Skip to content

Posts tagged ‘Türk’

Hanif Türk Paradigması 6 (Ordu-Millet Amentüsü)

“Hanefî-Mâtürîdî’yim” diyen bazı adam-kadınların görüşlerini beğenmedikleri kişileri tekfir ettikleri görülüyor. Bu amelleri nedeniyle mezkûr kişiler Hanefî-Mâtürîdî bağlanıştan huruç etmektedir. Bilindiği üzere “akîde”, “akâid” veya “itîkâd” kelimeleri “bağ-bağlanma” anlamına gelmektedir. İslâm ile Türk’ün bağlanışı hangi düzeydedir?

“İman dille ikrar, kalple tasdiktir; ehl-i kıble tekfir edilmez” ilkesiyle hareket eden Türkler Hanefî-Mâtürîdî akaidini içtimaî hareketlerinin ekonomi-politik yapısına uygun gördükleri için kabul etmişlerdir.  

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten aktardığına göre Türkler, İslâm merkezlerinin kozmopolit havası içinde yetişen [Arap ve Fars-LB] kardeşlerinin aksine, hudut boylarında Müslümanlaşmıştı. Dolayısıyla onların aldığı İslâm terbiyesi daha başlangıçtan beri hudut boylarının hususî vasıflarını kazanmıştı. Abbasi devri Bağdat’ının incelikleri veya rehaveti, karışık şehir medeniyetinin müsamahası ve renkliliği yahut mekteplerin titiz veya teferruatçı katılığı onlara göre değildi. Onların imanı hâlâ ilk Müslümanların eski ateşi ve dürüstlüğü ile dolu ‘militan iman’dı. [Türkler] Amentüsü savaş narası ve doğması silah başına davet olan bir savaş dini [olarak Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm’a iman etti-LB]. Osmanlı Türk’ü için imparatorluk, ilk Müslümanlığın bütün anavatanlarını da [darü’l İslâm-LB] içine almak üzere, bizzat İslâmiyet manasını taşıyordu. Osmanlı tarihlerinde İmparatorluk topraklarına “İslâm ülkeleri”, askerlerine “İslâm askerleri” denirdi. Halk da kendisini her şeyden önce “Müslüman halk” olarak düşünürdü” (Güngör, 1995: 105).

Erol Güngör, Bernard Lewis’in “Gariptir ki Türkiye’de Türk isminin hemen hiç kullanılmadığı devirlerde Batılılar bu ismi “Müslüman” kelimesine eş manada kullanıyorlar ve Batılılar ihtida eden şahsa, Fas’ta veya İsfahan’da dahi olsa “Türk oldu” diyorlardı (Güngör, 1995: 106) beyanını da nakletmektedir.

Anlaşılacağı üzere Batılılar birinin etnik kökenine bakılmaksızın Müslüman olduktan sonra “Türk ordu-millet teşkilat düzeni”ne katılmasını da “Türklük” ile karşılamaktaydı. Böylece “Türk seciyesi” gerek Arap ve gerekse Fars Müslümanlığından pek çok noktada ayrılmaktaydı.

Öncelikle Türkler “Hakanlı devlet” sistemi ile hareket etmektedir. Bu model Arapların özellikle Yezid’den itibaren geliştirdikleri “devlet” modelinden farklıdır. Nitekim Erol Güngör, Bernard Lewis’ten iktibas ettiği metinle bu farklılığa da işaret etmektedir: “Abbasi halifelerinin hangisi ilk Osmanlı sultanlarının sahip oldukları sadakat duygusuna, dini ve ahlâkî idealizmlerine kıyas edilebilir bir yücelik göstermiştir? Ölmek üzere bulunan bir ihtiyar Kanuni Sultan Süleyman’ı bir yeni Nemçe seferinin eziyetlerine tahammül ettiren ve onu payitahtın rahat hayatından alıp savaş meydanının çetinliklerine ve muhakkak bir ölüme götüren müthiş vazife aşkı kimde vardır?” (Güngör, 1995: 106).

Anlaşılacağı üzere Türk devlet sistemi ordusunun önünde gaza eden Hakan tasavvuruna bağlı olarak hayat bulmuştur. Ancak Türk devlet modeli, Hakan yanında Metin Kunt’un da ifade ettiği üzere “Osmanlılarda “bey” herhangi bir aileden değil ancak Ertuğrul ailesinden seçiliyordu (…) Beylik ailesinden birisi toplumun desteğini kazanmakla bey olabiliyordu. Mesela Ertuğrul Bey öldüğünde, kardeşi Dündar Bey’in beylikte gözü olduğu halde toplumun sözü geçer kimseleri (aksakallılar-LB), Ertuğrul oğlu Osman Bey’i desteklemişlerdi (…) Söğüt ucunun en değerli kişisi ahi şeyhi Edebalı idi. Bir kent grubu olan, çarşı-pazar töresini temsil eden ahilerin en önde gelen şeyhlerinden Adebalı’nın neden Söğüt çevresine yerleştiği meraka değerdir. Belki de Edebalı, Anadolu’nun geleceğinin uç boylarında gelişeceğine inanmıştı. Kızını Osman Bey’e vermesi de aynı düşünce ile olmuş olabilir. Bu evlenme sayesinde Osman Bey’in sadece Söğüt civarında değil, Anadolu içlerine kadar ünü duyulmuş, Edebalı’nın ve dolayısıyla ahilerin desteğini kazanmıştı. Ahiler ise Osman Bey’i ve soyunu kendi içlerine çektiklerine inanmışlardı” (Kunt, 1991: 28-29).

Nitekim Oğuz Kağan destanında Irqıl Hoca adında bir bilgenin hakana danışmanlık yaptığı görülmektedir. Destana göre, Oğuz Kağan, Irqıl Hoca adında bilgeye Yenikent adında bir şehir yaptırtmış ve şehre yönetici kılmıştır: “Bu şehri Irqıl Hoca adında gayet akıllı ve tedbirli bir adamın hâkimiyetine vermişti” (Togan, 1982: 49). Uygur nüshasında da benzeri bir bilgeden bahsedilir:

“İdil denen bu ırmak, çok çok büyük bir suydu / Oğuz baktı bir suya, bir de beğlere sordu / Bu İdil sularını nasıl geçeğiz biz? / Orduda bir beğ vardı, Oğuz Han’a çöktü diz / Uluğ Ordu Beğ derler, çok akıllı bir erdi / Bu yönde Oğuz Han’a yerince akıl verdi” (Bang-Rahmeti, 2015: 98-99).

Türk devlet teorisi, fethettiği bölgelerde insanların inançlarına karışmamakta ancak devletin hükümranlığını kabul etmelerini talep etmekteydi. Bu konu da Oğuz destanında yer almaktadır: “Ayrıca emir yazdı, dört tarafa Oğuz Han / (…) / Madem ki Uygurların, benim büyük kağanı / O halde sayılırım, ben bir dünya Kağanı / (…) / Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir / (…) / Bana kim baş eğerse, alırım hediyesini / (…) / Kim ki ağzıma bakmaz, baş tutar bana / Ordumu çıkarırım düşman olur bana” (Bang-Rahmeti, 2015: 95-96).

Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” Oğuz destanındaki gibi “dünya Kağanı” fikrini siyasal bir amaç olarak belirlemiştir. Ancak bu amaç, “dinde zorlama” olarak zuhur etmemekte, “hâkimiyetin kabulü” esasına dayanmaktadır. Bu ekonomi-politik, içtimai hayatı “dinde ötekileştirme” şeklinde bir zihniyetle belirlemeyi engellemektedir.

Erol Güngör’ün Bernard Lewis’ten iktibas ettiği makalede bu husus da zikredilmektedir:

“Osmanlı İmparatorluğu, İslâm hukuku ve gelenekleri icabı, diğer dinlere karşı müsamahakârdı. İmparatorluğun Hristiyan ve Yahudi tebaası esas itibariyle sulh ve selamet içinde yaşadılar. Fakat bu gayrimüslim unsurlar kendi cemaatleri içinde ayrı bir hayat sürmüşlerdir. Bunlar vaktiyle Bağdat ve Kahire’de yaptıkları gibi Müslüman cemiyeti içine sıkı bir şekilde karışmaya imkân bulamamışlar, Osmanlıların entelektüel hayatına kayda değer bir katkıda da bulunmamışlardır. Müslüman olan bir kimse nasıl kolayca cemiyete massedilmişse, Müslüman olmayan da tamamen bu cemiyetin dışında bırakılmıştır. Öyle ki, İstanbul’un fethinden 500 sene sonra bugün bile ne Rûm, ne Yahudi şehir halkı -lisana karşı kabiliyetsizlikleri olmadığı halde- Türk dilini doğru dürüst öğrenebilmiş durumdadır” (Güngör, 1995: 108).

Türklüğün “savaşçı bir dindarlık”, bir “ordu millet akidesi” veya “militan iman” tasavvuru getirdiği hususu, sadece Bernard Lewis’ten hareketle söylenemez. Kaşgarlı Mahmud da Divan-ü Lügati’t Türk kitabında bu hususu zikretmektedir:

“Biz diyoruz ki, Türk Allah’ın verdiği bir addır (…) İstinat zinciri Hz. Peygamber’e dayanan bir hadise göre Ulu Tanrı, “Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam Türkleri onlara musallat ederim” diyor. İşte Türklerin bütün yaratılmışlardan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara ad vermeyi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüce ve havadar yerine yerleştirmiştir. Onlara “Kendi ordum” demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, onur ve yiğitlik gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemler vermiştir” (Kaşgarlı Mahmud, 2017: 540-541).

Bu noktada artık şunu söylemek mümkündür: “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’ye yönelik bir Arap kültürü istilasına karşı kaçınılmaz gördüğüm için kaleme aldım. “Türk’ün atası Yafes’tir, onun da babası Hz. Nuh’tur, Türkler Allah’ın ordusudur” ifadesi ırkçılık değildir. Tam aksine Batılılar dahi Selçuklu-Osmanlı gibi devletleri tanımlarken “Türk” demektedir.

“Hanif Türk” paradigması, insanlık tarihini Hz. Nuh’a varan bir şecere temelinde okumayı teklif ediyor. Rivayete göre Hz. İshâk’ın iki oğlu oldu: Yâkûb ve Iys. Hz. İshak, Allah’a dua etmiş ve duası kabul görmüştür. İshak’ın duası, Hz. Yâkûb’a neslinden peygamberler gelmesi; Iys’a da zürriyetinin bol olması, soyundan melikler ve sultanlar gelmesi içindi. Nitekim Yâkub’un soyundan Yusuf ve sonra da Kur’an’ın zikrettiği peygamberler gönderildi. Hz. İshâk’ın diğer oğlu Iys’ın oğlunun adı Rûm idi. Rûm, Anadolu’ya yerleştiği için bu topraklara diyar-ı Rûm denilmiştir. Bu mesele Kaşgarlı Mahmud tarafından şöyle yazılmıştır:

“Türkler kökeninde yirmi boydur. Tümünün soyu, Tanrı’nın selamı üzerine olsun Nuh oğlu Yafet (s) oğlu Türk’e dayanır. Bu (husus), Tanrı’nın selamı üzerine olsun İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu Rûm’a (ve soyuna) benzer” (Kaşgarlı Mahmud,2017: 29).

Görüldüğü üzere, Kaşgarî’nin de belirtiği üzere Türkler tarihe Rûmlardan önce çıkmıştır. Çünkü Kaşgarlı, Türk’ü Hz. Nuh’un torunu sayarken, Rûm’u “Hz. İbrahim oğlu İshak oğlu Esav oğlu” silsilesine yerleştirir. Türkler İsrailoğulları’ndan da, Rûm kökenli toplumlardan da, Araplardan da önce varlığa çıkmıştır. Bizim “Hanif Türk” paradigmasıyla yaptığımız şey, tüm kavimlerin şecerelerinin Hz. Nuh’a bağlanması ve dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiği yolunda bir perspektifin geliştirilmesi teklifidir. Kur’an, Hz. Âdem ve Hz. Nuh üzerinden bir insanlık tarihi sunmaktadır. Biz de bu metodolojiye müracaat etmekteyiz. Bu metodoloji kimilerince “ırkçılık” sayılıyor. Ancak kim ne derse desin Türk tarihi 15.000 yıllık olup Anadolu-Filistin-Mısır’dan Maveraünnehir-İç Asya’ya kadar TÜRK ELİ idi. Anadolu 15.000 yıl önce de şimdi olduğu gibi TÜRK ELİ idi.

Kimse yoğ iken buralarda “Türk” vardı. YORT SAVUL.

  • Bang Willy-Rahmeti Reşit, Oğuz Kağan Destanı, Örgün yayınları, 2015
  • Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, 1995
  • Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügati’t Türk, Hazırlayan: Fuat Bozkurt, Salon Yayınları, 2017
  • Kunt Metin, Siyasal Tarih 1300-1600, Türkiye Tarihi 2-Osmanlı Tarihi 1300-1600 içinde, Editör: Sina Akşin, Cem Yayınevi, 1991
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi, Enderun Yayınları, 1982

Allah Türkçeyi Üstün Yarattı

Bazılarının Türkçenin üstünlüğünü anlayamamaları ideolojik yüklenmeleri nedeniyle çok tabiîdir. Onlara kalırsa Türkçe ile örneğin Almanca arasında bir üstünlük farkı olamaz.

Oysa her dil, kendi milletinin seciyesini inşa eder. Türkçe, Türk milletine “Tanrı’ya boyun eğ” diyerek seciyesini belirlemiş bir dildir. Oysa Arapçada “Allah’a kul olun” beyanının dile girmesi Hz. Peygamber’in tebliği neticesidir. Şunun şurasında 1400 yıldan beri bu tebliğ, dile karışarak Arapların seciyesini inşa etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in tebliği sadece Arapçaya değil Türkçeye de karışmıştır, Kur’an’dan ve hadislerden Türkçeye giren kelimeler Türk seciyesini yeniden tazelemektedir. Diğer değişle Türkler Arapça bilmedikleri halde eski Türkçeden gelen “Allah’ın ordusu” olarak inşa edilmiş seciyeleri nedeniyle Kur’an’ın “ordu-millet” beyanını Türkçeye taşımışlardır. Böylece Türkçe tarihsel olarak üstün konumunu Kur’an’a boyun eğerek yeniden elde etmiştir. Bu hadise sadece Türkçeye nasip olmuştur. Çünkü Türkçe ordu-millet bir varlık için yaratılmıştır.

Dolayısıyla Arapça tarih boyunca puta tapan bir milletin seciyesini getirmekte ve ancak son 1400 yıldır (yani Hz. Peygamber’in daveti, Kur’an beyanının bu dilde zikri nedeniyle) bu seciyeyi tevhide tahavvül etmektedir. Yani Arapçanın bir tevhid dili olmasının ve bir tevhid toplumu inşa etmesinin tarihi şurada 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Oysa Türkçe 15.000 yıldır “Tengri biz menen” içeren bir dildir ve Türk milletinin tevhid dinli seciyesini binlerce yıldır fıkıhla inşa etmektedir.

Bir dil, içerdiği fıkhî emirlerle Tanrı’ya yaklaştığını gösterebilir. En büyük fıkıh ise tevhiddir.

Görüşlerime itiraz edenler benimle “Türkçenin grameri mi Arapçadan üstün? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diyerek tartışmaktadır. Oysa millet varlığı bir dili gramer ile konuşmayı önemsemekte değildir. Bu ifademi aşağıda örnekleyerek açacağım:


Örnek 1: Türk milleti evine misafir kabul ettiğinde misafirin ayakkabısını çıkarmasını, elini yıkamasını, eve ihanet etmemesini sağlayacak dille konuşur. Türkler “misafirlik üç gündür” deyimini söz varlıklarına almışlardır. Bu deyim bir fıkıh kaidesidir. Yani bir evde üç günden çok misafir olmamayı kaide olarak getiren dayanak hadistir: Misafirlik ve üç günden fazla misafir kalmanın durumu nedir? “Misâfırlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır” (Buhari, Edeb 85). Türkler demek ki hadiste geçen fıkhî düzenlemeyi dile aktararak Türkçeyi “fıkıh dili”ne dönüştürmüştür.

Örnek 2: Türkler “Azıcık aşım, kaygısız başım” dediler. Kaygı kelimesi aşağıdaki gibi evrilmiştir: Kaygı < Kaygu < Kayğu < Kadğu.


Kad- “bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak” fiilinden +gU sonekiyle türetilmiş ve Eski Türkçe kadğu sözcüğünden evrilmiştir. Demek ki Türkler aş ile kaygıyı ilişkili saymaktadır.

Şimdi Uygurlardan çok başka bir coğrafyaya indirilen Kur’an “Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor” (2 Bakara 268) şeklinde beyan ederek AŞ ile KAYGI meselesini insanlığa ihtar eder, Allah’a tevekkülü tavsiye eder. Tevekkül, tevhid ile çok yakın ilişkisi bulunan bir ameldir.

İşte Türkler tevekküle ilişkin bu beyanı, Araplardan önce ve Kur’an’ın etkisi dışında olarak işitmiş ve Türkçe olarak dile getirmiştir. Türkçedeki bu HİKMET, Türkçenin Hz. Nuh’un töresiyle ilişkisinden ileri gelmektedir.

Türk’ün Aile-Ocak Sistemi ve Sofra Hareketi

Türklerin Horasan’dan Anadolu’ya getirdiği model “aile” esaslı ordu-millet sistemidir. Milletin coğrafyaya yerleşmesi esasına dayanan bu modelde Türkler Rum (Roma) ülkesine ahi/bacı/abdal zümreleriyle yerleştirilmiştir. Türk ordusu gücünü “aile” sisteminden almıştır.

Anadolu’nun fethini 1071’le sabitleyen Türk düşüncesi, Sultan Alparslan’dan önce Anadolu’da faaliyette bulunan Ebu’l Hasan Harakânî’nin (ö. 1033) sofra düzeni ile milleti coğrafyaya yerleştirdiğini görmek istememektedir. Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî Hazretleri Anadolu’da sofra hareketi başlatmıştır. Sofra hareketi, bir gıda iktidarıdır ve Hz. Yusuf’un zamanında Mısır’da uyguladığı tatbikattır. Harakanî Hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin ve adını, inancını sormayın Zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de lâyıktır. Türkistan’dan Şam’a kadar bir kişinin ayağına taş değse, onun acısı benim acımdır” diyerek Hz. Yusuf’un sofra düzenini Anadolu’ya getirmiştir. Bu hareket gerçekte toprağa yerleşme düzenini sağlayan bir fetih programıdır.

Sofra hareketi Anadolu’da köy ve mezralarda yüz binlerce ocağın doğmasına neden olmuştur. Bu ocaklar (Ahi ve Bacılar) toprağı işlemiş, değirmenler kurmuş, sürüler yaymış ve Türk ordusunun önünü açmıştır. Sofra hareketi, aile düzenidir. Anadolu’da ticaret yapmak, güvenli yol güzergâhı oluşturmak, konaklama hizmeti vermekle mümküne çıkmıştır. Bu da Ahi-Bacıların yolculara, seyyahlara, tüccarlara, âlimlere yaptığı sofra hizmeti ile gerçekleşmiştir.

Ahi-Bacıların Bizans yolları dışında yol güzergâhı oluşturması, Anadolu’daki yerleşik halkları Bizans’a bağımlılıktan kurtarmıştır. Türk ocak sistemi, aç kalmış her yolcuya aş vermiştir. Bu nedenle Türk derviş hareketi, halktan para dilenen sofi hareketi olmamıştır.

Türk dervişleri yerleşik halka “buğday mı istersin nefes mi?” demiş, kendi elinin emeği ile çalışan er-alp-yiğitleri yetiştirmeye yönelmiştir. Hacı Bayram-ı Veli, kendi elinin emeği ile geçinmiştir. Yunus Emre, kul hakkına girmemek için dağdan odun yüklenmiştir.

Türk dervişliği fütüvvettir. Fütüvvet, “Hak rızası için ücret almadan halka hizmet” demektir. Dervişlik halktan himmet beklemek değildir.

Yahya Kemal’in de isabetle kaydettiği üzere bir coğrafya ordu ile değil millet ile fethedilir. Bu gerçeklik Arapların ve Moğolların Anadolu’da kalıcı olamamasını açıklamaktadır.

Türklerin Anadolu fethi bir “göçebe istilası” olmamıştır. Türk ocakları (ev-hane düzeni) ordu Anadolu’ya gelmeden çok önce bu coğrafyada değirmenler inşa ederek, bahçe-bostan açarak ülkenin iktisadî hayatını tesis etmiş, “Müslüman Pazarı” kurmuştur. Bu fetih programı Arap ve Moğol akınlarında görülmemektedir.

Anadolu’nun fethinde Bacıyan-ı Rûm Ahiyan-ı Rûm Abdalan-ı Rûm Gaziyan-ı Rûm Fakıyân-ı Rûm zümrelerinin topyekün yerleşme, toprakta yurtlanma faaliyeti görülmektedir. Bizans’a karşı “yort savul” demenin yolu ise fıkıhtır. Osman Bey, Karacahisar’ı fethettiğinde şehre fakı atamıştır. Türklerin Anadolu’ya Fakıyân-ı Rûm zümreleri ile gelmesi, Osman Bey’in şehre kadı ve müderris ataması, Horasan’da büyük bir ilim faaliyetinin çadır şehirlerde yürütüldüğünün kanıtıdır. Türk’ün ordu-millet modeli dünya Müslümanlarını İstanbul’un fethinin kazanımlarına ortak etmiştir. Türk teşkilatlanması, İran (Şii) ve Arap toplum ve iktisat teşkilatlanmasından tamamen farklıdır.

Türklerin İstanbul’u fethetmesi, bu ordu-milletin, ocak sisteminin Anadolu’ya yerleşmesinin olgusal neticesidir. Türk, İstanbul’u fethetmekle yeryüzünün bütün Müslümanlarını vizesiz, pasaportsuz olarak coğrafyalarda “hür” kılmış ve birbirine kardeş etmiştir.

Türk milleti 40 yıl önce 20 yaşında evlendirdiği evladı üzerinden 100 yılda 5 nesil alabiliyor iken bugün 30-35 yaşında evlendirmeyi umduğu evlatlarından 100 yılda 2,5 nesil alabilecektir. Türklük günümüzde “aile” ve ordu-millet töresine yüz çevirmiştir.

Biz töreye bakarak başka bir paradigmanın peşinde yürüyoruz. “Türk müsün gavur musun?” diye sormuyoruz. “Biz ev-ocak sahibi misin? Yoksa bekâr ve kısır yığınlara dönüştürülen toplum musun?” diye soruyoruz. Biz “yort savul” diyen ocakların fetih programını Moğol sürülerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz. Bu nedenle bize göre Türkiye’de bütün “İslâmî” denen programlar, bekârlığı müesses kılan “uzatılmış gençlik” çalışmaları olarak ocak sisteminden kopmayı hedefleyen bir kısırlaştırmayı ifade etmektedir. İslâmi denilen tüm gençlik oluşumları ve STK’lar farkında olmadan ev-beyt sistemini yok etmektedir.

Bugün Türk gençliği ebeveyninin sofra düzeninin kaynağı olan “aile-ocak” sistemini “eğitim” seferberliğiyle kaybettiği için küresel kapitalizmin yemek masasına oturmaya ve obezleşmeye mecbur kalmaktadır. Türk milleti sofrasından kalkıp kapitalizmin masasına oturmayı yükselmek, kalkınmak olarak gördüğünden beri “fly pan am drink coca cola” dizesinin muhatabı durumundadır.

Türklük bütün Doğu’yu ayağa kaldıracak bir iktisadî/içtimaî sistemdir. Allah’ın tüm nebilere vahyettiği “ev-beyt kurun” emrini hayat kılan Türk, Anadolu’yu bu ocak sistemiyle fethetmiştir. Tarih boyunca İslâm “tevhid ve aile” olarak tebliğ edilmiştir. Katolisizm, Marksizm, Feminizm ailesizdir ve bu tebliğle çatışan söylemlerden hareket etmektedir. Günümüzde “İslâmî” denilen gençlik hareketleri “içinizden bekârları evlendirin” emrini hayata geçiremedikleri oranda Batılı ideolojilerin ailesizliğine düşmekten kendini kurtaramamaktadır.

Aile, tevhid’in sünnetidir. Hz. Âdem cennetten ailesi ile indirilmiştir. Hz. Musa Firavunla mücadele için Mısır’a ailesi ile gönderilmiştir. Türk’ün Anadolu’yu fethi, aile-ocak sistemi ile olmuştur. Türk Bacı hareketi, Ahi-Feta yiğitlerin ailesi olarak hareket etmiştir. Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sâre, aileyi bozan Lut kavmini helâk için gelen iki meleğe sofra açmış ve Allah ona bir oğul müjdelemiştir.

Türklük, Anadolu’ya nebilerin sünneti olan aile ile geldi. Allah, Türk’e fetih verdi.

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 2

İnsanlık tarihine çıkan ilk budunun Türkler olduğunu düşünen Zeybek, Türklüğün çıkış yeri sayılan Altaylar’daki “Üç Sümer Dağı”nda yaşayan bir boyun Mezopotamya’ya inerek Sümer uygarlığını kurduğunu savunur (Zeybek, 2017: 20). Müellife göre Türklerin başka boyları da dünyanın değişik bölgelerine yayıldı. Etrüks adında bir boy, Güney Avrupa’ya giderek Roma’yı kurdu ve Latinler denilen kavmin oluşmasını sağladı. Kimi boylar Amerika kıtasına giderek Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdu. Yine Türkler, Arap kavminin ve Yahudi kavminin ortaya çıkmasını sağladı. Zira İbrahim Türklerdendi (Zeybek, 2017: 20).

Namık Kemal Zeybek’e göre insanlığın atasının Türk olduğuna dair bir diğer delil de dindir. James Churchward’ün kitabına atıf yaparak mealen şöyle demektedir:

“Tüm Ari ırkın ataları, Homer’den ya da Veda’lardan binlerce yıl önce, aynı isim altında, Işık ve Gök adı altında görünmeyen bir varlığa tapıyorlardı. Kastedilen sonsuz Gök idi. Başlangıcı ve sonu olmayan, görünen ve görünmeyen her şey olan Sonsuz Uzay’dır. Bunu Gök Türkler de biliyorlardı. Eskiler güneşi Tanrı olarak değil yalnızca Tanrı’nın bir sembolü olarak görmüşlerdi. Tanrı Tek’tir, sonsuzdur. Her şeye gücü yeter, her şeyi O yaratmıştır ve insanın bedenine ölümsüz bir ruh yerleştirmiştir. Beden geldiği toprağa geri döndüğünde ruh öte âleme gider, yeni bir bedenle gelir. Gök en yüce sevgidir. Gök en yüce sevgidir. İnsanlar birbirinin kardeşidir. İnsana yakışan doğruluk, sevgi, yardımseverlik, temizlik, Tanrı’ya sevgi ve güvenle teslimiyettir. Gerçek din, insanın kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamasıdır. Dinler ilkesiz din adamlarının din kurumlarının aşırılıkları ve sapkınlıkları yüzünden bozulmuştur. Dinleri bozanlar kendilerine din adamı veya rahip diyenlerdir. Günümüzdeki din yok olacak ve gerçek bir din ortaya çıkacaktır” (Zeybek, 2017: 26-27).

Namık Kemal Zeybek’in Churchward’den naklettiği ifadelerde dikkat çeken dört vurgu görülmektedir: 1) Eski kavimler Güneş Tanrısı’na tapmadılar; Tanrı’nın sembolü olarak güneşe yöneldiler; 2) Din, namaz gibi ibadetlerle değil yardımseverlik/sevgi/doğruluk gibi değerleri hayata geçirmekle belirir; 3) Reenkarnasyon (ruhun sürekli olarak yeni bedenlerle dünyaya dönüşü) esastır; 4) Din, din adamları tarafından bozulmuştur. Bu dinler yok olacak ve gerçek din ortaya çıkacaktır.

Türk Tanrısı:

Namık Kemal Zeybek, Türklerde tevhid düşüncesinin bulunduğunu ve Tek Tanrı inancı gereği Tanrı’nın oğlu, kızı, eşi bulunmadığını ısrarla vurguladığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31). Müellife göre Türklükle ilgili en eski yazılar taşlara yazılmış olan Göktürk Yazıtları’dır. Yazar, Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarındaki “Türk Tanrısı” kavramını yorumlar. Yazıtlarda şu ifadeler geçer:

“Üze [Üstte] Türk Tengrisi Türk ıduk [kutlu] yiri [yeri] subı [suyu] anca [böyle] itmiş [etmiş] Türk budun [kavmi] yok bolmazun [olmasın] tiyin [diye] budun bolcun [olsun] tiyin kangım [babam] İltiriş Kağanı ögüm [annem] İl Bilge Katunu tengri töpüsünde [tepesinden] tutup yügerü [yukarı] kötürmiş [kaldırmış] erinç [oldu].”

Zeybek, bu anlatımdaki “Türk Tanrısı” ifadesini Yahudilerde olduğu gibi “Kavim Tanrısı” diye anlayanların olduğunu, bunun hata içerdiğini söyler. Tanrı’nın Tek-Bir olduğuna değinen yazar, bu teklik nedeniyle “Türk Tanrısı” yanında başka kavimlerin tanrısının bulunamayacağına değinir.

Zeybek’in Göktürk yazıtlarındaki “Türk Tanrısı” ifadesinden “Türklere has Tanrı” anlayışını çıkarmamasının nedeni “Tanrı” anlayışıdır. Zeybek’e göre “insanoğlunu yaratan Tanrı, sonsuz Gök’ün kendisidir.”

Zeybek’e göre varlık bir bütündür ve o, Tanrı’dır. Her şeyi kaplayan Gök (yani Tanrı), “Varlığın Sonsuzluğu”dur. Tanrı, başlangıcı ve sonu olmayandır; O her şeyde (cansız maddeler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, toprak/su/hava) kendini dışavurur. İyiler, iyilikleriyle bedenlerini hafifletip uçmağa (cennete) giderken; kötüler, yani ışıktan bedenlerini karartanlar ise derinlere, tamuya düşer. Bu inanca sahip olanlar günde iki defa (doğarken ve batarken) güneşe dönüp Sonsuz Tanrı’yı hatırlar. Zeybek’e göre güneşe yönelmek, ona tapmak değildir. Güneş, Tanrı’nın en büyük dışa vurumudur. Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır (Zeybek, 2017: 33-34).

Zeybek, bu inancın Cavit Sunar’dan yaptığı bir alıntı kapsamında “vahdet-i vücut” olduğunu da belirtmektedir (Zeybek, 2017: 35). Cavit Sunar’a göre ilk kez Turan’da görülen bu inanç, Şark’ın en eski felsefesidir. Hindistan, Çin, Akad, Sümer, Asur, Keldan diyarlarında ve daha sonra İran, Mısır, Finike, Yunanistan’da görülmüş, en nihayet Abbasi devirlerinde Arap topraklarına geçerek tasavvuf felsefesiyle birleşmiştir. Araplar tevhid fikrini bile yadırgadıklarından Vahdet-i Vücut görüşüne ısınamamışlardır. Bu yüzden tasavvuf (vahdet-i vücut), Turan’da muhit bulmuştur (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre İbn Arabi’nin Araplar arasında değil de Türkler arasında ilgi görmesinin nedeni “Gök, Tanrı’dır. Tanrı, Gök’tür” inancıdır. Sonsuz Gök’ün yaratıcı ve yönetici olduğu, her var olanı kapsadığı ve her varlığın içinde olduğu inancı, Orhun Yazıtları’nda da belirtilmiştir. Yazıtlara göre, gökleri, yeri, kişioğlunu Tanrı yaratmıştır. Tanrı Tek’tir, Tanrı Bir’dir. Tanrı Sonsuz Gök’tür. Yani varlığın tamamıdır. Kültigin Yazıtı’nın Çince bölümünün başlangıç cümlesi bu inancı verir:

“Sonsuz Tanrı var olanların tümünü kapsar, varlığın bütününün de içindedir. Kişioğulları (kız ve er oğullar) Tanrı’yla bütünleşirse olgunlaşır ve tamlığa ulaşır” (Zeybek, 2017: 38).

Zeybek’e göre Türkler Turan’dan dünyaya yayılırken bu inancı gittikleri yerlere götürmüştür. Bu konuda Murat (Acıyev-Hacı) Acı’nın “Türkler ve Dünya Saklı Tarihi” kitabına referans verir. Murat Acı’nın dinlerin kaynağının tek olduğu görüşünü aktarır. Hintliler Prajnaparamita destanını Türklerden aldıklarına inanmaktadır. Hindistan’daki Mahabharata yani Bharat soyuyla ilgili bilgi verir. Onlar kuzeyden gelmiş kurt derili insanlardır.  Mahabharata Altay’ı görmüş insanlardır. Altaylılar yalnızca Gök Tanrı’ya tapan ve töre (adalet) ile erdemi yaşayışlarının temeline koyan insanlardır. Hindistan yerlileri Buda’yı da Sâkyamunî, yani Türk Tanrısı olarak adlandırmaktadır. Buda’nın yüzü bu nedenle Altaylı insanların yüz biçiminde yapılmaktadır. Namık Kemal Zeybek’in Murat Acı’dan naklettiğine göre Budizm, Çin dinleri, Zerdüştlük, Mani dini, Musevilik gibi dinlerde temel Türk inancıdır. Yahudilik dininin esas kuralı olan “Tora” da eski Türkçede “Yasa” anlamındadır. Gök Tanrı inancının dünyanın başka yerlerine, başka adlarla yayılması Türklerin göçleriyle ilişkilidir (Zeybek, 2017: 41-42).

Türklerde Şamanizm ve Güneş ve Din Örgütü:

Müellif şaman sözünün Türkçede bulunmadığını, Şamanizm adı altında toplanan inanç ve uygulamalar bütününün din sayılamayacağını ileri sürer. Türklerde kam, baksı adı altında sağaltıcı kişilerin bulunduğu görüşündedir. Zeybek bu ifadelerine kanıt olarak da Hilmi Ziya Ülken’in “Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Türk İzleri” (1970) başlıklı konuşmasını gösteriyor. Ülken’in fikrine göre Şamanizm Türklere mahsus değildir. Bütün Asya’da ve Amerika kıtasında rastlanan sihir sistemidir. Şamanların Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayıldığını söyleyen Ülken, daha önceki Türklerde ve Göktürklerde şamanlığa dair bir kayıt bulunmadığını ifade eder (Zeybek, 2017: 31).

Zeybek, kitabının muhtelif yerlerinde Türklerin “güneşe döndüğü”nden bahsetmektedir. “Gök Tanrı inançlıların (…) güneşin doğuşunda ve batışında ona bakarak Sonsuz Gök’e yalvardıklarını belirtelim” (Zeybek, 2017: 48). Yazara göre güneşe dönmek güneşe tapma şeklinde anlaşılamaz. Zira Müslümanların Kâbe’ye doğru namaz kılması da “Kâbe’ye tapmak” anlamına gelmemektedir.

Müellif “Tanrı’yı yaratıcı olarak bilmelerine rağmen dinleri yoktur” sözünün de “Türklerde din örgütü yokluğu” şeklinde anlamak gerekir. Jean Paul Roux’un kitabından (Türklerin ve Moğolların Eski Dini) Türklerin ibadetlerini aktarır:

“Yüksek bir yere çıkılıyor; zaman sabah olduğundan yükselmekte olan güneşe doğru dönülmektedir. Bağlılık göstergesi olarak kemer çözülmekte, baş açık durulmakta, göğe vurulmakta ve dokuz kez eğilmektedir” (Zeybek, 2017: 48).

Roux’un kitabındaki şu sözü aktarır: “Türkler Gök ve yeryüzünün yaratıcısına Tanrı diyorlar.” Roux’un Türklerin evren algısı hakkında yazdıklarına da değinir:

“Var olan her şey canlıdır. Her tür kendi içlerinde yaşayan can, ruh veya iye biçiminde yaşayan ve diğerleriyle ancak yoğunluk açısından ayrımı yapılabilecek bir gücün varlığıyla yaşar. Bu güç (can, ruh, iye) aynı türde değerlere bölünebilir veya daha kapsamlı bir varlık oluşturmak üzere birleşebilir. Gök hem teklik hem çokluk olarak algılanır. Her ağaç bireydir, ancak kendisi de bir toprağa, bir ormana ve bütün dünyaya ait olan bütünün parçasıdır. Her taşın ruhu vardır. Taşların ruhu bir taş yığınında birleşir. Her insanın da birkaç ruhu olduğu gibi, ailesinin, soyunun, boyunun, budununun ortak ruhuna da bağlıdır” (Zeybek, 2017: 48).

Zeybek’e göre Roux’un Türk inancına dair anlattığı bu algı, “Varlık Birliği”, yani vahdet-i vücut görüşüyle ilgilidir.

Zeybek, “yeryüzünde evrendeki dirilik vardır” der. Yeryüzünde diriliğin var olmasını iki gök varlığı sağlar: güneş ve ay. Yerdeki diriliği sağlayan ay, bunu med-cezir etkisi ile yapar. Suları kabartıp bırakan etken aydan geldiği için dirilik bu gezegenle ortaya çıkar. Evren bizim ölçülerimizle sonsuz büyüklükte ise de gerçekte o da sınırlıdır. Evren sınırlı, Gök ise sonsuzdur. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırı ucu bucağı olmayan sonsuz boyutta olan Gök, Tanrı’dır, Tengri’dir. Sonsuz boyutta sonsuzluk, Türklerin inandığı Tanrı’dır (Zeybek, 2017: 55-56).

Tek Tanrı İnancının Tapınağı:

Namık Kemal Zeybek, Sarı Evliya adı verilen ermişin bir röportajından bölüm aktarır: “- Sarı Evliya, gücünü nereden alıyorsun? – Tanrı Dağları’nın ruhundan. – Dağların ruhu olur mu? – Elbette vardır. Kur’an’da biz emaneti dağlara yüklemek istedik de kabul etmedi.”

Namık Kemal Zeybek’e göre Türk atalardan günümüze tapınakların kalmamasının nedeni Tanrı’nın her yerde olmasıdır. Yeryüzü tapınaktır. Tanrı’yı anmak, O’na ulaşmak isteyen için her yer tapınaktır. Bu nedenle ayrıca “tapınak” diye bir “ev” inşa etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü Tanrı’nın evi olmayan ev yoktur. Ayrıca sonsuzluk, bir eve sığmayacaktır (Zeybek, 2017: 52).

Namık Kemal Zeybek’in Türklerin Dinine Dair Görüşlerinin Kritiği:

Yukarıda da belirtildiği üzere Zeybek’e göre Türklerde asıl olan din değil inançtır. Müellif, Türklerde teşkilatlanmış bir din kurumu olmadığını, hatta bu tür kurumların inanç sistemlerini bozduğunu düşünmektedir. Yazara göre teşkilatlanmış bir din kurumu bulunmadığı gibi, cami/havra/kilise gibi ibadethaneler de bulunmamaktadır. Hatta bu nedenle Türkler “Tanrı var mı yok mu” tartışması da yapmamıştır. Zira, Gök, evreni de kapsayan Sonsuzluktur, Tanrı’dır. Varlığın dışında bir Tanrı bulunmadığını söyleyen Zeybek, varlığın kendisini “Tanrı” olarak kabul eder. Bu nedenle Türk inancında camii, kilise, havra gibi “tapınak”ların (ibadethanelerin) de bulunmadığını ifade eder.

Namık Kemal Zeybek, bir röportajında da Türklerin dini hakkında şu yorumları yapmıştır:

“Türklerin teşkilatlanmış din kurumu yoktur. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler de Türklerde yoktur. Hatta din adamı kurumu bulunmamaktadır. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân da yoktur. Teşkilatlı bir din olmadığı için Türkler inançlarını ailenin en yaşlısından öğrenir. Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir. Türklerin eski inancında varlığın kendisi Tanrı olduğundan, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdir. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürümektedir. Düşünmek tapınmanın kendisidir. Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var. Dinlerin amacı insanın iyileştirilmesidir. Dünyaya iyilik yapmak, ağaç dikmek, hayvanlara yiyecek vermek, cahillikten korunarak ilimde ilerleyen kişi bütün dinlerde makbuldür. Namaz insanı kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmeyeceği için, boşuna ibadet edilmemelidir” (Zeybek, 03.07.2017).

Namık Kemal Zeybek’in görüşleri bazı tutarsızlıklar içermektedir. Öncelikle Zeybek’in “Türklerde din değil inanç vardır” görüşü yukarıda yine kendisinden naklettiğimiz “Tengri inancına sahip olan Türkler, sık sık toplanıp dönerler (sema, semah) yaparlar, lokma yer ve dağıtırlar. Kamların yönetiminde yapılan bu törenler toplu tapınmadır ve öncesinde inancın temelleri onlar tarafından açıklanır” ifadesiyle çelişir.

Keza, Türklerin at kurban etme ritüellerinin bulunduğu, kurganlardan at cesetlerinin çıkarıldığı bilinmektedir. Kurban vermek bir ibadettir. Diğer yandan Türklerin domuz eti yemediği, Moğolların ise yediği bilinmektedir. Gıdalarda haram sınırlarının belirlenmesi “din” ile izah edilebilir, “inanç” ile izah edilemeyecektir.

Üçüncü olarak Zeybek, teorik olarak ibadethanesi ve teşkilatı bulunan dinleri, gerçek dinin bozulmuş hali saymaktadır. Arap Müslümanlığı ve Türk Müslümanlığı kavramlaştırmaları yapmakta, Türk dinini, ibadetsiz bir inanç olarak kabul etmektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e vahyedilmiş ve getirdiği hükümler insanlık tarihi boyunca aynı ilkeleri ihtiva etmiştir. Örneğin Kur’an, “Ey imân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı” (2 Bakara 183) buyurmuştur. Keza Namık Kemal Zeybek’in hakkında “Türklerdendi” dediği Hz. İbrahim, “Yâ Rabbi, beni ve benim neslimden olanları namaz da devamlı kıl. Ey Rabbimiz, duamı kabul buyur” (14 İbrahim 40) şeklinde dua etmiştir. Duasında onun namaz kıldığı görülmektedir. Dolayısıyla İslâm’ın namaz, oruç, zekât ibadetlerini “Arap Müslümanlığı” şeklinde vasıflamak tutarlı değildir.

Dördüncü olarak Gökalp, “İslâm ümmetindeniz, dediğimiz için, nazarımızda en mukaddes kitap Kur’an-ı Kerim, en mukaddes insan Hz. Muhammed, en mukaddes mabed Kâbe, en mukaddes din İslâmiyet olacaktır” beyanıyla İslâm’ı inanç olmaktan çok bütün insanlık için kurtarıcı “din” saymakta (Gökalp, 1990: 68) ve dini tebliğ eden Peygamber’e işaret etmektedir. Zeybek’in Türklüğü “akıl ve bilim yolu, laiklik yolu” şeklinde tanımlaması, Ziya Gökalp’in medeniyet değiştirmeye yönelik teklifinden daha radikal bir teklifi ima etmektedir. Gökalp, “Türkçüler, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir” (Gökalp, 1990: 40-41) demektedir. Zeybek’in mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir “Gök Tanrı inancıyla Türkleşme ve akıl-bilimi yol gösterici yapıp geleceğe yönelme” teklifi (Zeybek, 2017: 16) tektanrıcı olguculuğa yol açacaktır.  

Son olarak Zeybek’in Türklüğün din algısını mabedsiz, ibadetsiz, teşkilatsız bir inanç şeklinde tanımlamasının “Türk kimliği”nin tarihsizliği problemini doğuracağı da ifade edilebilecektir. Selçuklu-Osmanlı asırları boyunca yaşanan tarih, Türk’ü din ile teşkilatlanan bir millet olarak tanımlamıştır. Türk toplumu “din u devlet” tasavvuruyla varlığını koruyabilmiştir. Türklüğün Anadolu’da ortaya koyduğu bütün eserler teşkilatlı/ibadetli/mabedli bir kimliği Haçlı-Bizans karşısında varlığa çıkarmaktadır.

Namık Kemal Zeybek’in Türklük Hakkındaki Görüşleri 1

Namık Kemal Zeybek, Türk’ün İnancı adlı kitabının “Giriş” bölümünde Türklerin eski dinleri hakkında söylenegelen “Şamanlık” nitelemesini Orhun Yazıtları’nda karşılığını göremediği için kabul etmediğini ifade eder.

Müellif çocuk yaşlarında okuduğu Orhun âbidelerinde “Atalarımızın Tek Tanrı’ya inandığının, hadiselerin O’nun isteğiyle gerçekleştiğinin, yardımın da Tanrı’dan istenmesi gerektiği”nin anlatıldığını fark ettiğini belirtir. Uzun yıllar “Türkler eskiden de tek Tanrı’ya inanırlardı” düşüncesini savunduğunu ancak okumaları derinleştikçe eski Türklerin “Tek Tanrı” inancının aslında “Varlığın Bütünlüğü-Varlığın Birliği” inancı olduğunu anladığını ifade eder. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’nin Arap Müslümanlığından ayrıldığını, Türk inancını koruyarak İslâm’a yorum getirdiğini ileri sürer. 

Kitap otuz altı yazıdan oluşturulmuş, bölümlere ayrılmamıştır. Müellifin düşüncelerinin hülasası, “Giriş” başlıklı ilk yazıda yer almış, “Giriş”ten sonra gelen her metnin öncesinde ayrı sayfa açılarak bir alıntıya (veya yazarın kendi açıklamasına) yer verilmiştir. Kitapta “Kaynakça” bulunmamakta, yazılarda yer alan alıntıların büyük kısmında künyeye yer verilmemektedir. Yazar kitabının sonunda çalışmasını “bitik(g)” olarak tanımlamaktadır. “Bet” sayfa, “betik(g)” ise yazıt, taş üzerine kazınan şey veya kitap demektir.

Kitabın “Giriş” başlıklı yazısının “Türk inancı beyannamesi” düşüncesiyle kaleme alındığı ifade edilebilir.

Müellif bu yazısında “Türk İslâmı” kavramı kullanarak düşüncesini “Arap Müslümanlığı”ndan dört noktada tefrik etmektedir: 1) Türk İslâmı’nda Varlık Birliği inancı vardır; Tanrı, yaratılanı kendinden yarattığından Halik ile mahlûk birdir. Arap İslâmı’nda ise Tanrı varlığı yoktan yaratmıştır; 2) Türk İslâmı’nda amaç Tanrı’ya ulaşmaktır. Cennet umudu ve korkusu yoktur. Arap İslâmı’nda ise amaç kişinin ölümden sonra kabirde sorguya çekilerek ve Kıyamet’te de yargılanarak imtihanı başarması ve Cennet’e ulaşmasıdır; 3) Türk İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu iyi ve erdemli olmak iken, Arap İslâmı’nda Tanrı’ya ulaşmanın yolu namaz kılmak, oruç tutmak ve Hacc’a gitmektir; 4) Türk İslâmı’nda tapınmak yürekten yöneliştir. Tapınma sırasında çalgı, ezgi, raks ve sema vardır. Arap İslâmı’nda ibadet Arapça Kur’an okumakla yapılır (Zeybek, 2017:10).

Namık Kemal Zeybek, “Giriş”te kitabının üç amaçla kaleme alındığını da ifade etmiştir:

1) Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dinler özgürlük alanı buldu; Arap Müslümanlığı yükselişe geçti. Türkî cumhuriyetlerde bu gelişmeye karşı bir arayış başlatıldı ve Tengricilik akımları doğdu. Tengricilerin sayısının artması “din adamları”nın ortaya çıkmasına ve halk söylencelerini “din” diye pazarlamalarına yol açtı. N. K. Zeybek, kitabının ilk amacının Tengricilere bu inancın gerçeğini anlatmak olduğunu belirtir;

2) Türk inancının “Şamanizm” veya “Türk mitolojisi” şeklindeki kabullerle ilişkisi bulunmadığını göstermek;

3) Türk’ün hangi dini kimliği (Müslüman, Hıristiyan, Musevî, ateist) kabul ederse etsin, “Türk” olduklarını unutmadan yaşamasını anlatmak, üçüncü amaç olarak gösterilmiştir. Müellife göre “Türk olmak, Tanrı’ya yakın olmak, insana ve doğaya sevgiyle yaklaşmak, iyi insan olmak” demektir (Zeybek, 2017:11).

Kitaptaki tezlere göz gezdirelim:

Tarih ve Uygarlık Türk’le Başladı:

Namık Kemal Zeybek’in kitabının “Giriş” başlıklı ilk yazısından sonra gelen yazı, “Tarih Türk’le Başladı” başlığı taşımaktadır. Bu metinde László Rásonyi’nin “Tarihte Türklük” ve Jean Paul Roux’un “Türklerin Tarihi” kitaplarından, Koppers’ten nakillere yer verir.

Zeybek’e göre on bin yıl önce tarım uygarlığını Türkler başlatmış, diğer kavimler Türklerin uygarlaştırıcı etkileriyle ortaya çıkmıştır. Türklükten çıkmak ve akıl-bilim çizgisinden uzaklaşmak nedeniyle Türklük tarihteki misyonunu önce İngiltere’ye ve ardından ABD’ye kaptırmıştır. Zeybek’e göre bu misyon yeniden Türkleşmek ve bilim-akılı yol gösterici yapmak suretiyle tekrar kazanılabilecektir (Zeybek, 2017:16).

Müellife göre “Türk milleti insanlık tarihine çıkan ilk budundur. Çünkü budunların ortaya çıkmasını sağlayan tarım uygarlığını Türkler bulmuştur. Diğer kavimlerin oluşmasını da Türk yönetimleri sağlamıştır” (Zeybek, 2017: 21).

İnsanlığın Bütün Kavimleri Türklükten Neşet Etmiştir:

Çin kavmi şöyle oluşmuştur: “Türklerin Çu boyu Çin topraklarına gitti. Orada avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan halkları, sahip olduğu uygarlığı altında topladı. Onları yönetti, devletler kurdu. O devletler Çin kavmini oluşturdu” (Zeybek, 2017:19-20).

Zeybek’e göre “Sümerler denilen halk Ortalık Asya’dan gelip Mezopotamya’ya yerleşen bir Türk boyudur. Yazıyı ilk onların bulduğu zannedilir. Gerçekte onlar yazıyı ve tarım uygarlığını Ortalık Asya’dan alıp getirdiler. Onlara tarım uygarlığını öğrettiler. Kendileri kaybolup gittiler. Arap kavminin, Yahudi kavminin ortaya çıkmasını onlar sağladılar. İbrahim onlardandı (Türklerdendi). Araplar İsmail soyundan, Yahudiler İshak soyundan değildir. Onların soyu (Türk olan İbrahim’in oğullarından gelen soy) Sami kabilelerini kavimler haline getirdi. Ortalık Asya’dan bir boy Güney Avrupa’ya gitti. Adlarına Etrüksler denir. Roma’yı kurdular. Bunun alâmeti dişi kurdun emzirdiği iki insan yavrusudur. Onlar Latinler denilen boylardan kavimler oluşmasını sağladılar. Sonra Orta ve Kuzey Avrupa’ya yöneldiler. Avrupa’nın görkemli dağlarına Alp dediler. Birçok ad, onların dilinden yani Türkçeden gelmiştir. Ortalık Asya’dan kimi boylar da Amerika kıtasına gittiler. Orada Toltek, Maya, İnka, Aztek devletlerini kurdular. Yani tarım uygarlığını Ortalık Asya’da ortaya çıkaran Türklerdi. Tarım uygarlığını dünyaya yaydılar. Kavimler böyle oluştu” (Zeybek, 2017: 20).

Zeybek, Türklerin Ari ırkından geldiğini de ifade eder: “James Churchward Mu’nun Kutsal Sembolleri adlı kitabında Ari ırkı Batılıların atası sayıyor. Gerçekte bütün ırkları uygarlaştıranlar Türklerdir ve onlar Arilerdir. Ari sözcüğünün kendisi de Türkçedir” (Zeybek, 2017: 26).

Zeybek’in görüşleri,Orhun Âbideleri’yle delillendirilebilecektir. Kül Tigin âbidesinin doğu yüzünde “Üstte mavi gök, altta vağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmıs, insan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş” ifadesi bulunmaktadır (Ergin, 2015: 41). Bu ifade Türk “kağan”larının Tanrı tarafından Hz. Âdem gibi yaratıldığı yorumuna açık görünmektedir. Namık Kemal Zeybek’in ileri sürdüğü görüş de bütün insanlığın atasının “Türk” olduğu tezine çıkmaktadır.

Ancak Oğuz Kağan destanında Hz. Nuh’un oğullarının bulunduğu ve yeryüzünü oğulları arasında pay ettiği ifade edilmiştir: “Nuh Peygamber (as) yeryüzünü oğulları arasında bölüştürdüğü zaman büyük oğlu Yafes’e Doğu illeri ile Türkistan’ı ve o tarafı verdi” (Togan, 1982: 17).

Oğuz Kağan destanı kapsamında Zeybek’in insanlığın (ve hatta Arap kavminin, Yahudi kavminin) Türklükten neşet ettiği düşüncesinin kabulü mümkün değildir.

  • Ergin Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2015
  • Togan Zeki Velidi, Oğuz Destanı-Reşideddin Oğuznâmesi Tercüme ve Tahlili, Enderun Kitabevi, 1982
  • Zeybek Namık Kemal, Türk’ün İnancı, Doğan Kitap, 2017