Skip to content

Posts tagged ‘Nüfus’

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (II) – Feminizmi Besleyen Küresel Kapitalizm

“Türkiye’nin kurucu nüfusu” diye de adlandırdığımız kendisiyle İstiklâl Harbi verdiği nüfusunu kaybetmesinin çok boyutlu incelenmesi gerektiğini önceki yazıda dile getirmeye çalışmıştım. Türkiye’nin bu asal nüfusunun doğum hızında büyük bir duraklama ve hatta düşmeden bahsedilebileceği resmi makamlar tarafından da dile getirilmektedir.

Örneğin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Demografik Dönüşüm ve Kadın” başlıklı “5. Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresi”nde yaptığı açılış konuşmasında “2005 yılında 5 milyon 108 bin olan kadın istihdamını, 2018 yılında 9 milyona çıkardık.” vurgusu yaptıktan sonra “Ülkemizde kadın başına düşen çocuk sayısı 60 yıl önce 6,4 iken bugün nüfusun kendini yenileme oranı olarak kabul edilen 2,1’in altında seyrettiğini” ifade etti. (Selçuk, 07.03.2019). Bakan Selçuk’a göre üreten, çalışan, başarılı ve öz güven sahibi kadın, aile ve toplumun teminatıdır. Demografik dönüşümün negatif etkilerini azaltabilmek amacıyla, çalışma hayatı başta olmak üzere toplumsal gelişim sürecinde etkin olması gereken kadını, kolaylaştırıcı uygulamalar ve imkanlarla desteklemek gerekir. Bu nedenle Bakan Selçuk, bir taraftan kadın istihdamını, kadının iş gücüne katılımını teşvik ederken, diğer taraftan kadının aile ile iş hayatı arasındaki uyumunu kolaylaştırıcı tedbirler almayı ihmal etmediklerini ifade etmiştir.

Bakan Selçuk Türkiye’deki “nüfus yaşlanması” probleminin dünyanın genel gidişatı olduğuna da değinerek aslında “kaygı verici bir durum yoktur” mesajı vermeye çalıştı. Bakanın ifadesine göre “7 milyar 600 milyon nüfusa sahip dünyanın 678 milyonunun yani yaklaşık yüzde 9’u, 65 yaşın üstündedir. 2050’de bu oranın yaklaşık yüzde 16’ya yükseleceği beklenmektedir. Dünyada ortalama yaşam süresi 2000 yılında 68 iken şu anda 72 senedir. Bundan 60 yıl önce ise dünyada kadın başına doğum sayısı 5 iken bugün 2,44 çocuğa düşmüş durumda. Şu anda yüzde 8,8 olan yaşlı nüfus oranımızın 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 13 olacağını öngörüyoruz. 2050’de ise her 5 kişiden 1’inin (yüzde 20,2) 65 yaşın üzerinde olacağını tahmin ediyoruz. Son 16 yılda, toplumumuzun refah seviyesinde artış, sağlık ve sosyal hizmetlerdeki iyileşmeler neticesinde 2000 yılında 70 olan ortalama yaşam beklentisi süresi, bugün yaklaşık 76 yıla yükselmiştir. 2005 yılında 5 milyon 108 bin olan kadın istihdamını, 2018 yılında 9 milyona çıkardık. Aynı dönemde, yüzde 23,3 olan kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 34,1’e yükseldi. Hedefimiz, inşallah bu oranı 2023 yılına kadar yüzde 41’e ulaştırmaktır.”

“Kadın Tarım Toplumunda da Çalışıyordu” İfadesi Ne Kadar Doğru?:

Kadın istihdamının arttırılmasına ilişkin politikalar “Eski toplumlarda da kadınlar çalışıyordu” söylemiyle izah edilmektedir. Elbette ki bu ifadenin gerçekliği konusunda kimse aksine bir delil getiremeyecektir. Ancak eski toplum düzenlerinde kadının çalışmasının kendi nam ve hesabına olmadığı söylem sahipleri tarafından dikkate alınmamakta gibidir.

Eski toplumda tımar arazi, aile çiftçiliği olarak işletilebileceğinden erkek tek başına tımar arazide kiracı olamazdı. Erkeğin tek başına ev de açamadığı, evlenmedikçe baba evinden ayrılamadığı da dikkate alınmalıdır. Esnaf ve zanaatkâr da ancak evli ise dükkân açabileceğinden, iktisadî hayatta faaliyet gösteren ticarethaneler, “aile işletmesi” idi. Meslekler, cinsiyetçi tekeller olarak “usta”lara özgülenmişti. Yani bir loncaya girmeden ve o loncada kendisinden önce “usta” statüsü kazanmış bir meslek erbabından el almadan salt sermaye ile veya salt kendi başına elde ettiği bilgi ile yahut esnaf loncasının meslek ilkelerine dayanmayan yollarla dükkân açılamazdı. En azından ahi çarşılarında (bedestenlerde) hariçten gelip dükkân işletmeye müsaade edilmezdi. Böylece erkek dükkân açmak/tımar arazisi kiracısı olmak yani mesleğini “usta” statüsünde devam istediğinde evlenmek zorunda kalmakta ve ancak evlenerek mahallede “ev açmayı” başarabilmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda fert, “birey” olarak yaşaması imkânsız biriydi. Bir sosyal topluluğa (aile, köy, mahalle) ve bir meslek topluluğuna (şehirde lonca, kırsalda rençber, orman köylüsü, çoban) kayıtlı olması gerekiyordu. Üçüncü olarak, fertlerin inançlarıyla bağlı oldukları bir kimlikleri daha vardı. Tekkeler bu kimliği inşa ediyorlardı.

Kadın da baba evinden ancak evlenerek ayrılabileceğinden ve piyasada da “meslek tekeli” olduğundan “aile” olmaktan başka bir yolla iktisadî hamle yapamazdı. Kadının da erkeğin de iktisadî, sosyal faaliyetlerine evlendikten sonra izin verilmekteydi. Kadın nafaka kazanmak mecburiyetinden de muaf tutulduğu için erkek eğer dükkân açabilecek statüde değilse, emeğini kiralıyor, ancak istihdam ücreti yüksek oluyor ve tek başına ailesinin geçimini temin edebiliyordu. Modern toplumda kırılan ilk yapı evin erkek tarafından geçindirilmesini imkânsız kılan “ücret tırtıklaması”dır. Modern dönemde ücret tırtıklaması, erkek ve kadını evlenmeden kazanç elde etmek zorunda bıraktı ve kadınların ailesiz olarak maişetlerini kazanabilmesi de erkeğin “kavvam” vasfını yitirmesiyle neticelendi.

Anlaşılacağı üzere “eski toplumda da kadın çalışıyordu” ifadesi karı-kocanın birlikte çerağını yaktıkları “aile ocağının” hesabına değer ifade etmekteydi. Koca, evleneceği kadının nam ve hesabına yazılacak “mehir” talebini ve kadının asgari baba evindeki geçimliğini temin edecek bir nafakayı karşılamakla mecbur tutuluyordu.

Oysa modern toplumda kadın ve erkeğin çalışması aile kurma şartına bağlanmamıştı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS, 8. madde) ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde (12. madde)de yer alan “Özel hayatın korunması” Anayasa’da da düzenlenmiştir: “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ (Anayasa 20. md.).  Madde hükmünde yer alan “herkes” ifadesi nedeniyle karı-koca da birbirlerinden “özel hayatın gizliliği ilkesi”nin gereklerine uymasını talep edebilecektir.

Böylece modern toplumda kadın ve erkeğin “aile olmadan” içtimaî, iktisadî ilişkiler geliştirebilmesinin, birey temelli bir hayat kurmasının yolu açılmaktadır. Nancy Fraser, “ikinci dalga feminizmin istemeyerek de olsa yeni neoliberalizm ruhunun ana bir unsurunu hazırladığını öne süreceğim” der. “Bir tarafta çalışan orta sınıfın kadın üyeleri kendilerine set çekilen cam tavanı kırıp geçmeye kararlıdır. Öteki tarafta ise kadın geçici personeller, yarı zamanlılar, düşük ücretli hizmetliler, hizmetçiler, seks işçileri, göçmenler, İhraç İşleme Bölgeleri’ndeki işçiler ve düşük faizli kredi borçluları yalnızca kazanç ve maddi güvenlik peşinde değil, aynı zamanda haysiyetlerini kurtarma, durumlarını iyileştirme ve geleneksel otoriteden kurtulma çabasındadırlar. Her iki tarafta da kadınların özgürlük hayali kapitalist sermayeye itici güç olarak kullanılır. Böylece ikinci dalga feminizmin aile geliri eleştirisi yolundan sapar. Bir zamanlar kapitalizmin erkek merkezciliğine en can alıcı radikal eleştirileri getirirken, bugün kapitalizmin ücretli işe biçtiği fiyatta pekiştirici rol üstlenir” (Fraser, 2009).

Abdullah Yılmaz, Yavuz Bozkurt, Ferit İzci’nin ortak makalesinde kadınların çalışma yaşamına XVIII. yüzyılın sonlarında girdiği ifade edilmektedir. Sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan üretimin örgütlenmesiyle ihtiyaç duyulan ve düşük ücretle çalıştırılabilecek işgücü gereksiniminin belirmesi bunda en önemli faktör olmuştur. Sanayi devrimi ile birlikte kadınların, ekme-biçme dışındaki işlerde de istihdam edilmesiyle birlikte özellikle üretilen ürünleri satma gibi işleri gerçekleştirmek suretiyle hizmet sektöründe de yer almışlardır. Bu dönemde özellikle büyük ölçekli tekstil fabrikalarında nitelikli işgücü gerektirmeyen üretimin hızla yaygınlaşmasıyla kadın evden, ücretsiz aile işçiliğinden ve tarımsal alandan dışarı çıkmıştır. Ancak kadın işgücü uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlerle erkek işgücünün ikamesi olarak görülmüştür. 1929 ekonomik bunalımıyla ortaya çıkan işsizlik sorunu nedeniyle evlerine gönderilen kadınlar, İkinci Dünya Savaşı sonunda genişleyen savaş sanayii ve erkek işgücünün savaş yüzünden azalmış olması nedeniyle tekrar çalışma yaşamına dönme fırsatı bulmuşlardır. Ancak, bu dönemde erkek işgücündeki azalma nedeniyle ihtiyaç duyulan kadın işgücü, toplumda kadın emeğinin “yedek” olma niteliğini somut bir şekilde ortaya koymuştur (Yılmaz vd, 2008: 91-92).

Anlaşılacağı üzere “sanayi toplumunda kadının çalışması” 1) Erkek işgücünün yetersizliği, 2) Erkek işgücünün yüksek ücret talebinin kadına verilen düşük ücretle kırılması, 3) Erkek işgücünün ücret ve özlük hakları taleplerinin piyasadaki yedek işgücü (kadın emeği) ile yani işsizlik tehdidiyle terbiye edilmesi anlamında “araçsal” konumdadır.

Feminist yazarlar ise kapitalizm&kadın ilişkisini ailenin içindeki üretim&bölüşüm ilişkilerine doğru genişleterek ele almaktadır. Cinzia Arruzza, Titti Bhattacharya, Nancy Fraser’in birlikte yazdıkları “Feminizm: Bir Manifesto” adlı kitapta şöyle derler: “Kar elde etmek için gereken ücretli emek, bir insanın teşekkülü için gereken (çoğunlukla) ücretsiz emekten bağımsız varolamaz (…) Toplumsal süreçler ve kurumlar iki türden de ‘üretim’e yani kârın ve insanın üretimine muhtaçtır (…) Eski toplumlar ekonomik üretimle toplumsal yeniden üretim arasında keskin bir ayrım gütmüyordu. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte toplumsal varoluşun bu iki veçhesi birbirinden ayrıldı. Üretim fabrikalara, maden ocaklarına, bürolara taşınırken ‘ekonomik’ diye düşünüldü ve karşılığı nakit olarak ödendi. Yeniden üretim ise ‘aile’ düzeyine çekildi ve böylelikle kadınlara has bir hale getirildi. Bu süreç ‘çalışma’ değil, ‘bakım’ olarak tanımlandı ve paranın aksine ‘sevgi’ uğruna yapıldı” (Arruzza vd, 2019: 102). Arruzza ve arkadaşları sermayenin kârını artırmaya çalışırken işçi sınıfından insanların da sistemli biçimde toplumsal bir varlık olarak daha anlamlı bir hayat sürmeye çabaladığını, ancak bu iki amacın birbiriyle uzlaşamayacağını ifade eder. Arruzza ve arkadaşlarına göre geleneksel emek mücadelesinin çoğu zaman yaptığı gibi “ücret için” mücadele etmesi doğru bir tutum değildir. Çünkü olması gereken “toplumsal yeniden üretim mücadelesi”dir. Bu ise sadece işyerinde daha fazla ücret almak için verilmez. Aksine kadının ücretlendirilmemiş toplumsal yeniden üretim emeğinin değerini bulması, yani insanın teşekkülü için verdiği bakım emeğinin karşılığını alması öncelikli hale getirilmelidir (Arruzza vd, 2019: 103-104). Arruzza ve arkadaşlarına göre bu rejimde kazanılan ücretler çoğunlukla ailenin yeniden üretimi şöyle durdun, insanın kendi toplumsal yeniden üremesini sağlamak bakımından bile yetersiz olduğu için hane içinde ikinci bir kişinin daha ücretli çalışmasını zarurî kılmaktadır. İnsanlar son derece tehlikeli ulaşım araçları kullanarak uzun mesafeler kat ederek işyerlerine ulaşmaktadır. Savaş sonrası dönemle karşılaştırıldığında hane başına ücretli çalışma saati artarken, insanın (kadının) kendini yenilemek, aileleriyle ve arkadaşlarıyla ilgilenmek, evin (ev topluluğunun) idamesini gerçekleştirmek için gerekli zaman kapitalizm tarafından çalındı. Öyleyse kendisini feminist bir ütopya gibi sunan “sözde feminist” talepler aslında sömürüyü canlandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kapitalizm, gitgide kadınlaşan işgücünü yeniden üretmenin bedelini ödememekte, işçilerin ürettiği artı değere ve geçim araçlarına el koymanın yanı sıra sömürdüğü insanların bedenlerine, zihinlerine de el koymaktadır. Başka bir kâr kaynağı olarak toplumsal yeniden üretimi bir madenci misali bireylerden kazarak çıkaran sermaye, onun kendisini tazelemesi için gereken enerjisini çalmakta ve onu aynı zamanda mülksüzleştirmektedir (Arruzza vd, 2019: 108). Kapitalizm yüksek faizli mortgage kredilerinden kredi kartlarına ve öğrenci kredilerinden tüketici kredilerine kadar her ihtiyaç alanında tüketici kıldığı insanları borçlandırır. Hem çalışma saatlerinin arttırılmasını hem de kamusal hizmetlerin tırpanlanmasını isteyen kapitalizm, ailelere ve topluluklara yönelik bakım emeğinin kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi davranır. Bu, imtiyazlılar dışında toplumsal yeniden üretim sorumluluklarının kadınların sırtına yüklenmesi anlamına gelir. Bunun da sonucu, yoksul kadınların, görece daha iyi durumda olan kesimlerin evlerini temizlemek veya çocuklarına yahut yaşlanan ebeveynlerine bakmak olacaktır. Kendileri çok daha kazançlı işlerde çalışan bu kesimler, yoksul kadınları “küresel bakım zinciri”nin bir parçası haline getirmeye zorlamaktadır. Böylece Kuzeyli feministlerin çoğu zaman odaklarının “aile ile iş arasındaki denge” olarak ortaya koydukları yapısal eleştiri aslında toplumsal yeniden üretime ilişkin yeni bir ikili örgütleme biçiminin söylemine dönüşmektedir. Ortada bir “bakım krizi” vardır ve kadının çalışmak için piyasaya çekilmesinin açık sonucu, bakım gediğini gidermek değil, aksine yerini değiştirmektir: Bakım emeğini zenginden yoksul ailelere, küresel Kuzey’den küresel Güney’e doğru kaydırmak (Arruzza vd, 2019: 111). 

Fraser ve arkadaşlarının yorumlarından çıkarılabilecek göreceli bir netice, kadının çalışmasının hiç de sanıldığı gibi “kurtuluş” olmayacağı yolundadır. Kapitalizmin en önemli başarısı kadınların bakım emeğinin kocaları tarafından sömürüldüğü söylemiyle hareket ederek gerçekte kadınlar vasıtasıyla elde ettiği toplumsal yeniden üretimin (doğumların ve insan üretiminin) bedelini ödemekten kaçmasıdır.

Tarih boyunca aile-millet-devlet modeliyle varlık bulan Türk siyasal sisteminin günümüzde bireye döndüğü söylenebilecektir. Siyasal karar alıcılar “çalışan kadın” ile “doğuran kadın” tipini birleştirmeye çalışmaktadır. Ancak, çalışan kadına verilen doğum teşviklerine rağmen doğum hızının 1,9’a düşmesi, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “kadın istihdamını artırmak” politikasının, “aileyi güçlendirerek nüfus artış hızını yükselterek üç çocuk ortalaması hedefine varmak” politikasıyla birlikte yürütülemeyeceğinin kanıtı gibidir. Türkiye’de doğum hızını dengede tutan nüfus, tüm görmezden gelmelere rağmen “ev hanımı” diye kategorize edilen kesimdir.

“Aile” toplumun kendini biyolojik anlamda yenileyebilmesinin yani tarihte var kalabilmesinin temeli olduğu için devlet tarafından güvenlik meselesi olarak görülmelidir. “Aile” aynı zamanda ekonomik bir varlıktır. Yaşlanmış bir nüfus milletin imalat, savunma, sosyal politikalar, eğitim, ulaşım gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ülkenin (milletin mülkünün) şenlendirilmesini sağlayamaz. Kadın istihdamını artırarak toplumdan “aile” ve hele “3 çocuklu aile” beklemek netice vermemektedir. Nitekim ülkenin emek gücü ihtiyacı da “kurucu nüfus”tan değil ülkeye sığınmacı nüfustan karşılanmaktadır. Özel sektör, yılda 120 gün tatil varken doğum yapan kadın emekçiye İş Kanunu 74. madde gereğince toplamda 16 hafta ücretsiz izin verdiğinde o emekten fayda sağlayamayacağını bilmektedir. Ayrıca kadına tanınan bu pozitif ayrımcılık, erkeği işinden soğutmaktadır. Doğum yapıp çocuğunu kendi yetiştiren kadına toplum borçludur. Çocuk doğuran ev hanımına “toplumsal yeniden üretimin emekçisi” olması nedeniyle çocuğuna bakmaya devam ettiği on yıl boyunca “bakım ücreti” verilmesi daha isabetlidir. Çocuk doğuran ev hanımlarına bakım ücreti verilmesi, piyasadan boğaz tokluğuna çalışan “yedek emek” kapsamında ve asgari ücret düzeyini aşamayan kadın emeğinin eve çekilmesini de sağlayacağından işsizlik oranlarının düşeceği umulabilir.

  • Arruzza Cinzia-Bhattacharya Titti-Fraser Nancy, Feminizm: Bir Manifesto, Sel Yayıncılık, 2019
  • Fraser Nancy, Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi, Sayı: 9, 2009
  • Selçuk Zehra Zümrüt, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk: Kadın istihdamını 9 milyona çıkardık, Haber: Çiğdem Alyanak, Anadolu Ajansı, İnternet erişim: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/aile-calisma-ve-sosyal-hizmetler-bakani-selcuk-kadin-istihdamini-9-milyona-cikardik/1411684, 07.03.2019
  • Yılmaz Abdullah-Bozkurt Yavuz-İzci Ferit, Kamu Örgütlerinde Çalışan Kadın İşgörenlerin Çalışma Yaşamlarında Karşılaştıkları Sorunlar Üzerine Bir Araştırma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 9(2), 2008

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (I)

Hürriyet Gazetesi, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2015: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2015 yılı evlenme-boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 2015 yılında 602 bin 982 oldu. Kaba evlenme hızı ise binde 7,71 olarak gerçekleşirken, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 131 bin 830 oldu. Kaba boşanma hızı ise binde 1,69 olarak gerçekleşti.”

TÜİK Haber Bülteni, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2016: “Ülke genelinde evlenen çiftlerin sayısı 2015 yılında 602 bin 982 iken 2016’da yüzde 1.4 oranında azalarak 594 bin 493 oldu. 2015’te 131 bin 830 olan boşanan çiftlerin sayısı da 2016’da yüzde 4.3 azalışla 126 bin 164 olarak saptandı. Rapora göre, Türkiye genelinde ilk evlenme yaşı erkekte 27.1, kadında 24 olarak belirlendi.”

TRT Haber, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2017: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. 2016’da evlenen çiftlerin sayısı önceki yıla göre yüzde 4,2 azalarak, 569 bin 459’a geriledi. Evlenme hızı binde 7,09 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde, boşanma sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak,128 bin 411’e yükseldi. Boşanma hızı binde 1,6 oldu.”

Anadolu Ajansı, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2018: “Türkiye İstatistik Kurumu, 2018 yılına ilişkin evlenme ve boşanma istatistiklerini yayımladı. Türkiye’de 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”



Yıl


Evlilik


Boşanma

Doğum
Hızı


Doğan çocuk


Nüfus artışı
2015602.982131.830 2,15 1.333.32978.741.053
2016594.493126.164 2,11 1.309.77179.814.871
2017569.459128.411 2,07 1.295.78480.810.525
2018553.202142.448 1,99 1.248.84782.003.882

Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere Türkiye’de 2015’de evlenenlerin sayısı önceki yıllara göre artmakta iken 2016’dan itibaren evlilik sayısı azalma eğilimine girmiş, boşanmalar ise artmıştır. Nüfusun yaklaşık 78,5 milyon olduğu 2015’te doğan çocuk yaklaşık 1,35 milyon iken nüfusun 82 milyon olduğu 2018’de doğan çocuk sayısının yaklaşık 1,25 milyona düştüğü anlaşılmaktadır.

Gökçen Tuncer’in haber-yorumunda şu değerlendirme yapılmıştır:

“TÜİK’in nüfus verilerine bakıldığında ‘yaşlı’ sayılan 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfusa oranı 1990’da yüzde 4,3, 2000’de yüzde 5,7 iken 2018’de yüzde 8,8’e yükselmiş durumda. 15-64 yaş arası grup ise toplam nüfusun yüzde 67,8’ini oluşturuyor. Bu oran 2000 yılında yüzde 64,5’ti.”

Gökçen Tuncer’in de ifade ettiği üzere doğumu artırmak için Nisan 2015’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaşan “Aile Paketi”nin ilk kısmında Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 lira, ikinci çocuğu için 400 lira, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 lira doğum yardımı yapılması düzenlenmiştir. Ocak 2016’da yasalaşan “Aile Paketi”nin ikinci kısmında ise doğum sonrası çalışma saatleri düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre doğum yapan memurlar, analık izni sonrasında birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay, sonraki doğumlarda ise 6 ay boyunca yarım gün çalışabilecek; kadın işçiler de analık izni sonrasında birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün, günlük çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin kullanabilecekti. Ancak Tuncer’in de ifade ettiği gibi çocuk sayısı arttıkça maddi destekleri artıran, çalışan anneye izin kolaylığı sağlayan hükümet teşvikleri, 2015 ve sonrasında nüfusun hızla düşmesine engel olamadı.

Türkiye’nin sosyal-iktisadî hayatının “kadının hem çalışması hem doğum yapması” esasına dayalı bir “kadın felsefesi” ile belirlenmesiyle verimli (rantabl-prodüktif) neticelerin alınamayacağı ifade edilmelidir. Kural olarak devletin kadın istihdamının artırılmasıyla çok çocuklu anne kimliğini bağdaştıramayacağını öngörmesi gerekir. Zira zaten mevcut resmi tatil uygulaması nedeniyle yılın yaklaşık 1/3’ü çalışanlara tatil olarak verilmektedir. Örneğin 2019 yılında hafta sonları ve bayram tatilleri ile toplamda 121 gün tatil yapılmıştır. Hal böyleyken özel sektörde “çalışan kadın” ile “çok çocuklu anne” kimliğinin tercih edilmesi imkânı istisnai sayılmalıdır. Nüfusun kendini yenilemesi için “doğuran kadın”a ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda çalışan kadının doğurmasını teşvik edip eve çekmektense, ev kadınının doğurmasını sağlayarak ona topluma kazandırdığı nüfus sayısınca “doğum ve bakım tazminatı” verilmesi daha pratik ve verimli addedilmelidir. Zira, ev kadınının doğurduğu çocuğa bakması, devleti personel, bina, özlük hakları gibi pek çok külfetten de kurtarmaktadır. Ayrıca Türkiye, kendi kurucu nüfusunun doğum hızındaki düşme nedeniyle “göçmen-sığınmacı” nüfusa da muhtaç kalmaktadır. Nitekim yukarıdaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye’nin kurucu nüfusu artık kısırlaşma denilebilecek değişime (tağyir) uğramış görünmektedir.

Türkiye kurucu nüfusunu kaybediyor:

Yukarıda aktardığım verilere göre Türkiye’nin resmi nüfus kayıtlarına Suriyeli sığınmacıların katıldığı ve ülkenin kadim nüfusunda büyük bir erozyon olduğu söylenebilecektir. Ülkemiz kadın, kentleşme, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku politikaları ile hızla Ortadoğululaşma etkisi altına girmiş, kültürel yapısı değişmiştir. Türkiye, “kurucu nüfus” dediğimiz “kafirlere (emperyalistlere) karşı Milli Mücadele veren nüfus”unu, diğer ifadeyle Batılı sömürgecilere karşı İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmektedir. Ortadoğululaşan bir Türkiye nüfusunda ise mücadele ruhunun “Müslümanlar arası” bir karakter kazanacağı açıktır. Ortadoğu Osmanlı’dan ayrılarak kurulan devlet sistemleriyle mezhebî ve kabilevî ayrılıklara dayanarak bitmez-tükenmez “kardeş savaşları”na yakalanmış durumdadır. Şimdi bu kavgaların Türkiye’ye taşınması tehlikesi bulunmaktadır.

Türkiye’nin İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmesinin temelinde “aile” tasavvurunu yitirmesine dair ekonomik, meslekî-sosyal, zihnî, hukukî, mekânsal tedbirler bulunmaktadır. Bu beş başlıkta belirtilen tedbirler

a) Yapısal (ekonomik, meslekî-sosyal, mekânsal),

b) Kültürel-ideolojik (hukukî, zihnî) olarak nüfusu yoğurmakta ve mahiyetini bozmaktadır.

Yapısal olarak:

1) Kentleşme süreci,

2) Eğitim:

a) ahilik modelinin (usta-çırak ilişkilerinin) kaybedilmesi,

b) meslek ediniminde zorunlu eğitim modeline geçilmesi ve üniversite diplomasının adeta mecburi kılınması Türk ailesini hızla çözmektedir.

Kültürel ve ideolojik olarak: üst yapı olan hukuk-mevzuat sistemi ve insan hakları (eşitlik-özgürlük) ideolojileri, medya söylemleri, sivil toplum çalışmalarıyla hayata geçirilen “dayanışma” tasavvurları da manevî-kültürel anlamda “aile olma” bilincinin kaybedilmesinde oldukça etkili zihin yönlendiriciler olarak hareket etmektedir. Özellikle muhafazakâr kesimde “öğrenci yetiştirme”ye ayrılan fonlar ve imkânlar gençleri “aile hayatı”ndan koparmakta, “aile bilinci”ne yabancılaştırmaktadır. Görünüşte “hayır” sayılması gereken öğrenci yetiştirme faaliyetleri yani STK çalışmaları, müzmin bekârlık üretmenin yanı sıra, Türkiye’nin kurucu nüfusunun emeğini tüketerek ekonomik anlamda verimsiz-âtıl kalan bir kütleyi imal etmektedir. Ülkeyi zorunlu eğitime yönlendiren uluslararası anlaşmalar ve iç hukuk düzenlemeleri gençliğin üniversiteye yönelişini kaçınılmaz kılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) 07.09.2019’da açıklanan verilere göre, Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Yine Yükseköğretim Kurulunca açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde, 7 milyon 740 bin 502 öğrenci eğitim alıyor. 2018-2019 eğitim öğretim yılında görev yapan öğretmen sayısı ise 1 milyon 77 bin 307 olarak bildirilmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye’de eğitime bağlanmış nüfus yaklaşık 27 milyon kadardır. Eğitime bağlanmış nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3 olması ve mezun öğrencilerin % 30 oranında işsiz olup, çalışan mezunların da büyük kısmının eğitimleri dışındaki mesleklerde çalışması büyük bir insan kaynağı israfı ile muhatap olduğumuzu göstermektedir.

Genç kesim meslek edinmek için 12 yıllık zorunlu eğitimden sonraki dönemde çalışma hayatına katılamamakta, üniversite mezunu olarak yoluna devam etmek istemektedir. Milli Eğitim Bakanı dahi bu eğitimin uzun olduğunu röportajlarında belirtmektedir:

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sunduğu Başkent Kulisi’nde programında konuştu. Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi: Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye’de var, 12 yıllık eğitim süresi. Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar.”

Ancak Milli Eğitim Bakanı tespiti istikametinde yani 12 yıllık eğitimin düşürülmesi yönünde bir “çözüm programı” açıklamamıştır: “Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.”

Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitim müddetini kısaltmaya değil, zorunlu müfredatları eksiltmeye yönelik bir programla Türkiye’nin “geçim ve aile” dengesini sağlayacak yol açmamış olmaktadır.

Oysa Türkiye’nin kurucu nüfusunun değerlerine ruh üfleyecek yapısal düzenlemeler öncelikle “iş, aş, eş” deyişinin tahakkukunda saklıdır.

(Devam edecek)

Kaynaklar: