Skip to content

Posts tagged ‘Tevhid’

Ahi, Feta, Fütüvvet Kavramları Ekseninde Fragmanlar

Kur’an’da Hz. İbrahim, mağara ashabı, Hz. Yûsuf ve zindan arkadaşları için “feta” kavramı kullanılmıştır. Bunun dışında namuslarını koruyan kızlar hakkında da “feta” denilmiştir. Bu konuda ayetler şöyledir:

Hz. İbrahim: “Ona İbrâhîm denen gencin/feten, onları zikrettiğini (putlardan bahsettiğini) işittik,dediler.” (21 İbrahim 60).

Ashab-ı Kehf: Muhakkak ki onlar, Rab’lerine âmenû olmuş gençlerdi/fityetun. Ve onlara hidayeti artırdık.” (18 Kehf 13).

Hz. Yûsuf: “Şehirdeki kadınlar şöyle dediler: Azîz’in (vezirin) hanımı, onun (emrinde) olan kölesini/fetâhâ elde etmek istiyor.” (12 Yusuf 30).

Hz. Yûsuf’un zindan arkadaşları: “Ve onunla beraber iki genç erkek/feteyân (da) zindana girdi.” (12 Yusuf 36).

Namuslu kızlar: “İffetlerini korumakta olan kızlarınızı/feteyâti-kum, dünya hayatının malını isteyerek fuhşa (zinaya) zorlamayınız.” (24 Nur 33).

Görüldüğü üzere “feta” kavramı Allah’a iman etmek ve iffetli kalmak ile ilişkili bütüncül bir hayat biçimini ifade etmektedir. Feta kavramının bu içeriği “hanif” yaşamak meselesine de işaret etmektedir. Gerek Hz. İbrahim’in ve gerekse Hz. Yûsuf’un hayatlarına nazar edildiğinde ise “hanif” olmanın ahlâk esaslı yaşamayı esas aldığı da görülür. Hz. İbrahim’in, kendisine gelen iki misafire yemek hazırlaması, Hz. Yûsuf’un da kıtlık zamanında insanlığa buğday tevzi etmesi (paylaştırması) ahlâkî yaşantılarının işareti olarak anlaşılabilir. Bu anlamıyla “fütüvvet” kavramının “Allah için doğru olmak ve halka karşılık beklemeden yardım etmek” şeklinde tanımlanabileceği söylenebilecektir.

Dikkat edilirse bu eylem biçimi, tasavvufî bir eğitimden neşet etmemektedir. Nitekim ashab-ı kehf (mağara ashabı olan gençler) bir mürşid gözetiminde sülûka tabi tutulmamıştır. Keza, Hz. İbrahim de fütüvvetini “Tanrı araştırması” neticesi elde etmiş olup bir irşada muhatap edilmemiştir. Meseleye buradan bakıldığında fütüvvet ekolünün tasavvuf ekolünden farklılığından bahsedilebilecektir.

İslâm dini, Hz. Peygamber (asv) tarafından tebliğ edilen bir din olmayıp, Hz. Âdem’den itibaren bütün insanlara gönderilen peygamberler tarafından tebliğ edilen dinin ortak adıdır. Dolayısıyla fütüvvet, insanlık tarihi boyunca “tevhid ve ahlâk” üzere yaşama gayreti gösteren tüm “hanif” kişileri kapsamaktadır. Nitekim fütüvvetnâmelerde bu ekolün Hz. Âdem ile başladığı ve Hz. Peygamber’e kadar nübüvvetle geldiği beyan edilmektedir. Fütüvvet, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye şed (kuşak) bağlamasıyla Ehl-i Beyt kanalıyla İslâm dünyasını “tevhid ve ahlâk” esaslı bir yaşamla şekillendirmiştir. Türkler “alp-eren” tipolojisini Hz. Nuh’tan aldıkları “tevhid ve töre” eksenli hayatla geliştirerek fütüvveti Arap dünyasından çok önce hayata geçirmiş, “La feta illa Ali” düsturuyla hareket eden fütüvvetçilerle karşılaştıklarında da İslâm’ın bu ahlâkçı yorumunu benimseyerek Allah Resulü’nün risaletine iman etmiştir.

Anlaşılacağı üzere fütüvvet, Hz. Peygamber öncesi tarihi olan bir “hanif ahlâk” tasavvurudur. Bu kapsamda Türklerin kendilerini “Allah’ın ordusu” kılmaları ve zinayı, hırsızlığı, yalan söylemeyi, ana-babayı terki, vatana ihaneti “suç” saymaları Hz. Nuh’tan gelen “tevhid ve töre” esaslı tasavvurun neticesidir.

Hz. Peygamber’den sonra fütüvvet ehl-i Beyt imamlar tarafından temsil edilmiştir. Türk toplumları Cafer-i Sadık’ın yeniden sistemleştirdiği fütüvveti Samarra şehrinde sistemleştirilmiş halde bulmuştur. Ünlü Abbasi kumandanı Türk asıllı Eşnas’ın 836 yılında inşa ettiği Samarra, Abbasilerin başşehri yapılmıştır. Hasan el-Askerî (846-874) bu şehirde Türk askerleri irşad etmiş ve fütüvveti Hz. Ali’den gelen ilkeleriyle öğretmiştir. Bu tarihten itibaren Türkler arasında fütüvvet esaslı ekoller doğmuştur.

Fütüvvet bu argümana göre üç ana koldur: 1) Evhadüddin Kirmani-Ahi Evren (Ahi teşkilatı). 2) Ahmed Yesevi-Hacı Bektaş-ı Veli (Kırklar şehri, toplulukçu fütüvvet, musâhipleşme). 3) Evhadüddin Kirmani-Taptuk Emre-Yûnus Emre (Feta teşkilatı).

Fütüvvet, “tevhid ve ahlâk (töre)” esaslı bir yaşam şekli olup, elinin emeği ile geçinmeyi şart görmektedir. Bu kapsamda örneğin Hacı Bayram-ı Velî, müderris olduğu halde irşad hizmetinde başkalarından (devletten ve halktan) iaşe, yardım, maaş, mansıp talep etmemiş; tam aksine ihtiyaç fazlasını halka infak eden bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hacı Bektaş-ı Velî de muhtaçlara buğday dağıtan biridir ve bu ameli isar kapsamındadır. Bilindiği üzere isar, “kendi muhtaç olduğu halde başkasına infak etmek” anlamına gelmektedir.  

&&&&&

Osmanlı devleti fütüvvet hareketini bastırmıştır. Fütüvvetin Hacı Bayram-ı Veli’ye intisap etmiş dervişler eliyle yürütüldüğü ifade edilebilecektir. Elinin emeği ile geçinen Bayramî Melamiliğine mensup zümreler, Osmanlı iktisat düzeninin temel dinamiklerini tesis etmekte idiler. 1492’den itibaren Türkiye’ye göçen burjuvalar kapitalist birikim modellerine engel oluşturacak zümrenin Osmanlı’nın esnaf toplulukları olduğunu görmüştür. Şehzade sarayları çevresinde yerleşerek Osmanlı yönetimini etkilemeye çalışan burjuvalar tedricen ülkenin askerî, zirai ve ticarî yapısını dönüştürülmesinde başarı kazandılar. Nitekim Osmanlı’nın son döneminde Batılı ülkelerle Osmanlı arasında ticarî alışverişin acenteleri burjuvalar olmuştur.

Bu sürece doğru giderken Osmanlı esnaf topluluklarının lideri konumundaki kimi şahsiyetlerin idam edilmesi düşündürücüdür. Örneğin Oğlan Şeyh İsmâil Ma‘şûkī, 935’te (1529) Şeyhülislâm Kemalpaşazâde’nin fetvasıyla idam edilmiştir. Hamza Bâlî, Şeyhülislâm Ebussuud’un fetvasıyla 1573’te idam edilmiştir. “Sütçü” lakabıyla tanınan Beşir Ağa, Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın emriyle başlatılan tahkikat neticesinde Şeyhülislâm Sun‘îzâde Seyyid Mehmed Emin Efendi’nin fetvasıyla Fenerbahçe koyunda boğularak idam edilmiş ve cesedi denize atılmıştır (1073/1663).

Osmanlı devleti tımarlı sipahi sistemini de kendi eliyle bozarak sipahilerin Celâlî haline gelmesine yol açmıştır. Bu ordunun yerine tedricen nüfusu artırılarak Yeniçeri ordusu getirilmiştir. Böylece Osmanlı devletinde Türk iktisat sistemi tasfiye edilmiştir.

&&&&&

Türkiye’de Yûnus Emre hakkında çalışma yapan müellifler Yûnus’un Babaî zümresiyle ilişkisini görmezden gelmektedir. Yûnus’un, Babaîlerle ilişkisi yok sayılsa bile, şiirinde bu ilişki mühürlenmiştir:

“Geyikli Baba bize bir kez nazar kılaldan / Hâsıl oldı Yûnus’a her ne ki vâyesidir.”

Yûnus, bağlı olduğu şecereyi Sarı Saltuk’a çıkarmaktadır. Bu durumda Sarı Saltuk’un menkıbelerine bakılması gerekir. Sarı Saltuk, klasik bir derviş değildir, eli kılıçlıdır. Kafirlerle savaşır, yeri gelir tebliğ eder. Kimi zaman keramet gösterir. Yûnus Emre bu ekole mensuptur:

“Yûnus’a Tapduğ u Saltuğ u Barak’dandır nasîb / Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân olam.”

Yûnus bu dizelerinde Tapduk Emre, Sarı Saltuk dışında bir de Barak Baba’dan bahsetmektedir. Barak Baba kimdir?

Barak Baba, Sarı Saltuk’un halifesi olup, Babaî dervişi bir Türkmendir. Anadolu’nun Müslümanlaştırılması görevini yüklenmiştir.

Barak Baba’nın Sarı Saltuk’a mürid olması kimi araştırmalarda şöyle açıklanmaktadır: Barak Baba Bizans’a sığınan Selçuklu sultanı II. İzzeddin Keykavus’un iki oğlundan biridir. Çocuklar orada Hıristiyanlaşmışlardır. Sarı Saltuk çocuğu alarak Müslüman olarak yetiştirir ve kendine mürit edinir.

Barak Baba, eğer bu ifadede olduğu üzere gerçekten hanedan üyesi ise, Yûnus’un dağdan “doğru odun” getirmesi, manevî kemâl arayışı olmaktan çıkar ve siyasî bir anlam yüklenir. Türkiye’de Sultanü’ş Şuara konumundaki kimi müelliflerin Yûnus Emre’yi Sarı Saltuk-Barak Baba-Geyikli Baba olarak verdiği şecereden uzak bir bakışla yorumlamaları tarihi hakikatiyle kavramayı engellemektedir.

&&&&&

Horasan ekolü mutasavvıf değil, Melâmî’dir. Melamilik tasavvuf ekolü içinde görülmekle birlikte, gerçekte tasavvuf eleştirisidir. Melâmî dervişleri iyiliklerini göstermeyi değil, halk nezdinde kınanmaya neden olacak bir eylem tarzı geliştirmektedir. Buna göre melâmîler sof (yün, sufilere mahsus aba) giymemekte, halkın kerih gördüğü “aşağı” mesleklerden geçim tutmaktadır. Cüppe, sarık gibi kıyafetleri reddeden; klasik tarikat erkânlarını tatbik etmeyen melâmî dervişler, sufîleri de din pazarlayıcılar olarak itham etmektedir.

Türkiye’de muhafazakâr kesimin Yûnus Emre’nin Haçlılar-Moğollar-Bizans işgali altındaki bir coğrafyada dağdan 40 yıl odun toplaması meselesini ocak yakmak amacıyla açıklaması, şaşırtıcı bir sosyolojik/iktisadî bağlamsızlıktır. Doğum ve ölüm tarihi (1238-1320) olarak verilen Yûnus Emre’nin yaşadığı dönem Anadolu kaos içindedir. Yûnus Emre’nin dağdan odun toplaması, onun mesleğinin “odunculuk” olduğunu göstermektedir. Ancak bu meslek aynı zamanda Yûnus Emre’nin “eli silahlı” (baltalı) olduğuna da işaret sayılmalıdır. Anadolu’da Kolonizatör Türk Dervişleri gerçekte askerî tipler olup, kurdukları ribatlar da bir tür karakol vazifesi üstlenmiştir. Buna binaen eğer Taptuk Emre tekkesini dervişleri toplayıp tekke çorbasına razı zikir ehline dönüştürseydi, Türklerin İstanbul’u fethedebilmesinin mümkün görülemeyeceği de teslim edilmelidir. Kolonizatör Türk Dervişleri, Anadolu’da İstanbul’un fethini hazırlayan bir devletin inşasında görevli öncü kuvvetler olarak görülmelidir.

Yûnus Emre çalışan arkadaşların en büyük açmazı dönemin iktisadî/siyasî/askerî yapısından yalıtılmış bir “tekke” düşünmeleridir. Yûnus Emre’nin mürşidi Taptuk Emre ve onun da mürşidi Evhadüddin Kirmanî’dir. Bu noktada “Kirmanî kimdir?” sorusu sorulmalıdır. Kirmanî, Abbasi devletinin Anadolu’daki fütüvvet teşkilatının reisi idi. Bir devlet görevlisi olmak misyonu nedeniyle Kirmanî ekolünden gelen Yûnus için “tekkeye ocakta yakmak için odun taşıdığı” söylenemez.

“HANİF TÜRK” Paradigması 2 (Misak ve Töre)

Önceki bölümde “Hanif Türk” kavramlaştırmasının dört temel kalıp yargıya yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedeflediğine değindim: 1) İslâm Öncesi Tarih Paradigması’nın kırılması, 2) “Her Millete Peygamber Gönderilmesi” hakikatinin Türkler için uygulanması; 3) “İslâm Öncesi Tarih Algısı”nda Samî olmayan peygamberlerin izinin aranması (ki bu, yeni bir tarih/antropoloji/ontoloji çalışması demektir); 4) Türklerin ikrahla/kılıçla Müslüman olmadığının beyanı.

“Tarih Sümer’de Başlar” Teorisi Çökmüştür:

Yukarıdaki dört ilkenin hayata geçmesi, tarihe bütüncül bir bakış getirmek ve toplumların tarihini nübüvvet tarihine bağlamak ile başarılabilecektir. Mevcut tarih felsefesi, uygarlığın temeline Sümer’i yerleştirdiği için Batı modernliğini tahkim etmektedir. Örneğin Sezai Karakoç’un “İslâm Mezopotamya medeniyetidir” veya İsmet Özel’in “İslâm Batı medeniyetinde yer alır, İslâm bir Akdeniz medeniyetidir” mealindeki ifadeleri son tahlilde İslâm’ı Sümer’den başlayan bir tarih tasavvuruna sürmektedir.

İsmet Özel, “Yani Ortaçağ boyunca batıda Batı yoktu. Eğer yerküre kültürü Doğu ve Batı diye ikiye ayrılacak olursa İslam batıda kalır ve doğu diye adlandırılmayı hak edenlerin Hint ve bilhassa Çin kültürü (zihniyeti) olduğu anlaşılır. İslam Akdeniz havzasına olan bağları yüzünden, İbrahimî gelenek içinde yer alması sebebiyle ve Batı’nın oluşmasına birinci elden katkıları bulunduğu için en genel düşünme çerçevesinde Batı ile sınırdaştır (…) Dolayısıyla benim yazılarımda cephe alınan nitelikleriyle Batı belli hakimiyet odaklarını, belli denetim merkezlerini ifade eder” (Özel, 1990: 100) der.

Görüldüğü üzere İsmet Özel’in tarih perspektifi ne kadar geriye giderse gitsin Hz. Nuh’un insanlığın ikinci atası olduğunu tarihe yerleştirmemektedir.

İslâmcıların da metinlerine bakılırsa onlar “Uygarlık Mezopotamya’da başlamıştır, İslâm Medeniyeti Mezopotamya medeniyetidir” demektedirler. Bu ifade insanlığın tarihini en erken M.Ö. 4000’lere kadar geriye götürmektedir. Oysa Körtik Tepe ve Göbeklitepe kazıları M.Ö 10.000-11.000 yıllarda Anadolu’da uygarlığın varlığını ortaya koymaktadır. Dünyanın dört bir yanından Körtik Tepe-Göbeklitepe kazılarının olduğu Diyarbakır-Şanlıurfa’ya akademisyenler gelmekte ve “dünya tarihini nasıl yazalım?” diye kafa yormaktadır.

İslâmcılar bu tarihi bulgularla bir tarih tezi geliştirmekten uzak tartışmalar içindedir. İslâmcılar Anadolu’nun dünya tarihi bakımından merkezî bir yere gelmesiyle ilişkili bir düşünce gerçekleştirememektedir. Batı’dan aldıkları “Uygarlık Sümer’de başladı” tezini “İslâmcılık” ideolojisinin tarih felsefesine yerleştiren 20. asır Türk İslâmcılığının tezleri şu an çürümüştür.

“Hanif Türk” paradigması, işte bu Göbekli Tepe-Körtik Tepe olgusuna bakmakta, Hz. Nuh’a ve nübüvvet hakikatine bağlanmış bir tarih okuması geliştirmeye çalışmaktadır.

İslâmcılık, “Tarih Sümer’de başlar” paradigmasıyla Türkleri peygambersiz kılarak öteki kavimler lehine nübüvvet tarihinden bir meşruiyet inşa etmekte ve “ters milliyetçilik-ters kavmiyetçilik” gütmektedir. “Hanif Türk” paradigması İslâmcılara şöyle sormaktadır:

“Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların kendi tarihlerini peygamberler tarihine bağlaması karşısında Türklerin peygamberlikle 15.000 yıl boyunca hiç muhatap olmadığını ve Hz. Peygamber öldükten 1,5 asır sonra da kılıçla Müslümanlaştırıldıklarını hangi teolojiyle savunmaktasınız?”

Bizim getirdiğimiz tarih felsefesi, “Allah Araplara, İsrailoğulları’na peygamber göndermiştir ama Türk’e de peygamber bir ATA=Hz. Nuh nasip etmiştir. Türkler Hz. Nuh’tan aldıkları törelerini koruyarak Hz. Peygamber’e de iman ettiler” demektedir. Böylece bu tarih felsefesi tarihi ikinci ata olan Hz. Nuh vesilesiyle Anadolu’ya çekmektedir.

Misak Vermiş Beş Peygamber:

Kur’an’da beş peygamberin Allah ile misak yaptığı beyan edilmiştir. Türkler ilk misak sahibi Hz. Nuh’un torunları olarak onun yasalarını “töre” olarak benimsedi. Yeryüzünde “Allah’ın kılıcı” olarak devletler kurdu. Hz. İbrahim ile ve son misak sahibi Peygamber’in torunlarıyla da akrabalaştı, onun ahkâmını (misak ve töresini) öğrendi ve devlet kurucu ordu-millet hususiyetini sürdürdü.

Kur’an’da beş peygamberin “ulu’l azm peygamber” ya da “Allah ile misâk yapmış peygamber” olarak vasıflandırıldığı görülmektedir:

“O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzab 7).

Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’den alınan sağlam söz/mîsâkan galîzâ nedeniyle bu peygamberlere iman eden toplumlardan tevhid inancı yanında ahkâma tabi oluş da beklenmiştir.

Şimdi burada şu söylenebilir: “Siz Türklerin tarihinin tevhid tarihi olduğunu ileri sürmektesiniz. O halde kendilerini Hz. Nuh’a bağlayan Ermeni ve Rûm tarihi de tevhid tarihidir.”

Bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü Türkler Hz. Nuh’a ve Hz. İbrahim’e bağlanmak dışında Hz. Peygamber’e de iman ederek nübüvvetle hareket etme seciyesini muhafaza etmiştir. Oysa Ermeni/Rûm/Yahudi milletleri son peygamber Hz. Muhammed’e iman etmeyerek misaklarını çözmüşlerdir.

Töre Nedir?

“Hanif Türk” paradigmasının en önemli kavramı “Töre”dir. Kitabın alt başlığı da “Nuh’un Töreli Toplumları” olarak belirlenmiştir.

Bizim “töre” dediğimiz şey Hz. Nuh’tan beri gelen aile sistemidir. Sadece Türkler “aile” temelinde binlerce yıl süren bir toplum fikri geliştirdi ve bunun iktisadî sistemini (tımar ve ahilik) belli coğrafyalarda kurabildi. Farabi-Devvanî-Ici-Tusi pratik olarak gördükleri bu modeli yeniden teklif etti.

Bu kapsamda ed-Din olan ve Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlere indirilen din olarak İslâm’ın bir “tevhid ve aile” inancı olduğu ifade edilebilecektir. Nitekim Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberlerden bazılarının eşlerinin Müslüman olmadığı ya da eşine (peygambere) iman etmediği, ancak nikâhın devam ettiği görülür. İslâm, “küfr ile durur, zulm ile durmaz” esasını izlemiş ve toplum düzenini “Dinde zorlama yoktur” prensibiyle tesis etmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre İsrailoğulları’nın verdiği misak şu idi:

Yedi Misak: 1) Allah’tan başkasına tapmayın, şirk koşmayın- Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe; 2) Ana-babaya ihsan edin- ve bil vâlideyni ihsânen; 3) Yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin- ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen; 4) Namazı kılın- ve ekîmûs salâte; 5) Zekâtı verin- ve âtûz zekât; 6) Adam öldürmeyin/Birbirinizin kanını dökmeyin- Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum; 7) Kimseyi yurdundan çıkarmayın- ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum (2 Bakara 83-84).

Kanaatimizce Hz. Peygamber’in (asv) getirdiği ahkâm öncesinde “Türk”, nesebini Hz. Nuh’a bağlayan ve onun yedi misakıyla hareket eden töreli boyları, töreye sahip çıkan soyları ifade etmektedir. Hz. Nuh’a intisab eden Yafesî boylar “Bereketli Hilal” içinde ve Anadolu’da yerleşerek ordu-millet olarak teşkilatlandılar ve devletler kurdular.

Türklerin kabul ettiği bu yedi misak’ın ilkelerinin Lokman suresinde de emredildiği görülmektedir. Lokman suresinde “yedi hüküm” kapsamındaki emirler şunlardır:

31: 13- Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

31: 14- Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret! unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.

31: 15- Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

31: 16- Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

31: 17- Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

31: 18- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

31: 19- Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

Anlaşılacağı üzere Türklerin Hz. Peygamber’in tebliğine itaat etmeleri gerçekte Hz. Nuh’tan getirdikleri “töre”nin, Hz. Peygamber’e indirilmiş misak ile benzerliği nedeniyledir. Nuh’un misakıyla Hz. Peygamber’in misakının benzediğini gören ve tarihsel sürekliliği tespit eden Türkler nübüvvetle birlikte yani Allah’n ordusu olmak şerefiyle birlikte olmayı sürdürmüşlerdir.

Yusuf Akçura’nın Sorusunu Yeniden Sormak:

Hanif Türk paradigması, Yusuf Akçura’nın İslamcı mı olalım, Türkçü mü? sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Verdiğimiz cevap, “İkisi de” olmuştur.

Türkçülüğün özellikle Ziya Gökalp tarafından “medeniyet değiştirme” teklifi, Hanif Türk paradigmasının erken eserleri olarak yazdığımız 1) “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşası”, 2) “Şehir Sünnettir”, 3) “İnsanın Beşinci Zindanı”, 4) “Umrandan Medeniyete”
kitaplarında eleştirilmişti. “Hanif Türk-Gök Millet” paradigması, 2011 yılında yayımladığımız “İsyandan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak” kitabında işaret edilen timar-ahilik düzeninin kaynağının Hz. Nuh’tan beri gelen bir iktisat/yerleşme töresi olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması, dört kitaplık bir çalışmanın üçüncü ayağıdır. Bu çalışma daha önce 1) “Havva’nın Evsiz Kızları”, 2) “Türk’ün Kanadı At” kitaplarıyla Türk’ün 15.000 yıllık yerleşme düzenini anlatmış, ekonomi-politiğini açıklamıştı. Bu üçüncü kitapla (Hanif Türk-Gök Millet), paradigmanın tarih felsefesi ve “töreli toplum” tasavvurunun kökleri ortaya konulmuştur. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın hangi ideolojiyle hareket etmek gerektiği hakkında yaptığı sorgulama aşılmaktadır. Hanif Türk paradigması İslâmcıların ve Türkçülerin görmezden geldiği Anadoluculuk akımını yeniden ihya etme peşindedir. Ancak Anadoluculuğun sadece Nurettin Topçu’ya özgülenmesine de itiraz etmekte, Yahya Kemal’in tezlerini yeniden değerlendirmektedir. Bu kapsamda “Hanif Türk” paradigması, Yahya Kemal’in Türk tarihini 1071’de başlatan ideolojik yükünü de bertaraf etmekte ve Türk düşüncesine nübüvvete bağlanmış bir tarih felsefesi teklif etmektedir.

Hanif Türk paradigması küresel neo-kapitalist düzenin Asya’da konumlanmasına ve İngiliz-Çinlilerin TÜRK ELİ’nin kültürel/ekonomik işgaline karşı yeni bir sath-ı müdafaa önermektedir.

Bu bir emperyalizmden “Kurtuluş” bir İstiklâl Savaşı seferberliğidir.

  • Özel İsmet, Bir Cevap, Defter Dergisi, 1990

Allah Türkçeyi Üstün Yarattı

Bazılarının Türkçenin üstünlüğünü anlayamamaları ideolojik yüklenmeleri nedeniyle çok tabiîdir. Onlara kalırsa Türkçe ile örneğin Almanca arasında bir üstünlük farkı olamaz.

Oysa her dil, kendi milletinin seciyesini inşa eder. Türkçe, Türk milletine “Tanrı’ya boyun eğ” diyerek seciyesini belirlemiş bir dildir. Oysa Arapçada “Allah’a kul olun” beyanının dile girmesi Hz. Peygamber’in tebliği neticesidir. Şunun şurasında 1400 yıldan beri bu tebliğ, dile karışarak Arapların seciyesini inşa etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in tebliği sadece Arapçaya değil Türkçeye de karışmıştır, Kur’an’dan ve hadislerden Türkçeye giren kelimeler Türk seciyesini yeniden tazelemektedir. Diğer değişle Türkler Arapça bilmedikleri halde eski Türkçeden gelen “Allah’ın ordusu” olarak inşa edilmiş seciyeleri nedeniyle Kur’an’ın “ordu-millet” beyanını Türkçeye taşımışlardır. Böylece Türkçe tarihsel olarak üstün konumunu Kur’an’a boyun eğerek yeniden elde etmiştir. Bu hadise sadece Türkçeye nasip olmuştur. Çünkü Türkçe ordu-millet bir varlık için yaratılmıştır.

Dolayısıyla Arapça tarih boyunca puta tapan bir milletin seciyesini getirmekte ve ancak son 1400 yıldır (yani Hz. Peygamber’in daveti, Kur’an beyanının bu dilde zikri nedeniyle) bu seciyeyi tevhide tahavvül etmektedir. Yani Arapçanın bir tevhid dili olmasının ve bir tevhid toplumu inşa etmesinin tarihi şurada 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Oysa Türkçe 15.000 yıldır “Tengri biz menen” içeren bir dildir ve Türk milletinin tevhid dinli seciyesini binlerce yıldır fıkıhla inşa etmektedir.

Bir dil, içerdiği fıkhî emirlerle Tanrı’ya yaklaştığını gösterebilir. En büyük fıkıh ise tevhiddir.

Görüşlerime itiraz edenler benimle “Türkçenin grameri mi Arapçadan üstün? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diyerek tartışmaktadır. Oysa millet varlığı bir dili gramer ile konuşmayı önemsemekte değildir. Bu ifademi aşağıda örnekleyerek açacağım:


Örnek 1: Türk milleti evine misafir kabul ettiğinde misafirin ayakkabısını çıkarmasını, elini yıkamasını, eve ihanet etmemesini sağlayacak dille konuşur. Türkler “misafirlik üç gündür” deyimini söz varlıklarına almışlardır. Bu deyim bir fıkıh kaidesidir. Yani bir evde üç günden çok misafir olmamayı kaide olarak getiren dayanak hadistir: Misafirlik ve üç günden fazla misafir kalmanın durumu nedir? “Misâfırlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır” (Buhari, Edeb 85). Türkler demek ki hadiste geçen fıkhî düzenlemeyi dile aktararak Türkçeyi “fıkıh dili”ne dönüştürmüştür.

Örnek 2: Türkler “Azıcık aşım, kaygısız başım” dediler. Kaygı kelimesi aşağıdaki gibi evrilmiştir: Kaygı < Kaygu < Kayğu < Kadğu.


Kad- “bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak” fiilinden +gU sonekiyle türetilmiş ve Eski Türkçe kadğu sözcüğünden evrilmiştir. Demek ki Türkler aş ile kaygıyı ilişkili saymaktadır.

Şimdi Uygurlardan çok başka bir coğrafyaya indirilen Kur’an “Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor” (2 Bakara 268) şeklinde beyan ederek AŞ ile KAYGI meselesini insanlığa ihtar eder, Allah’a tevekkülü tavsiye eder. Tevekkül, tevhid ile çok yakın ilişkisi bulunan bir ameldir.

İşte Türkler tevekküle ilişkin bu beyanı, Araplardan önce ve Kur’an’ın etkisi dışında olarak işitmiş ve Türkçe olarak dile getirmiştir. Türkçedeki bu HİKMET, Türkçenin Hz. Nuh’un töresiyle ilişkisinden ileri gelmektedir.