Skip to content

Posts tagged ‘Türkçülük’

“HANİF TÜRK” Paradigması 1

Bu kitapta en temel amacım gerek Türkçülerin gerekse İslâmcıların “eski Türkler Şaman idi” yargısıyla ortaya attıkları iki parçalı tarih zihniyetini kırmak idi. Ancak kitabın kaleme alınmasında başka gerekçeler de bulunmaktadır.

Kitabın mesajını anlaşılabilir kılmak için “Hanif Türk” paradigmasının bazı iddialarını başlıklar halinde tasnif etmek istedim.

İslâm Öncesi Tarih Paradigmasına Eleştiri: Bu kitabı kaleme almamın gerekçelerinden biri, akademi ve aydın çevrelerindeki “iki parçalı tarih paradigması”na itiraz geliştirmektir. Cuma hutbelerinde “İnned dîne indâllâhil İslâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır” (3 Al-i İmran 19) ayetinin kıraat edildiği herkesin malumudur. Buna rağmen bilgi üreten akademik ve epistemik cemaatin yazdığı kitap başlıklarında bile “İslâm öncesi Türk Tarihi” ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibarenin Kur’an ve nübüvvet tarihi ile bağdaşmadığı hususunu çalışmamda tartıştım.

Özellikle İslâmcılar Hz. Peygamber öncesi tarihin “İslâm öncesi” olmadığını bilmekte iseler de Türk tarihi söz konusu olduğunda meseleyi gözden kaçırmaktaydılar. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri Müslüman idi: “Havarilere “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza şahit ol” (kâlû âmennâ veşhed bi-ennenâ muslimûn) demişlerdi” (5 Maide 111). Görüldüğü üzere Allah, havarilere “ilham” ederek iman etmelerini sağlamıştı. O halde bu ilhamın benzeri niçin Türk Eli’nde yaşayan birilerine olmasındı? Madem ki İslâm tarih boyunca tek dinin adı idi, o halde Hz. Peygamber (asv) öncesi tarihte Allah’a tıpkı İbrahim gibi inanan, Hanif dini kabul eden bazı Türklerin imanının da İslâm olarak kabul edilmesi gerekirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “İslâm” maddesini yazan Mustafa Sinanoğlu’na göre “Hanif” kelimesi, “Allah tarafından vaz edilen aslî din” olup “İslâm” kavramıyla anlam ilişkisi bulunmaktadır:

“Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir. Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır” (Sinanoğlu, 2001: 1).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” kitabının en temel tezi, Müslümanların bakışıyla tarihin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası” şeklinde iki parçalı olarak ele alınmasının tutarsızlık içerdiği hususundadır.

“Her Millete Peygamber Gönderilmesi” Hakikatinin Türkler İçin Uygulanması: Kitabımın kaleme alınmasındaki ikinci gerekçe, tarihi nübüvvetle açıklayan bir ayetin nasıl anlaşılacağı sorusuna cevap arayışıdır. Bu ayet şu idi:

“Biz her millete bir peygamber gönderdik” (16 Nahl 36).

Türkiye’de Batılılaşma ile çatışan iki temel ideoloji olduğu ifade edilir: İslâmcılık ve Türkçülük-Turancılık. Ancak bu iki ideolojinin de “evrensel” iddialarının farklı toplulukları ve coğrafyaları kendine “ufuk” görmesi, yeni bir çatışma gerekçesi oluşturmaktadır. “Hanif Türk” paradigması bu iki çatışmacı kimliği daha üst bir kimlikte aşmayı teklif etmektedir. Bu ise ancak tarihe bakış algısının değişmesiyle gerçekleştirilebilir.

İslâmcılığın en büyük problemi, tarihte her millete bir peygamber gönderildiğini beyan eden ayete (Nahl 36) göre ele alınmış bir Türk tarihi tefekkürü geliştirmemiş olmasıdır. Bu eksiklik İslâmcılığın Türkiye’de toplumsallaşamamasının da sebebi haline gelmektedir.

İslâmcılık düşüncesinin teorisyenleri sadece Samî kavimlerin (Araplar ve İsrailoğulları) merkezinde tefekkür etmek nedeniyle Türklere ait arkeoloji ve antropoloji verilerini “pagan çaba” saymaktadır. Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinin Samî toplumlardan başka toplumların tarihini araştırmamasının “ters ırkçılık” olduğunu söylemek mümkündür. Yani, Allah’ın Afrika halklarına, İç Asya halklarına, Amerika kıtası halklarına peygamber göndermiş olabileceği (Nahl 36) fikrini niçin çalışmamaktaydılar?

Oysa bu bölgelerden bazılarına “su kuyusu açmak”, “kurban götürmek”, “doktor temin etmek” gibi amaçlarla gidilmekteydi. Bu faaliyetleri üstlenen gönüllü, liyakatli, özverili aydınların ve STK görevlilerinin örneğin “Afrikalı peygamber” hikâyeleriyle veya Kur’an’da kıssası anlatılan peygamberlere benzeyen mitolojik öykülerle Türkiye’ye dönmeleri gerekmez miydi? Allah’ın bir zenci peygamberi yok muydu?

Bu hikâyelere yardım kuruluşlarıyla bölgeye giden aydınların ulaşamaması, belki de bir tarih perspektifi eksikliğinden, tarihte “Hanif toplumlar olabileceği” fikrinin yeterince düşünülmemesinden kaynaklanıyordu.

Bu nedenle Türkistan’a ve Uzak Asya içlerine gidemesem bile ulaşabileceğim metinlerde, en azından Türk mitolojik anlatılarında “peygamber izi” aramaya başladım. Buna yardımcı olacak en bariz anlatı, Oğuz Kağan Destanı ile Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında bulunuyordu. Böylece “Hanif Türk” kitabının malzemelerini toplamaya başladım. Oğuz Kağan anlatısında Türklerin şeceresi Yafesoğulları olarak Hz. Nuh’a bağlanıyordu. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk kitabında da aynı şecereye temas edilmektedir. Divanü Lugati’t-Türk Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Oğuz Destanı’nın “İslâmî” versiyonunu XIV. yüz yılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği ifade edilmektedir. Uygur nüshasının ise ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

İbrahim Onay’ın makalesinde “Uygurca metinde ne İslam dinine ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığı, destanın eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğu” şeklinde yorumlar aktarılmıştır. İbrahim Onay, Sadettin Gömeç’in de şu ifadelerini aktarır:

“Tarihte, Oğuz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir! Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oğuz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Onay, 2013: 31-32).

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması Türk tarihini nübüvvetle birlikte okuma denemesi olarak Şamanlığa karşı bir tefekkür olarak ele alınmalıdır.

İşin aslı bu araştırmada (kazıda) pek çok malzemenin vahiyle (Kur’an ile) çapraz okumalara tabi tutulabileceğini gördüm. Örneğin Kül Tigin Anıtı’nın (m. 732) Doğu yüzü 29. satırında şu ifade yer alır:

KT-(D: 29): “Tanrı lütfettiği için, talihim ve kısmetim olduğu için ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim. Az milleti çok ettim. Kudretli ülkesi kudretli hakanı olandan daha iyi bir hale getirdim.”

Bu anıtların dikildiği dönemde Türkler henüz Kur’an ayetleri ile muhatap değildir. Genel kanaat Türklerin 751 yılında Talas Savaşı ile Müslümanlarla “dost” olarak karşılaştığı yolundadır. Kül Tigin Anıtı’ndaki bu ahlâkî değerlerin Kur’an’da Müslümanlardan istendiğini görmekteyiz:

“Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar. Sevdikleri gıdalardan yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günün azabından ötürü Rabbimizden korkarız” derler” (76 İnsan 7-10).

Ayette geçen “Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ / Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirirler” ibaresi ile Kül Tigin Anıtı’nda beyan edilen “Ölecek olan halkı diriltip besledim, sırtı yalın olan halkı giyimli, yoksul olan halkı zengin ettim” ibaresi aynı ahlâkî değerlere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla büyük ihtimalle kadim Türklerin “töre”si vahiy kaynaklı olup, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Kur’an ile yeniden ve üstelik bütün insanlığa va’z edilmektedir.

Bu benzeşmeyi görünce “Oğuz Destanı’nda da benzeri ilişkisellikler var mı” sorusu sorarak bir çalışma yapmaya karar verdim. Eğer bu benzeşme ispat edilirse, Türk tarihinin anlatıları aynı zamanda “tevhid tarihi” gibi de okunabilecekti.

İslâm Öncesi Tarih Algısında Samî Olmayan Peygamberlik Sorunu:

Tarihçiler Kur’an’da kıssaları anlatılan veya isimleri zikredilen peygamberlerin Samî olduğunu belirtmektedir. Buna göre iki silsile var: 1) Birinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. İsmail -} Hz. Muhammed; 2) İkinci silsile: Hz. Nuh -} Sam -} Hz. Hûd -} Hz. Salih -} Hz. İbrahim -} Hz. Lût -} Hz. İshak -} Hz. Yakub -} Hz. Yusuf -} Hz. Eyyûb -} Hz. Şuayb -} Hz. Musa-Hz. Harun -} Hz. Davut -} Hz. Süleyman -} Hz. Zülkifl -} Hz. İlyas -} Hz. El- Yesâ -} Hz. Yunus -} Hz. Zekeriya -} Hz. Yahya -} Hz. İsa.

Hz. Nuh (as) öncesindeki Hz. Âdem ve Hz. Hz. İdris de zikredildiğinde yirmi beş peygamberin adının beyan edildiği görülür. Ancak Allah bu peygamberlerden başka peygamber gönderdiğini de beyan etmiştir:

“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var” (40 Mü’min 78).

Vahye mutabık bir tarih/antropoloji bilgisi ismi bildirilmemiş peygamberlerin olduğuna dair ayeti esas alarak insanlığın geçmişini araştırmaya yönelmelidir. Zira, Batı tarih ve antropolojisi, insanlık tarihi hakkında söz söylemekte ve bazı kurgular, bazı tarih/toplum tasarımları yapmaktadır.

Tarihçiler ve dilciler “Samî peygamberler” veya “Samî diller” gibi kavramlar kullanmaktadır. “Samî” kavramının Hz. Nuh’un üç oğlundan Sam’a bağlanarak ifade edildiği açıktır. Bu durumda Hz. Nuh’un Ham ve Yafes adlı diğer oğullarına dair de bir tarih felsefesi, bir dil felsefesi kurulması gerekliliği vardır.

Oysa Türkiye’de İslâmcılık ve Türkçülük “İslâm Öncesi Tarih” kavramlaştırması nedeniyle Hanifliği kabul etmiş Hamî ve Yafesî tarih/dil tasavvurunu kabul etmemektedir. Hatta tam aksine, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini, “İslâm” olarak kabul ederek, önceki tarihi “İslâm Öncesi” olarak kavramlaştırmaktadır. Böylece İslâm âdeta Hz. Peygamber (asv) ile başlamış gibi düşünülmektedir. Buna göre yukarıda da değindiğimiz gibi Kur’an (5: 111) ayetinde Hz. İsa’nın havarilerinin “Müslüman” olduğunu belirtmektedir. Burada şu problem ortaya çıkmaktadır: Hz. İsa’ya tabi olan bir “Hanif”, Hz. Peygamber’e (asv) iman ettiği takdirde “Müslüman oldu” denecek midir?

“Hanif Türk” kavramlaştırması, “İslâm Öncesi Türk” kategorizasyonunun hatasını göstermek dışında Yafesî peygamberlerin olması veya Yafesoğullarının nübüvvetle buluşturulması gerektiği fikrinden hareket etmektedir.

“Hanif Türk” paradigması, Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar yayılmış Türk topluluklarına “sizi millet kılan değerler Hz. Nuh’a-Hz. İbrahim’e vahyedilen töreden gelmekte idi. Bu töre bugün Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’dadır. O halde töreye dönün” demektedir.

Türkler İkrahla Müslüman Olmadı: Hanif Türk Paradigması İmam-ı Âzam’ın ve İmam Mâtürîdî’nin akaidine bağlıdır.Bu ifadenin anlamı Türklerin kılıç zoruyla (ikrâhla) Müslüman olduğuna dair yargıların kabul edilmezliğidir.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (asv) Medine’yi “kafirle çatışma” kavramı üzerinde inşa etmemiştir. Çünkü Medine’de toplamda 1.500 kadar Müslüman varken yine toplamda 8.500 kadar Yahudi ve Müşrik vardır ve bu nüfusa karşı “zorla Müslümanlaştırma” siyaseti izlenmemiştir. Hz. Peygamber bu iki zümre ile anlaşmalar imzalayarak oluşan topluma “ümmet” demiştir. Mekke’de Müslüman olan ve fakat Medine’ye hicret etmeyen kişiler ise “ümmet”ten sayılmamıştır. Nitekim bu durum ayetle de sabittir:

“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’Onlar da: ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik.’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (4 Nisa: 97).

İmam-ı Azam da el Fıkhu’l Ebsat’ta şöyle demiştir: “Mütecaviz kimselerle küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş ilan et” (Öz, 2010: 43). İmam-ı Azam, “Allah kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamıştır” (Öz, 2010: 55) ifadesiyle ikrâhla din telkin etmeyi fıkha aykırı görmüştür.

Anlaşılacağı üzere, “Hanif Türk” paradigmasını Türkiye’de “Türk olmak” ve “Müslüman olmak” şeklinde ayrışmış kimlikler arasındaki itikadî düşmanlıklar üreten söylemlere son verilmesi kaygısıyla kaleme aldım. Aslında Türk siyaset teorisi kitaplarında da harb ve fitne-zulm savaş sebebi olarak görülmüştür; bu nedenle Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” veya “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” ifadesi Siyasetnâme adlı kitabına girmiştir.

Bazı çevreler Türklerin Müslüman olmasının da Emeviler’in 705 yılında Horasan valisi olarak atadığı Kuteybe b. Müslim’in kılıç zorlamasıyla gerçekleştiğini ifade etmektedir. Oysa İslâm, “dinde zorlama yoktur/Lâ ikrâhe fîd dîn” (2 Bakara 256) ayetiyle “kılıçla imana zorlamayı” reddetmiştir.

Fakat Türkiye’de İslâmî söylem ne yazık ki bu kaideye dikkat etmemekte, dini yaşayış, anlayış, düşünüş farklılıklarını “öteki” ve hatta “düşman” ilan etmektedir.

Anlaşılacağı üzere “Hanif Türk” paradigması bazı yazarlar tarafından ileri sürülen “Türklerin kılıç zoruyla iman ettiği” iddiasını bertaraf etmektedir. Türkler, tarih boyunca peygamberlerin izlerini takip ettiler ve put yapmayı reddederek Allah’a iman etmenin yollarını genişletmekle meşgul oldular. Arap toplumları Hz. İbrahim’in “Hanif Dini”ne mensup olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanların kıblesi Kâbe’yi putla doldurmakla yoldan çıktılar. İsrailoğulları’nın da Hz. Musa’nın dağdan 10 gün geç inmesi üzerine put yapıp tapmaya başladığı Kur’an tarafından beyan edilmiştir. Buna göre eğer Türklere peygamber gelmediyse, bu millet “tek Tanrı” inancını ve “töre”sindeki bazı “İslâmî” ahlâk değerlerini nereden almıştır?

Ayrıca şu eklenmelidir ki, Orhun Yazıtları’nda Türklerin “tek Tanrı” inancını “devlet yöneticileri sıfatıyla” zikrettiği görülmektedir.  Bu olgu, Türklerin bir kısmının tarihte “Hanif Türk” olarak yaşadığını kanıtlamaktadır. “Hanif Türk” paradigması ırkçılığı reddetmektedir. Nitekim Oğuz Destanı’nda da görüleceği üzere, Oğuz Kağan, Türkler içinde putperest/pagan dinini zorla (ikrah) millete dayatan babası Kara Han’ı öldürmüştür. Anlaşılacağı üzere Oğuz Destanı, ırk asabiyetini teorileştirmeye izin vermemektedir.

Bu anlamda “Hanif Türk” paradigması Türkçü düşünceye ırk asabiyetini terk ederek vahyin peşinde/peygamber izinde bir hayat inşa etmeyi teklif etmektedir. Yine “Hanif Türk” paradigması İslâmcılık düşüncesi mensuplarına ise Türk tarihindeki “Hanif izi” keşfederek söylem alanını Atlas Okyanusu’na ulaşan Osmanlı havzasına, Büyük Okyanus’a ulaşan Göktürk havzasını da eklemesini teklif etmektedir.

  • Onay İbrahim, Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, ss:29-44, 2013
  • Öz Mustafa, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2010
  • Sinanoğlu Mustafa, İslâm, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 23, 2001

Türk’ün Milleti ve Devleti

Milliyetçilik, devletçi milliyetçilik ve Türkçü/Turancı milliyetçilik hizbleriyle düşünce üreten bir ideoloji olarak, İslâm’ın Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e tek bir çizgi halinde gelen “haniflik-Tek Tanrı inancı” halindeki varlığını Türklerin de Hz. Nuh’tan sonra taşıdığı yaklaşımını kabul edilebilir bulmamaktadır. Turancı/Türkçülük, “Türk soylu” bazı kavimlerin Budist, Hıristiyan, Musevî, Zerdüşt, Şaman dinlerini seçmelerinin Türklük adına bir kayıp sayılmayacağını, Türklüğün “haniflik” ile tanımlanması halinde tarihsel süreçte dil birliği/soy birliği/devlet birliği ile ortaya çıkmış devamlılıkların zedeleneceğini düşünmektedir.

İslâmcılık düşüncesi ise, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e “haniflik-Tek Tanrı” inancının Hz. Nuh-Hz. İbrahim-İsrailoğulları/Araplar ile gelen zincirini kabul etmekte; ancak Hz. Nuh-Yafes soyunun “hanif Türklük” olarak tarihsel bir devamlılığa sahipliği hususunda sessiz veya muteriz kalmaktadır. Böylece İslâmcılık, Mezopotamya’daki halkları da kuşatan bir “ümmet birliği” tasavvuru geliştirerek “Hz. Nuh-Sam-Arap hanifliği” silsilesini tarih felsefesinin merkezine yerleştirmektedir. İslâmcılık düşüncesi, Türk’ün Hz. Nuh’un soyundan geldiği fikrini ise esatîr-i evvelîn (geçmişin masalları) saymaktadır.

İki ideoloji (İslâmcılık, Milliyetçilik) arasındaki bu “ayrışmayı üreten benzeşme” kanaatimizce Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde politikasını “İslâm Birliği” içinde mi yoksa “Türk-Turan Birliği” içinde mi sürdüreceği sorununun bir yansıması olarak kendine iktidar alanı inşa etmektedir. Diğer değişle iki ideoloji de bir diğerinin dahil olamayacağı “abilik-sözcülük statüsü” (Milliyetçilik: Türk dünyasının abi-sözcülüğü; İslâmcılık: Müslüman dünyanın abi-sözcülüğü) elde etmektedir.

Bu statüler, her iki ideolojinin de Hz. Âdem-Hz. Nuh silsilesine bağlanan bütüncül bir tarih nazarı geliştirmesini engellemektedir. Zira İslâmcılık düşüncesi açısından Türklük ya Kuteybe b. Müslim’in Horasan valiliği (705-715) sırasında kılıç zoruyla İslâm davetinden ya 751 Talas Savaşı sonrasında gelişen ihtidalardan ya da 920-955 arasında hükümdar olan Karahanlı Satuk Buğra Han’ın 932 yılında İslamiyeti kabul etmesinden itibaren kitleler halinde Müslümanlaşma hareketinden başlatılmakta, Anadolu’da Türklüğün tarihi ise 1071’e itelenmektedir.  

Böyle bir tarih okumasında Türklük, Anadolu’daki yerleşik (otokton) halkların topraklarına işgal ve talanla gelmiş kabul edilmektedir.

Türkçü-Milliyetçilik düşüncesi ise “çok dinli Türklük” fikriyle Vikinglerin, Roma İmparatorluğu’nun, Sümer uygarlığının, Mısır uygarlığının ve hatta Amerika kıtasındaki yerlilerin gerçekte “Türk” kökenli olduğuna dair teorilere kaymaktadır. Nitekim Nihal Atsız, “Anadolu’daki varlığımızı milâttan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmiştir. Halbuki, ‘bir memleketin tapusuna mâlik olmak için mutlaka ilk ahalisi olmak lâzımdır’ diye düşünmek boştur (…) Sonra Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleri eskisinin devamı sayılamaz” (Atsız, 2015: 24) diyerek Türklüğü Anadolu’da temellendirmek için geliştirilen görüşleri “zorlama” olarak nitelendirir. Ancak konu teoride kalmamış ve Atatürk’ün Türk Tarih Tezi de bu tür bir okuma yapmasıyla, bu tez, devletin kurduğu bazı işletmelere (“Sümerbank”, “Etibank” gibi) verilen isimlerle de ima edilmiştir.

Bu noktada itiraz ettiğimiz mesele, Türkçü düşüncenin “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıklarının kökekinde Türkler vardır” tezinin mantık dışı sayılması gerektiği hususu değildir. Vurguladığımız konu, “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıklarının kökeninde Türklerin varlığı” argümanının 21. yüzyılda “Türk milleti” kimliğini tanımlamak bakımından anlam ifade etmediğidir.

Dikkat edilirse Türklük, Milliyetçi-Türkçü ideolojilerin köken arayışında “Mısır-Sümer-Hitit-Roma-Viking-Amerika uygarlıkları” ile buluşurken pagan bir geçmişe sahip çıkmak zorunda kalmaktadır. Oysa Hz. Âdem-Hz. Nuh zincirinde “Hanif Türklük” ile kimliğini yeniden tanımlayan bir Türk düşüncesi, uygarlıkların kökenini peygamberlerle açıklama şansına erecek ve yakalandığı tarihsel çelişkilerden kurtulabilecektir. Zira “Mısır uygarlığının kökünde Türklük vardır” tezinin karşılaşacağı kaçınılmaz gerçeklik, bu anlamıyla Türklüğün putperestliğe yakalanması ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkâr ederek tarihten silinmeye uğramasıdır.

Oysa Milliyetçi düşünce, “Türklüğün tarih boyunca put yapmadığı” iddiasını da -son derece doğru olarak- ileri sürmektedir. Bu durumda hanifliği Türklük için bir kriter olarak belirleyip, tarihte puta tapmış toplumların Türklükten çıkmış, Türk kimliğinden uzaklaşmış uygarlıklar kurduğu ifade edilmeli değil midir?

Nitekim Şaban Teoman Duralı’nın “Türklük” tanımını, “Müslümanlaşmak” kriterine bağladığı görülmektedir:

“Talas vuruşmasının ardından Türk boyları Orta Asya’nın doğusundan batısına dalgalar halinde hicret edip Müslümanlaşmış, akabinde Dârü’l İslâm’da, çoğunlukla, yerleşik düzene geçmiştir. Kürt sözlükçü ve muhaddis Macideddin İbn Athîr’in (1149-1210) bildirdiğine göre, sadece 960’da Mâverâünnehir’e ulaşıp yerleşen iki yüz bin çadırlık Türk toplulukları ihtidâ etmiştir. Hicret etmeyen Türk toplulukları dahi, zamanla Müslümanlaşmışlardır. Hıtaylar gibi, doğuda kalıp Müslümanlaşmamış olanlarsa, git gide Türklüklerini yitirerek Moğollaşmış ya da Çinlileşmişlerdir. Buradan da sekizinci-dokuzuncu yüzyıllardan itibaren Müslüman olmanın, Türklüğün tarifinde baş orunu işgal ettiğini anlıyoruz” (Duralı, 2010: 61-62).

Ne var ki, Şaban Teoman Duralı, Türklüğü tarih felsefesi açısından “devlet” ve “medenî yaşayış” kavramları içinde tanımlamakla kendi paradigması açısından bir tutarsızlığa yakalanmaktadır. Önce Duralı’nın Türklük paradigmasını eski zamanları yorumlarken hangi kriterlere dayanarak belirlediğini ve yeni zamanları yorumlarken hangi yeni kriterleri eklediğini ele alarak bu tutarsızlığı izaha çalışalım:

Duralı’ya göre “Türkün birinci hasleti devlet kuruculuğudur” (Duralı, 2010: 110). Duralı, “Türk tarihte, devletini kurmadan milletini oluşturamamıştır” da demektedir (Duralı, 2010: 110). Müellife göre medenî yaşayışın teminatı devlettir. Adil bir düzen de ancak medenî yaşayışla mümkündür. “İslâm öncesi tarihte Türklerin -bu kriterde- iki önemli devleti vardır: Göktürk ve Uygur. Tarihî önem taşıyan bütün müteâkip devletleri İslâmî devirde yer almıştır. Bunların en önde geleniyse, Osmanlı Devleti’dir” (Duralı, 2010: 110). Duralı’ya göre Türklük, İslâm’dan evvel Göktürk ve Uygur devirlerinde Doğu medeniyeti câmiaasına mensupken Müslümanlaşmakla Batı medeniyeti camiasının üyesi olmuştur (Duralı, 2010: 78). Bir kültürün yazıya geçmesini “felsefîleşmiş medeniyet” olarak kavrayan müellif, Türk yazıtlarının bilgeliğe ilişkin önemli kanıtlar olduğunu söyler. Göktürk veziri ve komutanı Tonyukuk’un 725’te 62 satırlık, Kül Tigün’in 732’de 72 satırlık, Bilge Kağan’ın 735’te 89 satırlık yazıtlarının Türk düşünce tarihinin ilk kayda değer verimleri olduğuna değinir. Müellif, Burkan inancını benimsememiş kimi Uygur düşünürlerinin özellikle onuncu ve onbirinci yüzyıllarda ortaya koyduğu eserlerin vücut verdiği bilgelik geleneğinin Türk düşünce hayatını etkilediğini de ifade etmektedir. Duralı’ya göre Uygur Türkleri, öteden beri hayvancılık ve zanaatla uğraşan eski Türkleri tamamen irfan hayatına intisap ettiren bir medeniyet merhalesini de temsil etmektedir. Duralı, devlet yöneticilerinin Burkancılığı kabul etmesine rağmen halkın Tengriciliğe ısrarla bağlı kaldığını ve devlet/halk arasında ikili bir yapının meydana geldiğini ifade eder. Özellikle Tonyukuk’a referans veren müellif, bu vezirin hakanların Burkancılığı teşvik etmesine ‘Türklerin savaşçılık ve alplik faziletleriyle uyuşmadığı’ gerekçesiyle itirazda bulunarak ikaz ettiğine işaret eder (Duralı, 2010: 71).  

Şaban Teoman Duralı’nın bu tarih okuması ve Türk kimliği paradigması, miladi 1000’lere gelindiğinde “devlet kuruculuk” ve “medenilik” kriteri yanında başka kriterleri esas alır ve kurgusunda bazı zaaflara yol açar. Duralı’nın paradigmasında Uygurlar söz konusu olduğunda devlet-halk ikiliğinin “Türk Devleti” vasfına zarar vermediğini yukarıda aktarmaya çalıştık. Duralı, 1000’li yıllara gelindiğinde Türklüğü “İslâm’ın Mâtürîdî-Hanefî yorumuna dayalı ve devletin gözetiminde Müslümanlık” (Duralı, 2010: 112) olarak tanımlar. Böyle bir tanım, Duralı’nın eski Türk tarihinde getirdiği “devlet teşkilatı kuran ve medenî hayat yaşayan ordu-millet” tanımına uymamaktadır. Duralı, başka bir yerde Türklüğü “iman birliğini esas almış millî devlettir” (Duralı, 2010: 125) şeklinde tanımlar. Duralı, bu noktadaki paradigmasında Türk kimliğini 1) Devlet teşkilatı, 2) Medenilik, 3) İman birliğini esas almış millî devlet şeklinde tanımlamaktadır. Ancak bu paradigma 1000’li yıllardan sonra yeni kriterlerle “onarılmakta”dır. İki yeni kriter daha getirilmektedir:

“1000’lerden itibaren de Türkler, bizzat İran topraklarında devlet kurar olmuşlardır. Bu devletlerin önde gelenleri Karahanlılar ile Selçuklulardır. Bunlardan sonra İran’ı bin yıl süreyle yönetmiş hanedanlar, kültürce Farslılaşmış olsalar dahi, Türk soyundandır. Fars kültürüne intisap, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Farslılaşma, dil başta gelmek üzere, önemli ölçülerde Anadolu Selçukluları’na da sirayet etmiştir. Türklere Türkçeyi iade eden, Anadolu Selçukluları’nın ardı sıra gelen Osmanlı’dır. Buna karşılık, Türk Oğuz asıllı, bidayette de Sünnî olup sufî tarikattan neşet etmiş Safavî hanedanı (hükümfermâ: 1502-1737), Şah İsmail’in (1487-1524) önderliğinde İran’ın milli birliği ile bütünlüğünü tesis etmiştir” (Duralı, 2010: 63).

Görüldüğü üzere Duralı, Türk soylu olup, resmî dilinde Türkçeyi kullanan, bir mezhebi de “milli din” olarak kabul eden Safavî Devleti’ni “İran’ın milli devleti” sayarak Türklük dışı bir kategorilendirmeye tabi tutmaktadır. Dolayısıyla “1) Devlet teşkilatı, 2) Medenilik, 3) İman birliğini esas almış millî devlet” şeklinde getirdiği Türk kimliğine 1000’li yıllardan itibaren “4) Hanefî-Mâtürîdîlik, 5) Resmi dil Türkçe” kriterlerini dahil etmekte, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerini de Türk kimliği açısından tereddütlü bir alanda bırakmaktadır: “Osmanlı, Türk Oğuz özüne bağlı kalırken, Safevî, hüküm sürdüğü ülke ile orada yaşayan çoğunluğun kültür belirlenimine uyarak Farslılaşmıştır” (Duralı, 2010: 64). Fakat Duralı, son tahlilde Türk milleti kimliğinin devlet ve millî mezhep temelinde tanımlamanın getirdiği sıkıntıyı da görerek Şiî Azerbaycan ile Sünnî Osmanlı havzasının Türkçe ve Farsçadan birbirine aktarılan kelimeler, dilbilgisi, söz varlığı bakımından etkilediğini ve Türk-Fars kültürünün oluştuğunu teslim etmiş, Osmanlı’nın da “Türk-Fars İslâm kültürü” dairesinde sayılması gerektiğini ifade etmiştir (Duralı, 2010: 64). Kanaatimizce Duralı’nın bu son yorumu, getirdiği paradigmanın açmazlarını aşmaya matuftur.

Bilindiği gibi Nihal Atsız’ın geliştirdiği tarih perspektifi, 1040’da kazanılan Dandânekan Meydan Savaşı ile Horasan’da kurulan ve İslâm münevverlerinin Selçuk Devleti dediği teşekkülü “Bizim devletimiz, yani Türkiye” olarak kabul etmekle (Atsız, 2015: 32), Şaban Teoman Duralı’nın Milliyetçilik ile İslâmcılığı birleştirmeyi hedefleyen ama açmazları bulunan paradigmasından farklı bir mecra tutmaktadır. Nihal Atsız’ın paradigması, tarihin karanlık çağlarında Türkistan’da kurulan ilk devlet ile XI. yüzyılda kurulup günümüze kadar gelen Önasya’daki devlet, yani 1040’ta kurulan devletin devamı olan tek devlet teorisine dayanmaktadır (Atsız, 2015: 31). Atsız’a göre bu devletin ilk başkanı büyük sultan Gazi Tuğrul Beğ’dir. Bu devlet İlhanlılar çağında Tebriz ve Meraga tarafında idare olunmuştur. Yüz yıl süren İlhanlı idaresi sırasında yanlış tarih telâkkilerinin müstakil devlet saydığı Osmanlı’nın idarecileri Osman Gazi ve onun oğlu Orhan Gazi, uç beğinden başka bir şey değildir (Atsız, 2015: 35). Nihal Atsız, bu devlet-millet fikriyle Türklüğü, Teoman Duralı’nın “devlet tarafından varlığa çıkarılmış millet” olarak ve belli bir coğrafya içinde, belli bir mezheple tanımlamamaktadır:

“Eski Gök Türklerden (neseben) indiği çağdaş müverrihler tarafından kabul edilen Çengiz Han kültür ve ülkü bakımından da Türk’tü. Onu yabancı gösteren şey XIII. yüzyılda artık Müslüman bir millet olan Türkler arasında eski dine bağlı kalan bir azınlığa mensup oluşu, bir de Moğollar üzerinde hâkim bir ailenin ferdi olarak Arap ve Acemler tarafından Moğol diye ilan edilişidir. İkinci hanedanımız İlhanlılar’ın en büyük hizmeti Anadolu ve Azerbaycan’ı kesin surette Türkleştirmeleridir” (Atsız, 2015: 34).

Nihal Atsız’ın tarih perspektifinde tek devlette dört sultan dahi bulunabilmektedir.  Eski Türk devlet geleneğinde Batı’da “uç beğliği” olarak yurt tutan hanedanlar, Doğu’daki Hakan’a tâbi hüküm sürmektedir. Nitekim Nihal Atsız, devlet ve milletin sürekliliği, coğrafyada belli bir sınırla sınırlandırılamazlığı fikrini savunmaktadır:

“Temir’i Anadolu’yu yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandırmak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu II. Murad, Türkistan’daki Temir ile oğlu Şeruh’a tâbi birer hükümdardılar. Bu suretle bir Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye’deki Osmanlı hanedanının hâkimiyeti ancak Fatih devrinde başlamış ve Cumhuriyet’e kadar devam etmiştir (…) Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendimizi onun milliyetinden saymaya hakkımız yoktur” (Atsız, 2015: 38).

Atsız’a göre Türk devleti belli bir toprağı kazanırken bir kısım toprağını kaybetse, kaybettiği topraktaki millet, Türk milleti dışına çıkmış sayılmaz. Nihal Atsız’ın “Tek devlet çok sultan” şeklinde ifadelendirdiği Türklük paradigması, Batı’daki hükümranlığın Doğu’dakine tâbiyetini teorik olarak kabul etmektedir. Fakat müellif, 1040 sonrası siyasal coğrafyada “Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti” ifadesini haklı çıkaran bir yapıya dair delil gösterememektedir. Dolayısıyla bu birliğin ancak “Türk milleti birliği” olarak ele alınması gerekmektedir.

Bizim kanaatimiz şudur: Türk milletinin varlık temeli Hz. Nuh’un oğlu Yafes’ten itibaren gelen “töreli ordu-millet”te bulunmaktadır. Bu milletin içinde kimi boyların zaman içinde devlet teşkil ettiği, bu devletlerin adaleti yitirdiği anda yine Türk milleti tarafından hâkimiyetlerine son verildiği ve yeni bir devlet kurduğu ifade edilebilir.

 

  • Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihinde Meseleler, Ötüken Yayınları, 2015
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınları, 2010