Skip to content

Posts tagged ‘Orhun Abideleri’

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 1

Namık Kemal Zeybek, Türk’ün İnancı adlı kitabının “Giriş” bölümünde Türklerin eski dinleri hakkında söylenegelen “Şamanlık” nitelemesini Orhun Yazıtları’nda karşılığını göremediği için kabul etmediğini ifade eder.

Müellif çocuk yaşlarında okuduğu Orhun âbidelerinde “Atalarımızın Tek Tanrı’ya inandığının, hadiselerin O’nun isteğiyle gerçekleştiğinin, yardımın da Tanrı’dan istenmesi gerektiği”nin anlatıldığını fark ettiğini belirtir. Uzun yıllar “Türkler eskiden de tek Tanrı’ya inanırlardı” düşüncesini savunduğunu ancak okumaları derinleştikçe eski Türklerin “Tek Tanrı” inancının aslında “Varlığın Bütünlüğü-Varlığın Birliği” inancı olduğunu anladığını ifade eder. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’nin Arap Müslümanlığından ayrıldığını, Türk inancını koruyarak İslâm’a yorum getirdiğini ileri sürer. 

Kitap otuz altı yazıdan oluşturulmuş, bölümlere ayrılmamıştır. Müellifin düşüncelerinin hülasası, “Giriş” başlıklı ilk yazıda yer almış, “Giriş”ten sonra gelen her metnin öncesinde ayrı sayfa açılarak bir alıntıya (veya yazarın kendi açıklamasına) yer verilmiştir. Kitapta “Kaynakça” bulunmamakta, yazılarda yer alan alıntıların büyük kısmında künyeye yer verilmemektedir. Yazar kitabının sonunda çalışmasını “bitik(g)” olarak tanımlamaktadır. “Bet” sayfa, “betik(g)” ise yazıt, taş üzerine kazınan şey veya kitap demektir.

Kitabın “Giriş” başlıklı yazısının “Türk inancı beyannamesi” düşüncesiyle kaleme alındığı ifade edilebilir.

Müellif bu yazısında “Türk İslâmı” kavramı kullanarak düşüncesini “Arap Müslümanlığı”ndan dört noktada tefrik etmektedir: 1) Türk İslâmı’nda Varlık Birliği inancı vardır; Tanrı, yaratılanı kendinden yarattığından Halik ile mahlûk birdir. Arap İslâmı’nda ise Tanrı varlığı yoktan yaratmıştır; 2) Türk İslâmı’nda amaç Tanrı’ya ulaşmaktır. Cennet umudu ve korkusu yoktur. Arap İslâmı’nda ise amaç kişinin ölümden sonra kabirde sorguya çekilerek ve Kıyamet’te de yargılanarak imtihanı başarması ve Cennet’e ulaşmasıdır; 3) Türk İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu iyi ve erdemli olmak iken, Arap İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu namaz kılmak, oruç tutmak ve Hacc’a gitmektir; 4) Türk İslâmı’nda tapınmak yürekten yöneliştir. Tapınma sırasında çalgı, ezgi, raks ve sema vardır. Arap İslâmı’nda ibadet Arapça Kur’an okumakla yapılır (Zeybek, 2017:10).

Namık Kemal Zeybek, “Giriş”te kitabının üç amaçla kaleme alındığını da ifade etmiştir:

1) Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dinler özgürlük alanı buldu; Arap Müslümanlığı yükselişe geçti. Türkî cumhuriyetlerde bu gelişmeye karşı bir arayış başlatıldı ve Tengricilik akımları doğdu. Tengricilerin sayısının artması “din adamları”nın ortaya çıkmasına ve halk söylencelerini “din” diye pazarlamalarına yol açtı. N. K. Zeybek, kitabının ilk amacının Tengricilere bu inancın gerçeğini anlatmak olduğunu belirtir;

2) Türk inancının “Şamanizm” veya “Türk mitolojisi” şeklindeki kabullerle ilişkisi bulunmadığını göstermek;

3) Türk’ün hangi dini kimliği (Müslüman, Hıristiyan, Musevî, ateist) kabul ederse etsin, “Türk” olduklarını unutmadan yaşamasını anlatmak, üçüncü amaç olarak gösterilmiştir. Müellife göre “Türk olmak, Tanrı’ya yakın olmak, insana ve doğaya sevgiyle yaklaşmak, iyi insan olmak” demektir (Zeybek, 2017:11).

Kitaptaki tezlere göz gezdirelim:

Tarih ve Uygarlık Türk’le Başladı:

Namık Kemal Zeybek’in kitabının “Giriş” başlıklı ilk yazısından sonra gelen yazı, “Tarih Türk’le Başladı” başlığı taşımaktadır. Bu metinde László Rásonyi’nin “Tarihte Türklük” ve Jean Paul Roux’un “Türklerin Tarihi” kitaplarından, Koppers’ten nakillere yer verir.

Zeybek’e göre on bin yıl önce tarım uygarlığını Türkler başlatmış, diğer kavimler Türklerin uygarlaştırıcı etkileriyle ortaya çıkmıştır. Türklükten çıkmak ve akıl-bilim çizgisinden uzaklaşmak nedeniyle Türklük tarihteki misyonunu önce İngiltere’ye ve ardından ABD’ye kaptırmıştır. Zeybek’e göre bu misyon yeniden Türkleşmek ve bilim-akılı yol gösterici yapmak suretiyle tekrar kazanılabilecektir (Zeybek, 2017:16).

Müellife göre “Türk milleti insanlık tarihine çıkan ilk budundur. Çünkü budunların ortaya çıkmasını sağlayan tarım uygarlığını Türkler bulmuştur. Diğer kavimlerin oluşmasını da Türk yönetimleri sağlamıştır” (Zeybek, 2017: 21).

İnsanlığın Bütün Kavimleri Türklükten Neşet Etmiştir:

Çin kavmi şöyle oluşmuştur: “Türklerin Çu boyu Çin topraklarına gitti. Orada avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan halkları, sahip olduğu uygarlığı altında topladı. Onları yönetti, devletler kurdu. O devletler Çin kavmini oluşturdu” (Zeybek, 2017:19-20).

Zeybek’e göre “Sümerler denilen halk Ortalık Asya’dan gelip Mezopotamya’ya yerleşen bir Türk boyudur. Yazıyı ilk onların bulduğu zannedilir. Gerçekte onlar yazıyı ve tarım uygarlığını Ortalık Asya’dan alıp getirdiler. Onlara tarım uygarlığını öğrettiler. Kendileri kaybolup gittiler. Arap kavminin, Yahudi kavminin ortaya çıkmasını onlar sağladılar. İbrahim onlardandı (Türklerdendi). Araplar İsmail soyundan, Yahudiler İshak soyundan değildir. Onların soyu (Türk olan İbrahim’in oğullarından gelen soy) Sami kabilelerini kavimler haline getirdi. Ortalık Asya’dan bir boy Güney Avrupa’ya gitti. Adlarına Etrüksler denir. Roma’yı kurdular. Bunun alâmeti dişi kurdun emzirdiği iki insan yavrusudur. Onlar Latinler denilen boylardan kavimler oluşmasını sağladılar. Sonra Orta ve Kuzey Avrupa’ya yöneldiler. Avrupa’nın görkemli dağlarına Alp dediler. Birçok ad, onların dilinden yani Türkçeden gelmiştir. Ortalık Asya’dan kimi boylar da Amerika kıtasına gittiler. Orada Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdular. Yani tarım uygarlığını Ortalık Asya’da ortaya çıkaran Türklerdi. Tarım uygarlığını dünyaya yaydılar. Kavimler böyle oluştu” (Zeybek, 2017: 20).

Zeybek, Türklerin Ari ırkından geldiğini de ifade eder: “James Churchward Mu’nun Kutsal Sembolleri adlı kitabında Ari ırkı Batılıların atası sayıyor. Gerçekte bütün ırkları uygarlaştıranlar Türklerdir ve onlar Arilerdir. Ari sözcüğünün kendisi de Türkçedir” (Zeybek, 2017: 26).

Zeybek’in görüşleri,Orhun Âbideleri’yle delillendirilebilecektir. Kül Tigin âbidesinin doğu yüzünde “Üstte mavi gök, altta vağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmıs, insan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş” ifadesi bulunmaktadır (Ergin, 2015: 41). Bu ifade Türk “kağan”larının Tanrı tarafından Hz. Âdem gibi yaratıldığı yorumuna açık görünmektedir. Namık Kemal Zeybek’in ileri sürdüğü görüş de bütün insanlığın atasının “Türk” olduğu tezine çıkmaktadır.

Ancak Oğuz Kağan destanında Hz. Nuh’un oğullarının bulunduğu ve yeryüzünü oğulları arasında pay ettiği ifade edilmiştir: “Nuh Peygamber (as) yeryüzünü oğulları arasında bölüştürdüğü zaman büyük oğlu Yafes’e Doğu illeri ile Türkistan’ı ve o tarafı verdi” (Togan, 1982: 17).

Oğuz Kağan destanı kapsamında Zeybek’in insanlığın (ve hatta Arap kavminin, Yahudi kavminin) Türklükten neşet ettiği düşüncesinin kabulü mümkün değildir.

  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017

Sadri Maksudi Arsal ve Milliyet Teşekkülünde Devlet Fikri

Ş. Teoman Duralı’nın “milleti devlet oluşturur” ifadesinin, İsmail Hami Danişmend’in “Milleti oluşturan üç Türklük dairesi vardır” fikriyle bağdaşmadığına işaret etmiştik.

Sadri Maksudi Arsal’ın bu mevzudaki görüşü, Ş. Teoman Duralı’nın görüşüne benzemektedir. Duralı’nın görüşünü Danişmend’e referans vererek kritik ettiğimiz için, dengeyi sağlamak adına Arsal’ın da görüşünü de tetkik edeceğiz.

Arsal’ın millet ve devlet arasında kurduğu ilişkiye geçmeden önce onun ırk, kavim, millet kavramlarını nasıl anlamlandırdığına değinmek gerekir.

İnsanlığın menşei:

Sadri Maksudi Arsal, insanlığın menşei meselesi hakkında Yahudi, Hıristiyan ve İslâm âlimlerinin “tek selef nazariyesi”ni (yani insanlığın Âdem’den geldiği inancını) kabul ettiğini ve bu nazariyenin monogenizm kavramıyla adlandırıldığını ifade etmektedir. Antropolog ve sosyologların ise “muhtelif selef nazariyesi”ni savunduklarını, bu ikinci nazariyenin poligenizm olarak adlandırıldığını ifade eder (Arsal, 2018: 45).

Arsal’ın insanlığın soy menşei hakkındaki vurgusu önemlidir. Çünkü din-millet ilişkilerinin konumunu belirlemek için “insanın atası kimdir?” sorusu bağlamında verilecek cevap, ırk tartışmalarını doğrudan etkileyecektir. “Poligenizm/muhtelif selef nazariyesi”ni savunan düşünürlerin Kur’an’da insanlığın ikinci atası olarak işaret edilen Hz. Nuh’un tebliğini lokal bir bölgede gerçekleştirdiğine inandığı söylenebilecektir. Bu yaklaşımda Hz. Nuh, Mezopotamya’da İslâmî davet çalışması yapmış ve tufan da o bölgedeki nehirlerin taşması şeklinde gerçekleşmiştir. Nuh tufanının bütün yeryüzünü kaplamadığını ileri süren düşünceye göre Hz. Nuh’un ömür süresi, gemiye aldığı hayvanlar, tufanda bütün insanlığın helâk olduğu gibi yorumlar da kabul edilebilir değildir. Poligenist düşünürler “insanlığın atası” fikrini reddettikleri için kaçınılmaz olarak “farklı ırklar” nazariyesini de kabul etmek zorundadır.

Monogenist düşünürler ise soyların tek atadan (ilk ata Hz. Âdem’den ve ikinci ata Hz. Nuh’tan) geldiğine inanmaktadır. Bu inanç, millet tasavvurunda ırk yaklaşımını dışlamaktadır. Monogenist düşünce “ikinci ata Hz. Nuh”a bağlanmakta Türklüğü de kaçınılmaz olarak Hz. Nuh’un Yafes’ten gelen torunları olarak kabul etmeyi gerektirmektedir.

Türkiye’de İslâmcı düşünürler arasında da Türkçü düşünürler arasında da poligenist yaklaşımlar oldukça güçlü olduğundan soyculuk (ırk nazariyesi) bu ideolojileri menfi veya müspet etkilemektedir. Türk destanlarının hemen tamamı poligenist bir tasavvura açılmaktadır. İslâmcı düşüncede de Hz. Âdem’in “tek ata” olmadığını savunan müellifler bulunmaktadır.

Sadri Maksudi Arsal, “ırk nazariyesi” hakkında “Dünyada insan zümreleri içinde, hayvan ırkları gibi birbirinden tamamıyla farklı, zoolojik manada saf bir ırk yoktur. Irklar, tâ tarihten önceki devirlerden beri birbiriyle karışmıştır ve bugün de karışmaktadır (…) Irk mefhumu ile millet mefhumu birbiriyle karıştırılmamalıdır (iltibas edilmemelidir). Bunlar birbirinden ayrılabilen mefhumlardır” der (Arsal, 2018: 44).

“Çok ata” düşüncesi, “hangi ırkın üstün olduğu” soruşturmasına sebebiyet vermektedir. Arsal, Hegel ve Gabineau’nun “üstün Alman ırkı” fikrini savunduklarına işaret ederse de beyaz ırkın (Avrupalıların) diğer ırklardan yüksek olduğuna dair fikrin sadece Hegel-Gabineau’nun Alman-Aryan-Cermen nazariyesinde bulunmadığını, diğer Avrupa milletlerinde de bu fikri müdafaa eden müelliflerin çeşitli eserler verdiğini ifade eder (Arsal, 2018: 59).

Arsal, “Gabineau’nun Milletlerin medeniyet ve siyaset sahasındaki muvaffakiyet ve mağlubiyetlerinin sebebi, ırklarında, kanlarında aranmalıdır. Milletlerin tarihleri, ırklarında mündemiçtir” (Arsal, 2018: 50) şeklindeki düşünceyi eleştirir ve Avrupa’da ırk temelli millet kavramının doğmasına sebebiyet veren bu düşüncenin ilmi temelinin bulunmadığını belirtir. Arsal’ın millet tarifi şudur:

“Milliyeti, münhasıran antropolojik manada ırk esasına istinat ettirmek, ilmi bakımdan doğru değildir (…) Millet, antropolojik manada ırk birliği ile birbirine bağlanmış fertlerin mecmuu olmaktan ziyade, milli ruh birliği ve müşterek tarih, müşterek kültür, müşterek maşerî ruh, milli seciye, lisan, örf ve âdet birliğiyle birbirine bağlanmış insanlar kütlesinden ibaret, etnolojik ve psikolojik varlıktır” (Arsal, 2018: 44).

Millet nasıl teşekkül ediyor?

Arsal, ırk nazariyesini reddettikten sonra insanlığın menşei problemini ve milletlerin teşekkülü meselesini tartışır.

İnsanlığın menşeinin ister tek seleften (monogenism), isterse çok seleften (poligenism) geldiği kabul edilsin, sosyologların ve hukuk tarihçilerinin ekseriyetinin kabul ettiği bir gerçek vardır. Uygar insan camialarının mebde ve menşei, baba riyaseti esasına göre kurulmuş “aile”dir. Aile, baba-ana ve çocuklardır (Arsal, 2018: 67). Baba-ana ve çocuklardan çoğalarak kalabalık zümre teşkil eden zümreye “soy” dendiğinden, “aile”den sonraki ilk beşerî camia “soy”dur. Bu soyların âzaları da zamanla çoğalarak daha büyük kalabalık kütleler oluşmakta, alt dallara ayrılmakta, alt dallardan yeni soylar da çoğalarak birbirinden ayrı sahalara yerleşmektedir. Akrabalığı unutan bu alt soylardan kendilerini kuvvetli sayanlar, zayıf gördüklerinin oturmakta oldukları sahalarını, mahsuldar arazilerini istila ederek birikmiş servetlerini gasp etmek istemektedir. Zayıf soylar varlıklarını sürdürmek, güçlü soylar refahlarını arttırmak için birbirleriyle mücadele içindedir. Bu mücadele, dünyada hâkim en mühim biyolojik kanundur; biyolojinin ‘kategorik emperatif‘idir (Arsal, 2018: 69).

Ancak mücadele zarureti sonsuza kadar sürdürülemeyecektir. Yaşamak için düşman soy ve zümrelerle mücadele zarureti, mücadele için de kuvvetli olma şartı, birbirine yakın sahalarda yaşayan soylarda birleşme ihtiyacı doğurarak “oymak”ları meydana getirir. Bilahare, oymaklar da birleşerek “kabile” teşekkül eder.

Arsal’a göre kabile ittihatları, barış imkânı vermemekte ve inzibatı sağlayamamaktadır. Zira bu kez de farklı kabile ittihatlarının birbiriyle çatışma, kavga ve savaşları ortaya çıkmaktadır. Bütün kabile ittihatlarının tek bir merkezî hakimiyet altına alınması, yani bir devlet kurulması gereklidir. “Devletin kurulması, milletler tarihinde çok mühim ve müspet bir hadisedir. Bu sayede, bir devlet içinde birleşen kabileler-zümreler, barış ve intizam içinde yaşayan bir kavim-millet teşkil ediyorlardı” (Arsal, 2018: 71).

“Kavim-millet” ile “tarihi millet” kavramları:

Sadri Maksudi Arsal bu noktada “kavim” ve “millet” kavramlarını tanımlar:

Kavim tâbirini halk (ethnos, peuple, Volk) manalarında, millet terimini de Avrupa dillerindeki nationalité tâbirinin mukabili olarak kullanıyoruz (…) Her kavim, tarihî ve siyasî inkişafının muayyen bir safhasında millet mahiyetini iktisap eder; teşekkülünü tamamlamış her kavim millettir. Kavimlerin millet olarak teşekkülü daima bir devlet içinde vuku bulur, devlet sayesinde tamamlanır” (Arsal, 2018: 77).

Arsal’a göre kavim-millet: “Aynı sahada yaşayan, ekseriyeti etnolojik bakımdan aynı ırka mensup birçok oymak ve kabilenin, bir kuvvetli zümrenin hâkimiyeti altında devlet şeklinde birleşmesinden doğan, uzun zaman aynı tabiî, iktisadî ve tarihî şartlar altında, aynı inzibat kaidelerine tâbi olarak yaşamış, bunun neticesinde müşterek lisana, müşterek örf ve âdetlere, müşterek dinî inançlara, müşterek milli seciyeye mâlik olan, oldukça kalabalık, mütecanis ve mütesanit bir insan kütlesidir” (Arsal, 2018: 79). Arsal, kavim-millet’in teşekkülünde dokuz âmil görür: 1) Ekseriyeti aynı ırkî zümreye mensup birçok kabilenin bir devlette birleşmesi; 2) Kalabalık nüfus; 3) Saha birliği; 4) Devletin aynı sahada uzun müddet kalabilmesi; 5) Lisan birliği; 6) Örf ve âdetlerin birleşmesi; 7) Müşterek dini inançlar; 8) Milli seciye birliği; 9) Irkî maya (Arsal, 2018: 80).

Müellifin milli seciye ile kastı, bütün millete şâmil, milletin bütün fertleri arasında müşterek ruhî temayüller ve bu temayüllerden doğan hareket ve düşünce tarzıdır.

Müellif, ırkî maya kavramını da şöyle izah eder: “Her milletin teşekkülünde etnolojik manada bir ırkın büyük rolü vardır. Yeni kurulan bir devletin içinde teşekkül edecek bir millette, hangi ırkın “maya” olacağını, yani hangi ırka mensup zümrenin lisan, kültür ve ruhî temayüllerinin yayılacağını, tarihi şartlar tayin eder” (Arsal, 2018: 87).

Arsal’ın milletin teşekkülüne ilişkin getirdiği açıklama son derece özgündür. Yazara göre her millet, bir devlet çerçevesi içinde teşekkül eder. Hiçbir zaman devlet haricinde millet vücuda gelmez. Millet daima devlet sayesinde meydana gelir ve her bir milletten de etnolojik bir ırk doğar.

Sadri Maksudi Arsal, millet teşekkülünde esas âmil olarak müelliflerin kiminin dinî akideleri, kiminin lisanı, kiminin coğrafî sahayı, kiminin ırk esaslarını, kiminin iktisadî şartları ileri sürdüğünü fakat kendisinin bu âmilleri bir araya topladığını ifade eder. “Milletleri saymış olduğumuz âmillerden ancak birinin veya ikisinin mahsulü telâkki etmek yanlıştır ve tarihi gerçekliğe uygun değildir” (Arsal, 2018: 90-91).

Yazara göre “Fransızların bir kısmı Katolik, diğer kısmı Protestan olduğu için millet teşkili için din birliği şart değildir” düşüncesi yanlıştır. Çünkü Protestanlık Fransız milletinin teşkilinden sonra vukua gelmiştir (Arsal, 2018: 91).

Arsal, “Millet teşkili için lisan birliğine de lüzum yoktur. İsviçre milleti üç ayrı lisanla konuşmaktadır” ifadesini de kabul etmez ve İsviçre’nin nationalité manasında millet olmadığını iddia eder. Yazara göre İsviçre devletlerarası hukuk bakımından bir nation ise de etnolojik bakımdan bir millet değildir. İçinde birbirinden tamamen farklı üç millet (nationalité) vardır: Fransız, Alman, İtalyan (Arsal, 2018: 91).

Arsal, “Millet teşekkülünde saha birliğine de ihtiyaç yoktur. Nitekim Yahudi ve Ermeni milletleri asırlardan beri bir devlete sahip olmadıkları ve dünyaya yayılmış bulundukları halde millet olarak yaşamışlardır” itirazına da “milletlerin teşekkül safhasında saha birliğine ihtiyaçları olduğu, milletin teşekkül ettikten sonra o sahada kalmaları gerekmediği” cevabını verir. Arsal’a göre Yahudilerin milletleşme safhaları Hz. Davud (M.Ö. 1071-1001) ve Hz. Süleyman (M.Ö. 1001-962) zamanındaki devlet içinde gerçekleşmiştir. Arsal, Ermeni milletinin de yine bir devlet içinde teşekkül ettiğini belirtir (Arsal, 2018: 92).

Arsal’a göre bir de tarihi millet olgusu vardır. Tarihi millet; bir kavim-millet’in diğer kavim-milleti yutarak, yoğurarak, temsil ederek teşekkül etmiş milletlerdir. Müellife göre, Romalılar, Romalı olmayan, Roma dilini konuşmayan kavim ve milletleri temsil etmek suretiyle yaratılmış bir büyük tarihi millettir. Fransız milleti de Galyalı, Romalı, Frank, Burgond, Vizigot ve Norman kavimlerini temsil etmek suretiyle teşekkül etmiştir.

Kanaatimizce Arsal’ın “bir millet devlet içinde oluşur” yargısı İsrailoğulları bakımından doğrulanabilir değildir. İsrailoğulları’nın milletleşmesi Hz. Yakub’un töresiyle başlamıştır. Hz. Yusuf, on kardeşinin töreyi çiğnemesi üzerine Mısır’a köle olarak gitmiş, çileli bir hayat neticesi yüksek bir göreve gelmiştir. Mısır’da milletleşme çalışması başlatmış ve ilk hamlesini kardeşi Bünyamin’i Mısır’da alıkoymaya yönelik olarak gerçekleştirmiştir. Hz. Yusuf, elindeki devlet gücüyle değil Hz. Yakub’un töresiyle Bünyamin’i Mısır’da alıkoymuştur.

Benzeri şekilde eski Türklerin milletleşmesi de devlet teşkilinden sonra değil Hz. Nuh’un töresine tâbi Yafes’in aynı töreyi oğlu Türk için uygulamasıyla gerçekleşmiştir. Yafes, oğullarını toplamış ve bunların Türk adlı oğluna tâbi olmasını istemiştir. Nitekim, Ziya Gökalp’in de belirttiği üzere “Türk” kelimesi “töreli” anlamına gelmektedir. Bu anlamda devleti de “töre” kurmakta, esaslarını “töre” belirlemektedir.

Bilge Kağan’ın sözleri de devletten önce “töreli millet” varlığını ortaya koymaktadır:

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilin töreni kim bozabilecekti? (…) Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz, perişan milletin üzerine oturdum (…) Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su, kılmadım. Ben kendim kağan olarak oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çin’e doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım” (Ergin, 2015: 49-51).

Kültigin Yazıtı’nın doğu yüzündeki bu ifadeler töre fikrine bağlı bir milletin devlet kurma sürecini anlatır. Bilge Kağan, töresi olduğu halde ülküsünü yitirmiş milleti teklif ettiği birlik programıyla ikna edince “her yere dağılmış millet, öle yite, yaya ve çıplak olarak” dönüp gelir.

Sadri Maksudi Arsal’ın “milleti devlet inşa eder” fikrinin tam aksine 1918-1923 arası İstiklâl savaşı veren “millet” de devlet inşa etmiştir.

  • Arsal Sadri Maksudi, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, 2018
  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015