yer bırakılmıyordu. Bu sistem aynı zamanda Allah’ın Anadolu’ya indirdiği her nimeti mevsime göre devşirip ileriki günlerinde sarf etme fırsatı vererek milleti iktisadî seferberliğin neferine dönüştürüyordu. Ormanlar, yaylalar, ovalar, su yolları, dağ patikaları, denizler adeta Türk’ün “millet” haline gelişi için Tanrı’nın yeryüzüne indirdiği iktisat meyveleri idi.

&&&

Trio’nun Mekân Tasavvuru ve Türk Kimliğinin Çözülmesi:

Türk kimliği bugün kentsel mülkiyet ile toprağı yurt (İL) kılan geleneksel sisteminden kopmaktadır. 10 yıllık konut kredisi, Türk kimliğini kentlere hapsetmiş, ekonomik-kültürel özgürlüğü ise mimarî (küresel fabrikasyon inşaat sektörü)-banka (sermaye)-imar (belediye) üçlüsünün iradesiyle inşa edilen gökdelenlerle takas etmiştir. Bu takas sonucunda günümüzde Türk kimliğini yansıtan şehirler inşa edilememektedir. Bunun nedeni bizim kentlerimizin Batı kentlerinin ve mülkiyet düzeninin metası olarak imal edilmesidir. Mimarî-banka-imar triosu, Türk kimliğini mekâna yansıtmayı düşünmemektedir.

Düşünelim ki, geçmişte Konya, Akşehir, Bursa, İstanbul gibi kentler Türkler tarafından fethedildikten sonra daha yüz sene geçmeden muazzam inşaatla yepyeni bir şekil almışlardı. Türkiye’nin bugün böyle şehirler inşa edememesi kimlik buhranını, kültür buhranını göstermektedir.

Modern kentlerimiz, Batı kentlerinin “metası (meta: alınır satılır mal, ticaret malı) ve pazarı” olarak konumlanmaktadır. Biz de bu kentleri satın alarak kendimizi metalaştırmaktayız. Geleneksel şehirler kendilerini “marka şehir” olarak tanımlamamaktaydı. Fakat bugün Batı kentleri ve onun bizim gibi ülkelerdeki taklitleri bir “marka”dır. Diğer ifadeyle artık modern insan satın aldığı şeyin sadece kullanım değerini değil, onun imajını da satın almaktadır.

Eğer bir malın sadece mülkiyeti değil, markası da satışa sunulmuşsa, müşteri mala sahip olmamakta, mal ona sahip olmaktadır.

&&&

Kent ve Kültür:

Türkiye’de mekân anlayışını belirleyen ana etken “kültür” değildir. Mekân anlayışını belirleyen etken, ithal edilen mimarî disiplin ve kapitalist kente rıza üretimidir.

Türk kültürü Batı’da rastlanan cemaat & cemiyet karşıtlığına dayanan bir yaklaşımla şehir inşa etmiyordu. Türk kültüründe mahalle sistemi uygulaması nedeniyle şehirlerde de “cemaat=topluluk=gemeinschaft” tipi bir hayat tesis edilebiliyordu.

Türk şehri Batı metropolü olmamıştı. Türk şehrinin metropolleşmesi kentleşme sürecinde belirginleşti. Şehirden kente doğru yaşanan dönüşüm İbn Halduncu perpektifle değil, Fârâbîci perspektifle izah edildiğinde anlamlandırılabilir. Şehirlerimiz “fazıl komşular” ile oluşan mahallelerini “sağır-duyarsız komşuluk” uğruna bozmuştur.  

Türkiye’nin kentleşmesini İbn Halduncu perspektifle izah eden aydınlar, bedâvetten hadârete doğru bir gelişim için mekânda ve toplumsal ilişkilerde radikal bir dönüşümü politize etti. Muhafazakârlık, kamusal alana giriş için geleneksel mahalleyi yıkmayı ve kültürden kopmayı zarurî görmekteydi. Zira geleneksel şehirde, geleneğin üretim biçimi, töre, cinsiyet rolleri, meslekî aidiyetler muhafaza edilmekteydi. Aydınlar bu “köhne yapı”da eğitimini aldıkları bilgi disiplinine uygun bir sosyo-ekonomik zemin bulamıyordu. “Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal.” demelerinin sebebi buydu.

Kültürün tarihe bağlılığı ve sürekliliği bulunmaktadır. Türk kentleşmesinin ise karakteri, tarihsizlik ve köksüzlüktür.

Kapitalizmin sermaye birikiminin aracı olan konutlar, kentleşmeye rıza üretmenin gerekçesi olmuştur. Türkiye sanayileşmeden kapitalistleşmenin yolunu konut üretimiyle kentleşmekle ve geleneksel mahalleleri rant alanlarına dönüştürmekle elde etti.

Şehir ve Fazıl İnsan:

“Şehir” kavramı onu var-kılan insanların birbirine saygı gösterip, haklarını koruduğu ölçüde bu isme lâyıktır. Bir şehrin sakinleri birbirinin haklarını gözetmemeyi temel ilke haline getirmiş topluluğa dönüştüğü oranda kentleşir.

Bir şehrin mimarisi, onu var-kılan insanların birbirine saygısı oranında diğer insanların manzarasını, güneşini koruyacak şekilde hayat bulur.

Bir şehrin mimarisi yoksulluk üretmeye başlamışsa, artık “şehir” kaybedilmiş, onun yerinde “kent” zuhur etmiş demektir.

Pek çok yazar Osmanlı dönemi şehirlerini (yardımlaşma, komşuluk ilişkilerindeki samimiyet, mahalle değerleri gibi kavramlar kullanarak) idealleştirmektedir. Gerçekte eski Osmanlı şehirlerindeki idealleşen değer mimari değil, mimarîyi belirleyen “fazıl toplum”dur.

Eski Osmanlı şehirlerini inşa eden kriterler şunlardı:

a) Malzemeyi israf etmeyeceksin.

b) Yapı malzemesi söküldüğü zaman, aynı malzeme yeniden inşa etmeye müsait olacak (betonda bu kriter yoktur).

c) Kimsenin güneşini kesmeyeceksin.

d) Tek başına yaşamayacaksın, topluluk (community) içinde olacaksın.

Yukarıdaki kriterlere müracaat edildiğinde modern insanın özlediğini iddia ettiği ve kendine örnek aldığı şehre geri dönmesi mümkün değildir. Çünkü modern insan dediğimiz varlık artık bireydir. O, kendi validesi ile bir saat bile geçiremeyecek derecede kentsel kapitalizmin kültürüne esir olmuştur.

Kerpiç veya ahşap evler inşa ederek de geçmişin şehrini yeniden günümüzde var kılamayız. Zira “şehir” kavramı binalar-yollar-köprüler ile inşa edilen bir mimarî tasarımı imlemez. Şehir kavramı “fazıl toplum”un mekânda kendini var kılmasıyla tecessüm eder.

Ne yazık ki, mimarlık fakültelerinde “şehir” inşa etmeye dair bir bilgi öğretilmemektedir. Zira “şehir” kavramı mimarînin konusu veya nesnesi değildir. “Şehir”, fazıl toplumun varlığa çıkmasıyla ilgili olduğundan o ancak “sosyal felsefe”nin konusu olarak anlaşılmalıdır.

Mimarlık fakültelerinde ancak “KENT” inşa etmeye dair bilgi öğretilir.

&&&

Gölge Etme:

Bana öyle bir KENT gösterin ki, “kimse kimsenin güneşini kesmemiş olsun.”

Size Anadolu’da pek çok ŞEHİR gösterebilirim ki, “kimse kimsenin güneşini kesmemiştir.”

&&&

Konut ve Akrabalık:

Yeryüzü ölçeğinde modernleşmenin (yıkarak yapmanın) getirdiği temel yıkım, akrabalık sistemi oldu. Aslında kentleşme de “cemaat”in (Gemeinschaft=topluluk) “cemiyet”e (Gesellschaft=toplum) evrilmesinin radikalleşmesi idi.

Batı’da “cemiyet”, Kilise’den çıkmıştı. Zira, Batı, Kilise dahil aileye karşıt idi. Kilise’nin “aile karşıtı ve erkek” kurum olarak yapılanması, kendi özündeki “ruhban” karakter nedeniyledir. Batı’da emeğiyle kazanmayan ve fakat emekleriyle geçinen insanların günahlarının bağışlanması ile kule (piramit) diken ruhbanlık, bekârdır. Batı’nın Kilise karşısına çıkan diğer ideolojileri de aileye uzak bir toplum sistemi teklif etti. Marksistler de feministler de aileyi reddederek toplum inşa ettiler. Batı ideolojilerinin aileyi reddetmesi, kent kanserinin yayılmasıyla sonuçlanmakta ve bu da “akrabalık” sistemini yıkmaktadır.

Bu süreç cemaati dağıtıyor ve KONUT SORUNU oluşturuyor.

Bütün yazılarımda Batı’nın kent yapılanmasına itiraz olarak akrabalığı temele koyan bir konut edinme yolu teklif ettim. Bu model aynı zamanda banka sisteminden çıkışı da içermektedir. Fakat kimi muhataplarım “hiç güleceğim yoktu, hangi akrabayla bu iş gerçekleşecek” demektedir. Akrabalığı öldürdüyseniz zaten vebal altında değil misiniz?

&&&

Konut ve Aile:

Türkiye’de “aile” meselesi muhafazakâr kesimde daha yeni tartışılmaya başlandı. Ailesiz bir dünyaya kentleşme sürecinde akacağımızı ve bunun büyük sorun oluşturacağını geçmişte bir iki (Havva’nın Evsiz Kızları, Evlerimizi Kaybediyoruz) kitabımda ele almıştım.

Aile meselesini tartışanların pek çoğu çözüm üretmiyor, politik söylem üretiyor.

Aileyi “akrabalık” sisteminden ve ekonomik bağlardan bağımsız ele alamayız. Aslında “Ev-lenmek” kelimesi dahi aileyi ekonomik bir temele yaslıyor ve akrabalık modeli getiriyor.

Bu arada “ekonomi” kavramı (“oeconomicus”), “aile yönetimi” demektir.

&&&

Düşük Birikimlerle Konut Sahibi Olmak:

Avrupa’da artan konut fiyatları protesto ediliyor.

Küresel ölçekte konut ve kira fiyatlanmaya başladı.

Konut krizini aşmanın yolu akrabalar arasında “ortak konut sistemi” kurmaktır.

Örnek: her sene 30.000 TL biriktiren aile, akrabası olan 10 aileyle 300.000 TL’lik konutu peşin fiyata alır. Tapu 10 kişi üzerine yapılır. Bu konut kiraya verilir. Ertesi yıl yeni bir birikim değeri belirlenir. Örneğin bu kez bir yılda beher aile için 40.000 TL birikim hedeflenir. O da yıl sonunda bir konuta bağlanır. Tapu yine hissedarlar üzerine yapılır. 10 sene bu sistemle 10 adet konut alınır. Satın alınan konutlar kira da getireceğinden bu kiralar üyelerin ertesi sene birikimlerinde “katkı payı” olarak kullanılır. 10. sene bütün konutların emlâk değeri eksper raporuyla tespit edilir ve hissedarlar arasında ya satılarak satış bedelinin pay edilmesi usulüyle ya da hissedarlar arasında denkleştirme yapılarak paylaşılır.

Bu model ancak akrabalığını koruyan bir kültürde tatbik edilebilir. Akrabalık yapısını kaybetmiş Batı’da bu model hayat bulamaz.

&&&

Müksüzsünüz:

Türkiye’de binaların kentsel dönüşümle yıkılıp yeniden yapılma süresi 50 yıla düştü.

40 yaşında kredi çekerek 30 yaşında binadan konut alan biri 60 yaşında yeniden borçlanacak.

Bu durumda “kat mülkiyeti” denilen sistem aslında “kullanma mülkiyeti”dir. Yani konut da alsanız, mülksüzsünüz.

&&&

Mekânın Karesi-Nüfusun Kare Kökü:

Muhafazakârlar hane içi nüfusu azaltan bir modernleşmeye uğrarken, yaşam alanlarını yani konutlarının m2’lerini büyütmeye de uğradılar.

&&&

Kedi ve Köpek Niçin Hayvan Değildir?

“Şehir sosyolojisi”, kentlerde insan-hayvan ilişkilerini incelemeli ve kentteki hayvan türlerine göre mimarî yapıdaki dönüşümü analiz etmelidir. Bu analiz yapıldığında Türkiye’de kentlerin “tabiatsız” olduğu yargısına varılabileceğini düşünüyorum.

Türk kentleri “hayvansız” yerleşimler haline geldi. Diyeceksiniz ki, “kedim ve köpeğim var.”

Onlar terk ediliyor. Ayrıca, sokaktaki kedi-köpekleri de “hayvan” olarak göremeyiz. Zira onlar sahiplerince evsizleştirilmiş (dünyasızlaştırılmış) canlılardır. Sokaktaki kedi-köpeklerin ekolojik sistemle bir ilişkisi yoktur.

Türkiye’de kentleşme süreci ekolojik sisteme dahil olmayı gözetmiyor. Hayvanlara karşı geliştirilmiş beşerî davranışlar bunu kanıtlar. Kentlerde eko-sistemi tamamlayan hayvan popülasyonu yok. Kedi-köpek besin zinciri içinde değil. Onlar “sokağa atılmış” varlıklar ve besinlerini tabiattaki diğer canlılar gibi elde edemiyor. Kedi ve köpek benim nazarımda acizleştirilmiş varlıklardır. Bunlar insanlar tarafından verilen gıdalara muhtaç yaşıyor veya çöpten buldukları artıkla besleniyor. Tabiatta bu iki yaratık gibi insana gıda bakımından bağımlı bir garabet bulunmuyor.

Eski Türk şehirleri hayvanlı şehirlerdi. Yani hayvanlar insanlarla yaşardı. Ancak bu hayvanlar kendi türlerinin karakterini korumaktaydı. Eski köpekler sürü beklerdi. Eski kediler fare avlardı. Bekçilik ve avcılık karakterini kaybeden “kentsel hayvan” fıtratı bozulmuş bir yaratıktır.

&&&

Hayvanların Kente İnmesi:

Domuzların kente indiği söyleniyor. Bu husus garipseniyor. “Domuzlar kente neden inmiş ola?”

Eski Türk şehirlerine göçler, kuraklık, açlık, hayvan merakı gibi nedenlerle hayvan ziyaretleri olurdu. Garip olan bu değildir. Garip olan günümüzde “şehre hayvanlar neden indi?” sorusunu soran zihniyettir.

Hayvanların kente inmesini yasaklayan ve onları gördükleri yerde yok eden soykırımcı düşünce beşeriyeti esir almıştır.

&&&

Hayvana Dönmek:

“Türk evi”ne dönülecekse, “hayvana dönmek” gerekir.

Türkiye’de çok geniş kesim “hayvan” denince kedi-köpek anlıyor.

“Türk evi”nde hayvan (kümes hayvanları, at, katır, koyun, inek=şehir hayvancılığı), EV’i Oikonomika kılar.

Modern insan ise EV sahibi değildir. Konut sahibidir.

&&&

İki Katlı Ev İstiyor muyuz?

Geleneksel evler genellikle iki kat yapılırdı. Alt katta ahır bulunur, üst katta hane halkı otururdu. Bazı evler ise, tek katlı olup yan tarafında ahır yapılırdı.

Türk evi, iki katlı olarak “Atlı EV” idi.

Türk evleri ekonomik ve ekolojik idi.

Alt kattaki ahırdaki hayvanın sıcaklığı evin üst katının ısınmasına katkıda bulunurdu.

Hayvanın (inek, koyun) sütü evin yoğurt, tereyağ, peynir ihtiyaçlarını karşılardı.

Hayvanın yünü yatak yapılırdı veya halı-kilim için kullanılırdı.

“İki katlı ev inşa edelim, böylece Türk evini inşa etmiş oluruz” söylemi boş bir söylemdir. Bu söylem ancak “sayfiye evi” inşa edebilir. Türkler tarih boyunca “hayvanlı toplum” olarak yaşadılar ve şehirlerini de bu nedenle “iki katlı” inşa ettiler.

İki katlı ev istiyor musunuz? Hayvanın olacak.

Hayvanlar Bizi Niçin Terketti?

İnsanlar bir hevesle evlerine aldıkları hayvanları büyüdüklerinde veya bakamayacakları engelleri ortaya çıktığında sokağa bırakıyor. Ev içinde köpek beslemek bir tür hayvanat bahçesi imalatıdır. Fakat insanlar bu iktidarı bile sürdüremiyor. İnsanların hayvanları sokağa terk etmesi topluma yönelik bir şiddet veya içtimai ortama bir “atık bırakma” eylemi sayılabilir.

Kapitalist sistem “hayvan sevgisi” meselesini eti yenmeyen hayvanlara yönelterek sürekli masraf çıkaran bir “canlı bekçiliği” imal etmektedir. Kapitalist kent sistemin koyun, inek, tavuk-kaz gibi hayvanlara değil de köpek-kedi-hamster’e yönelmesi gıda tekelciliği de sayılabilir. İnsanların gıdaya doğrudan ulaşmasını engelleyen kent modeli, insanlığın binlerce yıllık kültürel çoğulluğunu boğmaktadır.

Yaşadığımız dünya modern mi yoksa post-modern mi tartışmasına girmeden şu söylenebilecektir: Günümüz insanı gıda/kent/ulaşım sisteminin kölesidir. Bu kölelik “hayvan sorunu”ndan kaynaklanmaktadır. Modern kapitalist sistemin gıda iktidarı, “geçim ekonomisi”ni veya Mustafa Kutlu’nun ifade ettiği “kanaat ekonomisi”ni tasfiye etmiştir. Bu nedenle günümüz dünyasının temel felsefî sorunlarından bir HAYVAN’dır.

Modern toplum niçin insanlığa “hayvan” adı altında sadece kedi-köpek-hamster-fanustaki balığı özgülemiştir? Cevap şudur: Bu hayvanlar yenmemek için “imal edilmiş”tir.

Kapitalist modernite bugün insanlığa eti yenen hayvandan uzaklaştıran kent modeliyle gelmekte ve “hayvan yememelisin” demektedir. Oysa bütün hayvanlar hayvan yemektedir. Hayvanlar hayvan yemektedir. Bitkiler de hayvan artığı yemektedir. Kedi-köpek-hamster-fanustaki balık da hayvan menşeli gıdalarla beslenmektedir. Sadece insanlıktan “hayvan yememesi” istenmektedir.

Bu taksimleme, insanlık için “yapay kıtlık” tehdidi anlamı taşımaktadır. Tarih boyunca beşerî iktisadî sistemi ayakta tutan en büyük kaynak eti yenen hayvanlardır. İnsanlık eti yenen hayvanları yemeyip tabiata saldığı takdirde “vahşi tabiat” zaten bu hayvanları yemektedir. O halde insanların hayvandan yalıtılması insanlığa bir saldırı değil midir?

Eski Türklerin hayatına nazar edersek bu toplumların şehirlerinin “hayvanlı şehir”ler olduğu görülecektir. Türklerin evlerini kıl ve yünden imal etmeleri dahi “hayvanlı şehir” tasavvurunun bir yansımasıdır. Kıl, keçiyi; yün, koyunu temsil etmekte ve Türk’ü konuta borçlanmaktan azad etmekteydi. Yine eski Türkler şehirlerine “balık” demişlerdi. Çadır sisteminin biraz daha gelişmişi olan “balık”lar BALÇIK’tan imal edilmekteydi. Balık (kerpiç) ev, toprağa su ile karıştırılarak içine saman serpilirek ve karışım ayakla çiğnenip ezilmek suretiyle elde edilen “çamur”dan yapılmaktaydı. Türk şehirleri bu malzemeleri kaybederek varoluş tasavvurunu yitirmiştir. Türk şehirleri “hayvanlı şehir” tasavvurunu İbn Halduncu sosyolojiyle kaybetmiştir. Türkler yeniden Fârâbî’nin görüşlerine yaslanan bir şehir tasavvuruna dönmelidir. Gıdaya doğrudan ulaşmak, ancak şehir tasavvurunun değişmesi ile mümkündür.

Modern insanın “hayvansız” bir kentte yaşamaktan gocunması ve utanması gerekir. Zira modern insan, hayvanları sürgüne göndermiştir. Kapitalizm, insan-hayvan ilişkisini kıran yapısıyla tabiata karşı konumlanmıştır. Modern kentler tüketim köleliği imal ederek insanlığı kanaat ekonomisinden, geçim ekonomisinden mahrum kılmıştır. Türkiye 1950’den beri Batı kentine öykünme çabasıyla tabiatı “tabiatından” koparmaktadır. Fıtratla düşman olan kentleşme düzeni, HAYVAN SORUNU’na neden olmaktadır. İnsanlığın başının belası SORU şudur: Hayvanlar binlerce yıldır insanlarla yaşarken bugün neden insanları betonlarına terk etmiştir?

Eğitim: Atlar ve Kaplumbağalar

Eğitimde herkese aynı süreci uygulayan model, “eşitlik” doktrini açısından tutarlı ise de ülkenin “insan kaynaklarını seferber etme” potansiyelini zayıflatan bir kaplumbağa yürüyüşüne neden oluyor.

Her toplumda istisnai denecek bir insan kaynağı toplumsal vasatın üstünde bir istidat (yetenek) ile doğar. Eğitimde eşitlik bu istidatları değerlendirmeyi imkânsız kılıyor.

Özellikle covid-19 sonrasında eğitim sistemi artık değişti. Bu çerçevede artık “fizikî sınıf eğitimi” devri kapandı. O halde eğitimde yeni bir vizyon gerekir.

Ders geçen öğrencinin önünü açan bir sistemle 12ay/360gün eğitime geçilmelidir. Eğitim bu tür öğrenciler için 3 sömestr olarak değerlendirilmeli ve öğrenci istiyorsa 2,5 senede fakülteyi bitirebilmeli. Senede 3 sömestr uygulaması lise-orta öğretimde de uygulanmalıdır. Böylece Türkiye’de orta-lise eğitimi 15 yaşında bitirilebilecektir.

“Bunu niçin yapalım, eğitimde fırsat eşitliğine aykırı olur.” itirazına yeniden aynı cevabı vereceğim: her toplumda bazı kişiler doğuştan genelin çok fevkinde bir istidatla yaratılırlar. Türkiye bu tür istisnai insan kaynaklarının önünü açarak eğitim sürecini 30’lu yaşlardan 18-19’lu yaşlara çekmelidir. Bunun yolu senede 3 sömestr uygulamasıdır.

Senede 3 sömestr uygulaması öğrenciler arasında bir rekabet uyandıracak ve bazı genç arkadaşlar öne çıkarken geniş öğrenci yığını bu istisnai kabiliyetleri yıllarca beklettiklerini göreceklerdir.

Toplumlar kaplumbağalar “hızlı yürüyor” görünsün diye niçin atları gemlemektedir?

Bazı öğrenciler 18 yaşında lisans eğitimini tamamlarken geniş öğrenci kesimin kendini gerçekleştirme alanının üniversite olmadığı belki ticaret, zanaatkârlık, çiftçilik olduğu da anlaşılacaktır. Fârâbî bugün doğsa onu 4+4+4 (orta öğretim) + 4+2 (lisans+y.lisans) eğitimden geçirecek miyiz? Bu cinayet olacaktır. Nitekim Namık Kemal 25 yaşında iken 3 dil biliyor ve bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu.

Bugün eğitim sistemi 30 yaşında yüksek lisansta çabalayan ve dil bilmeyen öğrencilerle yürüyor. Türkiye’nin bu vasatta bir öğrenci potansiyeli ile üretim/bölüşüm problemlerini çözmesi mümkün değil.

Niçin iki sömestr ile eğitim süreci uzatılmaktadır? Bu sorunun iyi tetkik edilmesi gerekir. Sanıyorum eğitim sürecinde 3 aylık tatil fikri, turizm sermayesinin iktisadî çıkarları için işlev kazanmaktadır. Oysa ilimde tatil yoktur. Eşitlik doktrini atları gemleyip kaplumbağa hızında yürümeyi irade eden bir yetenek durdurucusudur.

İslâm Ekonomisi Zihniyeti Kapitalist Kentsel Süreçlerden Uzak mı?

İslâm ekonomisi zihniyeti sadece İslamcı düşüncenin ilgi alanında değildir ve olmamalıdır da.

Nitekim bir Osmanlı kanunnamesi olan Mecelle İngiltere’nin Filistin Mandası’nda ve daha sonra İsrail’de resmi olarak 1984’e kadar tatbik edildi. Mecelle, Ürdün ve Kuveyt’te de medeni hukukun temelini oluşturdu. İSLÂM alemlere rahmet olarak gelmiştir.

İslâm, iktisat yapılanmasını sömürüden koruma ülküsü olarak getirmiştir. Kapitalizm ise sömürü mekanizmalarını yasallaştıran bir zihniyete sahiptir.

İslâm ekonomisi faiz dışı üretim ve bölüşümü sağlayacak, helâl ve meşru emtia üretip sarf etmenin yollarını temin edecek bir iktisat zihniyetini temel almaktadır. Günümüzde cari iktisat yapılanması bu zihniyeti inşa etmekten uzaktır. Peki helâl ve meşru üretim/bölüşüm zihniyeti niçin zemin bulmuyor?

Birinci olarak modernleşme istenci geleneksel iktisat zihniyetini yıkmıştır. Örneğin meşru ve helâl pazar düzenlemesinde modernleşme istencinin reflekslerine aykırı olarak servetin toplum aleyhine birikmesine fırsat verilmez.

Fakat günümüzde kentleşme bizatihi toplum aleyhine servet üretiyor. İmar geçen bir arsadan 10 daire alabilen kişi ömür boyu çalışmadan yaşadığı gibi, her yıl ihtiyaç fazlası kira geliri ile yeni bir daire satın alabiliyor. Dolayısıyla kent rantı, emeğin değerini öldürüyor. Kentleşme yoluyla “sermaye kapma” mekanizması kurulunca toplumda “tarım yapalım, zanaatkar olalım” diyecek zümreler mesleklerini bırakıyor.

İslâm ekonomisi zihniyeti kapitalizmin teşvik ettiği kent rantına alternatif getiremiyor. Üstelik kentlere yığdığı insanlara da diyor ki: “kira ödemekten kurtulmak istiyorsanız, kredilendirilmiş maaş karşılığında size mülk vereceğiz.” Böylece fetva mekanizması çalışmaya başlıyor: “Zaruret halinde kredi çekebilirsiniz” yahut “enflasyon oranında kredi faiz değildir” ya da “faiz ayrı, riba ayrıdır; haram olan ribadır” veyahut “kâğıt parada faiz hükmü yoktur” gibi. Bu fetvalar son tahlilde dindar insanların faizsiz mülk edinimini geçmişte sağlayan ekonomiyi yeniden günümüze çağırmıyor.

Bu fetvalar insan onurunu 15 yıl bankalara borçlu kılan mekanizmayı inşa ederken, toplumda geçmişte hayat bulan “karz-ı hasen” tatbikatını dolaşıma sokamıyor. İnsanlar bankalara kredi borçlusu oldukları için zekât da toplumda yayılan dindarlık eylemi haline dönüşmüyor. Kaldı ki, fetva şöyle diyor: “oturduğun konut, kullandığın binek zekât haricidir.” Dolayısıyla 100.000 TL değerinde arabası olan kişi arabasının kredi borcunu tamamlayınca eskisini elden çıkarıp 200.000 TL değerinde araba için yeniden borçlanıyor. Fetva bu durumu da kapsıyor: “binek, zekât haricidir.” Bu “borçlanma ve zekât harici servet sahibi olma” mekanizmasını kısıtlayan bir fıkıh/fetva alanı bulunmuyor. Böyle bir yapısallaşmada zekât toplamak imkân dışıdır. Demek ki büyük bir savrulma yaşanmaktadır.

Bu fetvalarla İslâm ekonomik zihniyeti değil, modern kapitalist yapılanma merkeze geçiyor.

Modern dönemin en önemli tasarruf etme aracı konut ve otomobildir. Bu iki araç kapitalist kentleşmenin de “halka inme” enstrümanları olarak kabul edilebilir. Her iki finansal araç hem işlevsel olarak kullanılabiliyor hem de yatırımı muhafaza etmeyi sağlıyor. Düşünelim ki, içinde oturduğunuz konut bir tür “dokunulmazlığa” eriştirilmiştir. Örneğin Türk Medeni Kanunu’nda “aile konutu şerhi” kuralı gereğince bu ev eşin rızası olmadan haczedilemez, icra ile satılamaz. Nitekim Yargıtay bu konuda bir karar verdi ve bu husus medyada da yer buldu:

“Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, eşler arasında kimi zaman büyük tartışmalara da yol açan ‘aile konutu’ ile ilgili önemli bir karar verdi. Kurul, tapuda ‘Aile konutudur’ şerhi olmasa bile eşin rızasının alınmasının şart olduğuna hükmetti. Kurul, verdiği kredi ödenmeyince evi icra yolu ile alan bankayı haksız buldu. Tapu devrini iptal etti. İstanbul‘un Küçükçekmece ilçesinde yaşayan B.S. ile kocası G.S., 2008 yılında satın aldıkları evde yaşamaya başladı. Evin tapusu G.S. adına kayıtlıydı. Çift problemsiz bir biçimde evlerinde yaşarken, G.S., eşinden habersiz bir iş yaptı. Bankadan kredi çeken G.S., 13 Ağustos 2012’de evi ipotek ettirdi. 500 bin TL değer biçilen ev sonrası kredi kullanımına izin verildi. Ancak kredi ödemelerinde sorun yaşanmaya başladı. Banka verdiği kredi ödenmeyince, ipotek ettirdiği evin satışı için düğmeye bastı. Yapılan icradan satış talebi sonrası ev için kıymet takdiri raporu hazırlandı. Yıllardır yaşadıkları evin icradan satılmak üzere olduğunu gören B.S., zaman kaybetmeden, ipoteğin kaldırılması için Küçükçekmece Aile Mahkemesi’nde dava açtı. Banka ile davacı kadın arasında bu süreçte zamana karşı yarış başladı. B.S.’nin davayı açmasından 1 ay sonra banka evin icradan satışını sağladı. İcra ihalesi ile ev bankaya geçti. B.S., ev icradan satılsa da pes etmedi. B.S., bu kez Küçükçekmece 5. Aile Mahkemesi’ne ‘tapu iptal ve tescil’ davası açtı. Davalı konumda, bankanın yanı sıra eşi G.S. de yer aldı. Davacı kadın mahkemeden özetle ‘Ya banka adına geçen tapunun tescil işlemini iptal et ve tapuyu eşimin adına kaydet ya da evin değeri ne ise bankanın bize ödemesine sağla’ talebinde bulundu. Yerel mahkeme, 1 yıl kadar süren yargılama sonrası davacı kadını haklı buldu. 3 Mayıs 2016 tarihli kararla, tapunun bankaya geçmesi işlemi iptal edildi. u kararı, davalı bankanın avukatı temyiz etti. Banka avukatı, anılan dairenin, bankanın alacağına karşılık kendilerine geçtiğini, B.S.’nin kötü niyetli olduğu savunması yaptı. Temyiz incelemesini Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yaptı. Daire, yerel mahkemenin kararını bozdu. Bu karar sonrası, dosya yine yerel mahkemeye geldi. Mahkeme verdiği ilk kararında direndi. Yerel mahkeme ile Yargıtay arasında oluşan çelişki sonrası dosya bu kez, Yargıtay hukuk dairelerinin 18 başkanından oluşan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun önüne geldi. Kurul oy çokluğu ile yerel mahkemenin kararını onadı. Kurul kararı ise adete ders niteliği taşıyor. Kararda özetle “Banka, bu konutun aile konutu olduğunu biliyordu. Yaptırdığı ekspertiz raporunda da yazılıydı. Bunu bildiği halde ipotek işlemini yaparken, davacı eşin rızasını almadı. Aile konutu için tapuya ille de ‘aile konutudur’ şerhinin yazılmasına gerek yok. Bankanın yaptığı ipotek işlemi geçersizdir. Dolayısıyla icra ihalesi sonrası tapunun bankaya geçmesinin de geçerliliği yok. Yapılan tescil işlemi de yolsuz tescildir. Banka adına, yapılan tapu kaydının iptal edilip, davalı eş G.S. adına tescili edilmeli (…) Kanun koyucunun amacı, ailenin bütün olarak korunmasıdır. Amaç, ailenin barınması konusunda, malik olan eşin düşüncesiz davranışları ile ailenin ortada kalmasını, yuvanın dağılmasını önlemektir. Bu nedenledir ki, iyi niyet iddiası dahi dinlenemez” denildi. Emsal nitelikteki kararın temel dayanağını ise Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi oluşturdu. Anılan madde şöyle: “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesi feshedemez. Aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki haklarısınırlayamaz.” denildi.” (Kaynak: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/202009081042801185-yargitaydan-aile-konutuyla-ilgili-karar-esin-rizasinin-alinmasi-sart/, 08.09.2020).

Konutun yasal olarak “dokunulmazlık” içermesi, taşıtın ise sigorta ile her türlü koruma altına alınması tasarruflar için büyük bir “emniyet” getiriyor. Böylece banka fonları üzerinden borçlanma ile “güvenli mülk elde etme” mekanizması tesis ediliyor. Bu iki tasarruf ve kullanım aracına (taşıt ve konuta) insanlar elbette “eskime ömrü”nü hesap ederek sahip oluyor. Örneğin otomobil 5 yılda bir yenilenmesi gereken bir finansal araç ve/veya tasarruf aracı olarak konumlanıyor. Taşınmaz (konut) ise 15 veya 20 yıllık periyodlarla yenilenen bir araç olarak görülüyor. Her iki “tasarruf ve kullanım” aracını elde etmenin günümüz şartlarında tek yolu harici fon kullanımıdır. Eski dönemde müteahhitler geniş bir iktisadi zümre olan esnafa senetle taşınmaz satardı. Son 30 yılda esnaflar taşınmazların müşteri portföyünden çıkmıştır. Maaşlı kesimler finansal tasarrufun temel müşterisi haline geldi. Bu gelişmeyi “kapitalizmin yayılması ve derinleşmesi” olarak da okuyabiliriz. Diğer ifadeyle kapitalizm kendi varoluşunu dinamikleşterecek bir tüketici imal etmiş ve sermayenin çevrim hızını katlamıştır.

İslâm ekonomisi teorisi bugün maaşlı kesimin finansal tasarruf aracı gördüğü ve aynı zamanda işlevsel olarak kullandığı otomobil ve konuta ulaşmanın fon düzlemindeki beklentilerine ahlakî ve meşru kaynaklarını gösteremiyor. Bunu gösteremediği oranda kapitalizmin fon kullandırma kurumları güçleniyor ve/veya aynı hedefe kitlenen finans kuruluşları sermayeyi maaş karşılığı kredilendirme metodlarını tek alternatif olarak sunuyor.

Nitekim, “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Günümüzde 10 adet dairesi olan kişi, bunlardan birinde oturup diğer 9’unun gelirini almak suretiyle emeksiz bir gelirle ömrünü sürebilir. Üstelik bıraktığı miras evlatlarına da aynı “emeksiz ömür garantisi” vermektedir. Bu sosyal tabakaya “Medine Pazarı” teorisi anlatılamaz. Zira mevcut finans kuruluşları son tahlilde ne yapıyor? Fon talep eden kişilerin örneğin 2. gayrimenkul edinmesi için gerekli finansmanı karşılıyor. Peki 2. taşınmaz alan kişi ne yapacak? Eğer zaten maaşlı bir işte çalışıyorsa, eşi de maaş alıyorsa, oturduğu ev de kendi mülkü ise, edindiği 2. konuttan kira alacaktır. İslâmî finans bankalarından fon kullanan kişiler 3., 4., 5. mülklerini kredi yoluyla temin etmeye devam edecekler. Bir süre sonra mülk sayısı 10’a yükseldiğinde bu mülklerin kira geliri her yıl yeni mülk almaya imkân verecektir.  Görüldüğü üzere bu mekanizma “Medine Pazarı” inşa etmemektedir.

Osmanlı iktisat sisteminde belli bir döneme kadar barınma sahaları için kira ödeyiciliği oluşturacak bir malik/kiracı ilişkisi bulunmamaktaydı. Hatta devlet fetihle elde ettiği bölgelere Anadolu’daki halkı “sürgün” göndererek onları iskân ederdi. İskân edilen mahalde topluluk kendi evlerini inşa ederek bir kasaba haline gelirdi. İşyerleri ise vakıflara ait olduğundan meslek iştigal edilen ticaret merkezlerinde kira, vakfiyenin varlık amaçlarına hizmet ediyordu. Bu vakfiyeler ise kapitalistik üretim tarzı harekete geçirmemekte, topladığı kiraları “sosyal sermaye” olarak halka hizmet olarak geri ödemekteydi.

Günümüzde “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor.

Modernitenin İflası

Corona virüsü kentleşme süreçlerinin devam edemeyeceğini ve bir kriz halinde temel ihtiyaç maddelerini üretecek sosyal tabakalara muhtaç olduğumuzu göstermiştir.

Türkiye’nin nüfusunun % 90’ını kentlerde biriktirmenin (keza, küresel nüfusun kentleşmesinin) ideal yol olmadığı ortaya çıktı.

Corana virüsü aynı zamanda konut sisteminin fetişleştirildiği apartman tipi binaların da yanlış bir yol olduğunu göstermektedir. Bu virüs nedeniyle dört duvar içinde kalan insanımız bahçeli evlerde yaşamanın önemini anlamış olmalıdır.

Kentleşmenin Durdurulması ve Tarım-Hayvancılık:

Türkiye’de nüfusun okullaştırılması da bu virüs nedeniyle anlamsızlaştı. Artık okullarda “uzaktan on-line” eğitime geçilecek. Türkiye’de eğitim yatırımlarının yönü virüsün etkisiyle çok değişecektir. Okula bedenen gelmesi gerekmeyen bir “öğrenci” tipi, ulaşımdaki yükü de kaldıracaktır. Bu durumda belediyelerin ve karayollarının ulaşım yükünde rahatlama olacaktır. Bu nedenle nüfusun en az % 20’sinin tarım ve hayvancılık sektörüne kaydırılması gerekir.

Kentleşme bir “gelişmişlik” kriteri sayılmayacağından Büyükşehir yasaları da iptal edilmelidir. Böylece, mahalleye döndürülmüş beldelerin tekrar “köy” olarak statülendirilmesi mümkün olabilecek; bir kısım insanımız geçimini tarım ve hayvancılıktan karşılayabilecektir.

Bu kapsamda çiftçiliği ve çobanlığı destekleyici kararlar alınmalıdır. Kararların yönü şöyle olmalıdır:

20 yıl toprağını işleyen, köyünde ikamet eden (bunu ispat eden), çocuklarını köy meslek okullarına gönderen “Çiftçi” ve “Çoban” ailelere karı-koca olmak üzere tek prim ödemesiyle 2 kişilik sigortalılılık ve emeklilik hakkı verilmelidir. Bu karar, Türk köylüsünü “Aile” modeliyle yeniden yapılandırmak demektir.

Her şehirde “yerel çiftçi” kotası olmalı ve küresel zincir marketlerin yerel pazarda zayıf sermayeli işletmeleri ve üreticileri piyasadan silmesi engellenmelidir.

Ticarî Hayatın Düzenlenmesi:

Corona virüsü nedeniyle okullar tatil edildi, AVM’ler çalışıyor. Ayrıca online alışverişler devam ediyor. Öğrencilerin memleketlerine dönmesiyle kentsel mekânlarda küçük esnaf ve işletmeler büyük ciro kayıpları yaşıyor. Ancak ticaret büyük sermaye açısından devam ediyor. Ticarî hayatta corona nedeniyle haksız rekabet oluştu. O halde, küçük esnaf ve Kobi’lerin desteklenmesi ve ticari hayatın küresel sermayenin kontrolünden çıkarılması gerekir.

Küçük işletmelerin açılması için Osmanlı geleneğinde olduğu gibi vakıfların sahip olduğu “bedesten” tipi kapalı pazarlar kurulmalıdır. Bu pazarlarda dükkânların bir aileyi geçindirecek büyüklükte tahsis edilmesi, sermayesi çok olanın ikinci, üçüncü dükkân açmasına izin verilmemesi gerekir.

Eğitim Hayatı:

Türkiye bir kriz halinde üniversitelerde yetiştirdiği çoğu öğrenciden istifade edemediğini görmüştür. Diğer ifadeyle üniversite eğitimi hayal olduğunu kanıtlamaktadır. Hakikatte Türkiye, Avrupa’ya göre ihtiyacının 3 misli öğrenci besliyordu. Şimdi bir virüs salgını neticesi 26 milyon öğrencinin evlerine çekilmesi gerçekleşmiştir. Bu büyük bir şoktur. Büyük ihtimalle bu sene (2020) üniversite sınavı da yapılamayacaktır.

Kitaplarımda Türkiye’nin kriz dönemlerini hesap ederek “ASAL MESLEKLER” belirleyip bu mesleklerde yoğunlaşmasını önermiştim. Bu önerimin haklılığı şu an görülmektedir.

Konferanslarımın pek çoğunu üniversitelerde verdim; “Ülkemizin sıkıştığı KENT-KÖY gerilimine teslim olmayalım” görüşünü dile getirerek, bunların dışında üçüncü bir yolun “şehir” tasavvuru olduğunu ifade ettim. İfadelerim muhatap “üniversiteli kitle” tarafından “romantik”, “ütopist” olarak değerlendirilmiştir. Şu an muhatap olduğum o epistemik kadro ve eğitim yapan gençlik, eğitimin askıya alınması nedeniyle krizdedir, çaresizdir.

Çalışmayan ve toplumun emeğinden geçinen 26 milyon gencin böyle bir krizde eve çekilmesi ve eğitimin krizden sonra on-line eğitime geçme ihtimali ülke olarak “okulsuz toplum” kavramına ya da “herkesin okumasının gerekmediği” düşüncesine geldiğimizi ispatlamaktadır.

80 milyonun eve kapanması mevcut epistemolojik yapılanmanın (eğitim kurumlarının) başarısızlığını göstermektedir. Hem de bu kriz, eğitimin en yoğun görülmesi gereken zaman aralığında ortaya çıkmıştır. Türkiye eğer virüsün etkisi geçince on-line eğitime ağırlık verirse, AVM merkezli kentleşme de zaten sürdürülemeyecektir. Virüs etkisi geçince Türkiye’nin iktisadî-içtimaî yapısı olağanüstü değişecektir. Özellikle okullar/fakülteler maliyetlerini düşürmek üzere on-line eğitime dönecek. Bu ise taşıma + bina + personel + kira gibi maliyetleri kaldıracak veya azaltacaktır.

Kentleşmenin İflası:

Kentlerde oturmanın anlamı kalmayacaktır (kalmamalıdır). Bu süreç nüfusun yeniden Anadolu coğrafyasına yayılması yolunu açabilir.

Nüfusun coğrafyaya yayılması, konut fiyatlarında ve kira miktarlarında belirgin bir düşmeye imkân verebilir. Eğitim on-line olursa, milletimiz nüfus yoğunluğu nedeniyle aşırı kıymetlenmiş kentlerden az yoğunluklu ve ucuz bölgelere geçecektir. Bu ise “ucuz maliyetli ev sahipliği” ve “akrabalığın güçlenmesi” gibi iktisadî-sosyal neticelere gebedir. Bu salgın, “borçlanmamış insan” için bir fırsata çevrilmelidir.

Kentleşme devlet yönetimlerinin uzun vadeli hedefleri bakımından da virüs salgını etkisiyle yeniden ele alınmak zorundadır. Modern kent modeli iflas etmiştir.

Bir sağlık krizinde kent yatırımlarının işe yaramadığı da ortaya çıkmıştır. Metrobüsler, tramvaylar, metro yatırımları bir krizde işe yaramamaktadır. O halde neden kentleştik?

Modernitenin bize dayattığı tüm “ilerlemişlik” parametreleri yok olmuştur.

Eğitim yatırımları kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (okulları kapattık).

Yol-ulaşım kalkınmışlık göstergesiydi; artık değil (insanlar evde).

Modernite iflas etmiştir.

Aile ve Feminizm:

Virüsün yeryüzü ölçeğinde “Batı fetişizmi”ni yıkan önemli etkileri olacaktır. Aslında bu süreç “AİLE” kavramının yeniden keşfedilmesi de demektir. Bu virüsün küresel feminist hareketi de zayıflatacağı söylenebilecektir.

Zira “eve dönün” talebi, evde bir aile varsa anlamlıdır. Evde aile yoksa özellikle yaşlanmış “ıssız adam ve ıssız kadın”lar dört duvar arasında beton bir tabutta gibidir ve çaresizdir. Bu kişilerin ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır?

Düşünmeliyiz: 60 yaşında ve tek sosyalleşme aracı meslek derneği, meslek stk’sı olan boşanmış tek başına bir adama “evine dön” dediğinizde onunla tüm iletişimleri kesmektesiniz.

Apartman-konut modeliyle kentleşme kriz dönemlerinde evlerinde yalnız başına ölenlere yol açacaktır.

İnsan Hakları Aktivizmi:

Yıllardır dile getirdiğim ve “romantik”, “ütopist” sayılan Azgelişmişlik Üstünlüktür paradigmasını şu an insanlar kendileri istiyor. Hem de radikal biçimde talep ediyor.

Modernite ve bilim, muhatap olduğu bir virüse karşı ilaç üretemiyor ve bireysel hayatlar üzerinde totoliterlik imal ediyor. Aydınlar bizzat bu totaliterliği talep etmeye başladılar. Bu durum “insan hakları” teorisinin de iflası demektir.

İnsan hakları aktivistleri artık “devlete karşı birey hakları”nı savunmamakta, tam aksine “devlet sıkıyönetim ilan etsin ve sokağa çıkma yasağı uygulasın” demektedir. İnsan hakları aktivistleri açıkça kendi dayandıkları teoriye aykırı şekilde “DEVLET” demeye başlamıştır.

Kul Hakları kitabımla ve İnsan Hakları teorisini eleştiren onlarca yazımla, teoriyi eleştirmekte olduğum için, insan hakları aktivistlerinin düştükleri bu duruma gülümsüyorum ve Türk’ün 15.000 yıllık devlet teorisi için “çok yaşa” diyorum.

İşsizlik:

Türkiye’nin işsizlik sorunu aslında eğitim ve meslekî yapılanma sorunu idi. Diğer ifadeyle Türkiye kentleşme sürecini dayatan Batılı paradigma ile eğitim süreçlerini uzatmış, meslekî eğitimi zayıflatmış (veya işlevsizleştirmiş), kırsal kesimdeki nüfusunu da (“köylülüğü”) Büyükşehir yasalarıyla tasfiye ederek yok etmişti. Bu nedenle Türkiye’de üniversitelere doğru bir yoğunlaşma olmaktaydı.  Yukarıda da ifade ettik Türkiye’nin öğrenci stoku 26 milyona çıkmış, işsizlik oranları “öğrencilik” statüsüyle reel verilerden düşük görülmüş idi. Oysa fiilen ülkenin gerçek çalışan kesimi 20 milyon civarında ve bu nüfus da orta yaş ve üstü idi. Tarım ve hayvancılığın önü açıldığı takdirde, ülke nüfusu konut borçluluğundan kurtulabilecek, işsizler kırsal arazide geçim tutabilecektir. Ayrıca bu yöneliş, akrabalıkları yeniden canlandıracağından konut sayısı bakımından talep de düşecektir. İşsizlik tarım-hayvancılık esaslı kararlarla asgari düzeye indirilebilir.