Skip to content

Posts tagged ‘Oğuz Kağan’

‘BütünTürk’ler İçin Oğuznâme

Oğuz Kağan BütünTürkler’e gönderilmiş bir resuldür. Bu ifadeyi dile getirdiğimde verilen cevaplardan biri şu olmuştur:

“M. Asım Köksal’ın Peygamberler Tarihi kitabında böyle bir peygamber ismi yoktur. Allah aşırı gidenleri sevmez.”

Kur’an’da her kavme peygamber gönderildiği ifade edilmiştir:

“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların âkıbetinin ne olduğunu görün.” (16 Nahl 36).

Kur’an’da ismi zikredilen peygamberlerin dışında isminin zikredilmediği başka peygamberlerin de olduğu ifade edilmiştir:

“Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.” (4 Nisa 164).

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez.” (40 Mü’min 78).

Görüleceği üzere Kur’an’da bütün kavimlerin peygamberle uyarıldığı, isimlerinin zikredilmediği peygamberlerin de olduğu beyan edilmektedir.

Bir tarih metodolojisi, tevhid inancı ile hareket eden tarihsel topluluklara peygamber gönderilmiş olabileceği fikrini esas alarak zaman şeridini inşa etmelidir.

Oğuz Kağan’ın hangi dönemde yaşadığı hususu “Oğuz Kağan bir resuldür” söylemi ile muhatap olan geniş cephenin dikkatinden kaçmaktadır.

Oğuz Kağan pek çok kişinin algısında Selçukluların atası olarak yaşamış biri gibi kabul edilmektedir. Oysa ifade ettiğim “Oğuz Kağan bir resuldür” beyanının yer aldığı “Hanif Türk” kitabımda bu şahsiyetin Hz. İbrahim (as) ile görüştüğü, onun risaletini kabul ettiği izahı yapılmıştır.

Nitekim Cahız, Hz. İbrahim’in üç karısı olduğunu, Kıptî eşi Hacer’den İsmail’in, Süryanî olan Sâra’dan İshak’ın dünyaya geldiğini aktarmış ve üçüncü eşinin ise Kantura olduğunu beyan etmiştir. Kantura’dan altı oğul dünyaya gelmiştir. Cahız’ın naklettiğine göre Hz. İbrahim (as) bu altı oğlunun dördünü Horasan’a göndermiştir.

Ramazan Şeşen, Cahız’ın kitabının tercümesinde Kantura hakkındaki bilgileri de dipnotta toplamıştır. İbn Habib’in şöyle dediğini nakleder: “İbrahim peygamberin çocukları şunlardır: Umm el-valad olan Hâcar’dan doğan İsmail, Laban b. Başvil’in kızı Sâra’dan doğan İshak, diğerleri de Madyan, Madûn, Yakşan, Zimrûn, Aşbûk, Şuhh ise asıl Araplardan olan Kantura bin Maftûn’dan doğmuştur. İbrahim bunlardan Madûn, Aşbûk, Şuhh’u ve diğerlerini doğuya gönderdi. Bu üçü Horasan’a yerleştiler. Orada evlat edindiler. Horasan Türkleri bunlardandır.” Ramazan Şeşen’in verdiği dipnotta şu ifade de geçer: “İbn el-İbrî ise ‘İbrahim, Türk hükümdarının kızı Kantura ile evlendi.’ demektedir.” (Cahız, 1967: 83).

Hz. İbrahim’in üçüncü eşinin bir Türk hükümdarının kızı olması nedeniyle bu hükümdarın Oğuz Kağan olduğu düşüncesi ifade edilmektedir. Bu tez kabul edildiği takdirde Oğuz Kağan’ı Selçukluların atası olarak “tarihleştiren” tezlerin reddi gerekecektir. Böylece Oğuz Kağan, Sümerlerin yaşadığı döneme gidecek ve asgari 4.000-5.000 yıl önce yaşamış bir şahsiyet haline gelecektir. Buna göre “Oğuz boyları”nın Hz. İbrahim zamanında yaşamış Oğuz Kağan ile izah edilebilmesi imkânı da kalmayacaktır. Hz. İbrahim ile Oğuz Kağan arasında bu tür bir ilişki kurulmadığında dahi Oğuz Kağan anlatılarında onun bir peygambere has özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Reşideddin Oğuznamesinde Oğuz Kağan üç günlük bebek iken annesi ile konuşur ve ondan Hanif olmasını ister, annesi tek Tanrı’ya iman edince onun sütünü emer ve hızla büyür. Bu hali Hz. İsa’ya benzemektedir. Yetişkin olduğunda kimsenin anlamadığı bir dille dağlarla zikreden biri olarak tasvir edilir. Bu hali Hz. Davud’a benzer. Evlendirildiği kadınlarla müşrik oldukları için gerdeğe girmez. Bu özellik Hz. Yusuf’a benzetilebilir. Babası onun muvahhid olduğunu öğrenince kendisine savaş açar. Bu da Hz. İbrahim kıssası ile benzemektedir. Benim kanaatim adı “Oğuz” olmasa dahi Türklere de bir peygamber gönderildiği ve kendisine Ok-u-z (boyları birleştiren) anlamında Oğuz denildiğidir. Bu tez kabul edilsin veya edilmesin genel olarak entelektüel camiada Zülkarneyn’in Oğuz Kağan olduğu tezi de savunulmaktadır. Zülkarneyn, Kur’an’a göre kendi kavmine gönderilmemiş, yeryüzünü dolaşırken rastladığı kavimleri uyarmıştır. Oysa Oğuz Kağan anlatılarında bu şahsiyetin kendi kavmiyle savaştığı açıktır. Her hal ve şartta eğer Zülkarneyn, Oğuz Kağan olarak kabul edilecekse, bu noktada resul ve nebi kavramlarının arasındaki farka binaen Oğuz’un (Zülkarneyn’in) resul olduğu da ifade edilebilir. Zira kendisine şeriat ve kitap verilen tebliğcilere nebi (peygamber) ve sadece önceki peygamberin tebliğini yeniden tebliğ eden davetçilere resul denilmektedir. Faruk Beşer’e göre resul, bir mesajla veya görevle halka gönderilen kişidir. Nebi ise Allah’tan vahiy alan, kendisine kitap ve ahkâm verilendir.

“Esas olanın nübüvvet olduğuna, işaret etmek üzere şu noktaların da göz önünde bulundurulması faydalı olur: Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin peygamberleri öldürmeleri gibi feci bir günah söz konusu edildiği her yerde resulleri değil de istisnasız hep ‘nebileri öldürdüler’ denir. Çünkü herhangi bir resulü öldürmekle bir nebiyi öldürmek fecaat bakımından aynı değildir. Nebiyi öldürmek çok daha büyük bir günahtır. Ayrıca Musa’yı ve İsmail’i (sa) övgü sadedinde ‘o nebi bir resuldü’ ifadesi kullanılır (19/51, 54). Yani o herhangi bir resul/görevli değildir, nebi bir resuldür denmektir (…) Resulüllah’ı övgü sadedinde Allah, ‘Ey nebi biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik/irsal eyledik’ (33/45) buyurulmuştur. Yani onun asıl önemli yönü nebi olmasıdır, irsal edilmesi/resul olması nebi olmasına bağlıdır ve ikinci derecededir. Kısaca nübüvvetten hep tazim makamında söz edilir, risalet ise salt bir görevlendirme anlamında zikredilir. ‘Biz önceki milletlerde de nice nebiler irsal eyledik/gönderdik’ (43/6) ayeti de aynı farka işaret eder (…) Bera bin Âzib isimli sahabi ‘Allah’ım, gönderdiğin resule de inandım’ dediğinde Resulüllah (sa) onu, ‘hayır, gönderdiğin nebiye de inandım demelisin’ diye uyarmıştı. Kurtubî bunu da nübüvvetin risaletten üstünlüğüne delil olarak zikreder. Övgü sadedinde ‘alimler nebilerin varisleridirler’ buyrulmuştur (Tirmizî, Ebu Davud). Resullerin denmemiştir (…) Sonuç olarak ‘resul’ Allah’ın bir vazife ile gönderdiği kişidir. Öne çıkan özelliği, onu Allah’ın görevlendirmiş olmasıdır. Resullerin hepsi peygamber hatta beşer olmayabilir, yani kendisinde nübüvvet bulunmayabilir. Ama ‘nebi’ beşerdir ve her halükârda resuldür. Çünkü kendisine nübüvvet verilip de insanlara gönderilmeyen bir nebiden söz edilmez. O halde esas olan özellik nübüvvettir, risalet bir görevlendirme rütbesidir. Bu durumda üstün olan vasıf nübüvvettir/nebiliktir.” (Beşer, 27.09.2020).

Yukarıdaki kavram setine göre Oğuz Kağan ister Hz. İbrahim’in kayınpederi olsun, ister Zülkarneyn olarak kabul edilsin ve isterse doğduğunda Müslüman bir şahsiyet olarak kavmine tevhid inancını tebliğ etmiş olsun resul kavramı kapsamında değerlendirilebilecektir.

Hanif Türk paradigması yukarıdaki izaha dayanarak “Oğuz boyları” anlatısının Oğuz Kağan ile soy bağının kurulamayacağını, Oğuz adının hem doğu Asya’da hem de batı Asya’da ortaya çıktığını işaretle ifade etmektedir. Buna göre Oğuz, Ok-u-z, yani “boylar birliği” anlamı taşıdığından farklı zamanlarda bu birliği tesis eden kurucu öndere “Oğuz” adının verildiğini düşünebiliriz. Oğuz destanlarında boyların isimlerinin kadim bir soy sisteminden gelmediği tam aksine boy birliğinin tesis edilmesiyle adlandırma yapıldığı da hatırlanmalıdır. Nitekim Oğuz destanında (Reşideddin) bu husus ifade edilmektedir:

“İlk olarak Ulu Bagur adındaki yüksek kaleye eriştiler. Buranın hâkimine Qara-şit Yağı derlerdi. Oğuz, onun ordusunu yenerek o yöreleri itaat altına aldı. Bu sıralarda Oğuz herkese şefkât ve sevgi gösterdiğinden yaşlılar ve büyükler kendisine ‘Oğuz Aga’ adını verdiler. Gürk ve Başgurd seferine başlarken doksan bin ev ahali Oğuz’un etrafında toplandıklarından bunlara ‘On tokuz Oğuz’ denilmiştir.” (Togan, 1982: 22).

Oğuz boylarının Oğuz Kağan’ın ölümünden sonra tanzim edildiğinin en büyük delili yine Oğuz Kağan Destanı’dır. Nitekim destana göre Oğuz Kağan 1000 yıl yaşamıştır (Togan, 1982: 49). Daha sonra vefat eden Oğuz’un yerine geçen Kün Han’a Oğuz birliğini boylara ayırmak ve hepsine ad vermek fikrini Irqıl Hoca vermiştir (Togan, 1982: 49-50). Bu adlandırmayı da Irqıl Hoca’nın yaptığı görülmektedir:

“Yaşça büyük olan üç kardeşe Oğuz Bozoq diye ad vermişti. Irqıl Hoca onların oğullarının her birine özel lâkap ve isim vermiştir. Onların kabilesinden olan herkes bu lâkap ve boy isimleriyle anılırlardı.” (Togan, 1982: 50); “Yaşça küçük olan üç kardeşi Oğuz-sol kol olarak kararlaştırmış ve onların adını Üçoq koymuştu. Irqıl Hoca onların her birine başka başka lâkaplar verdi.” (Togan, 1982: 51).

Görüldüğü üzere Oğuz boyları genetik sülaleler değil, Ok-u-z (boylar birliği) sistemi içinde farklı toplulukların tasnif edilmesiyle oluşturulan yeni bir örgütlenme modeliydi. Irqıl Hoca kendi zamanında hâkimiyet altına alınan toplulukları bu şekilde “boylar” sistemine dahil ederek örgütlemekteydi. Dolayısıyla bugün “Selçukluların atası” olarak kabul edilerek yazılan “Türk tarihi” gerçekte genetik bir tarih değil, Selçuklu iktidarının boy sistemini tanzim ederek inşa ettiği kurgusal soy örgütlenmesinin tarihidir. Bu anlamda Oğuz Kağan ile Oğuz boyları aynı şecereyi takip etmemektedir. Oğuz Kağan, boyları birleştiren bir şahsiyettir ve muhtemelen gerçek adı başkadır. Tevhid inancını Horasan-Maveraünnehir-İç Asya’ya tebliğ eden bir resul ve hatta farklı zamanlarda farklı kişiler olarak gönderilmiş resulleri ifade etmektedir. Oğuz boyları ise boy birlikleri tesis eden farklı topluluk sistemleri olmalıdır. Bilindiği üzere boyların oluşması dereceli birlik sisteminde zuhur etmektedir: oba (aile), mahalle, oymak, cemaat, aşiret, boy (kabile, taife). Bu sistem kurulduğunda ise devlete giden katmanlı bir teşkilatlanma olarak şu dizi kurulmuş olmaktadır: oguş (aile) – urug (aile birliği) – ok (boy) – budun (millet) – il (devlet). Demek ki ok (boy) içinde gerçekte birbirine nesep olarak bağlanmayan ancak akrabalık veya katılım usulüyle dahil olmuş pek çok farklı nesep dizisi bulunmaktadır. İşte Selçuklu sistemi bu sistemle belirmiş ve devlet kurabilmişti. Bu sistem Anadolu’ya gelince Bizans, karşısındaki askerî sosyolojiye karşı koyamadı ve topraklarını kaybetti.

Osmanlı hanedanının bu sistemi kullanarak özellikle farklı beyliklerde örgütlenmiş Anadolu ahilerinin desteğini alarak Bizans ile savaşması konusunda yetkilendirildiği düşünülebilir. Nitekim Edebali’nin sadece Osmanlı beyliğinin yükselmesini amaçladığını düşünmek hatalı görünmektedir. Osmanlı, bütün Türkmen teşkilatlarının Roma-Bizans karşısında askerî olarak görevlendirdiği bir gazi hareketi olarak varlık bulmuştu. Osmanlı’dan Balkanlara doğru genişlemesi ve Türkmen göçünü ticarî ve askerî olarak İpek Yolu üzerinde tahkim etmesi beklentisi vardı. Ancak bu süreç özellikle Yıldırım Bayezid zamanından itibaren Osmanlı’nın daha şiddetle doğuya yönelişi ve Türkmen beylikleri yok ederek Osmanlı devletine katma düşüncesinin hayata geçirilmesi ile sarsılmaya başladı. Şahin Mustafayef’in ifadesine göre Türkmenler Osmanlı’nın bu siyasetine “törenin bozulması” gerekçesiyle direndiler:

“Yıldırım Bayezid tarafından batı Anadolu beyliklerinin ilhakı, Karaman, Candaroğulları, Kadı Burhaneddin devletlerine karşı hareketleri bu dönemde Osmanlı karşıtlığını körükleyen ciddi etken olmuştur. Osmanlı tarihçilerinin kendileri bile Yıldırım Bayezid zamanını Osmanlı tarihinde eski adaletin ve nizamın bozulduğu bir dönem olarak nitelendiriyorlar. Aşıkpaşazâde’nin ‘O gece askere ıztırab düşdü’ veya Lütfü Paşa’nın ‘Osmanlıda beyikten ötürü birbirine kıymak ondan berü oldu’ ifadeleri bu olayın Anadolu Türk toplumunda, özellikle beyliklerde ne kadar kötü yankı uyandırdığını gösteriyor (…) XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da yayılma siyasetini sert şekilde uygulamaya koyan Osmanlılar, Candaroğulları, Karaman, Kadı Burhaneddin ile yani Müslüman Türklerle çatışmalarında Hristiyanları kullanmaya başlamışlardı (…) Bu olay Anadolu Türkleri üzerinde fevkalade olumsuz intiba bırakmıştır. Çünkü bu toprakları ‘kafir düşmanla’ kanlı savaşlarda feth edip kendilerine ‘vatan’ eden Anadolu Türkleri, şimdi Hristiyan askerinin Osmanlı bayrağı altında yeniden kendilerine karşı geldiklerini görüyorlardı (…) Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey’in Sultan Murad’a yazdığı mektupda şunu görüyoruz: ‘Müslümanın Müslümana kılıç çekmesi hangi kitapta vardır? Müslümanın kafir askerlerinden yardım alıp, Müslümanları kırmaya gelmesi hangi mezhebde vardır? Din-i Muhammed’de eyledigün fiiller var mıdır?’ (…) Bu ifadelerden Hristiyanların Osmanlı bayrağı altında Anadolu’da Türk beyliklerine karşı hangi hırs ve hislerle savaştığı belli oluyor. Yıldırım Bayezid’in Candaroğlu Süleyman Paşa ve Kadı Burhaneddin’e karşı yürüyüşlerine Osmanlı ordusu terkibinde Sırp askerleri ve onun müttefiki sıfatıyla Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos da katılmıştır (…) Hristiyan askerler karşılarına gelen bütün Müslümanları acımasızca öldürüyor (…) Aynı Sırp ve Bizans askerleri Ankara savaşında Osmanlı ordusunun safında yer aldığı için Dukas’a göre Timur, savaş öncesinde Osmanlıları ‘yarı Türk yarı Rûm barbarlar’ diye niteliyor.” (Mustafayef, 2014: 438-440).

Görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nin “töreyi bozduğu” fikri Anadolu beyliklerinin yöneticileri tarafından düşünülmüş ve Timur bu nedenle Anadolu’ya çağrılmıştı. 1402’de Ankara Savaşı ile yıkılan Osmanlı Devleti yeniden Türkmen nüfusa dayanarak örgütlenmesini tesis eder ve İstanbul’un fethine odaklanarak Anadolu’daki beylikleri ilhak politikasından vaz geçer. Fakat 1453 sonrası politikalarının yine Türkmen toplulukları Osmanlı’ya tebaa kılmaya yöneldiği Çandarlı’nın idamı, Türkmen vakıflarının kamulaştırılması, Akşemseddin’in saraydan uzaklaştırılması gibi politikalardan hareketle söylenebilecektir.

Askerî olarak: Türkmenlerin askerî ve bürokratik kadrolardan dışlanması, 1501’de Safevi devletinin kurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Anadolu’nun Türkmenleri Osmanlı siyasal sisteminden uzaklaştırılınca İran’a topluluklar halinde göçerek Safevi devletini kurmuştur. Türklerin bu bölünmesi nedeniyle Selçuk havzası yarılmış, birbirine uzaklaşmıştır. Safevi devletinin kurulmasından itibaren Anadolu’da Türkmenlere olan düşmanlık daha da artmıştır.

Bu süreçte Osmanlı devleti timar sistemini bilinçli olarak tasfiye etmeye başlamış ve Yeniçeri ordusunu güçlendirmiştir.

İktisadî ve teolojik olarak: 1501’den itibaren Türkmenler iktisadî olarak da kıskaca alınmıştır. Osmanlı’da esnaf pirleri 1550’lerden itibaren idam edilmeye başlanmış, Yunus Emre’nin fikirleri şeyhülislam tarafından “din dışı” telakki edilmiştir. Osmanlı entelektüel hegemonyası, Türkmen düşüncesini sistematik olarak öteki kılmıştır. Osmanlı Türkmen kütlelere karşı adeta Roma gibi davranmaya başlamış, iktisadî darlığa düşen Türkmenler isyana yönelmiştir. 100 yıl kadar süren bu isyan dalgası sonunda Rumeli’den devşirme olarak alınıp İstanbul’a getirilen Kuyucu Murad Paşa, 60.000 Türkmen sipahiyi (Celaliler) öldürerek Türkmen katliamı yapmıştır.

Törenin değişmesi: Osmanlı devleti maaş almayan bir yapı olan sipahi ordusunu tasfiye ettikten sonra maaşlı bir askerî yapı olan Yeniçeri ordusundan da istediği verimi alamamış ve yeniçeriler sultanı diledikleri gibi indiren kontrolsüz bir güce dönüşmüştür. 1826’da ortadan kaldırıldığında Yeniçeri ordusunun asker sayısı 100.000 kadardır. Yeniçeri ordusu Osmanlı devletinin borçlanmasının ana kaynağı olmuştur. Daha önce Tımarlı sipahi döneminde borçlanmayan devlet, Yeniçeri ordusu büyüyünce devşirme asker tutmanın gereği olarak maaşlı sisteme geçmek zorunda kaldığından ödeme krizine yakalanmıştır. Osmanlı, Yeniçeri ordusuyla birlikte asker-millet olan Türkleri askerlik dışına sürmüştür. Ticarette de esnaf pirlerini idam eden Osmanlı şeyhülislamları “para vakıfları” ile tefeciliği ülkeye getirmiştir. Ticaretten de kopan Türkler, vergi veren fukaralar (paryalar) haline gelmiştir. Türkleri ticaretten de askerî vazifeden de koparmanın yolu olarak din adamları (şeyhülislamlar) görev yapmıştır. Şeyhülislamların Yunus Emre’yi de esnaf pirlerinden Oğlan Şeyh ile Hamza Bali’yi de ötekileştirmesi Türkmen teolojisini inkarın neticesi olarak görülmelidir. Bu haliyle Osmanlı, özellikle Türk Eli’ne yönelik bir genişleme politikası gütmüştür. Akkoyunlular, Safeviler, Memlûklar gibi Türk devletlerini tasfiye eden Osmanlı, batıda ise Yeniçeri ordusu ile ilerleyememiştir.

Anadolu’nun yeniden Türkleşmesi 1923’te gerçekleşmiştir. Türklerin Osmanlı’nın elinden Anadolu’yu alarak yeniden “Türkiye” yapması Türkçülerin bir zaferi sayılmalıdır. Onlara dua ediyoruz.

15.000 yıllık vatan olan Anadolu’nun Türkiye kılınmasından sonra şimdi bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaların TürkELİ olması için yeniden bir Türklük fikrine ihtiyaç vardır. BütünTürklük meselesinin Osmanlı tarihine odaklanarak kurgulanamayacağı ortadadır. “Dilde fikirde işte birlik” fikri BütünTürklük meselesini inşa etmek bakımından önemli bir merhale ise de bu siyaset Kıpçak-Kuman tarihini, Karluk tarihini, Oğuz tarihini birleştiren ortak bir tarih anlatısına muhtaçtır. Bu tarih anlatısı Hanif Türk’te mündemiçtir.

Bu gerekçeyle Hanif Türk anlatısı yeni zamanların bir Oğuznâmesi olarak kabul edilebilir.

  • Beşer Faruk, Nebi ve Resul Farkı, Yeni Şafak Gazetesi, 27.09.2020
  • Cahız (Ebu Osman Amr b. Cahız), Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Mütercim: Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1967.
  • Mustafayef Şahin, Anadolu’da Osmanlı İmajı ve Ankara Savaşı, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) 9-12 Ekim 2012 Bildiri Kitabı, Editör: Mustafa Alkan, Türk Tarih Kurumu, 2014.
  • Togan Zeki Velidî, Oğuz Kağan Destanı-Reşideddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Yayınevi, 1982.

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 1

Namık Kemal Zeybek, Türk’ün İnancı adlı kitabının “Giriş” bölümünde Türklerin eski dinleri hakkında söylenegelen “Şamanlık” nitelemesini Orhun Yazıtları’nda karşılığını göremediği için kabul etmediğini ifade eder.

Müellif çocuk yaşlarında okuduğu Orhun âbidelerinde “Atalarımızın Tek Tanrı’ya inandığının, hadiselerin O’nun isteğiyle gerçekleştiğinin, yardımın da Tanrı’dan istenmesi gerektiği”nin anlatıldığını fark ettiğini belirtir. Uzun yıllar “Türkler eskiden de tek Tanrı’ya inanırlardı” düşüncesini savunduğunu ancak okumaları derinleştikçe eski Türklerin “Tek Tanrı” inancının aslında “Varlığın Bütünlüğü-Varlığın Birliği” inancı olduğunu anladığını ifade eder. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’nin Arap Müslümanlığından ayrıldığını, Türk inancını koruyarak İslâm’a yorum getirdiğini ileri sürer. 

Kitap otuz altı yazıdan oluşturulmuş, bölümlere ayrılmamıştır. Müellifin düşüncelerinin hülasası, “Giriş” başlıklı ilk yazıda yer almış, “Giriş”ten sonra gelen her metnin öncesinde ayrı sayfa açılarak bir alıntıya (veya yazarın kendi açıklamasına) yer verilmiştir. Kitapta “Kaynakça” bulunmamakta, yazılarda yer alan alıntıların büyük kısmında künyeye yer verilmemektedir. Yazar kitabının sonunda çalışmasını “bitik(g)” olarak tanımlamaktadır. “Bet” sayfa, “betik(g)” ise yazıt, taş üzerine kazınan şey veya kitap demektir.

Kitabın “Giriş” başlıklı yazısının “Türk inancı beyannamesi” düşüncesiyle kaleme alındığı ifade edilebilir.

Müellif bu yazısında “Türk İslâmı” kavramı kullanarak düşüncesini “Arap Müslümanlığı”ndan dört noktada tefrik etmektedir: 1) Türk İslâmı’nda Varlık Birliği inancı vardır; Tanrı, yaratılanı kendinden yarattığından Halik ile mahlûk birdir. Arap İslâmı’nda ise Tanrı varlığı yoktan yaratmıştır; 2) Türk İslâmı’nda amaç Tanrı’ya ulaşmaktır. Cennet umudu ve korkusu yoktur. Arap İslâmı’nda ise amaç kişinin ölümden sonra kabirde sorguya çekilerek ve Kıyamet’te de yargılanarak imtihanı başarması ve Cennet’e ulaşmasıdır; 3) Türk İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu iyi ve erdemli olmak iken, Arap İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu namaz kılmak, oruç tutmak ve Hacc’a gitmektir; 4) Türk İslâmı’nda tapınmak yürekten yöneliştir. Tapınma sırasında çalgı, ezgi, raks ve sema vardır. Arap İslâmı’nda ibadet Arapça Kur’an okumakla yapılır (Zeybek, 2017:10).

Namık Kemal Zeybek, “Giriş”te kitabının üç amaçla kaleme alındığını da ifade etmiştir:

1) Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dinler özgürlük alanı buldu; Arap Müslümanlığı yükselişe geçti. Türkî cumhuriyetlerde bu gelişmeye karşı bir arayış başlatıldı ve Tengricilik akımları doğdu. Tengricilerin sayısının artması “din adamları”nın ortaya çıkmasına ve halk söylencelerini “din” diye pazarlamalarına yol açtı. N. K. Zeybek, kitabının ilk amacının Tengricilere bu inancın gerçeğini anlatmak olduğunu belirtir;

2) Türk inancının “Şamanizm” veya “Türk mitolojisi” şeklindeki kabullerle ilişkisi bulunmadığını göstermek;

3) Türk’ün hangi dini kimliği (Müslüman, Hıristiyan, Musevî, ateist) kabul ederse etsin, “Türk” olduklarını unutmadan yaşamasını anlatmak, üçüncü amaç olarak gösterilmiştir. Müellife göre “Türk olmak, Tanrı’ya yakın olmak, insana ve doğaya sevgiyle yaklaşmak, iyi insan olmak” demektir (Zeybek, 2017:11).

Kitaptaki tezlere göz gezdirelim:

Tarih ve Uygarlık Türk’le Başladı:

Namık Kemal Zeybek’in kitabının “Giriş” başlıklı ilk yazısından sonra gelen yazı, “Tarih Türk’le Başladı” başlığı taşımaktadır. Bu metinde László Rásonyi’nin “Tarihte Türklük” ve Jean Paul Roux’un “Türklerin Tarihi” kitaplarından, Koppers’ten nakillere yer verir.

Zeybek’e göre on bin yıl önce tarım uygarlığını Türkler başlatmış, diğer kavimler Türklerin uygarlaştırıcı etkileriyle ortaya çıkmıştır. Türklükten çıkmak ve akıl-bilim çizgisinden uzaklaşmak nedeniyle Türklük tarihteki misyonunu önce İngiltere’ye ve ardından ABD’ye kaptırmıştır. Zeybek’e göre bu misyon yeniden Türkleşmek ve bilim-akılı yol gösterici yapmak suretiyle tekrar kazanılabilecektir (Zeybek, 2017:16).

Müellife göre “Türk milleti insanlık tarihine çıkan ilk budundur. Çünkü budunların ortaya çıkmasını sağlayan tarım uygarlığını Türkler bulmuştur. Diğer kavimlerin oluşmasını da Türk yönetimleri sağlamıştır” (Zeybek, 2017: 21).

İnsanlığın Bütün Kavimleri Türklükten Neşet Etmiştir:

Çin kavmi şöyle oluşmuştur: “Türklerin Çu boyu Çin topraklarına gitti. Orada avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan halkları, sahip olduğu uygarlığı altında topladı. Onları yönetti, devletler kurdu. O devletler Çin kavmini oluşturdu” (Zeybek, 2017:19-20).

Zeybek’e göre “Sümerler denilen halk Ortalık Asya’dan gelip Mezopotamya’ya yerleşen bir Türk boyudur. Yazıyı ilk onların bulduğu zannedilir. Gerçekte onlar yazıyı ve tarım uygarlığını Ortalık Asya’dan alıp getirdiler. Onlara tarım uygarlığını öğrettiler. Kendileri kaybolup gittiler. Arap kavminin, Yahudi kavminin ortaya çıkmasını onlar sağladılar. İbrahim onlardandı (Türklerdendi). Araplar İsmail soyundan, Yahudiler İshak soyundan değildir. Onların soyu (Türk olan İbrahim’in oğullarından gelen soy) Sami kabilelerini kavimler haline getirdi. Ortalık Asya’dan bir boy Güney Avrupa’ya gitti. Adlarına Etrüksler denir. Roma’yı kurdular. Bunun alâmeti dişi kurdun emzirdiği iki insan yavrusudur. Onlar Latinler denilen boylardan kavimler oluşmasını sağladılar. Sonra Orta ve Kuzey Avrupa’ya yöneldiler. Avrupa’nın görkemli dağlarına Alp dediler. Birçok ad, onların dilinden yani Türkçeden gelmiştir. Ortalık Asya’dan kimi boylar da Amerika kıtasına gittiler. Orada Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdular. Yani tarım uygarlığını Ortalık Asya’da ortaya çıkaran Türklerdi. Tarım uygarlığını dünyaya yaydılar. Kavimler böyle oluştu” (Zeybek, 2017: 20).

Zeybek, Türklerin Ari ırkından geldiğini de ifade eder: “James Churchward Mu’nun Kutsal Sembolleri adlı kitabında Ari ırkı Batılıların atası sayıyor. Gerçekte bütün ırkları uygarlaştıranlar Türklerdir ve onlar Arilerdir. Ari sözcüğünün kendisi de Türkçedir” (Zeybek, 2017: 26).

Zeybek’in görüşleri,Orhun Âbideleri’yle delillendirilebilecektir. Kül Tigin âbidesinin doğu yüzünde “Üstte mavi gök, altta vağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmıs, insan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş” ifadesi bulunmaktadır (Ergin, 2015: 41). Bu ifade Türk “kağan”larının Tanrı tarafından Hz. Âdem gibi yaratıldığı yorumuna açık görünmektedir. Namık Kemal Zeybek’in ileri sürdüğü görüş de bütün insanlığın atasının “Türk” olduğu tezine çıkmaktadır.

Ancak Oğuz Kağan destanında Hz. Nuh’un oğullarının bulunduğu ve yeryüzünü oğulları arasında pay ettiği ifade edilmiştir: “Nuh Peygamber (as) yeryüzünü oğulları arasında bölüştürdüğü zaman büyük oğlu Yafes’e Doğu illeri ile Türkistan’ı ve o tarafı verdi” (Togan, 1982: 17).

Oğuz Kağan destanı kapsamında Zeybek’in insanlığın (ve hatta Arap kavminin, Yahudi kavminin) Türklükten neşet ettiği düşüncesinin kabulü mümkün değildir.

  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017