Skip to content

Posts tagged ‘Matürîdî’

Güney Müslümanlığı ve Kuzey Müslümanlığı

  1. Toynbee’nin Kavramları:

“Güney Müslümanlığı” ve “Kuzey Müslümanlığı” kavramları Toynbee’ye aittir. Toynbee’nin şöyle söylediği ifade edilir:

“Güney Müslümanlığı EŞ’ARÎLİK (Fas’tan Arabistan’a kadar) bizim için tehlike olmaktan çıkmıştır. Bir şeyh satın alır hepsini yönetebilirsiniz. Bizim için Kuzey Müslümanlığı MATÜRÎDÎLİK (İstanbul’dan Buhara’ya Türk Bölgesi) tehlikelidir. Bunlar bilimle barışıktır. O nedenle her zaman ATATÜRK gibi bir asi çıkarabilir. Önlemi şimdiden alınmalıdır.”

Toynbee’nin bu cümleleri ifade edip etmediğini bilmiyorum; zira, bu yargısının yer aldığı kaynağa şahsi olarak ulaşamadım. Ancak “duman varsa ateş de vardır” fehvasınca şimdilik “şehir efsanesi” olarak dolaşan yukarıdaki cümlelerin (başka sahipleneni de olmadığı için) Toynbee’ye ait olduğunu kabul etmekte bir mahzur bulunmamaktadır.


Harita için kaynak: https://www.intell4.com/kuzey-afrika-neden-siyasi-istikrara-kavusamiyor-kuzey-afrikada-neler-oluyor-haber-190943 (erişim tarihi: 25.08.2021).

2. Toynbee’nin “Güney ve Kuzey Müslümanlıkları” Kavramlarının Tashihi:

Toynbee’ye izafe edilen yukarıdaki alıntı pek çok bakımdan problemli görülmektedir.

Birinci olarak: Toynbee, Güney Müslümanlığı’nı Eş’arîlik ile eşleştirmekte ve böylece Şia, Mutezile, Haricilik, Selefilik gibi mezheplerin gözden kaçırılmasını sağlamaktadır. Bu durumda Hint alt kıtası ve İran da kavramın dışında kalmaktadır. Toynbee’nin kullandığı anlamda kavram kuşatıcı olmaktan uzak görünmektedir.

İkinci olarak: Toynbee, Güney Müslümanlığı’nı “şeyhlik” ile ilişkilendirmektedir. Bu ilişkilendirme, sufîliğe atıf yapmakta ise, Kuzey Müslümanları’nın tasavvufla irtibatının bulunmaması gibi bir anlam yüklenmektedir. Oysa Türklerde de tasavvuf hareketi bulunmakta ve bu hareketin temsilcisi olarak Ahmed Yesevî’ye atıf yapılmaktadır. Ahmed Yesevî’den gelen iki sufî akım (Bektaşîlik ve Nakşibendîlik) da “şeyh” ile temsil edilmekte olduğuna göre Avrupa’nın Güney Müslümanlığı’nın şeyhlerini “satın alma” becerisi, niçin Kuzey Müslümanlığı’nın şeyhleri için işe yaramamıştır?

Üçüncü olarak: Güney Müslümanlığı’nın şeyhlik ile ilişkilendirilmesi Kuzey Afrika sufîliğinin tamamen edilgen olduğu ve “satın alınabilir” şeyhlerle yönetildiği ön-kabulünden hareket etmektedir. Oysa Batı Afrika’da iki “derviş devleti” kurulmuştur. Sokoto Hilafeti (1817-1900) ile Masina Devleti (1819-1862). Ayrıca Libya’da emperyalizmle mücadele eden Ömer Muhtar Senusî tarikatına mensuptu. Anlaşılacağı gibi, Toynbee, sufîliği kötü niyetli bir söylemle “satın alınabilir şeyhleri olan” toplumsal gruplar olarak kategorize etmektedir.

Dördüncü olarak: Toynbee’nin Güney Müslümanlığı’nı “bilimle barışık olmayan” yargısıyla ele alması da tutarsız bir önermedir. Kindi, El-Cahiz, İbn Rüşd, İbn Haldun gibi âlimler Arap’tır. Halife Me’mûn, Bağdat’ta 832 yılında Beytülhikme adında araştırma merkezi ve tercüme mektebi kurmuştur. Avrupa’nın dayanağı olacak antik dünyanın filozoflarının eserleri Araplar tarafından tercüme edilmiştir.

Beşinci olarak: Toynbee’nin Türkiye’ye dair söylediği yargılar da “Kuzey Müslümanlığı” kavramının muhtevasını flulaştırmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün anti-emperyalist hareketin başlatıcısı olarak Toynbee tarafından “asi” olarak nitelenmesi doğrudur. Ancak bu tanımlamanın iki amaç taşıdığı görülmektedir: 1) Matürîdîliği Avrupa ve Balkanlardan çıkararak Anadolu ve Asya’ya sürmek; 2) Matürîdîliğin dinî içeriğini “isyan-asilik” ile niteleyerek İslâm dünyasındaki işlevine dair asıl önemini hafızalardan silmek.

Altıncı olarak: Toynbee’nin gözlerden kaçırmak istediği başka bir olgu da Türklerin kurduğu üç devletin (Selçuklular, Memlûklular, Osmanlılar) Eş’arîliği esas alması hususudur. Selçukluların Nizâmiyye Medresesi ile sistematize ettiği ve Gazzâlî’nin de bir Eş’arî olarak ders verdiği okul sistemi, Osmanlı tarafından tevarüs edilmişti. Memlûklu hanedanı ise İslâm dünyasında “Ehl-i Sünnet savunması” yapan Eş’arî âlimleri bünyesinde toplayarak Osmanlı Devleti karşısında İslâm dünyasının temsilcisi olarak varlık kazanmak istemişti. Memlûklu devleti, Abbâsî Halifesi el-Mûstensir bi’l-Lâh et-Sânî’yi Kahire’de “koruma altında” tutarak da meşruiyetini temin etmeyi amaçlamıştı. Buna göre Toynbee’nin “Türk Bölgesi” dediği bölge İstanbul-Buhara’dan ibaret olmadığı gibi, salt Matürîdî de değildir. Osmanlı, Mısır’ı fethedince, Mısır’dan pek çok Eş’arî âlim İstanbul’a gelmiş, böylece Osmanlı Nizâmiyye Medresesi ile ortaya koyduğu yapılanmayı ikinci kez Eş’arîleşerek daha da kavîleştirmiştir.

3. Güney Müslümanlığı-Kuzey Müslümanlığı Kavramlarının Muhtevası:

Toynbee’ye ait olduğu ifade edilen ifadelerdeki tutarsızlıkları ortaya koyduktan sonra, “Güney Müslümanlığı-Kuzey Müslümanlığı” kavramlarını yeniden muhtevalandırmak mümkün olabilecektir.

3.1. Güney Müslümanlığı nedir?

Güney Müslümanlığı, Müslüman toplumlarda fertleri namaz da kılsa, kimi siyasî veya dinî görüşleri nedeniyle “İslâm dışı” olmakla niteleyen yaklaşımlar olarak tanımlanabilir. Bu tanım tarihî gerçeklerle de uyuşmaktadır. İslâm toplumlarında ilk mezhebin Haricilik olduğu ve Halife Ali ile Hilafet’in Suriye valisi Muaviye bin Ebu Süfyan arasında Sıffin’de yapılan savaş sonrasında ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu savaş sonrasında taraflar Hakem’e gitmiş, çıkan karar “siyasi hile” ile Muaviye’nin hilafeti (saltanatı) ile neticelenmişti. Hariciler denilen topluluk bu hadiseden Hz. Ali’yi mesul tutmuş ve İslâm tarihinde “ilk tekfir” ekolü böyle teşkil edilmiştir. İslâm toplumunda ilk ihtilafın “tekfir ekolü” ile neticelenmesi, ardından gelen ekollerin de diğerlerini tekfir edecekleri teolojik dayanaklarla beslenmiştir. Örneğin Hz. Ali’yi savunan toplulukların mezhebi olarak Şia, İmamet’in Hz. Ali’nin hakkı olduğunu kabul etmeyenleri dışlamış ve “yeni bir tekfir ekolü” olarak hareket etmeye başlamıştır. Bu mesele Haricilere de Şia’ya da katılmayan tarafların siyasi mezheplerini de kapsayan bir şemsiye kültür oluşturmuştur. Hz. Muaviye ve Emevîler, kişilerin eylemlerinin yapıcısının Allah olduğunu, dolayısıyla Hz. Ali’nin hilafetini kaybetmesinin “Allah’ın kaderi” olduğunu ileri sürmüştür. Mürcie, bu ihtilaflardan uzak kalmak ve Hz. Ali-Hz. Muaviye (Haşimî-Emevî) çekişmesinde taraf olamamak yolunu tutmuş ve “kimseyi tekfir etmemek, haklarındaki hükmü Allah’a bırakmak” yolunu tutmuştur. Görüleceği üzere Mürcie’nin düşüncesi de aslında “tekfir” hareketlerine göre konumlanmıştır. Emevîlerin Hz. Hüseyin katledildiğinde “onu Allah öldürdü” demeleri üzerine Mutezile ise “insan eyleminin yaratıcısının bizatihi insan olduğu” fikrini savunarak Emevîlere itiraz etmiş, ancak yine bir “tekfir” temelli itikadî düşünce olarak varlık kazanmıştır. Zira Mutezile için “büyük günah işleyen kimse Mü’min olmaktan çıkar ve fakat kâfir olmaz. İman ile küfür arasındaki bir konumdadır (“El menzile beynel menzileteyn”). Mutezile, büyük günah işleyen kişiye “fasık” demiştir. Mutezile’nin getirdiği bu düşüncenin Kur’an’daki üç tipolojinin (Mü’min, Kafir, Münafık) dışına çıkarak yeni bir kimlik tanımı yaptığı ifade edilebilir. Anlaşılacağı üzere İslâm toplumunun ilk iki yüz yıllık tarihinde ortaya çıkan itikadî mezhepler toplumu “mü’min-kafir” ayrıştırması ile tanımlamayı esas almış ve tek bir İslâm olduğu halde “çoğul İslâmlar” denilebilecek tanımlar yapmıştır. Bu mezheplerin içinde kimseyi tekfir etmemek yolunu tutan Mürcie de aslında Cemel, Sıffin, Kâbe’nin taşlanması, Kerbela gibi hadiselerde sahabelerin veya tabiînden zatların yer alması nedeniyle “taraf tutmamak” fikri ile hareket ederek “haklıya haklı, haksıza haksız” deme ölçüsünü yitirerek “pasif tekfir” (Mü’min’in tanımlamaması) gibi bir yola savrulmuştur.

Güney Müslümanlığı yukarıdaki paradigmaya dayanarak “İslâm toplumundaki ihtilafların veya düşüncelerin akideleştirilerek muhatabın ötekileştirilmesi” olarak tanımlanabilecektir. Bu yaklaşım Yıldırım Bayezid tarafından Müslüman olduğunu ikrar eden Timur’a karşı yazılan mektupta dahi karşımıza çıkabilmektedir. Zira Yıldırım, Anadolu’ya gelen Timur’a “Ey ihtiyar köpek. Tekfurdan daha şiddetli kâfirsin” diyerek tekfir söylemini kullanmıştır (Daş, 2004: 145). Benzeri şekilde Türk siyasi hayatında da Necmettin Erbakan’ın “Milli Nizam Partisi’nin hak, diğer partilerin batıl olduğu” söylemini kullandığı (3 Ocak 1971-Samsun il kongresi, 7 Ocak 1971-Erzurum il kongresi, 16 Ocak 1971-Ankara il kongresi” görülmektedir. Erbakan Hoca’nın Trabzon’da açılış konuşmasında ise MNP partisini “cennet kokularının partisi” olarak tanımladığı görülmektedir (Yarıcı, 2017). Erbakan Hoca, Güney Müslümanlığı’nın bir örneğini vererek, farklı siyasal tercihe sahip kesimleri “Cennete gidecekler, Cennete gidemeyecekler” ve “Hak’tan yana olanlar, Batıl’dan yana olanlar” olarak ayırıyor ve toplumu dini retorikle taksim ederek “oy ile ölçüyor”du. Bu ayrımda Milli Görüş’e oy vermeyenler “şer taraftarı” sayılıyor ve cennete gidemiyordu.

Anlaşılacağı üzere toplumu siyasal tercihi, ameli, özel hayatındaki yaşantısı veya günahları ile taksim ederek sosyal düzen teşkil etmeye çalışanların görüşü “Güney Müslümanlığı”na dahil kabul edilebilir. Günümüzde “Güney Müslümanlığı” kapsamında İran (Molla rejimi), Afganistan (Taliban rejimi), Suudi Arabistan (Vahhabî-Selefilik rejimi) gösterilebilir. Bu devletlerdeki topluma yönelik pratik, fertlerin dinî düşünce ve yaşayış anlayışlarına, özel hayatın kişiselliğine alan bırakmayacak şekilde “din polisliği” ile denetim politikaları uygulamak şeklinde ortaya çıkmaktadır.

3.2. Kuzey Müslümanlığı nedir?

Toynbee’nin “Kuzey Müslümanlığı-Matürîdîlik” olarak kavramlaştırdığı ve fakat içeriğini belirlemediği teolojik yaklaşım, genel olarak Türklerin kabul ettiği bir İslâm yorumudur. Günümüze kadar “Türk Müslümanlığı” kavramıyla ele alınmış bu yaklaşım kimi İslâmcı yazarlar tarafından “İslâm’da kavmiyet dini yoktur” şeklinde bir retorikle bertaraf edilmek istenmiştir. Bizim ele aldığımız kavramsal temellendirme ile (Selçuklu-Memlûklu-Osmanlı devletlerinin Matürîdî değil, Eş’arî sayılması gerektiği hakkındaki yukarıdaki beyanımızdan hareketle) “Kuzey Müslümanlığı” Türklerin bin yıllık tarihini ifade etmemektedir. Gerçekte Türk Milleti, henüz “Kuzey Müslümanlığı-Matürîdîlik” esaslı bir devlet-toplum inşası da gerçekleştirmiş değildir. Türkmenlerin bir bölüğünün İran’da Safevî devleti kurarak Şialaşması da Matürîdîliğin (Kuzey Müslümanlığı’nın) tarihte siyasallaşma fırsatı bulamadığını göstermektedir. Osmanlı’nın Matürîdî olduğu ifade edilse dahi, üzerine Eş’arîlik giydirilmiş bir Matürîdîlik ile Osmanlı’nın Matürîdî olduğunu iddia etmek tutarlı değildir. Nitekim Şeyhülislam Ebussuud’un, Yûnus Emre’yi “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri. İsteyene ver onları, bana seni gerek seni.” dizelerini “küfür söz” olarak niteleyerek Güney Müslümanlığı’nın örneğini verdiği hatırlanmalıdır.

İslâm, Güney Müslümanlığı’nın kabileci iç çekişmeleri nedeniyle itikadî mezheplere bölünmüş, siyasi-dinî fırkalar birbirini tekfir etmiştir. Kuzey Müslümanlığı bu eğilimlerden uzak olarak “Ben Müslümanım” diyen kimseyi salt inancından veya günahından dolayı İslâm toplumunun dışına itmemiştir. Güney Müslümanlığı “dinde zorlama vardır, namaz kılmayan öldürülür” fıkhıyla hareket etmektedir. Kuzey Müslümanlığı ise insanları dindarlıkları ve ibadetleri ile değil erdemleri ile muhatap almaktadır. Kuzey Müslümanlığı’na göre Allah kimsenin münafık olması için hukuk indirmemiştir. Kuzey Müslümanlı’nın referansları, Matürîdî eserlere Eş’arî ulema tarafından yazılan şerhler olmamalıdır. İmam-ı Âzam’ın Fıkhu’l Ekber’deki beyanlarından şu ilkeler çıkmaktadır: 1) İbadet ayrı, iman ayrıdır, 2) Günahlar imana zarar vermez, 3) Din ve İslâm aynıdır, 4) Din ve Şeriat birbirinden farklıdır, 5) Şeriata aykırılık imana zarar vermez, 6) Kişi aklıyla ve düşünerek dini (İslâm’ı) bulabilir, şeriatı bulamaz. Şeriat peygamberlerle gönderilir, 7) Din bütün peygamberlere aynı ahlâkî ilkelerle gelmiştir. Dinde değişme yoktur, 8) Dinde zorlama yoktur.

Kuzey Müslümanlığı’nın yukarıda ifade ettiğim ilkeleri, insanları dindarlıkları ile değil erdemleri ile muhatap almaktadır. Buna göre bir kişi bireysel günahı nedeniyle toplumsal linçe maruz kalmayacak, ancak kul haklarına yönelik ihlalleri nedeniyle cezalandırılacaktır. Nitekim beşerî hukuk da hırsızlık, cinsel suçlar, dolandırıcılık, cinayet, terörist eylemler gibi cürümleri cezalandırmaktadır. Kuzey Müslümanlığı tasavvuru, bütün insanlar için ortak “Kul Hakları” teorisi getirmekte ve insanlığı “erdemli toplum” olarak örgütlenmeye davet etmektedir.  “Hanif Türk” yaklaşımının Kuzey Müslümanlığı’nın tarihsel arkeolojisi olduğu ifade edilebilecektir.

Hanif Türk Paradigması 5 (Türk Hakan Teorisi: Az Milleti Çok Etmek)

Türkler “Birlik” temelinde bir siyasi inşa peşindedir. Bu husus, “Türk” kavramının “millet” esasıyla boyları, kavimleri bir bayrak altında toplamayı içermesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “teoloji” de söz konusu amaçla dünya hayatını ele almaya imkân hazırlamalıdır. “Türk fıkhı”nın karşılaştığı meselelere bakışının toplumu itikadî ötekileştirmelere yol açmayacak kabullere dayandığı söylenebilir.

İmam-ı Âzam’ın el-Fıkhu’l Ebsat adlı risalesinde bazı ilkelere temas etmektedir. Bu ilkeleri üç iktibasla nakletmekte fayda var:

İman ve ameller: “Muaz b. Cebel, Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, “Namaz kılan, oruç tutan, Beyt’i hacceden, Allah yolunda cihadda bulunan, köle azad eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resul’ünden şüphe eden kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Muaz: “Onun için ateş vardır” dedi. O genç, “Namaz kılmayan, oruç tutmayan, Beyt’i haccetmeyen, zekâtını vermeyen, fakat Allah ve Resul’üne inanan kimse için ne dersin?” diye sorunca, Muaz b. Cebal “Onun Allah tarafından affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım” dedi. Bunun üzerine o genç, “Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermeyeceği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez” dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cemel de “Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok” dedi” (Öz, 2010: 43).

İman ve Kul Hakları-Mütecavizler: “Âdil ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, tecavüzlerinden dolayı savaş et. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl” (Öz, 2010: 43).

İman ve Günahkârlar: “Ebu Hanife şöyle dedi: “Ebu Zübyan’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: “Ümmetimden müteelli olanların vay haline” buyurdu. Müteellinin kim olduğu sorulunca: “Onlar, filan kimse cennette, filan kimse cehennemdedir, diyenlerdir” buyurdu (…) Hz. Peygamber “Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet veya cehenneme göndermeyin” dedi (…) Ebu Hanife’ye “Bana katilden ve onun arkasında namaz kılmaktan bahsedin” diye soruldu. Ebu Hanife: “Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı kendisine aittir” dedi” (Öz, 2010: 44-45).

Yukarıdaki üç iktibastan çıkan ilkeler şunlardır: 1) İman ettiği halde Allah’ın emrettiği (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi) amelleri işlemeyen kimselerin Allah tarafından affedilmesi umut edilir; 2) Allah’ın yasakladığı (cinayet, zina, haram yemek gibi) günahları işleyen kimselerin affedilmesi de mümkündür; 3) Allah kulların haklarına mütecavizlerden uzaklaşmayı emreder; 4) İnsanlarla onların küfrü nedeniyle değil tecavüzleri nedeniyle mücadele edilir.

Türklerin İmam-ı Azam’ın yukarıya aldığım siyasî-akaidî fıkhını tetkik ederek Hanefi-Matürîdî akaidini kabul ettiğini teslim etmek zorundayız. Hanefi-Matürîdî fıkhın “Türk Hakan-Devlet Teorisi”ne mutabık bir zemin oluşturduğu kavranmalıdır. Türkler binlerce yıllık devlet teşkilatlarını Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile akaitlerinden birini kabul ederek hayata geçiremezdi. Bunu neye dayanarak ifade etmekteyiz?

Türk devlet teorisinin temelinde “Hakan” teorisi bulunmaktadır. Dikkat edilirse Haricilik/Şia/Mürcie/Mutezile gibi siyasi teolojiler Sakife-i Beni Saide Vakası (632), Cemel Muharebesi (656), Sıffin Muharebesi-Hâkem Olayı (657) ve Kerbela Katliamı (680) ile şekillenmiştir. Bu olayların Hz. Peygamber (asv) hayatta iken aralarında muâhât (kardeşleşme) hukuku gelişmiş sahabeleri birbirinin karşısına çıkartması “devlet nedir?” meselesinde tecrübeli olan Türkler bakımından ibretle gözlenmiş olmalıdır.

Türkler Göktürk Devletini Juan Juan hakimiyetine 552 yılında son vererek kurduklarından Hz. Peygamber’in doğumundan önce (571) “Hakanlı devlet nasıl kurulur” bilgisine sahip bir toplum olarak tarih sahnesindeydiler. Oysa Arapların “Sultanlı devlet modeli” Hz. Muâviye- Amr b. Âs’ın Sıffîn Muharebesi ve Hâkem Olayı kapsamında Hz. Ali’nin ordusunu dini kullanarak bölmesi (mızrak uçlarına Kur’ân-ı Kerîm suhufları bağlayarak anlaşmazlığı Allah’ın kitabının hakemliğinde çözmeye çağırma taktiği) ile hayata geçti. Hz. Muâviye’nin hâkemi Amr b. Âs’ın, Hz. Ali’nin hâkemini oyuna getirerek Hz. Muâviye’yi “halife seçtiklerini” açıklamasının ardından “raşid halifelik” bir sisteme bağlanamadan tarihten çekildi. Bu hadise, aynı zamanda “Arap-İslâm Devleti” oluşumunun da miladı sayılabilecektir.

İslâm tarihçileri haklı olarak “Hilafetin saltanata dönüşmesi”ni İslâm siyaset teorisi bakımından menfi bir nazarla ele almıştır. Fakat Kur’an’da Hz. Süleyman’ın da “sultanlığı”na ilişkin işaret olduğuna göre meşru ve erdemli bir “sultanlık modeli”nden bahsetmek mümkün görünüyor.

Kanaatimce “Türk devlet teorisi” Hz. Süleyman’ın temsil ettiği “meşru-erdemli Sultan” tipolojisine denk düşüyor ve Farabi’nin “el Medinetu’l Fazıla” eserinde vurguladığı “Reis” de bu modelden hareketle örnek gösteriliyor.

Türk Devlet teorisinin kayıtları “en bariz belge” olarak Orhun Yazıtları’nda izlenebilir. Bu yazıtlarda “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” şeklinde beliren Hakan tavrının Türk devletlerinde müesseseleşmiş iyilikler olarak hayat bulduğunu söylemek mümkündür. Orhun Yazıtları’nda ifade edilen bu üç görev (“açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek”) Osmanlı devlet erkanının imar ve inşa ettiği şifahaneler, kervansaraylar, köprüler, ulu cami-medrese külliyeleri, bedestenler vesilesiyle varlığa çıkmış gibidir. Nitekim Erol Güngör, “İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya lâyık hasletlerini Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar ona mukavemet etmiş bir başka millet gösterilemez” (Güngör, 1995: 78) derken bu hususa işaret etmektedir. Erol Güngör meâlen ve özetle şöyle demektedir:

“Teşkilatçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vekar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevî derinlik gibi kültürümüzün bütün mümeyyiz vasıfları hiçbir zaman bu devirdeki (Osmanlı devrindeki) kadar geliştirilmiş değildir. Dünyada yazılmış bütün seyahatnâmelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılanları gözden geçirin, Osmanlı Türk’ü kadar övülmüş bir millet bulamazsınız. Osmanlı Türk’ü, kendisini Tanrı’nın kullarına hizmet etmek ve Tanrı’nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devletin temsilcisi olarak görüyordu. İnsanlar devlet için yaşıyor ve devlet için ölüyordu. Çünkü devlet onların inandıkları kültür kıymetlerini korumakla görevliydi. Ülkeler zapteden orduların başındaki kumandanlar bir gün “devlet uğruna” boyunlarını kemende uzatır, tahtını kaybeden devlet reisi “Hüküm Allah’ındır” demekle yetinirdi. Topkapı Sarayı’na bakmak, bu milletin karakterini anlamaya yardımcı olabilir. Topkapı Sarayı, Tanrı’ya ve onun kullarına hizmet etmek üzere toplanmış dervişler tarafından kurulmuş mütevazı bir tekkedir. Orada göğe tırmanan binalar, kibir ve gurur tahrik etmekten başka bir işe yaramayan azametli yapılar göremezsiniz. İslâm dünyasının en büyük mabedini yaptırmış olan hükümdarın burada kendisi için yaptırdığı yer bir dervişin çilehanesinden daha büyük değildir. Onların dilinde “halk” kelimesine bile yer yoktur; “vediatullah” (Allah’ın emaneti) olan “ibadullah” (Allah’ın kulları) vardır. Bu doğru yoldan ayrılanlar kanun temsilcisi olan Şeyhülislâm’ın fetvası ile vazifesinden alınır. Herkes bilir ki kanunun üstünde hiçbir kuvvet yoktur. Çünkü kanunu koyan devlet reisi değildir” (Güngör, 1995: 79-80).

Erol Güngör’ün iyimser idealizmle Osmanlı Devlet sistemini yücelttiği görülmektedir. Bu idealleştirmede yer yer kusurlar olmakla beraber özellikle “Kuruluş” dönemi Osmanlı Devleti bakımından söylediklerinde haklı olduğu teslim edilebilecektir. Nitekim Ahmet Taşağıl, “Gök Türkler-Türk Devlet Modeli” kitabında Erol Güngör’ün Osmanlı Devleti’nin yöneticileri hakkında yazdıklarını teyid eden bir “Hakan” tiplemesi yapmaktadır:

“Kağan’ı konumuz açısından ele aldığımızda göze çarpan en önemli nokta, despotizmle yönetilen eski bazı kültürlerde olduğu gibi milletin görevi ona bakmak değil, bilakis kağanın görevi millete bakıp gözetmek, doyurmak, boyları bir arada tutmak ve düşmana karşı korumaktır. Aşağıdaki sözler onun millete karşı sorumlu olduğunu, hesap verdiğini gösteren en açık misallerdendir: “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Ondan sonra Tanrı irade ettiği ve lütfettiği için ve talih ve kısmetim olduğu için ölecek milleti diriltip kaldırdım, çıplak milleti giydirdim, fakir milleti zengin ettim, nüfusu az milleti çok ettim. Başka illi milletler, başka kağanlı milletler arasında onları pek üstün kıldım. Dört bucaktaki milletleri hep barışa mecbur ettim ve düşmanlıktan vaz geçirdim” (…) Milleti için gece gündüz çalışmayan kağan, milletine karşı vazifelerini yerine getiremediği için kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı gerekçesiyle iktidardan düşürülürdü (…) Hükümranlık (erklik) karizmatikti. Kağanlık kişiye Tanrı tarafından verilirdi. Türk hükümdarı kanunları (töre) uygular, kendisi de uyar fakat kanun yapamazdı. Kısacası, başka milletlerde olduğu gibi mutlak hükümdar değildi (…) Kağanın icrası millet tarafından meclis vasıtasıyla kontrol edilirdi. Bilge Kağan’ın (716-734) ileri sürdüğü teklifler (Gök Türk şehirlerinin etrafının surlarla çevrilmesi ve Budizm’in ülkede propaganda edilmesi) meclis tarafından kabul edilmemişti (…) Bir Türk’ün başarılı bir kağan olabilmesi için üç özelliği kendine toplaması gerekiyordu: Yarlığ, kut ve kısmet (ülüg) (…) Yarlığ, Tanrı adına verilen emir iken sonraları değişerek Tanrı’nın bağışlaması anlamına geldi (…) İl (devlet) gibi kağanlık da millete ait bir kurum idi. (…) Tanrı’nın verdiği kut, yarlığ ve ülüg ile dünyanın bütün ülkelerini idare etmekle görevli Gök Türk kağanları üniversal (cihanşümul) devlet anlayışına sahip idiler (…) Gök Türk kağanının millete karşı başlıca şu vazifeleri vardı: 1) Ordusunun başında olmak; 2) Halkı doyurup giydirmek; 3) Halkı kondurup iskân etmek; 4) Halkın kalbini kazanmak ve sevgi-saygısına mazhar olmak. Öte yandan, kağan olacak kişinin taşıması gereken en önemli özellikler, bilge, alp, doğru sözlü ve erdemli olmak idi” (Taşağıl, 2018: 29-31).

Taşağıl’ın Gök Türk kağanlarına mahsus olarak zikrettiği “Hakanlık şartları”nın benzerlerini Maverdî’nin (972-1058) “Ahkâmu’s-Sulyaniyye” adlı eserinde de görmekteyiz. Anlaşılacağı üzere Türkler Hz. Peygamber’den önce kurdukları “Hakanlı Devlet” modeliyle, Arapların Hz. Muâviye ile kurduğu “Sultanlı Devlet” modelinden daha farklı ve üstün bir siyasal sistem inşa edebilmişlerdi. Türklerin “Hakanlı Devlet” modeline ilişkin bilgilerinin, 15.000 yıllık tarihleri boyunca peygamberleri izlemeleri ve onların (nebilerin) “töre”lerine boyun eğmeleri neticesi geliştiğini düşünmekteyiz. Büyük ihtimal ki, Türkler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın devlet sistemini görmüş ve incelemişti. Aslında Hz. Süleyman’ın Belkıs’a dahi devlet modelini öğrettiğini Kur’an bildirmektedir. O halde “rüzgâra binen” ve “Hüdhüd ile yeryüzündeki kavimlerden haber alan” Süleyman’ın (as) devlet sistemi bir şekilde Türklere de ulaşmış olmalıydı.

  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Öz Mustafa, İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010
  • Taşağıl Ahmet, Türk Model Devleti-Gök Türkler, Bilge Kültür Sanat, 2018