Skip to content

Posts tagged ‘Türkçe’

Türk Seciyesini İnşa Eden Türkçedir

Bazı görüşlere göre “dil, toplumsal ilişkilerden doğan bir sembolleştirmedir.” Biz bu görüşten farklı olarak dilin Allah tarafından yaratılmış bir mahluk olduğunu düşünmekteyiz. Böyle bir yaklaşım şu iki neticeden birinin kabulünü de gerektirir: 1) Bir mahluk olarak dil, onu konuşan toplulukları bir millet olarak inşa eder; 2) Eğer dil yaratılmışsa, -Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmadığına göre- bu dili konuşmak için bir milleti yarattığı da söylenebilecektir.

“Dil”in Allah tarafından yaratıldığı hususu Kur’an’ın beyanına yaklaşan dikkatin fark edebileceği bir hakikat olur. “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması, O’nun varlığının ayetlerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır” (30 Rûm 22) ayetinde dillerin “ayet” olduğu ifade edilmiştir. İmam Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Diller yaratılışı bakımından farklı değildir. Fakat konuşulan diller bunlarla konuşma bakımından farklılaşmaktadır” (Mâtürîdî, 2018: 203).

İmam Mâtürîdî’nin ifade ettiğini şöyle anlıyorum: Diller “yaratılmak” bakımından birbirine göre üstünlük kazanmazlar fakat onu konuşan milletler bakımından, bu milletlerin yeryüzündeki iktidarları bakımından bazıları diğerlerinden farklılaşabilirler.

İmam Mâtürîdî, bu ayetin teviline şöyle devam eder:

“Bu beyan, Mûtezile’nin şu görüşüne karşı delil teşkil eder: “Kulların sözleri yaratılmamıştır; Allah’ın bunlarda bir etkisi bulunmamaktadır.” Eğer insanların farklı dilleri konuşmasından Allah’ın yaratma etkisi olmasaydı, bunda O’nun varlığına bir delil olmazdı. Şu hâlde bunda Allah’ın yaratma etkisi bulunduğundan dolayı, O’nun varlığına bir delil olmuştur” (Mâtürîdî, 2018: 203).

Görüldüğü üzere bu ayet günümüzde kimi etnikçiler tarafından “ana dilde eğitim haktır; çünkü, diller Allah’ın ayetleridir” gibi bir söylemle savunulmaktayken, İmam Mâtürîdî, bu ayetin “yaratılmış bir mahluk” olduğu hususunun Allah’ın varlığına delil sayıldığı görüşü getirmektedir.

Şimdi iki ayeti hatırlayalım: “(Firavun ve adamları boğulup gidince, arkalarında) onlar nice bahçeler-bağlar ve pınarları terk etmişlerdi (44 Duhân 25); “İşte böyle oldu ve sonra başka bir toplumu, onların geride bıraktıklarına varis kıldık” (Duhân 28).

Dil konusunu da milletlerin yeryüzünde iktidar kılınması meselesini düşünmeksizin kritik edemeyeceğimizi sanıyorum. Diğer değişle “yeryüzüne varis kılınmış” bir milletin varlığı hususu dikkate alınmadan bir “dil” teorisi yapılamayacağı kanısındayım. Bu noktada bazı kavimlerin yeryüzünde “iktidar” kılınmasının da “ayet” olduğunu görmemiz gerekir. Nitekim, “Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz” (10 Yunus 14) ayeti, kimi milletlerin yeryüzündeki üstünlüklerinin izahında bize rehberlik etmektedir. Dolayısıyla bir milletin iktidarı, aslında bir DİL İKTİDARI da oluşturacaktır.

Bir hükümranlık dili olan Türkçeye de Hz. Nuh’tan gelen töreyi taşıdığı, Hz. Peygamber sonrası da nebevi fıkhı yüklendiği kabulüyle bakılması gerekir. Yani Türkçe eğer Macaristan’dan Çin sınırlarına kadar başat bir dil olarak yaşamaktaysa, bunun gerekçesi 1) Bu bölgede Türkçe konuşan bir millet varlığının bulunması, 2) Bu bölgede binlerce yıllık bir Türk iktidarının bulunması olmalıdır.

Binlerce yıl yeryüzünde muktedir olan bir dilin, Resullerle de muhatap edildiği düşüncenin doğası gereği kabul görmelidir. Böylece her Peygamber, her vahyedilmiş KİTAP, bu DİL içine kendini katmış olmalıdır. Böylece “dillerin ayet olması” konusu yeni bir perspektifle yorumlanabilecektir. Bir dil kaç peygamber/KİTAP ile muhatap olduysa, o nebilerin ve kitapların kavramlarını içselleştirecek, yani fıkıh taşıyacaktır.

Böylece şu söylenebilir: Bir toplumun nasıl yaşayacağının fıkhını “DİL” inşa etmekte veya “DİL” onu konuşmaya başlayan topluma fıkıh vermektedir. Fakat her millet, kendi hayat biçimine uygun kavramları alacak, millet varlığını vahiy temelinde yeniden yorumlayacaktır. Burada şu probleme gelmiş olduk: Milletler mi kavramlarını seçmektedir, yoksa diller mi milletlere kavram ihraç etmektedir?

Soruyu şu sebeple gündeme getiriyorum: Arapçanın Türkçeye kelime verdiği iddia edilmektedir. Biz başka bir yorumla meseleyi izah etmekteyiz.

Türk savaş stratejisi kaçarak hilalin ortasına aldığı düşmanı yandan baskınla çevreleme ve imha hareketi olarak bilinir. Bu husus dilde de benzer bir şekilde gerçekleşmiştir. Türkler Arapçayı hilal içine alarak kendi dil varlığını yükseltmiştir. Türklerin başka milletlerden kelime veya harf/sembol alması, “töreli toplum” olarak Türk’ün bilinçli tercihi olarak görülmelidir. Nitekim Türklerin dua/davet anlamındaki “salat” kelimesini değil, saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna anlamındaki “namaz” kelimesini Türkçenin söz varlığına uygun görmesi, Tanrı’nın bu dili bu millet için yarattığını gösterir. Bilindiği üzere günümüzde “Kur’an Arapçası” çalışmaları yapan kesimlerde “salat, duadır” şeklinde bir görüş beyan edilmektedir. Oysa Farsçadan Türkçeye geçen “namaz” kelimesinin anlamı “ateşin karşısında saygı ile eğilmek”tir. Demek ki Türkçe, fıkıhla yaşamayı gerektiren bir dildir.

Gerçekte vahiy (KİTAP) da meseleyi böyle temellendiriyor kanısındayım. Çünkü Arapçada “kafir” kelimesi, Kur’an bu kelimeye şimdi bildiğimiz anlamı vermeden önce şu anlamdaydı: “Tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir” (http://kuranetimoloji.com/category/kokler/page/7). “Küfr, nimeti örtmek yani nankörlüktür.”

Kur’an vahyi Arapçadaki bu anlamı tashih ederek anlamı şöyle belirlemiştir: “Küfür kelimesinin dini anlamıyla lügat anlamı arasındaki ilişki şöyle izah edilebilir: Münkir (inkâr eden) veya inkârcı, dinde iman edilmesi gereken hakikatlerden birisini veya Allah’ın kulları üzerinde gerekli gördüğü emir ve yasakların tümünü inkâr edendir” (https://meal.ihya.org/kurani-terimler/kufr-kafir.html).

Görüldüğü gibi Kitap ve Peygamber, DİL üzerinde doğrudan etkilidir ve dili Allah yaratmaktadır.

İkinci olarak milletler de bir “yaratık” oldukları için başka dillerden kendilerine kavram veya sembol seçerken “millî varlıkları”na münasip bir aktarım yapmaktadır. Nitekim Süleymenov’un bu görüşüme uygun bir beyanına rastladım:

“Türkler Aramilerden yalnızca kalın harfler için kullanacakları işaretleri aldılar. Çünkü Türklerin alfabelerinde ince sesleri karşılayacakları işaretleri bulunmaktaydı” (Süleymenov, 2016: 182).

Türklerin konuştuğu dil bu milletin varlığı için gerekli olan dildir. Şimdi iki örmek vererek meseleyi izah edeceğim.

Birinci Örnek: Türk şehir varlığı, Batı kent/metropol zihniyetiyle ortaya çıkarılamamaktadır. Bu husus, Türk şehrinin fıkıhla inşa edilmesiyle ilişkili olduğu gibi, Türklerin anlam dünyasını oluşturan Türkçenin de bir fıkıh dili olarak şehrin kuruluşunda etken olmasıyla ilgilidir. Türkçe, “hayat” gibi bir kelimeyi şehrin en küçük birimi olan ev-meskenin mahremiyet alanı olarak kodlamıştır. “Türk evi”nin karakteristiği “hayatlı” olmasıdır. Dolayısıyla bu kavramın Türkçenin söz varlığında yer alması, onun fıkhı ve mahremiyeti evden başlatan bir dil olduğunu da göstermektedir.

İkinci Örnek: “Allah katında din İslâm’dır” beyanının yansıması olarak yeryüzündeki milletlerde birbirine benzer ibarelerin olması tabiîdir ve olması gerekendir. Türkler, Hz. Peygamber (asv) ile muhatap olmadan önce dahi Hz. Peygamber’in tebliğine münasip bir “töre”ye sahip görünmektedir. Bunu aşağıdaki kıyaslama ile izleyebileceğimizi düşünmekteyim:

Bilge Kağan: “Ebedi Gök Tengri lütfettiği için ölmek üzere olan halkı besledim; sırtı açıkta olan halkı giydirdim. Yoksul halkı zengin ettim. Az milleti çok millet ettim.”

İnsan suresi 8: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”

Görüldüğü üzere Türkler Hz. Peygamber (asv) ve Kur’an ile muhatap olmadan önce de İnsan suresinde idealize edilen şahsiyetlere vurgu yapmaktaydı. Bu nasıl gerçekleşmiş olabilir?

Türk milliyetçileri Türk töresinin kaynağının “Hz. Nuh’a indirilmiş vahiy” olduğu gerçeğini dile getirebilseydi, Türkiye’de İslâmcılık düşüncesinin pek çok söylemine yol vermeyeceklerdi.

Türk seciyesini inşa eden Türkçe idi; Türkçeyi yaratan ise Allah’tır.

Allah Türkçeyi Üstün Yarattı

Bazılarının Türkçenin üstünlüğünü anlayamamaları ideolojik yüklenmeleri nedeniyle çok tabiîdir. Onlara kalırsa Türkçe ile örneğin Almanca arasında bir üstünlük farkı olamaz.

Oysa her dil, kendi milletinin seciyesini inşa eder. Türkçe, Türk milletine “Tanrı’ya boyun eğ” diyerek seciyesini belirlemiş bir dildir. Oysa Arapçada “Allah’a kul olun” beyanının dile girmesi Hz. Peygamber’in tebliği neticesidir. Şunun şurasında 1400 yıldan beri bu tebliğ, dile karışarak Arapların seciyesini inşa etmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in tebliği sadece Arapçaya değil Türkçeye de karışmıştır, Kur’an’dan ve hadislerden Türkçeye giren kelimeler Türk seciyesini yeniden tazelemektedir. Diğer değişle Türkler Arapça bilmedikleri halde eski Türkçeden gelen “Allah’ın ordusu” olarak inşa edilmiş seciyeleri nedeniyle Kur’an’ın “ordu-millet” beyanını Türkçeye taşımışlardır. Böylece Türkçe tarihsel olarak üstün konumunu Kur’an’a boyun eğerek yeniden elde etmiştir. Bu hadise sadece Türkçeye nasip olmuştur. Çünkü Türkçe ordu-millet bir varlık için yaratılmıştır.

Dolayısıyla Arapça tarih boyunca puta tapan bir milletin seciyesini getirmekte ve ancak son 1400 yıldır (yani Hz. Peygamber’in daveti, Kur’an beyanının bu dilde zikri nedeniyle) bu seciyeyi tevhide tahavvül etmektedir. Yani Arapçanın bir tevhid dili olmasının ve bir tevhid toplumu inşa etmesinin tarihi şurada 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Oysa Türkçe 15.000 yıldır “Tengri biz menen” içeren bir dildir ve Türk milletinin tevhid dinli seciyesini binlerce yıldır fıkıhla inşa etmektedir.

Bir dil, içerdiği fıkhî emirlerle Tanrı’ya yaklaştığını gösterebilir. En büyük fıkıh ise tevhiddir.

Görüşlerime itiraz edenler benimle “Türkçenin grameri mi Arapçadan üstün? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diyerek tartışmaktadır. Oysa millet varlığı bir dili gramer ile konuşmayı önemsemekte değildir. Bu ifademi aşağıda örnekleyerek açacağım:


Örnek 1: Türk milleti evine misafir kabul ettiğinde misafirin ayakkabısını çıkarmasını, elini yıkamasını, eve ihanet etmemesini sağlayacak dille konuşur. Türkler “misafirlik üç gündür” deyimini söz varlıklarına almışlardır. Bu deyim bir fıkıh kaidesidir. Yani bir evde üç günden çok misafir olmamayı kaide olarak getiren dayanak hadistir: Misafirlik ve üç günden fazla misafir kalmanın durumu nedir? “Misâfırlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır” (Buhari, Edeb 85). Türkler demek ki hadiste geçen fıkhî düzenlemeyi dile aktararak Türkçeyi “fıkıh dili”ne dönüştürmüştür.

Örnek 2: Türkler “Azıcık aşım, kaygısız başım” dediler. Kaygı kelimesi aşağıdaki gibi evrilmiştir: Kaygı < Kaygu < Kayğu < Kadğu.


Kad- “bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak” fiilinden +gU sonekiyle türetilmiş ve Eski Türkçe kadğu sözcüğünden evrilmiştir. Demek ki Türkler aş ile kaygıyı ilişkili saymaktadır.

Şimdi Uygurlardan çok başka bir coğrafyaya indirilen Kur’an “Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor” (2 Bakara 268) şeklinde beyan ederek AŞ ile KAYGI meselesini insanlığa ihtar eder, Allah’a tevekkülü tavsiye eder. Tevekkül, tevhid ile çok yakın ilişkisi bulunan bir ameldir.

İşte Türkler tevekküle ilişkin bu beyanı, Araplardan önce ve Kur’an’ın etkisi dışında olarak işitmiş ve Türkçe olarak dile getirmiştir. Türkçedeki bu HİKMET, Türkçenin Hz. Nuh’un töresiyle ilişkisinden ileri gelmektedir.