Skip to content

Posts tagged ‘Sömürgecilik’

Azgelişmişlik Üstünlüktür-Kardeşlik ve Birlik Derneği Konuşması

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının metinleri 2020 yılında yayımının 25. yılına erişmiş durumda. Kitap “inanıyorsanız üstünsünüzdür” (3 Al-i İmrân 139) ayetini başlığa çeken bir paradigmadan hareketle dünyayı anlamlandırmaya çalışıyor, 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması arkasından gelen Gülhane Hatt-ı Hümayünu’nun önünü açtığı aydınların aşağılık kompleksini aşmayı deniyordu.

Buna göre kitap Türkiye’de 150 yıldır sürdürülen “sanayileşme”, “kalkınma” politikalarını ve varılan “teknoloji toplumu” ile “kentsel toplumu” eleştirmeyi mesele edinerek kaleme alındı. Kitabın makalelerinin yayım tarihi 1995 (Dergâh) ve 1996’dır (Ülke). Bu tarihlerin ve yayımlandığı mecraların bir önemi var. O yıllarda muhafazakârlar bir iktidara hazırlanıyor. Kitaptaki yazıların kaleme alınma süreci yerel seçimlerde muhafazakâr-dindar kesimlerin iktidara yürüyüşü sürecine denk düşüyor. Kişisel olarak ise, İslâmcılık düşüncesinden koparak Nurettin Topçu ile İsmet Özel’in anti-teknolojist düşüncelerinin terkibine talip olarak yazmaya başladığım yıllara denk geliyor.

27 Mart 1994’te düzenlenen yerel seçimde Refah Partisi (%19,13) 28 ilde, Anavatan Partisi (%21,08) 14 ilde, Doğru Yol Partisi (%21,40) 11 ilde, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (%13,52) 10 ilde, Milliyetçi Hareket Partisi (%7,95) 8 ilde, Cumhuriyet Halk Partisi (%4,60) 5 ilde seçimleri kazanıyor. Refah Partisi’nin büyükşehir statülü illerden İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Konya, Erzurum, Kayseri’de seçim kazanması muhafazakârların iktidarı için büyük bir fırsat olarak görülüyor. Nitekim 54. Hükümet bunu sağlar ve 28 Haziran 1996-30 Haziran 1997 tarihleri arasında Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyon kurar. Muhafazakârların iktidarının toplumsal bir dönüşümü de sağlayacağı öngörüsüyle sanayileşme, refah devleti, kalkınma ideolojisi ve teknoloji toplumu eleştirisi olarak “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının yazılarını kaleme almaya başladım.

Bu yazıları Nurettin Topçu’nun talebelerinin çıkardığı, İsmet Özel’in de yazılarını yayımladığı Dergâh Yayınları bünyesinde çıkarılan dergilerde yayımlamak da bilinçli bir seçimdir. Sanayileşme ve kentleşme yanlısı bir muhafazakârlığın karşısına anti-teknolojist ve kent karşıtı bir teorik ekolden beslenerek söz söylemeyi kendime dert edinmekteyim. Yazı hayatımın bu ilk döneminde çıktığım yolculuk “tek başınalığı” ifade ediyor. Zira “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabını okuyanlar bilmektedir ki yazdıklarım ne Nurettin Topçu’nun ne de İsmet Özel’in fikrinin izleğidir. Bu bir terkip denemesidir ve ilerde başka okumalar yapmak üzere yolunu kazacaktır. Nurettin Topçu’nun “köycü” anti-teknolojist fikriyatı ile İsmet Özel’in kent karşıtı anti-teknolojist uygarlık karşıtlığı bana bir yol açmayacaktır.

Kitabın azgelişmişliği yüceltmesi ilkel topluma dönüş fikri ifade etmiyor. Burada sorun dört temelde ele alınıyor: 1) Müslümanlar Batı’nın bilimini olduğu gibi alabilir mi? Batı’nın bilim ve teknolojisi fıkıhla çatışmakta mıdır?; 2) Batı teknolojisinin özünde kötülük var mıdır? Yani bu teknoloji doğa ile çatışmakta mıdır?; 3) Batı-dışı toplumların teknolojist tutumu Resullerin Sünneti ile bağdaşmakta mıdır? 4) Batı teknolojisine karşı Toynbee’nin gösterdiği gibi Herodian ve Zealot olarak kavramlaştırdığı iki tavırdan biriyle mi cevap verilmelidir? Üçüncü bir tavır var mıdır?

  1. “Azgelişmiş Üstünlüktür” kitabının sorduğu sorulardan ilki Batı’nın bilimini olduğu gibi alıp alamayacağımız hususu idi:

Müslümanlar Osmanlı Devleti yıkılmasaydı ve bilim adamlarını cezbeden sosyal/siyasî/ekonomik düzenini sürdürerek Avrupa’nın Afrika ve Amerika kıtasındaki sömürgeciliğini önleyebilseydi, modern bilimin günümüzdeki icatlarını ve bu bilim adamlarının çalışmalarını destekleyecek miydi? Diğer değişle Osmanlı yıkılmasaydı Müslüman bilim adamları “İslâm atom bombası” icat edip kullanacak mıydı? Bu soruya kitapta verilen cevap, bunun kesinlikle gerçekleşmeyeceği yolunda olmuştur.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımın bu sorusu günümüzde yeniden sorulabilir ve sorulmalıdır.

Müslüman bilim-teknoloji tasavvuru, “Batı bilimi”-“İslâm bilimi” ayrımına gitmeyecekse biyo-teknolojik çalışmalarla cyborg varlıklar imal edecek midir? Örneğin insana üçüncü-dördüncü kol/ayak/göz takacak mıdır? “Batı’nın bilimini alalım, İslâm ahlâkında duralım” söylemini geliştiren Müslüman mütefekkirler teknolojinin geleceği noktanın en sonunda insan bedenine fıtratını bozacak şekilde müdahale etme kapısını açacağını görmemektedir. Tarihte mankurt-insanlar vardı. Teknoloji işte bu varoluşunu kaybetmiş insana yeniden taliptir. 150 yıllık süreçte Müslüman entelektüeller teknolojinin insan bedenine yapmayı niyet ettiği müdahaleleri önleyecek bir düşünce mecrası inşa edememiştir.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabı İslâm’ın savaş fıkhının kitle imha silahlarının sivillere karşı kullanıldığı modern savaş tasavvuruna izin vermediğini ileri sürmektedir. Zira “Size ne oluyor ki; ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (4 Nisa 75) ayetinin kitle imha silahlarının özüyle bağdaşmadığını, dolayısıyla Batı bilim ve teknolojisinin “nötr” olmadığı üzerinde durmaktadır.

Görüleceği üzere İslâm’ın savaş fıkhı ile teknolojinin pratiği arasında bir çelişki bulunmaktadır. Ancak meseleyi bu şekliyle ele almayan aydınlar vardı. Örneğin Sezai Karakoç “Atom bombasını ve hatta hidrojen bombasını Müslümanlar icat etmeliydi” demekteydi.

Benzeri şekilde bütün dünyada trafik kazalarına bağlı can kaybı 1,2 milyon, yaralanma ise 3,5 milyon düzeyindedir. Batı’nın teknolojisini aldığımızda Batı’nın sosyal sorunlarını da ülkemize aktarıyoruz tezi kitapta sorgulanmaktadır.

Dolayısıyla kitabın ilk tezi, modern teknolojinin İslâm fıkhıyla bağdaşmazlığı eleştirisi üzerinedir.

2. Kitabın hareket noktası olarak ele aldığı ikinci konu teknolojinin doğasının “şiddet” ve “kötülük” olduğu meselesidir:

Teknolojinin özünün hem “kötülük” hem “şiddet” içerdiğinin farkına varılamamıştır.

Teknolojinin arkaplanında “doğanın ve insanlığın bilim uğruna alabildiğince boyun eğdirilmesi”ne cevaz veren ideolojik/felsefîleştirilmiş cahili değerler bulunduğu söylenebilecektir. Müslümanlar Batı’nın “teknoloji” olarak geliştirdiği şeyin aslında belli bir zümrenin otoriterliklerini perçinlemek ve kapitalist birikimi katlamak amacına hizmet ettiğini görmemiştir. Diğer değişle Batı’da teknolojinin gelişmesi, aslında yine Batı’nın dünyanın dört bir yanından çalarak topladığı malları yüksek katma değerli emtialara çevirmek için araçlaşmasından ibarettir. Bu kapsamda Doğu’da teknolojinin gelişmesi ve Batı’yı zenginlik anlamında yakalaması söz konusu edilemeyecektir. Batı’da sanayileşme ve teknolojinin gelişme süreçleri sömürgecilik döneminin ardında belirmiştir. Batı ile Doğu 1492’ye kadar bildiğimiz tarım toplumu dinamiklerinde yaşamaktaydı. 1492’de Batı’da iki yönlü bir değişim baş göstermiştir. Bunlardan biri Batı’nın İspanya’dan Müslümanları çıkarmasıdır. İkincisi ise Batı’nın Amerika, Uzak Doğu ve Afrika kıtasında sömürgeciliğe başlamasıdır.

Teknoloji gelişmek için Doğu’nun bilgisini, hammaddesini ve insan kaynaklarını kullanmıştır.

Joseph Needham, Doğunun Bilgisi Batının Bilimi kitabında, “Avrupa’nın sahip olduğu bilim ve bilgi, bundan çok önceden Çin’de bulunuyordu” görüşünü savunur. Avrupa bilimi ve teknolojisi Avrupa dışı büyük uygarlıklarda, özellikle Çin ve Hindistan’da bulunmaktaydı. Doğu’da bilim Avrupa’dan çok önce gerçekleştirilmiş buluşlar yapmıştı. Needham, Batı biliminin Batı’da bile “zihinsel ben-merkezci bir bilinçlilik türü” olmakla suçlandığını ifade eder. Beşerî teknoloji ve insan doğa üzerindeki egemenliği arttıkça yönetici elitler için bireysel insan davranışlarının kontrolünün de arttığından bahseder. Needham, Çinlilerin barut, kâğıt, pusulayı Batı’dan çok çok evvel keşfettiğini belirtir. Barutu bayramlarda şenlik amacıyla kullanan Çin’e karşın, Batı bunu silah olarak kullanmıştır.

Teknik ve teknolojinin farklılaşması:

Doğanın teknolojinin nesnesine dönüşmesi: Bu anlamda kitapta teknik ile teknoloji arasında da ayrım yapılmıştır. Teknik, geleneğin bilgisidir ve peygamberler vesilesiyle insanlığa öğretilmektedir. Teknoloji ise tabiata egemen olma güdüsüyle hareket eden bir imalat metodudur. Teknik ile teknoloji arasındaki fark, su değirmeni ile HES (hidro elektrik santralı) arasındaki farkı idrak etmekle anlaşılabilecektir. Su değirmeni akarsuyun debisine bağlı olarak enerji üretmektedir. Dolayısıyla teknik, doğaya boyun eğmiştir, ona bağlı ve bağımlıdır. Diğer taraftan HES ise bir teknolojidir. Bu sistemde akarsu artık kendi kendine akan bir canlı değildir. HES teknolojisi nehri bir bütün olarak kendi içinden geçirmekte, onu yükseklere çıkararak aşağı bırakmakta ve enerji elde etme faaliyetinde nehrin “tabiat için varlık” halini bozarak “üretim için varlık”a dönüştürmektedir. Hes teknolojisi ile akarsuyun içindeki tüm canlılar da ekonomik değer taşımadığı için heba edilmektedir. Böylece akarsu, artık canlılığı olan ve çevresine canlılık veren bir hayat kaynağı olmaktan çıkarak “enerji üreten su”ya dönüşmektedir. Batı teknolojisi, tabiatı “hayy-hayat sahibi varlık” olarak almamakta, onu nesneleştirmektedir.

Hastalığın ve ölümün doktor ve hastane tarafından yönetilerek hastanın tüketiciye dönüştürülmesi: Batı teknolojisinin hemen bütün çözümleri benzer şekilde varlığı metalaştırıcı zihniyetle yüklüdür. Örneğin modern teknoloji toplumunda fert, artık evde, kendisini seven ailesinin yanında ölememekte, “yaşam hakkı” fetişizmi nedeniyle hastanelerin ve ilaç şirketlerinin tekelci otoritesine boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Tıp, sağlıklı bedenin standartlarını ve hastalığı tarif etmektedir. Standartlara giremeyen insanın ‘hastalığı’ kurumsal müdahaleye maruz kalmaktadır. Kurumsal tıbbî bakım, bilimin bireylere vermekle yükümlü olduğu bir hizmet kabul edilmektedir. Böylece doktorlar kişinin kendi kendine bakabilme/kendini iyileştirme eylemini onun elinden almıştır. Yine doktorlar, ölümü yönetmeye başlamış, “ölümü engelleme” ameliyesi, “tüketici”lerin (hastaların) ölmeyi becerememeleriyle neticelenmiştir. Kendi kendine bakamayan hastalar hastanede ölümü arayacak tüketici haline getirilmiştir. Hastalanan kişiyle ailesi arasında manevi bağ, hastane kurumunun araya girmesiyle kesilmektedir. Hasta ölüme/şifaya giden yolları ancak tıbbın belirlediği ilaçlarla veya usullerle aşmakla yükümlenmektedir. Tıp-hastane insan bedenini ele geçirmiştir.

Kişilerin evlerini inşa edememesi: Teknolojinin bir diğer yönelişi ise insanın en temel ihtiyacı olan barınmanın mimar/mühendisler/belediye yetkilileri/bankalar ve inşaat malzemeleri üreten şirketler tarafından ele geçirilmesinde görülür. Geleneksel toplumda ev yapmak yerel ustaların yerel malzemelerle gerçekleştirdiği şahsın ailesine mahsus biricikliği korunmuş bir faaliyet iken, teknoloji toplumunda ev yapmak artık ailelerin insiyatifinden tamamen çıkarılmıştır. Modern mimari, şahısların kaç kişilik aile kuracağından evde hangi eşyayı nereye yerleştireceğine kadar her ayrıntıyı adeta “tanrı gibi” tayin etmektedir. Bu anlamda teknoloji evi ve aileyi de ele geçirmiştir.

Teknoloji, kendisinin ortaya çıkardığı ölüm ve kaosu “kader” olarak fatura etmektedir: Teknolojinin modern toplumlarda ortaya çıkardığı sorunları dikkatle örttüğü söylenebilecektir. Yukarıda da ifade ettiğim üzere savaş teknolojisi ile ulaşım teknolojisi “ölüm” imal etmekte, ancak teknolojinin günah hesabına yazılmamaktadır. Ulaşım sistemi tam anlamıyla otomobilin tekelleşmesini ifade etmektedir. Modernleşme süreci, Allah’ın “binek olarak yarattığı” hayvanları diskalifiye etmiştir. Bu haliyle modern ulaşım bireyleri kentleşmeyle birbirinden uzaklaştırmakta, sıla-i rahim veya maişet nedeniyle ulaşıma muhtaç kalan kişilere sattığı otomobillerle onları borçlandırmakta, nihai olarak da trafiğe katılanların can-mal emniyetini sağlayacak tedbirleri almakta kusurlu davrandığı halde, ölüm ve yaralanmaların müsebbibi olarak “sürücüleri” işaret etmektedir. Modern teknoloji, hız fetişizmi ile otomobil üretirken trafik sıkışıklığına sebebiyet vermektedir. Bu anlamıyla otomobil bir ulaşım çözümü değil, kapitalist üretimin bant teknolojisidir. Otoyollar imal edişin seri bantları olup, süratin ve insanların bu süratle senkronize edilmesine dair sürecin yavaşlatılmaması esas görülmektedir. Dolayısıyla ulaşım sisteminde ekonomik, fiziksel, psikolojik şiddetlerin tamamı ortaya çıkmaktadır. Modern teknolojinin insan geçimini ve hayatını felce uğratması ise bu şiddetin artık özsel bir kötülük olarak anlaşılmasını zarurî kılmaktadır. Modern teknoloji, hız ideolojisine karşı duran her etkeni doğa/hayvan/insan demeden kurguladığı sosyo-ekonomik sistemden atmaktadır.

3. Batı-dışı toplumların teknolojist tutumu Resullerin Sünneti ile bağdaşmakta mıdır?

Osmanlı’nın yıkılışı “geri kalmışlık” hastalığına yakalandığından gerçekleşmemiştir. Tam aksine Osmanlı idarecileri ve toplumu, Batı teknolojisinin özündeki kötülüğü yapmaya razı bir inanç/kültüre sahip olamadığı için sistem yıkılmıştır. Bir Müslüman bilim adamı, bedeninde hem rahim hem penis olan insanlardan oluşan toplum tasavvuru geliştirebilir mi? Batı, bu “varlığa” razı olacağı şekilde teknolojiyi kullanıyor. Batılı bilim perspektifi tabiata tamamen bu zihniyetle egemen olmuştur. Müslümanlar transhumanist çalışmaların “imal ettiği” yeni toplum perspektifini kabul edemeyecek “fıtrat” düşüncesine sahip olduklarından “Batı bilimi”-“İslâm bilimi” ayrışması kaçınılmazdır. Osmanlı’da “tüfenk icat oldu, mertlik bozuldu” diyenler nasıl elendi ise, bilim de nesnesi insan olmaya yöneldikçe Müslümanları eleyecektir. Batı’ya karşı onun silahları ile mücadele edilemeyecektir. Bunun en büyük kanıtı covid-19’dur. İslâm, biyo-teknolojik savaş araçlarıyla insanlığı kitlesel imhaya yönelerek galip gelmenin yollarını meşrulaştırmamaktadır. Bu gerçeğe rağmen Türkiye’de “Atom bombasını Müslümanlar icat etmeliydi; hatta o bile az, hidrojen bombasını biz icat etmeliydik” diyen aydınlar Batı teknolojisinin ithalinin meşru olduğuna işaret etmiştir. Bugün Batı teknolojisinin geldiği nokta “biyolojik silah” olduğuna göre buna talip miyiz? Müslümanlar geçmişte Batı teknolojisinin araçsallığını İslâm davası için kullanabileceklerini düşünmekle büyük yanılgıya düşmüştür. Geldiğimiz nokta nedir? Hem penisi hem rahimi olan varlıklara sahip bir toplum inşası Batı’da yerleşmektedir. Batı teknolojisinin malzemesi (nesnesi) yani hammaddesi “insan” olmuştur. Müslüman bilim adamları “Batı’nın teknolojisini alalım” derken bu gelinen noktaya geçecek midir? Geçilemeyecektir. İnanç devam ettikçe, geçmek mümkün olmayacaktır. Teknoloji Cyborg-insan ve Yapay Zekâ robot imal etmeye çalışmaktadır. 7/24 uyumayan, acıkmayan bu insanlardan (robotlardan) oluşan topluma ulaşmak isteyen Batı bilimi, böylece askerî anlamda dünyanın efendisi olabileceği bir siyasal düzeni hedeflemektedir. Müslüman toplumlar teknolojiyle bu cinsiyetsizliğin, fıtratı değişmişliğin, robotlaşmanın dönüşümüne razı mıdır?

Kitapta Resullerin de teknolojilerinin bulunduğu, ancak bu teknolojilerin insanlığa/tabiata saldırıya yönelmediği ispatlanmaktadır. Nitekim Süleyman’ın ordularının karıncalara basmaması, Hz. Yusuf’un kıtlık zamanında bütün insanlığa buğday dağıtması bu kapsamda örneklenmiştir.

Bilim ve teknolojinin insanmerkezci özünün, yeryüzünde bir grup elit/kapitalist/materyalist insan adına, hareket ederek bir kast sistemi kurduğunu ve bu kastın seçkinleri lehine insanlığı durdurak bilmez, sonu kestirilemez yaşama biçimlerine yönelttiğini söyleyebiliriz. Teknolojinin bu derece saldırgan bir doğa karşıtlığı ile varlık bulması karşısında Müslüman dünyanın düşünsel bir direnç geliştirmediği de kitapta ifade edilmiştir. Descartes’çı ruh/beden ikiliği ile ortaya çıkan düşünce hayvanları “otomatlar” olarak değerlendirerek doğaya karşı olan bilincini ortaya koyarken teknoloji/bilimi “alet”leştiriyordu. Bu nedenle teknolojik icatlar ve uygulayımlar “kötülük”ten beslenen bir “öz” taşımaktadır. 21. asırda transhumanist teknolojiler insanın teknik kullanarak dışsallaştırdığı bu özü daha da radikal bir insanmerkezciliğe taşımış, doğaya daha da sömürgeci davranmanın meşruiyetini sağlamaya yönelmiştir. Buradaki sorun, bizim bu teknolojileri kullanırken “kul olarak” kalıp kalamayacağımız hususudur. 21. asırda ortaya çıkan sorun, bilim adamlarının yeni teknolojileri kullanarak beşerin biyolojik varlığını aşmayı sağlayacak, yani organik ve mekanik olanı aynı bedende birleştiren ‘siborg’ları varlığa çıkaracak çalışmaların “imal ettiği” makine-canlıları “insan” olarak kabul edip etmeyeceğimizle ilişkilidir. Bu konu, hem mevcut insanın hukukî vasfını etkileyen hem de “imal edilmiş yarı makine yarı organik canlı”nın hukuk huzurunda “kişiliği”nin kabul edilip edilmemesi ile ilgilidir. Bilim ve teknolojinin yürüyüşüne Müslümanlar “evet” dedikçe, Allah’ın “ahsenu takvim” üzere yarattığı “insan”dan uzaklaşılacaktır. Burada bir grup insanın “el Hâlîk” haline gelişi, kendini “Tanrı” yerine ikame edişi de söz konusu olmaktadır. Türkiye’de teknoloji eleştirisi geleneği olmadığı için, modern bilimin en son durağı olan transhumanist yönelişin YZ (Yapay Zekâ) ve BT (Biyo Teknoloji) çalışmaları değerlendirilememektedir. Geçmiş yüzyıllarda Batı’nın küresel ölçekte bilimsel sömürgeciliğini “beş emniyet” (zarurât-ı hamse) makasıd-i diniye ile dengeleyen bir “İslâm Devleti” olgusu bulunmaktaydı. Ancak transhumanist dönemde hem böyle bir devletin hayat bulamamış olması hem de İslâm dünyasındaki müelliflerin Batılı hukuk, bilim paradigmalarını kabul etmeleri nedeniyle Müslümanların direnç alanı kalmamıştır.

4. Batı teknolojisine karşı Toynbee’nin gösterdiği gibi Herodian ve Zealot olarak kavramlaştırdığı iki tavırdan biriyle mi cevap verilmelidir? Üçüncü bir tavır var mıdır?

Toynbee, modernlikle karşılaşmanın ertesinde iki tepkisel davranışın tezahür ettiğinden söz eder. İlkini; Zealot tavır, bilinmeyenden kaçan ve geleneksel savaş tekniğini (bu sözü geniş anlamda mücadele ve mücahede terimleriyle karşılamak gerekir) titizce uygulayan ölmüş bir medeniyetin yol geçmez yerlerdeki fosilleri olarak tanımlar. İkincisi; Herodianları ise iki zaafla anar: 1) Herodianlık yaratıcı değil taklitçidir, 2) Mussolini’nin “İşçi sınıfları olduğu gibi işçi milletleri de vardır.” sözünden hareketle Herodianların Batı tehlikesine karşı tepkilerinin kaderini bu toplumların proleter deryasına katılacağı yargısına bağlar. Buna göre Herodian-insanlar ülkelerini Batı’nın ulusal devletlerinden biri haline getirip, Batılı kardeşleriyle aynı derecede özgür ve eşit siyasal sistemler kursalar bile taklit ettikleri ülkelerin hizmetine koşulacak işçi sınıfının artmasına neden olurlar.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” paradigması Toynbee’nin bu iki tipik tavrından başka bir tavrın geliştirilebileceğini ifade etmektedir. Kitapta “Narodnizm” başlıklı bir yazı da bulunmakta ve uygarlık eleştirimin “köycülüğe”, “halka” veya ilkelciliğe dönüş olmadığını da vurgulamakta.

Diğer ifadeyle “Azgelişmişlik Üstünlüktür” İslâm toplumunun hicretle inşa edilebileceği ve toplumun iktisadî/sosyal/teknik yapılanmasının fıkıhla kurulabileceği fikrinden hareket etmektedir.

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” Paradigması Yıllar Sonra “Devletin Teknolojisi-Halkın Tekniği” Kavramlaştırmasıyla Tamamlanmıştır:

“Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabındaki tezler 1) Tekniğin özünün kötü olduğu, şiddet üretiği; 2) Tekniğin fıkhı tasfiye ettiği, 3) Resullerin tekniği ile Batı teknolojisinin birbiriyle uyuşmadığı, 4) Tarihte galip devletlerle karşılaşan Müslüman kavimlerin Toynbee’nin analizindeki herodian/zealot tavırlar dışında tavırlar gösterdiği gibi iddialar içermekte ise de teknoloji/teknik çatışmasını aşabilecek bir çıkış yolu gösterememiştir.

Bu eksiklik yıllar sonra “Devletin Teknolojisi-Halkın Tekniği” kavramlaştırmasıyla aşılmıştır.

Buna göre devlet bir güç mekanizmasıdır, milletin alet çantasıdır. Devletin “güç” ve “şiddet” içermesi ve bu içeriğin “meşru olması” kaçınılmazdır. Nitekim Seba melikesi Hz. Süleyman savaş tehdidinde bulunduğunda meşveret meclisi toplayarak şöyle demiştir: “Dedi ki: Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar” (27 Neml 34).

Buna göre devletin güçlü ve teknolojik olması sorun değildir. Asıl sorun devletin makâsıd-ı hamse olarak isimlendirilen “dini, hayatı, aklı, nesli ve malı korumak” görevini yerine getirip getirmemesinden doğmaktadır. “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabının ismini duyup içeriğine vakıf olmayanlar “teknolojiye karşı olduğu halde yazılarını bilgisayarda yazıyor, internette yayımlıyor” eleştirisi yapmaktadır. Bu eleştiri haklı değildir. Zira Hz. Peygamber içi put dolu olduğu halde Kâbe’yi tavaf ediyor, onu kıble ediniyordu.

Tekniğin getirdiği neticeler insanlığı tehdit etmektedir. Birinci olarak: insanlığın ilerlediği fikri yanlıştır. İlerleme, Amerika kıtasında 100 milyon Kızılderili’nin soykırıma uğraması, II. Dünya Savaşı’nda 60 milyon Avrupalı insanın ölümü, sömürgecilik döneminde 60 milyon Afrikalı insanın Amerika kıtasına sürülmesi, Maya-Aztek-İnka, Japon, Afrika uygarlıklarının ve son olarak Osmanlı-İslâm medeniyetinin yok edilmesiyle neticelenmiştir. Modern Batı uygarlığının yok ettiği uygarlıklardan daha üstün niteliklere sahip olduğu ileri sürülememektedir. İkinci olarak: Batı tekniği dört temel konuda insanı kıstırmıştır: 1) Ulaşım, 2) Sağlık, 3) Barınma, 4) Çevre-Tabiat. Dört temel konu insanlığın içeceği sudan, yiyeceği yemeğe, barınacağı evden, temel ihtiyaçlarını karşılamak için yapacağı yolculuğa kadar en temel ihtiyaçların “teknolojik iktidar” tarafından kontrol edilmesini ifade etmektedir. Köleci toplumda kölelerin yiyecekleri, barınakları, sağlıkları, tabiatın korunması “efendi”lerin bir yükümlülüğü idi. Modern teknoloji köleleri azad ederken büyük bir işsiz/evsiz/hasta/tabiatı yok edilmiş insan kitlesinin zuhuruna sebebiyet vermektedir. Diğer ifadeyle batı teknolojisinin feodal ya da köleci toplumun “geri” koşullarını aştığı söylenemez, tam aksine bu koşullardan bile mahrumiyet içinde bir dünya nüfusuna sebebiyet vermiştir. Üçüncü olarak: Teknoloji kendisini deterministik bir yapı olarak dünya nüfusuna ve devlet düzenlerine dayatmaktadır. Diğer ifadeyle devletler teknoloji geliştiren devletler karşısında kendi varoluşlarını sürdürmek için teknolojikleşmekte, vatandaşlarını da teknolojik tasarımın tebaası kılmaktadır. Teknolojinin insanlara seçim hakkı vermemesinin en basit örneği otomobildir. Bu teknoloji, ulaşımı lastik tekerlekli bir modele özgülerken, binek hayvanlarını insanın yaşadığı tabiattan çıkarmıştır. Teknoloji tabiatı “insanın doğası-insanın dahil olmadığı doğa” şeklinde ikiye bölmüştür. Dördüncü olarak: Teknoloji erdemsizliği örtmektedir. Teknolojik faaliyet makinaların faaliyetidir. Makinalar onu ilk imal eden, tasarımlayan, kurgulayan ratio’nun emrindedir. Makinaların kurgu/tasarım/programları gayeli olup, bu gaye kullanıcıların değiştirmesine fırsat vermeyecek şekilde belirlenmiştir. Bu anlamda her teknolojik faaliyet, mesajı yüklenmiş şekilde yürütülebilmekte, kullanıcıyı kendi amacına doğru araçlaştırmaktadır. Örneğin HES inşa eden bir mühendis, bu teknolojinin aletidir, bu nedenle erdemle hareket edememekte, tabiata saldırmayı “vazife” edinmektedir. Teknoloji, sömürgecilik zihniyetinin ürünü olarak doğduğu tarihten beri bir zümreyi “kutsal”laştırmaktadır. Teknoloji hayata egemen oldukça sorun çıkarmakta, bu sorunların çözümü için yine kendini ve “kutsal sınıfı” devreye sokmaktadır. Örneğin trafik sıkışıklığının çözümü için yol genişletmesi yapılmakta, alt-üst geçitler, viyadükler inşa edilmekte; yollar inşa edildikçe nüfus cezbedilmekte, kent nüfusu yoğunlaşmaya başlayınca trafik sıkışıklığı ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin kısır-döngü oluşturması ekonomik dengeleri bozmaktadır. Kentlerin su ihtiyacını karşılayan barajların ekonomik ömürlerinin 50 ile 75 yıla düşmesi de benzeri bir teknolojik açmazdır. Böylece teknolojik çözümler bir nesilin ihtiyacını ancak karşılamakta, ikinci nesilin aynı yatırımları yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Söz konusu süreç geleneksel hayatı yok ettiği gibi borçluluk üretmektedir. “Azgelişmişlik Üstünlüktür”, sorumluluk etiği ile davranan bir insan-toplum tasavvuru geliştirilmesini teklif ederken ahlâkın kaynağının beşer aklı olamayacağına da işaret etmektedir.

Osmanlı’nın yıkılışı “geri kalmışlık” hastalığına yakalandığından gerçekleşmemiştir. Tam aksine Batı teknolojisinin özündeki kötülüğü yapmaya razı bir inanç/kültüre sahip olamadığı için yıkılmıştır. Osmanlı’nın Bizans karşısındaki zaferi de teknolojik bir zafer değildir. Tam aksine Osmanlı yöneticilerinin “zarurât-ı hamse” ilkelerini Müslim ve gayr-ı Müslim herkese tatbikatı, Anadolu ve Balkanlarda “Latin (kardinal) külahı görmektense Osmanlı sarığını görmek isteriz” diyen Bizans tebaasını Türklerle kader birliği yapmaya itmiştir.

Yeni Emperyalizmin Şafağı

Bugünkü modern dünya eski Batı’nın sömürgeci faaliyetlerinin Avrupa’ya taşıdığı servetlerle varlık kazanıyor. Tarihte ilk sömürgecilik faaliyetlerinin M.Ö. IX. yüzyılda Fenikeliler tarafından başlatıldığı, ardından Helenler, Grekler ve Romalıların sömürgecilik faaliyetlerinde bulundukları belirtilmektedir (Gündüz, 2016: 764). Batı’nın Doğu’ya ait sömürgecilik faaliyetleri farklı metotlarla yürütülmüştür. a) İşgal edilen topraklarda ticarî koloniler oluşturmak (Yunan ve Fenike kolonileri); b) İşgal edilen topraklara genel vali atayarak ülkenin servetlerine el koymak(İngiltere’nin Hindistan’daki uygulaması); c) İşgal edilen topraklarda sömürgeci ülkenin siyasî/iktisadî çıkarlarına hizmet eden devlet sistemleri kurmak(1096-1099 yıllarında gerçekleşen I. Haçlı seferinde Antakya ve Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar, Kudüs’te bir Lâtin Krallığı, Urfa ve Antakya şehirlerinde birer dükalık ve kontluk kurmuşlardı. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından İsrail’in kuruluşu da benzer bir modeli çağrıştırır); d) İşgal edilen topraklara sömürgeci ülkenin nüfusunu yerleştirmek(Amerika kıtasına İngiliz, Fransız halklarının yerleşmesi); e) İşgal edilen topraklarda yerli nüfusa soykırım uygulayarak başka kıtalardan köleleştirilmiş nüfus iskân etmek (Amerika kıtasında yerli nüfusun soykırıma uğratılarak Afrika’dan köleleştirilmiş nüfusun yerleştirilmesi); f) Demiryolları, limanlar, enerji hatları, serbest ticaret bölgeleri (pazar yerleri) gibi teknolojik-iktisadî yatırımlarla yürütülen sömürgecilik; g) Sömürge topraklardaki yerli halka sömürgeci ülkenin dilini ve dinini yerleştirmek.

Ahmet Gündüz demiryolu yapımının sömürgecilik faaliyetleriyle irtibatını kurmakta, sömürgeci devletlerin demiryolunun her iki tarafında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklarını işletme hakkını elde ettikleri gibi demiryolunu inşa ettikleri o ülkenin içlerine kadar girmeyi de başardıklarını ifade ederken haklıdır (Gündüz, 2016: 765).

Ahmet Gündüz’ün analizi sömürgeciliği dönemlere ayırarak ele almaktadır:

“Tarihsel süreç içerisinde emperyalizm üç farklı dönemden geçmiştir. Birinci dönem eski çağ dönemidir.  Bu dönemde Babil, Asur, Mısır, Pers, Yunan ve Roma imparatorlukları yabancı toprakların ele geçirilmesi ve buralarda yaşayan halkların sömürülmesine dayanmaktadır. İkinci dönem Avrupalı milletlerin XV. ve XVI.  yüzyıllardaki ticarî  sömürgeciliğidir.  Bu dönemde İspanya, Portekiz, Britanya gibi denizlerde güçlü olan devletler donanmaları vasıtasıyla denizlerde hâkimiyet kurarak dünyada belli başlı ticaret merkezlerini ele geçirmelerinden başka büyük toprak parçalarını da ele geçirerek hâkimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Bu dönemde altın arayıcılığı ve baharat ticareti ön plandadır. Emperyalizmin üçüncü safhası ise 1870’lerde başlamış ve II. Dünya Savaşı’nın sonunda bitmiştir.  Bu dönemdeki emperyalizm şekline modern emperyalizm adı verilmektedir. Bu üçüncü devrede Britanya (İngiltere), Rusya, Fransa, Belçika, Almanya, İtalya gibi Avrupalı devletlerle ABD arasında bir yarışın sürdüğü görülmektedir” (Gündüz, 2016: 765).

Lütfi Sunar emperyalizm kavramı ile sömürgecilik kavramının farkını vurgular:

“Sömürgecilikten ayrı bir olgu olarak emperyalizm çağından bahsetmek için emperyalizmi yüzyıllar boyunca siyasî pratiğin bir parçası olan sömürgecilikten ayırmak zorundayız. Sömürgecilik uzun bir zaman farkıyla emperyalizmden önce gelir. Her ikisi de tarih içinde farklı yöntemler kullanmış ve farklı işlevler yerine getirmiştir. John Eaton’a göre ‘Emperyalizm terimi, ekonomi politikte kapitalizmin gelişiminde belirli bir aşamayı tanımlamak için kullanılır.’ Ona göre emperyalizm ’16. ve 17. yüzyılın sömürge imparatorluklarından (tüccar sınıflarının servetlerini kapitalizm yoluyla çoğaltmaları henüz çocukluk çağındaydı) ve kölelik üzerine kurulu eski dünyanın imparatorluklarından (Atina İmparatorluğu, Büyük İskender’in imparatorluğu veya çok geniş vergi gelirlerine silah yoluyla sahip olan Roma) tamamen farklıdır.’ Daha önceki imparatorluk yapılarında daha güçlü olan yönetici sınıfların, daha zayıf olan kesimleri sömürmeleri olgusu ortak olsa da her bir dönemde ekonomik temeller ve sömürü şekilleri tamamen farklıdır (…) Tarihçiler emperyal çağın genelde 1870’li yıllarda, Afrika için kapışma ile başladığını düşünürler. Bu kapışmayı bir düzene bağlamak için temelde bir ‘centilmenlik anlaşması’ ile neticelenen Berlin Konferansı (1884-1885) düzenlenmiştir. Oyunun kurallarını belirleyen bu anlaşmaya göre: ‘Avrupalı güçlerin her biri bir diğerine haber vermeksizin vahşiler gibi toprak elde etmeye kalkışmayacak ve itirazda bulunulabilmesine zaman tanıyacaktı.’ Berlin Konferansı, ‘kendilerince tepki gösteren ilgili Afrikalı halklardan bağımsız bir biçimde’ oyunun kurallarını koymuştu (…) Bu sürecin neticesinde her bir Avrupalı devlet bayrağı ilk diken olabilmek için Avrupa dışını çılgın bir işgal sürecine girmiştir” (Sunar, 2007: 58-59).

Lütfi Sunar’a göre emperyalizmi sömürgecilikten tefrik etmeyi gerektiren üç temel güdü vardır: a) uygarlaştırma misyonu, (b) ekonomik kâr ve kapitalizm, c) siyasî prestij.

Lütfi Sunar 1870 yılından sonra sömürgeciliğin emperyalizme dönüşmesinde, yarışa yeni giren devletlerin rolü olduğuna işaret etmektedir. Bu devletler, ulusal birliklerini yeni tamamlamış olan İtalya ve Almanya ile, Pasifik Okyanusu’na çıktıktan sonra gözlerini Uzak Doğu’ya çeviren Amerika Birleşik Devletleri ve yabancılara açıldıktan sonra bir kalkınma denemesine girişen Japonya’dır. Emperyalizm kapitalist endüstrileşmesini yeni tamamlayan Almanya ve Japonya gibi ülkeler için daha acil bir önem ifade etmektedir. Afrika’nın paylaşımından pay alamayan Almanya’nın daha fazla emperyalist hırslara kapıldığını, İtalya’nın ise üretimleri için “yeni pazarlar ve hammadde kaynakları bulmak isteğinden çok” ekonomik kalkınma ve güçlenme için emperyalist siyasetler takip ettiğini belirtir.

Lütfi Sunar, Hilferding, Luxemburg ve Lenin’in emperyalizm tanımlarını verir. Hilferding’in tanımının sermaye ihracını merkeze aldığını belirtir: “Kapitalist olmayan toplumların şiddet yoluyla parsellenmesinin ardındaki birincil itici güç, sermayenin ihracıdır. Sermayenin ihracı, tüm eski sosyal ilişkilerin ortadan kaldırılmasını ve tüm dünyanın kapitalizme bulaştırılmasını hızlandırmıştır.” Luxemburg’un görüşünde “Kapitalizm bütün küreyi bir talep havuzu olarak gördüğünde gelişebildiği için yaşamını sürdürmek için kapitalist olmayan bir ortama ihtiyaç duymaktadır.” Luxemburg’un emperyalizmi kapitalizmin Mısır ve Osmanlı’ya girişini inceleyerek analiz ettiğinden bahseder. Osmanlı, Mısır gibi hükûmetler tarafından alınan borçlar, toplanan vergilerle ödenmiştir. Buralarda üretilen artı değer sermaye aracılığıyla Almanya’ya aktarılmıştır. Sermaye ihracı, kapitalizmin kapitalist olmayan toplumlar üzerine yayılmasına ve eski doğal ekonomilerin yıkılmasını sağlamıştır.  Lenin’in ise tanımı şudur: “Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir” (Sunar, 2007: 64).

Sunar’ın işaret ettiği iki hususu daha dikkate almak durumundayız: 1) Avrupa’nın en ulvi duyguları emperyalistleri kutsamak için harekete geçmişti: Papa ile krallar, demokratlar ve revizyonist sosyalistler, işçi sınıfı ve patronlar, misyonerler ile dinsiz kapitalistler el ele, çağa damgasını vuran emperyalizmin peşine takılmakta bir beis görmüyorlardı. Avrupa’da emperyal olguların dokunmadığı yaşam parçası pek kalmamıştı; 2) Avrupa merkezci kültür, Avrupalı olamayan ya da çeper dünyada yer alan her şeyi hiç durmadan kodlamış ve gözlemiştir: Bu gözleme/dikiz ve envanter çalışması, dokunulmamış pek az şey, incelenmemiş pek az kültür, üstünde iddiada bulunulmamış pek az halk ve toprak parçası bırakmış ve onların kimliklerini (düşük düzeyde bir varlık olma dışında) kültürden hatta beyaz Hıristiyan Avrupalı kavramından sürgün etmek yoluyla gerçekleştirmiştir (Sunar, 2007: 60, 66).

Batı uygarlığının talan ettiği “Doğu”, maruz kaldığı sömürüye rağmen günümüzdeki kurtuluşunu ekonomik/siyasî/teknolojik-kültürel yapılanmasını Batı’ya benzeterek sağlayabileceğini düşünmektedir. Ancak böyle bir tasavvur Doğu’nun tarihe Batılı gibi çıkmasını gerektirdiği gibi tarihin akışının da Batılıların açtığı yollardan geçtiğinin kabulünü esas alır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, iki indirgeme içererek Doğu’yu (kendini) ikincilleştirir: 1) Tarih Batı’nın inşa ettiği uygarlık mecrasında akmaktadır; 2) Azgelişmişlikten Batı’ya benzeyerek kurtulabiliriz.

Doğu’daki bu düşüncenin “doğru” olduğu teslim edildiği takdirde ise azgelişmiş ülkelerin kendilerine ucuz hammadde, ucuz emek vaat eden ülkeler bulması ve yukarıda tasnif edilmeye çalışılan sömürgeci faaliyetleri hayata geçirmesi, kendi dışındaki kültürlerin envanterini çıkaran bir bakış geliştirmesi gerekmektedir. 1299-1922 arasında varlık gösteren Osmanlı Devleti’nin nüfuz coğrafyasında Batı’nın kolonyalist uygulamaları ortaya çıkmamıştır.

Batı’nın “Doğu” Karşısında Referansı Olan Üç Kavram- Uygarlık, Hıristiyanlık, İnsanlık:

Batı’nın Batı-dışı kültürlere karşı üç kavram ile kendisini tefrik ettiği söylenebilecektir. Bu üç kavram, Doğuluların niçin Batılı olamayacağına dair sınırları belirlemektedir. Batı, karşılaştığı kültürlerin gücüne/yapısına göre “Haçlı”, “Uygar”, “Humanist” değerlerle hiyerarşik konum kazanmaktadır.

Yüksel Kanar “Batı’nın yegâne uygarlığı mevcut uygarlıktır” demektedir. Batı tarih boyunca başkaca bir uygarlık getirmemiştir. Batı için Avrupa ve onun uzantıları dışında kalan dünya “kurgulanmış Doğu” kapsamına girmektedir. Sadece kuzeydeki Avrupalılar (Katolik ve Protestan nüfus) safkan Avrupalı kabul edilir, kalanı “Doğu”dur. Bizans coğrafyası Ortodoks olduğundan “Doğu” sayılmaktadır. Kanar’a göre Avrupa uygarlığının özü “barbarlık”tır. Müellif tarihçilerin de kuzey Avrupa’yı “barbarların yurdu” olarak tanımladığını belirtir. Avrupa-Batı kendi barbar kimliğini zor kullanarak “kurgulanmış Doğu”ya dayatmış, tarihin gördüğü en yıkıcı uygarlığı tesis etmiştir. Batı uygarlığının evrensel gibi görünen değerleri “Avrupa barbarlığının küreselleşmesi” olarak kabul edilmelidir (Kanar, 2016: 10-11).

Tarihçiler uygarlıkların beşiğinin Akdeniz olduğunu ifade etmektedir. İslâm, hicretten (622) sonra çok kısa sürede yayılarak Akdeniz havzasına çıktı; 649’da (Hicri 28) Kıbrıs fethedildi. İslâm’ın Akdeniz’e ulaşmasının ve İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethinin (711, Tarık b. Ziyad) Avrupa’nın dengesini bozduğu ifade edilmiştir. Ortodoks Hıristiyanların eline geçen Roma İmparatorluğu da Batı’nın gözünde fiilen bir “Doğu imparatorluğu” sayılmıştır.

Henri Pirenne, İslâm’ın yayılışıyla Avrupa’nın ağırlık merkezinin kuzeye çıktığını, Şarlman’ın (742-814) siyasal tasarrufuna geçtiğini söyler. Papa da “Kilise’nin Germenleşmesi”ne ve Akdeniz-Roma geleneğinden kopuşuna onay vermiş, Avrupa-Batı’nın imal edilmesi işinde vazife almıştır (Pirenne, 2012: 306-307). 1492’de Reconquista bir “dinsel ayıklama” olarak kullanıldı ve İspanya Yahudilerle Müslümanlardan “arındırıldı.” Avrupa kimliğini belirleyen de Katolisizm oldu. Reconquista ile sömürgecilik, Avrupa’nın kendisini Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığı da Avrupalı olarak tanımlamasına yol açmıştır.

Avrupa’nın kimliğini Doğu’dan koparmasını İbrahim Kalın da ifade eder: “Bir Haçlı askerinin şu ifadesi çarpıcıdır: ‘Türkleri, putperestleri kutsal topraklardan sürdük; ama Rûm (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Ya’kûbî sapıklardan kurtulamadık.’ Haçlılar Doğu Hıristiyanlarına karşı en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdır” (Kalın, 2008: 68).

Serge Latouche’ye göre “Dünyanın batılılaşması hareketi öncelikle bir Haçlı seferidir” (Latouche, 1993: 19). “Haçlı ruhu” Avrupalı tüccar, asker ve misyonerleri birlikte hareket etmeye zorlayarak beyaz adamın kendisine kutsal bir misyon verildiğine inanmasını sağladı. Batılı beyaz-Hıristiyan açgözlülükle yeni bölgeleri denetlemek için kanlı bir sömürgecilik politikası uyguladı. Emperyalizmin üç sınıfı (asker, burjuva, ruhban) baharat, altın, esir, ticaret eşyası yağmasıyla gezegene el koyarken, sömürgecilik sadece köleleştirme, talan, soygun değil doğaya tümüyle egemen olma, zenginlikleri ve ruhları ele geçirip envanterini çıkarma işlemi olarak hareket etti (Latouche, 1993: 21). Hıristiyanlık İslâm’ın ayak basmadığı topraklarda Batı’nın talanı için araçlaşmaktaydı.

Ramazan Kurtoğlu da Batı emperyalizminin Hıristiyanlıkla ilişkisinden bahseder. Misyonerlerin Hıristiyanlığı ticari çıkarlarla ve bilgiyle harmanlamalarını metodlaştırdıklarını ifade eder. Hıristiyanlık silahlı güç kullanmadan mahalli geleneklerin üzerinde ciddi bir psikolojik üstünlük sağlamaktadır. İngilizler kriket oyununu Hıristiyanlığı kullanarak sömürgelerine yerleştirmiş, Fransızlar koloniler üzerinde Katolik kilisesini yerleştirdikten sonra etkili olmuş, İspanyollar Hıristiyanlığı kullanarak Amerika kıtasına Hispanik mirasını bırakmıştır (Kurtoğlu, 2017: 23).

Yukarıdaki alıntılardan Batı’nın kendi dışındaki kültürlerle “din savaşı” yürüttüğü anlamı çıkmamaktadır. Batı’yı “Batı” yapan üç yapı bulunmaktadır: 1) Roma-Germen hukuk sistemi, 2) Katolik (ve Protestan) kültür, 3) Hümanizm, sömürgecilik ve kapitalizm. Hümanizm Tanrı’nın varlığını kabul etmekle beraber ahlâkı doğaya ve insan aklına dayandırmaktadır. Batı’yı inşa eden üç yapı da sınıflı toplumu meşrulaştırmakta, seçkinlerin “öteki” üzerinde hegemonyasını tesis etmektedir.

Baykan Sezer Avrupa’nın İslâm karşısındaki konumunu, haç-hilal kavgasından değil tarihteki Doğu-Batı çatışmasından kaynaklandığını savunur. Batı, hammadde ve zenginlik bakımından kendisinden üstün olan Doğu’nun servetlerini yağmalamaya mecburdur. Ancak İslâmiyet, Doğu-Batı arasındaki bu çatışmada bütün Doğu’yu saran bir dünya görüşü olarak belirmiştir (Sezer, 2011: 101).

Antonio Negri-Michael Hardt, Uluslararası Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi insanî yardıma adanmış STK’ları yeni dünya düzeninin misyonerleri saymaktadır. Bu örgütlerin faaliyetlerini sömürgecilik döneminin Cizvit ve Dominiken tarikatlarının kullandıkları ahlâkî araçlara benzetirler. Seküler görünümlü ahlâkî mücadele, emperyal müdahalenin cepheye sürdüğü kuvvet haline gelmektedir (Negri-Hardt, 2003: 61).

Batı’nın misyonerlik faaliyetleri sadece “insancıl” STK’lar eliyle yürütülmemektedir; kiliseler Asya, Afrika ve Latin Amerika’da evangelizasyon (İncil mesajını öğretme) çalışmaları yapmaktadır. Afrika ve Amerika kıtaları günümüzde emperyal Hıristiyanlığın tebaasıdır.

Kültürel saldırısında Hıristiyanlık artık çatışmacı değil benzeştirici söylem üretmektedir. Bağışlama, diyalog, insan gibi kavramlar “evrensel” değer yüklenerek gündeme getirilmektedir. Batı, küresel karnavallar, dinleştirilmiş kutsal günler, dijital ağ cemaatleriyle “Doğu’da kalan” dünyanın geleneklerini çözmekte, kültürsüzleştirici bir karşı-kültür olarak yayılmakta ve bütün toplumları “evrensel tek halk” formunda birleştirmeyi hedeflemektedir.

Çağımızda Batı’nın sömürgecilikten vazgeçtiği düşüncesi yanlıştır. Dikkat edilirse gerek insan hakları teorisi, gerek uygarlık misyonu “evrensellik” iddiası taşımaktadır. Katolik kelimesinin anlamı da “evrensel”dir. Modern zamanlarda Batı, uygar-hümanist-insancıl söylemleri idealleştirerek Hıristiyan ve Roma-Yunan özünü örtmektedir. Fakat Batılı sömürgeciliğin farklı odaklarının kendi aralarında güç savaşı verdiği unutulmamalıdır.

15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’da yapılmış saldırıyı planlı ve uzun vadeli bir hesaplaşmanın uyarısı olarak görmek imkân dahilindedir. Katliamı gerçekleştiren tetikçinin kullandığı çoklu okumaya müsait semboller ve yetmiş dört sayfalık beyanname metninde yer alan ifadeler önümüzdeki yıllar içinde Batılı ülkelerde İslâm’a ve Müslümanlara karşı geliştirilecek tavrın işaretini vermektedir.

Bu eylem Batı içi hesaplaşmaları ifade etmekte, Batı’nın kendi arasındaki güç mücadelesinde Müslümanlar ve Türkiye üzerinden mesaj ilettiklerini göstermektedir. Batı’da küresel egemenliğin başat ülkesini sırasıyla İspanya, İngiltere, ABD temsil etmişti. Yeni bir şekillenme beklenebilir.

18 Mart 1915 Çanakkale zaferinin yıldönümü öncesinde gerçekleşen bu saldırının Türklerle savaşan Anzakların savaş yenilgisine atıf yaptığı söylenebilecektir. Bu anlamıyla eylem Batı ülkelerine “Türk tehdidi” uyarısında bulunmaktadır. Nitekim eylemci “Turkofagos-(Türk yiyici)” ifadesini kullanmıştır. Terör saldırısı İngiliz sömürgeciliğinin emperyal ve kültürel sahası olan Yeni Zelanda’da gerçekleşmiştir. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Yeni Zelanda üzerindeki etkisi bilinmektedir.

Teröristin ceketindeki “Black Sun-(Kara Güneş)” de dikkate alınması gereken bir semboldür. Bu simge 18 Kasım 2018’de Yunanistan ile Estonya arasında oynanan maçta Türk bayrağının yakılması eylemi sırasında da ortaya çıkmıştı. Black Sun, Alt-Right (alternative right-alternatif sağ) denilen aşırı ırkçı, göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçü, neo-monarşi yanlısı, neo-Nazi yapılar tarafından kullanılmaktadır.

Ancak bu sembol Avrupa’da Rusya’nın desteklediği Slav Birliği’ni savunan örgütlerin de amblemidir. Terör saldırısını gerçekleştiren tetikçinin beyannamesinde “Türkler kendi topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz ve size zarar vermeyiz. Ancak Boğaz’ın doğu tarafında. Avrupa topraklarında yaşamaya çalışırsanız, Boğaziçi’nde, sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e geleceğiz, her camiyi yok edeceğiz ve Ayasofya da minarelerden kurtulacak ve şehir Konstantinopolis olacak” ifadeleri Dostoyevski’nin İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösteren pan Slavcı görüşleriyle benzerlik taşır.

11 Eylül 2001 tarihinde İkiz kulelere yapılan saldırıdan bir ay sonra ABD’nin bu olayı gerekçe göstererek Afganistan’ı ve 2003’te de Irak’ı işgal ettiği hatırlanmalıdır. ABD Başkanı George Bush, bu işgalleri “terörizme karşı Haçlı Seferi başlattığını” söyleyerek gerekçelendirmişti.

15 Mart 2019’daki eylemi, benzer şekilde bir milat saymak mümkündür.

Saldırganın İngiliz havzası ile pan Slav havzasının tarihi mirasına sahip çıkan sembollerle eylem yapması, iki yaklaşımla ele alınabilir:

Birinci olarak saldırganın eylemi, Avrasya merkezli, Çin-Rusya ve Çin-İngiltere eksenli yeni küresel denge arayışı içinde anlamlandırılabilecektir. Bu ihtimal Türkiye’nin İpek Yolu projesi çerçevesinde yatırımlar yapmasının, bazı ülkelerin enerji politikalarıyla çatışmasıyla ilişkilendirilebilir. Nitekim son dönemde Amerikan Exxon-Mobil şirketi Akdeniz’de (Kıbrıs) büyük miktarda doğal gaz keşfetti ve İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan-İtalya arasında EastMed Boru Hattı Anlaşması imzalandı.

İkinci olarak ise eylem istihbarat açığını ortaya çıkarmıştır. Yeni Zelanda saldırısıyla istihbaratı güçlü ülkelere, güvenlik açıklarına dair ikaz verilmiş olabilir.

Netice itibariyle kapitalizmin kendi iç çelişkilerini İslâm’ı bahane ederek yürüttüğü, sömürgeciliğin yeni bir pozisyon aldığı düşünülebilir.

  • Gündüz Ahmet, Sömürgecilik Kavramı ve Sömürgeci Devletlerin Uyguladıkları Taktikler-Ortadoğu Örneği, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Yıl: 9, Sayı: XXV, ss.763-784, 2016
  • Kalın İbrahim, İslâm ve Batı, İsam Yayınları, 2008
  • Kanar Yüksel, Batının Doğusu: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi, Mahya Yayınları, 2016
  • Kurtoğlu Ramazan, Küresel Para Oyunları ve Psiko-Siber Savaş, Destek Yayınları, 2017
  • Latouche Serge, Dünyanın Batılılaşması, Ayrıntı Yayınları, 1993
  • Negri Antonio-Hardt Michael, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2003
  • Pirenne Henri, Hz. Muhammed ve Şarlman, Pınar Yayınları, 2012
  • Sezer Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Kitabevi Yayınları, 2011
  • Sunar Lütfi, XIX. yüzyıl Avrupa’sında Emperyalizm Algısı, Sosyoloji Dergisi, Sayı: 14, 2007