Skip to content

Posts tagged ‘Konut’

İslâm Ekonomisi Zihniyeti Kapitalist Kentsel Süreçlerden Uzak mı?

İslâm ekonomisi zihniyeti sadece İslamcı düşüncenin ilgi alanında değildir ve olmamalıdır da.

Nitekim bir Osmanlı kanunnamesi olan Mecelle İngiltere’nin Filistin Mandası’nda ve daha sonra İsrail’de resmi olarak 1984’e kadar tatbik edildi. Mecelle, Ürdün ve Kuveyt’te de medeni hukukun temelini oluşturdu. İSLÂM alemlere rahmet olarak gelmiştir.

İslâm, iktisat yapılanmasını sömürüden koruma ülküsü olarak getirmiştir. Kapitalizm ise sömürü mekanizmalarını yasallaştıran bir zihniyete sahiptir.

İslâm ekonomisi faiz dışı üretim ve bölüşümü sağlayacak, helâl ve meşru emtia üretip sarf etmenin yollarını temin edecek bir iktisat zihniyetini temel almaktadır. Günümüzde cari iktisat yapılanması bu zihniyeti inşa etmekten uzaktır. Peki helâl ve meşru üretim/bölüşüm zihniyeti niçin zemin bulmuyor?

Birinci olarak modernleşme istenci geleneksel iktisat zihniyetini yıkmıştır. Örneğin meşru ve helâl pazar düzenlemesinde modernleşme istencinin reflekslerine aykırı olarak servetin toplum aleyhine birikmesine fırsat verilmez.

Fakat günümüzde kentleşme bizatihi toplum aleyhine servet üretiyor. İmar geçen bir arsadan 10 daire alabilen kişi ömür boyu çalışmadan yaşadığı gibi, her yıl ihtiyaç fazlası kira geliri ile yeni bir daire satın alabiliyor. Dolayısıyla kent rantı, emeğin değerini öldürüyor. Kentleşme yoluyla “sermaye kapma” mekanizması kurulunca toplumda “tarım yapalım, zanaatkar olalım” diyecek zümreler mesleklerini bırakıyor.

İslâm ekonomisi zihniyeti kapitalizmin teşvik ettiği kent rantına alternatif getiremiyor. Üstelik kentlere yığdığı insanlara da diyor ki: “kira ödemekten kurtulmak istiyorsanız, kredilendirilmiş maaş karşılığında size mülk vereceğiz.” Böylece fetva mekanizması çalışmaya başlıyor: “Zaruret halinde kredi çekebilirsiniz” yahut “enflasyon oranında kredi faiz değildir” ya da “faiz ayrı, riba ayrıdır; haram olan ribadır” veyahut “kâğıt parada faiz hükmü yoktur” gibi. Bu fetvalar son tahlilde dindar insanların faizsiz mülk edinimini geçmişte sağlayan ekonomiyi yeniden günümüze çağırmıyor.

Bu fetvalar insan onurunu 15 yıl bankalara borçlu kılan mekanizmayı inşa ederken, toplumda geçmişte hayat bulan “karz-ı hasen” tatbikatını dolaşıma sokamıyor. İnsanlar bankalara kredi borçlusu oldukları için zekât da toplumda yayılan dindarlık eylemi haline dönüşmüyor. Kaldı ki, fetva şöyle diyor: “oturduğun konut, kullandığın binek zekât haricidir.” Dolayısıyla 100.000 TL değerinde arabası olan kişi arabasının kredi borcunu tamamlayınca eskisini elden çıkarıp 200.000 TL değerinde araba için yeniden borçlanıyor. Fetva bu durumu da kapsıyor: “binek, zekât haricidir.” Bu “borçlanma ve zekât harici servet sahibi olma” mekanizmasını kısıtlayan bir fıkıh/fetva alanı bulunmuyor. Böyle bir yapısallaşmada zekât toplamak imkân dışıdır. Demek ki büyük bir savrulma yaşanmaktadır.

Bu fetvalarla İslâm ekonomik zihniyeti değil, modern kapitalist yapılanma merkeze geçiyor.

Modern dönemin en önemli tasarruf etme aracı konut ve otomobildir. Bu iki araç kapitalist kentleşmenin de “halka inme” enstrümanları olarak kabul edilebilir. Her iki finansal araç hem işlevsel olarak kullanılabiliyor hem de yatırımı muhafaza etmeyi sağlıyor. Düşünelim ki, içinde oturduğunuz konut bir tür “dokunulmazlığa” eriştirilmiştir. Örneğin Türk Medeni Kanunu’nda “aile konutu şerhi” kuralı gereğince bu ev eşin rızası olmadan haczedilemez, icra ile satılamaz. Nitekim Yargıtay bu konuda bir karar verdi ve bu husus medyada da yer buldu:

“Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, eşler arasında kimi zaman büyük tartışmalara da yol açan ‘aile konutu’ ile ilgili önemli bir karar verdi. Kurul, tapuda ‘Aile konutudur’ şerhi olmasa bile eşin rızasının alınmasının şart olduğuna hükmetti. Kurul, verdiği kredi ödenmeyince evi icra yolu ile alan bankayı haksız buldu. Tapu devrini iptal etti. İstanbul‘un Küçükçekmece ilçesinde yaşayan B.S. ile kocası G.S., 2008 yılında satın aldıkları evde yaşamaya başladı. Evin tapusu G.S. adına kayıtlıydı. Çift problemsiz bir biçimde evlerinde yaşarken, G.S., eşinden habersiz bir iş yaptı. Bankadan kredi çeken G.S., 13 Ağustos 2012’de evi ipotek ettirdi. 500 bin TL değer biçilen ev sonrası kredi kullanımına izin verildi. Ancak kredi ödemelerinde sorun yaşanmaya başladı. Banka verdiği kredi ödenmeyince, ipotek ettirdiği evin satışı için düğmeye bastı. Yapılan icradan satış talebi sonrası ev için kıymet takdiri raporu hazırlandı. Yıllardır yaşadıkları evin icradan satılmak üzere olduğunu gören B.S., zaman kaybetmeden, ipoteğin kaldırılması için Küçükçekmece Aile Mahkemesi’nde dava açtı. Banka ile davacı kadın arasında bu süreçte zamana karşı yarış başladı. B.S.’nin davayı açmasından 1 ay sonra banka evin icradan satışını sağladı. İcra ihalesi ile ev bankaya geçti. B.S., ev icradan satılsa da pes etmedi. B.S., bu kez Küçükçekmece 5. Aile Mahkemesi’ne ‘tapu iptal ve tescil’ davası açtı. Davalı konumda, bankanın yanı sıra eşi G.S. de yer aldı. Davacı kadın mahkemeden özetle ‘Ya banka adına geçen tapunun tescil işlemini iptal et ve tapuyu eşimin adına kaydet ya da evin değeri ne ise bankanın bize ödemesine sağla’ talebinde bulundu. Yerel mahkeme, 1 yıl kadar süren yargılama sonrası davacı kadını haklı buldu. 3 Mayıs 2016 tarihli kararla, tapunun bankaya geçmesi işlemi iptal edildi. u kararı, davalı bankanın avukatı temyiz etti. Banka avukatı, anılan dairenin, bankanın alacağına karşılık kendilerine geçtiğini, B.S.’nin kötü niyetli olduğu savunması yaptı. Temyiz incelemesini Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yaptı. Daire, yerel mahkemenin kararını bozdu. Bu karar sonrası, dosya yine yerel mahkemeye geldi. Mahkeme verdiği ilk kararında direndi. Yerel mahkeme ile Yargıtay arasında oluşan çelişki sonrası dosya bu kez, Yargıtay hukuk dairelerinin 18 başkanından oluşan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun önüne geldi. Kurul oy çokluğu ile yerel mahkemenin kararını onadı. Kurul kararı ise adete ders niteliği taşıyor. Kararda özetle “Banka, bu konutun aile konutu olduğunu biliyordu. Yaptırdığı ekspertiz raporunda da yazılıydı. Bunu bildiği halde ipotek işlemini yaparken, davacı eşin rızasını almadı. Aile konutu için tapuya ille de ‘aile konutudur’ şerhinin yazılmasına gerek yok. Bankanın yaptığı ipotek işlemi geçersizdir. Dolayısıyla icra ihalesi sonrası tapunun bankaya geçmesinin de geçerliliği yok. Yapılan tescil işlemi de yolsuz tescildir. Banka adına, yapılan tapu kaydının iptal edilip, davalı eş G.S. adına tescili edilmeli (…) Kanun koyucunun amacı, ailenin bütün olarak korunmasıdır. Amaç, ailenin barınması konusunda, malik olan eşin düşüncesiz davranışları ile ailenin ortada kalmasını, yuvanın dağılmasını önlemektir. Bu nedenledir ki, iyi niyet iddiası dahi dinlenemez” denildi. Emsal nitelikteki kararın temel dayanağını ise Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi oluşturdu. Anılan madde şöyle: “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesi feshedemez. Aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki haklarısınırlayamaz.” denildi.” (Kaynak: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/202009081042801185-yargitaydan-aile-konutuyla-ilgili-karar-esin-rizasinin-alinmasi-sart/, 08.09.2020).

Konutun yasal olarak “dokunulmazlık” içermesi, taşıtın ise sigorta ile her türlü koruma altına alınması tasarruflar için büyük bir “emniyet” getiriyor. Böylece banka fonları üzerinden borçlanma ile “güvenli mülk elde etme” mekanizması tesis ediliyor. Bu iki tasarruf ve kullanım aracına (taşıt ve konuta) insanlar elbette “eskime ömrü”nü hesap ederek sahip oluyor. Örneğin otomobil 5 yılda bir yenilenmesi gereken bir finansal araç ve/veya tasarruf aracı olarak konumlanıyor. Taşınmaz (konut) ise 15 veya 20 yıllık periyodlarla yenilenen bir araç olarak görülüyor. Her iki “tasarruf ve kullanım” aracını elde etmenin günümüz şartlarında tek yolu harici fon kullanımıdır. Eski dönemde müteahhitler geniş bir iktisadi zümre olan esnafa senetle taşınmaz satardı. Son 30 yılda esnaflar taşınmazların müşteri portföyünden çıkmıştır. Maaşlı kesimler finansal tasarrufun temel müşterisi haline geldi. Bu gelişmeyi “kapitalizmin yayılması ve derinleşmesi” olarak da okuyabiliriz. Diğer ifadeyle kapitalizm kendi varoluşunu dinamikleşterecek bir tüketici imal etmiş ve sermayenin çevrim hızını katlamıştır.

İslâm ekonomisi teorisi bugün maaşlı kesimin finansal tasarruf aracı gördüğü ve aynı zamanda işlevsel olarak kullandığı otomobil ve konuta ulaşmanın fon düzlemindeki beklentilerine ahlakî ve meşru kaynaklarını gösteremiyor. Bunu gösteremediği oranda kapitalizmin fon kullandırma kurumları güçleniyor ve/veya aynı hedefe kitlenen finans kuruluşları sermayeyi maaş karşılığı kredilendirme metodlarını tek alternatif olarak sunuyor.

Nitekim, “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Günümüzde 10 adet dairesi olan kişi, bunlardan birinde oturup diğer 9’unun gelirini almak suretiyle emeksiz bir gelirle ömrünü sürebilir. Üstelik bıraktığı miras evlatlarına da aynı “emeksiz ömür garantisi” vermektedir. Bu sosyal tabakaya “Medine Pazarı” teorisi anlatılamaz. Zira mevcut finans kuruluşları son tahlilde ne yapıyor? Fon talep eden kişilerin örneğin 2. gayrimenkul edinmesi için gerekli finansmanı karşılıyor. Peki 2. taşınmaz alan kişi ne yapacak? Eğer zaten maaşlı bir işte çalışıyorsa, eşi de maaş alıyorsa, oturduğu ev de kendi mülkü ise, edindiği 2. konuttan kira alacaktır. İslâmî finans bankalarından fon kullanan kişiler 3., 4., 5. mülklerini kredi yoluyla temin etmeye devam edecekler. Bir süre sonra mülk sayısı 10’a yükseldiğinde bu mülklerin kira geliri her yıl yeni mülk almaya imkân verecektir.  Görüldüğü üzere bu mekanizma “Medine Pazarı” inşa etmemektedir.

Osmanlı iktisat sisteminde belli bir döneme kadar barınma sahaları için kira ödeyiciliği oluşturacak bir malik/kiracı ilişkisi bulunmamaktaydı. Hatta devlet fetihle elde ettiği bölgelere Anadolu’daki halkı “sürgün” göndererek onları iskân ederdi. İskân edilen mahalde topluluk kendi evlerini inşa ederek bir kasaba haline gelirdi. İşyerleri ise vakıflara ait olduğundan meslek iştigal edilen ticaret merkezlerinde kira, vakfiyenin varlık amaçlarına hizmet ediyordu. Bu vakfiyeler ise kapitalistik üretim tarzı harekete geçirmemekte, topladığı kiraları “sosyal sermaye” olarak halka hizmet olarak geri ödemekteydi.

Günümüzde “İslâmî finans” düşüncesi “sosyal” bir fonksiyon arz etmiyor. Tam aksine kapitalist toplumun mülk edinme süreçlerine eklemlenmeyi amaçlamış kişilerin fon ihtiyaçlarına hizmet ediyor.

Şehir Kavramları 2: YURT

Önceki yazılarımdan birinde “konut” kelimesinin “geçicilik” anlamı taşıdığına işaret etmiştim. Bahaeddin Ögel “Türk Kültür Tarihine Giriş VII-Türklerde Ordu, Ordugâh ve Otağ” kitabında “KON” kökünden gelen “Konakçı Başı”, “Kondurucu”, “Konum”, “Konut” kelimeleri için İ. H. Uzunçarşılı’ya atıfla şöyle demiştir:

“Bunlar, Osmanlı deyimleridir. Bunlar padişahın tuğları ile otağını taşırlardı. Beylerbeyi rütbesinde olurlardı. Bunlara, otakçı da denirdi. ‘Konakçı’, Anadolu’da Adapazarı ve çevrelerinde konuğa yer hazırlayanlar için söylenen bir deyimdir. Konum: Yurt ve konak yeridir. Yurttaki insanlar da bu anlayışın içinde yer alırlar: ‘Ölüme türetti bu sayısız konumu’, denirken, daha çok içindeki ölümlü insanlar anlatılmak isteniyordu. ‘Konum’, Çağatay Türk kültür çevresinde de yer alır. Anadolu’da Tosya ve çevrelerinde, bir mevsim için durulan yerler için, ‘yörük konumu’ denir. Konut: Bir ev, yurt ve mekandır. Bu dünya da öbür dünya da birer konut olarak sayılmıştır. Cennet de bir konut demektir. [Kutadgu Bilig’de]: ‘Tanrı (Bayat) sana iyi konutu (cenneti) nâsib eder’ [denmiştir]. Daha geniş bir yorumla, Tanrı senin iyi hareketlerinin cevabını (yanutı) iyi bir konutla, (cennet mekân) yapmakla verir, demektir.” (Ögel, 1991: 143-144).

Ögel’in bu açıklaması nedeniyle “yurt” kavramını “konut” kavramından tefrik etmek kaçınılmaz gibidir. Nitekim Abdurrahman Deveci “yurt” kavramı hakkında şöyle izah verir: “Türkmen çadırı genelde Türkistan’da Yurt adıyla bilinen silindirik veya yuvarlak çadırlar içinde yer alır. Ancak Türkistan’ın bütün yerlerinde her zaman Yurt sözcüğü çadır için kullanılmaz. Kazaklar Yurt sözcüğünü kullanılıyorsa, Kırgızlar çadırlarına Boz Üy derler. Türkmenlerin arasında ise “yurt” genel bir sözdür. Türkmen dilinde yurdun şunun gibi anlamları bulunur: ülke, mülk, ev. Türkmenler çadırlarına ‘yurt’ da denir fakat bugün ‘öy’ veya ‘ağaç öy’ (Ev, Ağaç Ev) sözcükleri daha da yaygındır (…) Türk dünyasından en yaygın olan çadır, ‘yurt’ adı verilen gövdesi silindirik, üstü kubbe şekilli çadırlardır. Türkmen çadırı da ‘yurt’ dediğimiz çadır türü içinde yer almaktadır. Bu çadırlar silindirik bir şekil meydana getiren alt gövde ile bunun üzerinde yer alan ve kubbeyi meydana getiren iki esas bölümden ibarettir. Bilimsel literatürde bunların ‘yurt tipi çadır’ veya ak öy olarak adlandırıldığını görüyoruz.” (Deveci, 2017: 443-444).

Abdurrahman Deveci’ye göre Yurt tipi çadırların iki temel özelliği vardır: a) Silindirik olmaları: Çadırların ana direkleri silindirik bir şekil oluşturur, ancak üzerlerine kamış ve keçe örtüldüğünde yuvarlak bir şekil bulurlar; b) Hepsinde aynı parçaların bulunması: Tüynük, işik, tarim, uk gibi parçalar hepsinde bulunmaktadır. Sadece bu parçaların adlarında farklılık yaşanır. Türkmencedeki “Tarim” yerine Türkiye’de “Kerege” terimi, Türkmencedeki “Tüynük” terimi yerine, Kırgızistan’da tündük,” Batı Türkistan’da “tüynük, tünlük” terimi kullanılır (Deveci, 2017: 444).  Deveci’ye göre Türkmen çadırının diğer çadırlardan önemli benzerlikleri ve farkları vardır. Diğer çadırlar genelde doğu yöne bakarken Türkmen çadırı 30 derece doğuya kaymakla, güneye bakar. Bunun sebebi, kuzey, doğu ve batı rüzgarlarından korunmak ve güney taraftan yukarıya çıkan güneş ışığından iyi bir şekilde yararlanmaktır. Kırgız ve Kazak çadırlarının üst tarafı konik şekillidir. Türkmen çadırının üst kısmının yuvarlak olması, onu diğer çadırlardan farklılaştırmaktadır. Türkmen çadırının kubbesinin yuvarlak olması göğü, gök kubbeyi ve gök tanrı inancını daha da iyi temsil etmektedir. Anadolu’da bulunan “toprak çadır” da yuvarlak kubbeye sahiptir (Deveci, 2017: 451).

Bahaeddin Ögel’e göre Yurt kelimesi önceleri “ev” anlamında kullanılmışsa da zamanla anlam genişlemiştir: “Eski Türkler de ‘yurt’ sözü, yalnızca ev ve çadır manasına gelirdi (…) ‘Yurt’ sözü genişlemiş, hayvanlarımızı otlattığımız otlakları içine almış ve bazen da kendi devletimizin veya imparatorluğumuzun sınırlarına kadar uzanmıştı.” (Ögel, 1978: 1).

“Yurt sözünün manasında sonradan epey değişiklikler olmuştur. Eski Anadolu metinlerinde (…) ‘oturulan yer’, manasına gelir. Bunun yanında yurtluk ise, ıkta yolu ile verilen bir arazi parçasını ifade ederdi. Yurtluk, hem bir ‘otlak’ ve hem de ekilen bir ziraat bölgesi veya köyler olabilirdi. ‘Yurtluk, ocaklık veçhile’ sözü ise, daha başka bir anlayış için kullanılıyordu. Yurt sözü ile, çadırların kurulmuş olduğu ‘oba bölgesi’ de kast edilmiştir. Mesela, Dede Korkut’daki şu cümle bu anlayış üzerine kullanılmıştır. ‘Gördi kim uçarda kuzgun tazı tolaşmış, yurtda kalmış, yurd ilen haberleşmiş.’ Kaşgarlı Mahmud’un verdiği, bir şiirdeki son satır da şöyledir: ‘Yurtı kalıp ağlayu.’ Brockelmann buradaki yurt deyişini, ‘vatan, heimat’ olarak tercüme etmiştir. Vatan denince hatıra, büyük bir bölge, bir otlak veya bir yayla gelir. Bunun yanında, çadırların bulunduğu obanın söz konusu edilmesi de düşünülebilirdi. Eski Türkçede yurt sözü, harabe ve yıkıntıya da denirdi. Görülüyor ki, bir kelimeyi kesin olarak manalandırmak doğru değildir. Harezmşahlar çağındaki sözlükler, moğolca nutuk sözünü, Türkçe yurt sözü ile karşılamışlardır. Nutuk, Moğol göçebelerinin gezindikleri, belirli bir otlak veya bölgeyi gösteren bir sözdür. Codex Comanicus’da ise yurt sözü, ‘oturulan ev’ karşılığı olarak kullanılmıştır.” (Ögel, 2000: 22).

Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” kitabının değişik ciltlerinde yer alan bu bilgiler birleştirildiğinde “Yurt” kelimesinin uğradığı anlam genişlemesi izlenebilmektedir. “Yurt” kelimesinin “beğ kesilmek” ile de ilişkisi var gibidir. En azından Bahaeddin Ögel’in metinlerinden bu anlama dair ilham alınabilmektedir. Nitekim Ögel’e bir şiiri analiz ederken konuyu “Yurd” kelimesine getirir:

“Ordhulanıp yüksek tagıg oglak çatar, / Uygur, Tatın yufka alıp, yumgın satar.”

“Yukarıdaki çok eski Türk şiiri, gerçi XI. yüz yılda derlenmiştir (…) Şiir, dağ tepesinde ‘yurt tutmuş’, yani ordulanmış olan bir adamı anlatıyordu. Diyordu ki, ‘adam o dağın doruğuna yerleşti. Kendisi bir hayvancı ve çobandır. Oğlak ve kuzu gibi hayvanları yetiştirir ve toplar. Uygurlar ile Tatlardan birçok şeyleri ucuz alıp pahalı satar.’ Fakat adam, yüksek dağın doruğuna ordulanmış, yani orada ‘yurt tutmuş’ idi. Görüş ve bilgilerimize göre bu adama, ‘ordulanmış’ denebilmesi için, onun hiç olmazsa bir ‘Bey’ olması gerekmekte idi, Beyin dağın doruğuna, kendi oymağı ile birlikte konmuş olması gerekiyordu. Yoksa tek bir kişi için ordulanmak sözünü kullanmak, herhalde biraz fazla idi.” (Ögel, 2000: 265).

Bahaeddin Ögel çobanlığın militer bürokrat bir niteliği olduğuna da değinir:

“Aslında çobanlar, köylerden veya çadır obalarından uzakta, yaylada yaşayan kimselerdir. Bugün Anadolu’da bunlar için küçük kulübeler yapılıyor ise de eskiden bunların çadır ve yurtlarda oturmaları akla uygundur. Ayrıca çobanlar, yalnız da değildiler. Baş çobanın yanında, diğer çobanlar, çoban yamakları ile süt sağanlar da bulunurdu. Mesela, büyük bir memur gibi olan Çoban Kara Beg’in emrinde, dokuz çoban bulunuyordu. Bu dokuz çobanın herbiri de bir yaylanın hâkimi gibi idi. Onların da maiyetlerinde bir sürü insan vardı” (Ögel, 2000: 16).

Bahaeddin Ögel’in yukarıdaki ifadelerini okuyunca eski Türk tarihindeki çoban iktisadının arazi yapısında timara benzer bir sistem inşa ettiği görülmektedir. Diğer ifade ile eski bir Türk’ün “yurt” adı verilen çadırının aslında bir toprak rejimi, toprak hukuku içerdiği dahi söylenebilecektir. İşte bu yorum, konut ile yurt arasındaki farkı da ortaya koymaktadır.

  • Deveci Abdurrahman, Türkmen Kültüründe Çadır, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research, Cilt: 10, Sayı: 54, ss: 433-452, 2017.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Köy ve Şehir Hayatı (Göktürklerden Osmanlılara), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 1, 2000.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Ev Kültürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 3, 1978.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Ordu, Ordugâh ve Otağ, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 7, 1991.

Şehir Kavramları 1: KON-OD

Covid-19 Çin’den diğer ülkelere de sıçrayınca DSÖ tarafından “pandemi” olarak değerlendirildi ve bütün ülkelerde insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı tedbirler alınmaya başlandı. Bu kapsamda Türkiye’de de önce 65 yaş üstü ve 20 yaş altı nüfusun sokağa çıkması kısıtlanırken, eğlence mekânlarından lokantalara ve fiziksel temasla iştigal eden (berber ve kuaförler gibi) işletmelere “çalışma yasağı” kondu. Şehirlerarası ulaşımda da idareden izin alma mecburiyeti getirildi. Nüfusun büyük oranda evlere, meskenlere çekilmesini sağlayan bu tedbirler nedeniyle trafikte büyük rahatlama oldu. İstanbul’da vatandaşların covid-19 tedbirleri kapsamında ‘evde kal’ çağrısına uymasının ardından trafikte yoğunluk haftalarca ortalama yüzde 13’lerde seyretti. (1) Evlere çekilme sonucunda pek çok kişi “ev” tasavvurunu yeniden gözden geçirdi. Covid-19 öncesinde barınaklarımıza “ev” desek de onları bir tür pansiyon veya otel odası olarak kullandığımızı fark ettik.

Covid-19 tedbirleri ile sığındığımız evlerin “çocukluğumuzdaki evler” gibi olmadığını algıladık. Gerçekte günümüzün meskenlerinin “ev” değil de “konut” olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ben bu konutları da KON-OD olarak kavramlaştırarak evden daha da uzaklaştırmaya niyetlenen bir anlam dünyasına iteklemek kararındayım.

Günümüzdeki evler, “geleneksel ev” değil “konut”tur. Bunu “yasa dili” nedeniyle ifade edebiliyoruz. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Tanımlar” başlıklı bölümünde meskenler hem “konut” hem “mal” olarak kavramlaştırılıyor:

6502 s. Kanun madde 3/h: Mal: Alışverişe konu olan; taşınır eşya, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallar ile elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanan yazılım, ses, görüntü ve benzeri her türlü gayri maddi malları, ifade eder.

Aynı yasanın bir diğer maddesinde de konutun ayıplı çıkması halinde “malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi” düzenlenmiştir.

6502 s. Kanun madde 4: Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi haklarından birinin seçilmesi durumunda bu talebin satıcıya, üreticiye veya ithalatçıya yöneltilmesinden itibaren azami otuz iş günü, konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda ise altmış iş günü içinde yerine getirilmesi zorunludur.

Anlaşılacağı üzere mevzuat artık meskeni “konut” olarak tanımlamakta, onun geleneksel Türk ve Müslüman şahsiyetin algısındaki “kutsal” formuna dikkat etmemektedir. Aslında algıdaki bu yaklaşım “konut finansmanı” sağlayan bankacılık sisteminde uzun yıllardan beri sahiplenilmişti. Geçmişte bir bankanın “konut kredisi” konusunda ihtisaslaşarak logosunda “gagasında ev taşıyan leylek” imajı kullandığı hatırlanmalıdır.

Bir bankanın geçmişte kullandığı gagasında ev taşıyan leylek logosu.

“Size de bir yuva” ifadesiyle teklif edilen mesken leylekle özdeşleştirilmekteydi. Buradan “yuvayı dişi kuş yapar” deyimi de hatırlanabilir. Her iki ifade de teklif edilen meskenin “ev” veya “menzil” olarak anlaşılmasına fırsat vermemektedir. Leylek, bir göçmen kuş olduğundan “yurt” tutmamakta, mevsime göre yaşamaktadır. Havanın ısınması ve karların erimesine bağlı olarak besin kaynaklarına erişmeyi amaçlayan göç hareketi, bu kuşları mekânda süreklilik arayışından uzaklaştırmaktadır.

KON-OD bir kuş eylemi olarak ortaya çıkmaktadır. Onların EV’den farkı, ateş ile ilişkileriyle belirlenebilecektir. Bilindiği gibi “Türk evi”nin temelinde “ocak” kavramı vardır. Hakikatte eve de “ocak” denilmektedir. İşte Kon-Od kavramıyla ifade edilebilecek barınaklarda evdeki ateşin “ocak” niteliği kalmamaktadır. Bu meskenlerde ateş, gece yakılan ve gündüz söndürülen bir ısınma-pişirme işlevi kazanmıştır. Oysa Türk evindeki ocak, sönmeyen bir değer olarak düşünülür, ailenin “cevheri” olarak işlevselleşir. Kon-od barınaklar “ocak” içermezler. Bunu anlatmak için Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da (TKHK) geçen “konut” kavramını yapı-bozuma uğratmam gereklilikti. Kullandığım haliyle kon-od kelimesi iki kelimeden oluşmaktadır. Birincisi “kon” kelimesi olup, bu, bir “kuş eylemi”ni imlemektedir. İkinci kelime olan “od”, Türkçede “ateş” anlamındadır. Böylece “kon-od”, yasanın kullandığı “konut” kavramını de-forme etmekte ve yeni anlamıyla da konutların “geçiciliği”ni imlemektedir.

Gerçekte konutu evden ayırmak için kullandığım bu “kon-od” kelimesine yüklediğim tek anlam ateş-ocak farklılaşmasına dayanmamaktadır. Konutu “Kon-od” olarak kullanmakla, bu yapının bir meta olduğuna da işaret etmeyi ve yasanın (TKHK) “konut, bir maldır” tanımına da vurgu yapmayı hedefledim. Kon-odların evlerden farkı, onların metalaştırılabilir olmasıdır. Alınıp satılan ve meta olarak anlamlandırılan barınağa Konut/Kon-od denir. Evler ise alınıp satılamazlar. Nesilden nesile miras kalırlar. Evin en büyük oğulları evlenip ayrılınca, en küçük oğul ana-babasıyla “ocak”ta kalacaktır. Büyük oğullar, kendi ocaklarını kurarken en küçük oğul baba ocağının tütmesini ve kendisinden sonra da tüttürülmesini sağlamaktadır. Bu nedenle büyük oğullara ocak kurmaları için baba evinden birer pay verilirken, en küçük oğula ana-babaya bakması için tarihsel mekân olan ev yani “baba ocağı”nın mülkü emanet edilir. Bu ocak, sadece babanın hatırası olarak değil, babanın komşularını da içeren geniş bir mahalle yapısını da miras olarak yüklenir. Hafıza hem mekânsal hem tarihsel hem de sosyal sermayesi ile en küçük oğula yüklenir. Türk evinde ocağı kuran erkek, ocağın tütmesini sağlayan kadın olduğu için “ocağa gelen” anlamında kavramlaşan “gelin” gerçekte koca bir tarihe, büyük bir mahalle dayanışmasına, ocağın mülkiyetine gelmektedir. Geleneksel kodda bu kadının iffetiyle yaşadıkça ocaktan çıkması son derece güçtür. Gelin, aile inşa ederken kocasının ana-babasına da “merhametle davranmak” ahdiyle evlendiğinden evin (ocağın) gerçek varisi olarak konumlanmıştır.

Konut ise sosyal bir vazife yüklenmemiş “birey”lerce tesis edildiğinden kolayca elden çıkarılabilir, meta vasfı nedeniyle kârlılığı ölçüsünde değer kazanır. Ayrıca “aile inşa etmek” kaygısını da yüklenmez. Kon-odlar sakinlerinin “partner” olarak yaşayabildiği barınaklardır. Bu özellikleri nedeniyle “mahalle”ye evrilecek dinamikten yoksundur.