Skip to content

Posts tagged ‘Ordu-millet’

Hanif Türk Paradigması 6 (Ordu-Millet Amentüsü)

“Hanefî-Mâtürîdî’yim” diyen bazı adam-kadınların görüşlerini beğenmedikleri kişileri tekfir ettikleri görülüyor. Bu amelleri nedeniyle mezkûr kişiler Hanefî-Mâtürîdî bağlanıştan huruç etmektedir. Bilindiği üzere “akîde”, “akâid” veya “itîkâd” kelimeleri “bağ-bağlanma” anlamına gelmektedir. İslâm ile Türk’ün bağlanışı hangi düzeydedir?

“İman dille ikrar, kalple tasdiktir; ehl-i kıble tekfir edilmez” ilkesiyle hareket eden Türkler Hanefî-Mâtürîdî akaidini içtimaî hareketlerinin ekonomi-politik yapısına uygun gördükleri için kabul etmişlerdir.  

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten aktardığına göre Türkler, İslâm merkezlerinin kozmopolit havası içinde yetişen [Arap ve Fars-LB] kardeşlerinin aksine, hudut boylarında Müslümanlaşmıştı. Dolayısıyla onların aldığı İslâm terbiyesi daha başlangıçtan beri hudut boylarının hususî vasıflarını kazanmıştı. Abbasi devri Bağdat’ının incelikleri veya rehaveti, karışık şehir medeniyetinin müsamahası ve renkliliği yahut mekteplerin titiz veya teferruatçı katılığı onlara göre değildi. Onların imanı hâlâ ilk Müslümanların eski ateşi ve dürüstlüğü ile dolu ‘militan iman’dı. [Türkler] Amentüsü savaş narası ve doğması silah başına davet olan bir savaş dini [olarak Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm’a iman etti-LB]. Osmanlı Türk’ü için imparatorluk, ilk Müslümanlığın bütün anavatanlarını da [darü’l İslâm-LB] içine almak üzere, bizzat İslâmiyet manasını taşıyordu. Osmanlı tarihlerinde İmparatorluk topraklarına “İslâm ülkeleri”, askerlerine “İslâm askerleri” denirdi. Halk da kendisini her şeyden önce “Müslüman halk” olarak düşünürdü” (Güngör, 1995: 105).

Erol Güngör, Bernard Lewis’in “Gariptir ki Türkiye’de Türk isminin hemen hiç kullanılmadığı devirlerde Batılılar bu ismi “Müslüman” kelimesine eş manada kullanıyorlar ve Batılılar ihtida eden şahsa, Fas’ta veya İsfahan’da dahi olsa “Türk oldu” diyorlardı (Güngör, 1995: 106) beyanını da nakletmektedir.

Anlaşılacağı üzere Batılılar birinin etnik kökenine bakılmaksızın Müslüman olduktan sonra “Türk ordu-millet teşkilat düzeni”ne katılmasını da “Türklük” ile karşılamaktaydı. Böylece “Türk seciyesi” gerek Arap ve gerekse Fars Müslümanlığından pek çok noktada ayrılmaktaydı.

Öncelikle Türkler “Hakanlı devlet” sistemi ile hareket etmektedir. Bu model Arapların özellikle Yezid’den itibaren geliştirdikleri “devlet” modelinden farklıdır. Nitekim Erol Güngör, Bernard Lewis’ten iktibas ettiği metinle bu farklılığa da işaret etmektedir: “Abbasi halifelerinin hangisi ilk Osmanlı sultanlarının sahip oldukları sadakat duygusuna, dini ve ahlâkî idealizmlerine kıyas edilebilir bir yücelik göstermiştir? Ölmek üzere bulunan bir ihtiyar Kanuni Sultan Süleyman’ı bir yeni Nemçe seferinin eziyetlerine tahammül ettiren ve onu payitahtın rahat hayatından alıp savaş meydanının çetinliklerine ve muhakkak bir ölüme götüren müthiş vazife aşkı kimde vardır?” (Güngör, 1995: 106).

Anlaşılacağı üzere Türk devlet sistemi ordusunun önünde gaza eden Hakan tasavvuruna bağlı olarak hayat bulmuştur. Ancak Türk devlet modeli, Hakan yanında Metin Kunt’un da ifade ettiği üzere “Osmanlılarda “bey” herhangi bir aileden değil ancak Ertuğrul ailesinden seçiliyordu (…) Beylik ailesinden birisi toplumun desteğini kazanmakla bey olabiliyordu. Mesela Ertuğrul Bey öldüğünde, kardeşi Dündar Bey’in beylikte gözü olduğu halde toplumun sözü geçer kimseleri (aksakallılar-LB), Ertuğrul oğlu Osman Bey’i desteklemişlerdi (…) Söğüt ucunun en değerli kişisi ahi şeyhi Edebalı idi. Bir kent grubu olan, çarşı-pazar töresini temsil eden ahilerin en önde gelen şeyhlerinden Adebalı’nın neden Söğüt çevresine yerleştiği meraka değerdir. Belki de Edebalı, Anadolu’nun geleceğinin uç boylarında gelişeceğine inanmıştı. Kızını Osman Bey’e vermesi de aynı düşünce ile olmuş olabilir. Bu evlenme sayesinde Osman Bey’in sadece Söğüt civarında değil, Anadolu içlerine kadar ünü duyulmuş, Edebalı’nın ve dolayısıyla ahilerin desteğini kazanmıştı. Ahiler ise Osman Bey’i ve soyunu kendi içlerine çektiklerine inanmışlardı” (Kunt, 1991: 28-29).

Nitekim Oğuz Kağan destanında Irqıl Hoca adında bir bilgenin hakana danışmanlık yaptığı görülmektedir. Destana göre, Oğuz Kağan, Irqıl Hoca adında bilgeye Yenikent adında bir şehir yaptırtmış ve şehre yönetici kılmıştır: “Bu şehri Irqıl Hoca adında gayet akıllı ve tedbirli bir adamın hâkimiyetine vermişti” (Togan, 1982: 49). Uygur nüshasında da benzeri bir bilgeden bahsedilir:

“İdil denen bu ırmak, çok çok büyük bir suydu / Oğuz baktı bir suya, bir de beğlere sordu / Bu İdil sularını nasıl geçeğiz biz? / Orduda bir beğ vardı, Oğuz Han’a çöktü diz / Uluğ Ordu Beğ derler, çok akıllı bir erdi / Bu yönde Oğuz Han’a yerince akıl verdi” (Bang-Rahmeti, 2015: 98-99).

Türk devlet teorisi, fethettiği bölgelerde insanların inançlarına karışmamakta ancak devletin hükümranlığını kabul etmelerini talep etmekteydi. Bu konu da Oğuz destanında yer almaktadır: “Ayrıca emir yazdı, dört tarafa Oğuz Han / (…) / Madem ki Uygurların, benim büyük kağanı / O halde sayılırım, ben bir dünya Kağanı / (…) / Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir / (…) / Bana kim baş eğerse, alırım hediyesini / (…) / Kim ki ağzıma bakmaz, baş tutar bana / Ordumu çıkarırım düşman olur bana” (Bang-Rahmeti, 2015: 95-96).

Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” Oğuz destanındaki gibi “dünya Kağanı” fikrini siyasal bir amaç olarak belirlemiştir. Ancak bu amaç, “dinde zorlama” olarak zuhur etmemekte, “hâkimiyetin kabulü” esasına dayanmaktadır. Bu ekonomi-politik, içtimai hayatı “dinde ötekileştirme” şeklinde bir zihniyetle belirlemeyi engellemektedir.

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten iktibas ettiği makalede bu husus da zikredilmektedir:

“Osmanlı İmparatorluğu, İslâm hukuku ve gelenekleri icabı, diğer dinlere karşı müsamahakârdı. İmparatorluğun Hristiyan ve Yahudi tebaası esas itibariyle sulh ve selamet içinde yaşadılar. Fakat bu gayrimüslim unsurlar kendi cemaatleri içinde ayrı bir hayat sürmüşlerdir. Bunlar vaktiyle Bağdat ve Kahire’de yaptıkları gibi Müslüman cemiyeti içine sıkı bir şekilde karışmaya imkân bulamamışlar, Osmanlıların entelektüel hayatına kayda değer bir katkıda da bulunmamışlardır. Müslüman olan bir kimse nasıl kolayca cemiyete massedilmişse, Müslüman olmayan da tamamen bu cemiyetin dışında bırakılmıştır. Öyle ki, İstanbul’un fethinden 500 sene sonra bugün bile ne Rûm, ne Yahudi şehir halkı -lisana karşı kabiliyetsizlikleri olmadığı halde- Türk dilini doğru dürüst öğrenebilmiş durumdadır” (Güngör, 1995: 108).

Türklüğün “savaşçı bir dindarlık”, bir “ordu millet akidesi” veya “militan iman” tasavvuru getirdiği hususu, sadece Bernard Lewis’ten hareketle söylenemez. Kaşgarlı Mahmud da Divan-ü Lügati’t Türk kitabında bu hususu zikretmektedir:

“Biz diyoruz ki, Türk Allah’ın verdiği bir addır (…) İstinat zinciri Hz. Peygamber’e dayanan bir hadise göre Ulu Tanrı, “Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam Türkleri onlara musallat ederim” diyor. İşte Türklerin bütün yaratılmışlardan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara ad vermeyi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüce ve havadar yerine yerleştirmiştir. Onlara “Kendi ordum” demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, onur ve yiğitlik gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemler vermiştir” (Kaşgarlı Mahmud, 2017: 540-541).

Bu noktada artık şunu söylemek mümkündür: “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’ye yönelik bir Arap kültürü istilasına karşı kaçınılmaz gördüğüm için kaleme aldım. “Türk’ün atası Yafes’tir, onun da babası Hz. Nuh’tur, Türkler Allah’ın ordusudur” ifadesi ırkçılık değildir. Tam aksine Batılılar dahi Selçuklu-Osmanlı gibi devletleri tanımlarken “Türk” demektedir.

“Hanif Türk” paradigması, insanlık tarihini Hz. Nuh’a varan bir şecere temelinde okumayı teklif ediyor. Rivayete göre Hz. İshâk’ın iki oğlu oldu: Yâkûb ve Iys. Hz. İshak, Allah’a dua etmiş ve duası kabul görmüştür. İshak’ın duası, Hz. Yâkûb’a neslinden peygamberler gelmesi; Iys’a da zürriyetinin bol olması, soyundan melikler ve sultanlar gelmesi içindi. Nitekim Yâkub’un soyundan Yusuf ve sonra da Kur’an’ın zikrettiği peygamberler gönderildi. Hz. İshâk’ın diğer oğlu Iys’ın oğlunun adı Rûm idi. Rûm, Anadolu’ya yerleştiği için bu topraklara diyar-ı Rûm denilmiştir. Bu mesele Kaşgarlı Mahmud tarafından şöyle yazılmıştır:

“Türkler kökeninde yirmi boydur. Tümünün soyu, Tanrı’nın selamı üzerine olsun Nuh oğlu Yafet (s) oğlu Türk’e dayanır. Bu (husus), Tanrı’nın selamı üzerine olsun İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu Rûm’a (ve soyuna) benzer” (Kaşgarlı Mahmud,2017: 29).

Görüldüğü üzere, Kaşgarî’nin de belirtiği üzere Türkler tarihe Rûmlardan önce çıkmıştır. Çünkü Kaşgarlı, Türk’ü Hz. Nuh’un torunu sayarken, Rûm’u “Hz. İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu” silsilesine yerleştirir. Türkler İsrailoğulları’ndan da, Rûm kökenli toplumlardan da, Araplardan da önce varlığa çıkmıştır. Bizim “Hanif Türk” paradigmasıyla yaptığımız şey, tüm kavimlerin şecerelerinin Hz. Nuh’a bağlanması ve dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiği yolunda bir perspektifin geliştirilmesi teklifidir. Kur’an, Hz. Âdem ve Hz. Nuh üzerinden bir insanlık tarihi sunmaktadır. Biz de bu metodolojiye müracaat etmekteyiz. Bu metodoloji kimilerince “ırkçılık” sayılıyor. Ancak kim ne derse desin Türk tarihi 15.000 yıllık olup Anadolu-Filistin-Mısır’dan Maveraünnehir-İç Asya’ya kadar TÜRK ELİ idi. Anadolu 15.000 yıl önce de şimdi olduğu gibi TÜRK ELİ idi.

Kimse yoğ iken buralarda “Türk” vardı. YORT SAVUL.

  • Bang Willy-Rahmeti Reşit, Oğuz Kağan Destanı, Örgün yayınları, 2015
  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügati’t Türk, Hazırlayan: Fuat Bozkurt, Salon Yayınları, 2017
  • Kunt Metin, Siyasal Tarih 1300-1600, Türkiye Tarihi 2-Osmanlı Tarihi 1300-1600 içinde, Editör: Sina Akşin, Cem Yayınevi, 1991
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi, Enderun Yayınları, 1982

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990