Skip to content

Posts tagged ‘Uygarlık’

Medeniyet Notları 3: Tek Bir İnsanlık Ailesi Mümkün mü?

Ertan Eğribel-Ufuk Özcan, Ahmet Ağaoğlu’nun “Üç Medeniyet” kitabına yazdıkları “Önsöz Yerine: Uygarlık Sorununu Anlamak ve Aşmak” başlıklı makalede klasik sosyoloji geleneği içinde uygarlık öncesi dönemin “vahşilik-barbarlık” evresi olarak değerlendirildiğini ifade ederler. Makale Aydınlanma filozoflarından başlayarak Auguste Comte ve Marx’a kadar pek çok düşünürün bu konuda benzer yaklaşımlara sahip olduklarını dile getirir. Eğribel-Özcan’a göre küreselleşen dünyada geleneksel değerler, yaşam tarzları ve topyekûn insanlık birikimi geriye dönüşsüz bir biçimde yok olmaktadır. Mesele geçmişe ve yitip giden değerlere övgü dizmek ya da bu değerlerin arkasından ağıt yakmak değildir. Asıl mesele, insanı geçmişinden koparan süreçlerin aynı zamanda insanlığın bugününü ve geleceğini karartmasıdır. Küreselleşme adı verilen süreç, Batı uygarlığı da dahil olmak üzere, bütün dünya kültür ve uygarlıklarını tahribe ve yıkıma yönelmiştir. Yok olan değerler sadece manevî değerlerle sınırlı değildir; ekilebilir topraklar, içilebilir sular, solunabilir hava, sürdürülebilir çevre, kamunun ortak kullanımına ait araziler, mekânlar gitgide azalmakta, son derece küçük bir zümrenin lehine temerküz ve temellük edilmektedir. Küreselleşmenin hızı ve nüfuzu bütün insanlığı tehdit eder bir boyut kazanmıştır. Bu sözde uygarlık, otobanlarıyla, beton çılgınlığıyla, hız tutkusuyla, bireysel arzuları kışkırtan değerleriyle, kırbaçladığı çılgın tüketim ve sahip olma hırsıyla, bütün insanlık değerlerini maddeye, ranta, para ve güce indirgeyen süreçlere sebep olmakta ve tahripkârlığını artırmaktadır. İmparatorluk bakiyesi bütün düşünürler, (Pantürkistler, Mehmet Akif gibi İslamcı reformistler de dahil olmak üzere) Batı’nın üstünlüğü fikrini kabul etmiş durumdadır. Ziya Gökalp ve Ahmet Ağaoğlu Türkiye’nin yenileşmesini ve uygarlık dairesini değiştirmesini kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya koymuş ve eserlerinde bu ana temayı işlemişlerdir. Sorunun özünü, bir Doğu-İslam toplumu örneği olarak tanımlanan Türkiye’nin, mevcut kurum ve geleneklerini koruyarak dünyadaki yeni gelişmelere ayak uyduramaması oluşturmaktadır. Batılılaşma, çöküş devrinin ana problematiği olarak İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık ideolojilerinin gündemine girmiştir. Eğribel-Özcan’a göre her yeni sosyolog kuşağında “nasıl Batılılaşacağımız” sorusu sorularak yeni çözüm önerilerinde bulunulmaktadır. Niyazi Berkes ve Mümtaz Turhan, aradan onca yıl geçtikten sonra “Batılılaşmanın neresindeyiz?”, “İki yüz yıldır niye Batılaşmıyoruz?” sorularını sormuş, böylece “Batılılaşma fiyaskosuna” işaret etmiştir. Aradan geçen yıllara rağmen hâlâ aynı sorular sorulmakta, 2023 hedefleri ortaya konulmaktadır. Ancak bir sonuç alınamamaktadır. Türkiye’nin yeni kadrolarının Batı karşısında geçmişteki “Batılılaşma” yanlısı aydınlardan farklı bir pozisyon alışlarından bahsetmek mümkün değildir. Bugün egemen olan kadrolar Batı kimliği almayı talep etmeden “Batı yandaşlığı” yapmaktadırlar. ABD küreselleşmesinin Türkiye ve bölgesine getirdiği açmaz, yerelleşme, istikrarsızlık, çürüme ve köksüzleşme ile kendisini göstermektedir. Batı’nın üstünlüğünün asıl dayanağı dünya egemenlik ilişkilerinin denetimini elinde tutmasıdır. Bu egemenliğin bir dünya düzeni haline gelmesi ve süreklilik kazanması Batı’nın temel kaygısıdır. Tarih, Doğu-Batı çatışması içinde okunmalıdır. Doğu-Batı çatışması içinde ortaya çıkan Batı dünya egemenliği, geleneksel uygarlık yapılarının yok oluşunun ötesinde, insan-doğa, insan-insan ilişkilerinden toplum ilişkilerine kadar çeşitli düzeylerde karşıtlık ve itişmeyi örte çıkarmaktadır. Tarihte Doğu-Batı çatışmasının nedeni, her uygarlığın öncelikle kendi varlığını korumak ve sürdürmek, geleceğini planlamak için ilişkilerin denetimini ele geçirmek istemesidir. Bu anlamda toplumlar arasındaki ilişkilerin denetimini ele geçirmek ve elde tutmak hep hayati önemde olmuş, bu da uygarlıklar arasında süreğen bir çatışmaya yol açmıştır. Dünya tarihinin birliğini ve sürekliliğini sağlayan, bu çatışmanın varlığıdır. Çatışma nedeniyle uygarlık “evrensel” karakter kazanamamış, tek bir uygarlığın geçerli olması mümkün olmamıştır. Batı, Roma İmparatorluğu’ndan bin dört yüz yıl sonra dünya egemenliğini yeniden ele geçirebilmiştir. Günümüzdeki üstünlüğünün temeli de dünya egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Batı, yeryüzünde kurmuş olduğu üstünlüğünü paylaşma çabası içinde hiçbir zaman olmamıştır. Bu durum uygarlığın “evrensel” ve “tek” olmadığının kanıtı sayılmalıdır. Türkiye’nin önemi Doğu-Batı çatışması içindeki konum ve rolünden kaynaklanmaktadır. Buna rağmen insanlığın önündeki yeni arayış çabaları, mevcut çözümsüzlüğü aşma fırsat vermektedir. Günümüz sosyolojisi insanlığın sorunlarını anlamak, onları dönüştürmek ve Doğu-Batı çatışmasını aşmak görevini yüklenmek zorundadır. (Eğribel-Özcan, 2013: 5-11).

“Doğu-Batı çatışması” perspektifi ile tarihe nazar etmenin kabul edilemeyeceği bir zamana geldik. Fakat Fazıl-Batıl toplumların çatışmasından bahsedilebilecektir. Buna rağmen günümüzde Müslüman toplumlarda dahi Batı kültürüne direnebilecek “geleneksel” bir kültür aidiyeti görülemiyor. İslâm toplumlarının mevzuatları Batı hukukunun “hak” mefhumlarına göre kodifiye ediliyor. Uluslararası sözleşmeleri kabul eden devletler, “evrensel” hukuk ilkelerini toplumlarına dikte ediyor. Keza, Batı’nın kent sistemi yeryüzünün bütün yerleşme düzenini yeniden biçimliyor. Geleneksel toplumların “aile” modelleri, “mahalle” sistemleri, “komşuluk” ilişkileri Batı kenti karşısında tutunamıyor ve tarihin mezarlığına gömülüyor. Yine geleneksel toplumların iktisadî dinamikleri (örneğin İslâm toplumları açısından sebil, vakıf, ahi teşkilatları, zekât-hayır kurumları, karz-ı hasen kültürü, imece dayanışması) gelişen banka ve para sistemi ile yok ediliyor. Teknoloji de geleneksel toplumların kültürünü imha eden bir “Batılı kültür istilası” olarak kendini konumluyor. Bu kültürel araç (teknoloji), cemaat olarak hayata tutunan tüm içtimaî birlikleri “ultra-birey” özneler olarak imal ederek dağıtıyor. İnsanlık tek kişinin kullanabileceği iletişim araçları (telefon) ve tek kişinin barınmasına özgülenmiş 1+1 konutlar ile aşırı mikrolaşmaya uğratılıyor. Otomobil de herkesin işyerini dağıtan kentsel yerleşim düzeni nedeniyle artık “aile arabası” olmaktan çıkarak, “kişiye özel” bir karakter kazanarak “tekliğe düşürülmüş insan”ın hareketini hızlandırıyor.

İslâm dünyasında “teknoloji karşıtı” bir düşünce ekolü bulunmadığı için geleneksel toplumun teknolojist modernleşme sürecinde çözülmesine “dur” diyecek bir sosyal teoriden (şimdilik) bahsedilememektedir. Bu durumda Eğribel-Özcan’ın “Doğu-Batı çatışmasını aşmak” umudunu kaybetmekteyiz. Diğer taraftan Fârâbî’ye bakarsak fazıl toplumlar günahları nedeniyle “batıl toplum”a dönüşürler ve bunlar yeryüzünde toplumlara egemen olunca onlara zulm ederler. O halde Fârâbîci yaklaşımla uygarlığın insanlığın mirası olduğu söylenemez. İbn Haldun’a bakarsak onun fikirlerinden uygarlaşan (hâdârîleşen) toplumların çöktüğünü öğreniyoruz. Bu durumda uygarlık bir “çöküş durumu” ise, Batı uygarlığını almak bizim kendi çöküşümüze dua etmek anlamına gelecektir.

Fakat bunların dışında başka dayanaklarla “Medeniyet insanlığın ortak mirasıdır” fikrine katılmadığımı ifade etmeliyim. Hatta “tek bir insanlık” olduğu fikri de benimsediğim bir görüş değildir. Çünkü kanaatimce insanlık tarih boyunca sadece Hz. Âdem zamanında “birlik” oluşturulabilmiştir. Bu birlik de Kabil’in Habil’i öldürmesi ile sona ermişti. Kabil’in Habil’i öldürmesinin gerekçesi Rousseau’da “mülkiyet çitlemesi” idi. Bu gerekçe doğru olabilir. Uygarlık da kendilerini “uygar” gören kavimlerin “ilkel” kavimlerden çaldıkları zenginlikle yükselmiştir. Fakat analizi daha da derinleştirirsek insanlar arasındaki çatışmanın kaynağını kul haklarına riayetsizlikle izah etmek mümkün olabilecektir. Batı uygarlığının dayandığı “teknoloji”, makasıd-ı hamse (beş emniyet: din, can, mal, nesil, akıl) meselesini dikkate almadığı için yeryüzünü tahrip etmekte, kötülük olarak kendini kimliklemektedir. İslâm-Doğu’nun tekniği hikmete yaslanır; Batı’nın teknolojisi gözetime (panoptikon-Bentham), disipline (Faucault), denetime (Deleuze).

“Tek bir insanlık” teorisi doğru değildir. Bunun nedeni şudur: “Hiç suçlularla mazlumlar bir olur mu?” Bir de şu: “Şeytanın adımlarını izlemeyin.”

  • Eğribel Ertan-Özcan Ufuk, Önsöz Yerine: Uygarlık Sorununu Anlamak ve Aşmak, Ahmet Ağaoğlu-Üç Medeniyet kitabı içinde, Doğu Kitabevi, 2013.

Yeni Emperyalizmin Şafağı

Bugünkü modern dünya eski Batı’nın sömürgeci faaliyetlerinin Avrupa’ya taşıdığı servetlerle varlık kazanıyor. Tarihte ilk sömürgecilik faaliyetlerinin M.Ö. IX. yüzyılda Fenikeliler tarafından başlatıldığı, ardından Helenler, Grekler ve Romalıların sömürgecilik faaliyetlerinde bulundukları belirtilmektedir (Gündüz, 2016: 764). Batı’nın Doğu’ya ait sömürgecilik faaliyetleri farklı metotlarla yürütülmüştür. a) İşgal edilen topraklarda ticarî koloniler oluşturmak (Yunan ve Fenike kolonileri); b) İşgal edilen topraklara genel vali atayarak ülkenin servetlerine el koymak(İngiltere’nin Hindistan’daki uygulaması); c) İşgal edilen topraklarda sömürgeci ülkenin siyasî/iktisadî çıkarlarına hizmet eden devlet sistemleri kurmak(1096-1099 yıllarında gerçekleşen I. Haçlı seferinde Antakya ve Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar, Kudüs’te bir Lâtin Krallığı, Urfa ve Antakya şehirlerinde birer dükalık ve kontluk kurmuşlardı. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından İsrail’in kuruluşu da benzer bir modeli çağrıştırır); d) İşgal edilen topraklara sömürgeci ülkenin nüfusunu yerleştirmek(Amerika kıtasına İngiliz, Fransız halklarının yerleşmesi); e) İşgal edilen topraklarda yerli nüfusa soykırım uygulayarak başka kıtalardan köleleştirilmiş nüfus iskân etmek (Amerika kıtasında yerli nüfusun soykırıma uğratılarak Afrika’dan köleleştirilmiş nüfusun yerleştirilmesi); f) Demiryolları, limanlar, enerji hatları, serbest ticaret bölgeleri (pazar yerleri) gibi teknolojik-iktisadî yatırımlarla yürütülen sömürgecilik; g) Sömürge topraklardaki yerli halka sömürgeci ülkenin dilini ve dinini yerleştirmek.

Ahmet Gündüz demiryolu yapımının sömürgecilik faaliyetleriyle irtibatını kurmakta, sömürgeci devletlerin demiryolunun her iki tarafında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklarını işletme hakkını elde ettikleri gibi demiryolunu inşa ettikleri o ülkenin içlerine kadar girmeyi de başardıklarını ifade ederken haklıdır (Gündüz, 2016: 765).

Ahmet Gündüz’ün analizi sömürgeciliği dönemlere ayırarak ele almaktadır:

“Tarihsel süreç içerisinde emperyalizm üç farklı dönemden geçmiştir. Birinci dönem eski çağ dönemidir.  Bu dönemde Babil, Asur, Mısır, Pers, Yunan ve Roma imparatorlukları yabancı toprakların ele geçirilmesi ve buralarda yaşayan halkların sömürülmesine dayanmaktadır. İkinci dönem Avrupalı milletlerin XV. ve XVI.  yüzyıllardaki ticarî  sömürgeciliğidir.  Bu dönemde İspanya, Portekiz, Britanya gibi denizlerde güçlü olan devletler donanmaları vasıtasıyla denizlerde hâkimiyet kurarak dünyada belli başlı ticaret merkezlerini ele geçirmelerinden başka büyük toprak parçalarını da ele geçirerek hâkimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Bu dönemde altın arayıcılığı ve baharat ticareti ön plandadır. Emperyalizmin üçüncü safhası ise 1870’lerde başlamış ve II. Dünya Savaşı’nın sonunda bitmiştir.  Bu dönemdeki emperyalizm şekline modern emperyalizm adı verilmektedir. Bu üçüncü devrede Britanya (İngiltere), Rusya, Fransa, Belçika, Almanya, İtalya gibi Avrupalı devletlerle ABD arasında bir yarışın sürdüğü görülmektedir” (Gündüz, 2016: 765).

Lütfi Sunar emperyalizm kavramı ile sömürgecilik kavramının farkını vurgular:

“Sömürgecilikten ayrı bir olgu olarak emperyalizm çağından bahsetmek için emperyalizmi yüzyıllar boyunca siyasî pratiğin bir parçası olan sömürgecilikten ayırmak zorundayız. Sömürgecilik uzun bir zaman farkıyla emperyalizmden önce gelir. Her ikisi de tarih içinde farklı yöntemler kullanmış ve farklı işlevler yerine getirmiştir. John Eaton’a göre ‘Emperyalizm terimi, ekonomi politikte kapitalizmin gelişiminde belirli bir aşamayı tanımlamak için kullanılır.’ Ona göre emperyalizm ’16. ve 17. yüzyılın sömürge imparatorluklarından (tüccar sınıflarının servetlerini kapitalizm yoluyla çoğaltmaları henüz çocukluk çağındaydı) ve kölelik üzerine kurulu eski dünyanın imparatorluklarından (Atina İmparatorluğu, Büyük İskender’in imparatorluğu veya çok geniş vergi gelirlerine silah yoluyla sahip olan Roma) tamamen farklıdır.’ Daha önceki imparatorluk yapılarında daha güçlü olan yönetici sınıfların, daha zayıf olan kesimleri sömürmeleri olgusu ortak olsa da her bir dönemde ekonomik temeller ve sömürü şekilleri tamamen farklıdır (…) Tarihçiler emperyal çağın genelde 1870’li yıllarda, Afrika için kapışma ile başladığını düşünürler. Bu kapışmayı bir düzene bağlamak için temelde bir ‘centilmenlik anlaşması’ ile neticelenen Berlin Konferansı (1884-1885) düzenlenmiştir. Oyunun kurallarını belirleyen bu anlaşmaya göre: ‘Avrupalı güçlerin her biri bir diğerine haber vermeksizin vahşiler gibi toprak elde etmeye kalkışmayacak ve itirazda bulunulabilmesine zaman tanıyacaktı.’ Berlin Konferansı, ‘kendilerince tepki gösteren ilgili Afrikalı halklardan bağımsız bir biçimde’ oyunun kurallarını koymuştu (…) Bu sürecin neticesinde her bir Avrupalı devlet bayrağı ilk diken olabilmek için Avrupa dışını çılgın bir işgal sürecine girmiştir” (Sunar, 2007: 58-59).

Lütfi Sunar’a göre emperyalizmi sömürgecilikten tefrik etmeyi gerektiren üç temel güdü vardır: a) uygarlaştırma misyonu, (b) ekonomik kâr ve kapitalizm, c) siyasî prestij.

Lütfi Sunar 1870 yılından sonra sömürgeciliğin emperyalizme dönüşmesinde, yarışa yeni giren devletlerin rolü olduğuna işaret etmektedir. Bu devletler, ulusal birliklerini yeni tamamlamış olan İtalya ve Almanya ile, Pasifik Okyanusu’na çıktıktan sonra gözlerini Uzak Doğu’ya çeviren Amerika Birleşik Devletleri ve yabancılara açıldıktan sonra bir kalkınma denemesine girişen Japonya’dır. Emperyalizm kapitalist endüstrileşmesini yeni tamamlayan Almanya ve Japonya gibi ülkeler için daha acil bir önem ifade etmektedir. Afrika’nın paylaşımından pay alamayan Almanya’nın daha fazla emperyalist hırslara kapıldığını, İtalya’nın ise üretimleri için “yeni pazarlar ve hammadde kaynakları bulmak isteğinden çok” ekonomik kalkınma ve güçlenme için emperyalist siyasetler takip ettiğini belirtir.

Lütfi Sunar, Hilferding, Luxemburg ve Lenin’in emperyalizm tanımlarını verir. Hilferding’in tanımının sermaye ihracını merkeze aldığını belirtir: “Kapitalist olmayan toplumların şiddet yoluyla parsellenmesinin ardındaki birincil itici güç, sermayenin ihracıdır. Sermayenin ihracı, tüm eski sosyal ilişkilerin ortadan kaldırılmasını ve tüm dünyanın kapitalizme bulaştırılmasını hızlandırmıştır.” Luxemburg’un görüşünde “Kapitalizm bütün küreyi bir talep havuzu olarak gördüğünde gelişebildiği için yaşamını sürdürmek için kapitalist olmayan bir ortama ihtiyaç duymaktadır.” Luxemburg’un emperyalizmi kapitalizmin Mısır ve Osmanlı’ya girişini inceleyerek analiz ettiğinden bahseder. Osmanlı, Mısır gibi hükûmetler tarafından alınan borçlar, toplanan vergilerle ödenmiştir. Buralarda üretilen artı değer sermaye aracılığıyla Almanya’ya aktarılmıştır. Sermaye ihracı, kapitalizmin kapitalist olmayan toplumlar üzerine yayılmasına ve eski doğal ekonomilerin yıkılmasını sağlamıştır.  Lenin’in ise tanımı şudur: “Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir” (Sunar, 2007: 64).

Sunar’ın işaret ettiği iki hususu daha dikkate almak durumundayız: 1) Avrupa’nın en ulvi duyguları emperyalistleri kutsamak için harekete geçmişti: Papa ile krallar, demokratlar ve revizyonist sosyalistler, işçi sınıfı ve patronlar, misyonerler ile dinsiz kapitalistler el ele, çağa damgasını vuran emperyalizmin peşine takılmakta bir beis görmüyorlardı. Avrupa’da emperyal olguların dokunmadığı yaşam parçası pek kalmamıştı; 2) Avrupa merkezci kültür, Avrupalı olamayan ya da çeper dünyada yer alan her şeyi hiç durmadan kodlamış ve gözlemiştir: Bu gözleme/dikiz ve envanter çalışması, dokunulmamış pek az şey, incelenmemiş pek az kültür, üstünde iddiada bulunulmamış pek az halk ve toprak parçası bırakmış ve onların kimliklerini (düşük düzeyde bir varlık olma dışında) kültürden hatta beyaz Hıristiyan Avrupalı kavramından sürgün etmek yoluyla gerçekleştirmiştir (Sunar, 2007: 60, 66).

Batı uygarlığının talan ettiği “Doğu”, maruz kaldığı sömürüye rağmen günümüzdeki kurtuluşunu ekonomik/siyasî/teknolojik-kültürel yapılanmasını Batı’ya benzeterek sağlayabileceğini düşünmektedir. Ancak böyle bir tasavvur Doğu’nun tarihe Batılı gibi çıkmasını gerektirdiği gibi tarihin akışının da Batılıların açtığı yollardan geçtiğinin kabulünü esas alır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, iki indirgeme içererek Doğu’yu (kendini) ikincilleştirir: 1) Tarih Batı’nın inşa ettiği uygarlık mecrasında akmaktadır; 2) Azgelişmişlikten Batı’ya benzeyerek kurtulabiliriz.

Doğu’daki bu düşüncenin “doğru” olduğu teslim edildiği takdirde ise azgelişmiş ülkelerin kendilerine ucuz hammadde, ucuz emek vaat eden ülkeler bulması ve yukarıda tasnif edilmeye çalışılan sömürgeci faaliyetleri hayata geçirmesi, kendi dışındaki kültürlerin envanterini çıkaran bir bakış geliştirmesi gerekmektedir. 1299-1922 arasında varlık gösteren Osmanlı Devleti’nin nüfuz coğrafyasında Batı’nın kolonyalist uygulamaları ortaya çıkmamıştır.

Batı’nın “Doğu” Karşısında Referansı Olan Üç Kavram- Uygarlık, Hıristiyanlık, İnsanlık:

Batı’nın Batı-dışı kültürlere karşı üç kavram ile kendisini tefrik ettiği söylenebilecektir. Bu üç kavram, Doğuluların niçin Batılı olamayacağına dair sınırları belirlemektedir. Batı, karşılaştığı kültürlerin gücüne/yapısına göre “Haçlı”, “Uygar”, “Humanist” değerlerle hiyerarşik konum kazanmaktadır.

Yüksel Kanar “Batı’nın yegâne uygarlığı mevcut uygarlıktır” demektedir. Batı tarih boyunca başkaca bir uygarlık getirmemiştir. Batı için Avrupa ve onun uzantıları dışında kalan dünya “kurgulanmış Doğu” kapsamına girmektedir. Sadece kuzeydeki Avrupalılar (Katolik ve Protestan nüfus) safkan Avrupalı kabul edilir, kalanı “Doğu”dur. Bizans coğrafyası Ortodoks olduğundan “Doğu” sayılmaktadır. Kanar’a göre Avrupa uygarlığının özü “barbarlık”tır. Müellif tarihçilerin de kuzey Avrupa’yı “barbarların yurdu” olarak tanımladığını belirtir. Avrupa-Batı kendi barbar kimliğini zor kullanarak “kurgulanmış Doğu”ya dayatmış, tarihin gördüğü en yıkıcı uygarlığı tesis etmiştir. Batı uygarlığının evrensel gibi görünen değerleri “Avrupa barbarlığının küreselleşmesi” olarak kabul edilmelidir (Kanar, 2016: 10-11).

Tarihçiler uygarlıkların beşiğinin Akdeniz olduğunu ifade etmektedir. İslâm, hicretten (622) sonra çok kısa sürede yayılarak Akdeniz havzasına çıktı; 649’da (Hicri 28) Kıbrıs fethedildi. İslâm’ın Akdeniz’e ulaşmasının ve İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethinin (711, Tarık b. Ziyad) Avrupa’nın dengesini bozduğu ifade edilmiştir. Ortodoks Hıristiyanların eline geçen Roma İmparatorluğu da Batı’nın gözünde fiilen bir “Doğu imparatorluğu” sayılmıştır.

Henri Pirenne, İslâm’ın yayılışıyla Avrupa’nın ağırlık merkezinin kuzeye çıktığını, Şarlman’ın (742-814) siyasal tasarrufuna geçtiğini söyler. Papa da “Kilise’nin Germenleşmesi”ne ve Akdeniz-Roma geleneğinden kopuşuna onay vermiş, Avrupa-Batı’nın imal edilmesi işinde vazife almıştır (Pirenne, 2012: 306-307). 1492’de Reconquista bir “dinsel ayıklama” olarak kullanıldı ve İspanya Yahudilerle Müslümanlardan “arındırıldı.” Avrupa kimliğini belirleyen de Katolisizm oldu. Reconquista ile sömürgecilik, Avrupa’nın kendisini Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığı da Avrupalı olarak tanımlamasına yol açmıştır.

Avrupa’nın kimliğini Doğu’dan koparmasını İbrahim Kalın da ifade eder: “Bir Haçlı askerinin şu ifadesi çarpıcıdır: ‘Türkleri, putperestleri kutsal topraklardan sürdük; ama Rûm (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Ya’kûbî sapıklardan kurtulamadık.’ Haçlılar Doğu Hıristiyanlarına karşı en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdır” (Kalın, 2008: 68).

Serge Latouche’ye göre “Dünyanın batılılaşması hareketi öncelikle bir Haçlı seferidir” (Latouche, 1993: 19). “Haçlı ruhu” Avrupalı tüccar, asker ve misyonerleri birlikte hareket etmeye zorlayarak beyaz adamın kendisine kutsal bir misyon verildiğine inanmasını sağladı. Batılı beyaz-Hıristiyan açgözlülükle yeni bölgeleri denetlemek için kanlı bir sömürgecilik politikası uyguladı. Emperyalizmin üç sınıfı (asker, burjuva, ruhban) baharat, altın, esir, ticaret eşyası yağmasıyla gezegene el koyarken, sömürgecilik sadece köleleştirme, talan, soygun değil doğaya tümüyle egemen olma, zenginlikleri ve ruhları ele geçirip envanterini çıkarma işlemi olarak hareket etti (Latouche, 1993: 21). Hıristiyanlık İslâm’ın ayak basmadığı topraklarda Batı’nın talanı için araçlaşmaktaydı.

Ramazan Kurtoğlu da Batı emperyalizminin Hıristiyanlıkla ilişkisinden bahseder. Misyonerlerin Hıristiyanlığı ticari çıkarlarla ve bilgiyle harmanlamalarını metodlaştırdıklarını ifade eder. Hıristiyanlık silahlı güç kullanmadan mahalli geleneklerin üzerinde ciddi bir psikolojik üstünlük sağlamaktadır. İngilizler kriket oyununu Hıristiyanlığı kullanarak sömürgelerine yerleştirmiş, Fransızlar koloniler üzerinde Katolik kilisesini yerleştirdikten sonra etkili olmuş, İspanyollar Hıristiyanlığı kullanarak Amerika kıtasına Hispanik mirasını bırakmıştır (Kurtoğlu, 2017: 23).

Yukarıdaki alıntılardan Batı’nın kendi dışındaki kültürlerle “din savaşı” yürüttüğü anlamı çıkmamaktadır. Batı’yı “Batı” yapan üç yapı bulunmaktadır: 1) Roma-Germen hukuk sistemi, 2) Katolik (ve Protestan) kültür, 3) Hümanizm, sömürgecilik ve kapitalizm. Hümanizm Tanrı’nın varlığını kabul etmekle beraber ahlâkı doğaya ve insan aklına dayandırmaktadır. Batı’yı inşa eden üç yapı da sınıflı toplumu meşrulaştırmakta, seçkinlerin “öteki” üzerinde hegemonyasını tesis etmektedir.

Baykan Sezer Avrupa’nın İslâm karşısındaki konumunu, haç-hilal kavgasından değil tarihteki Doğu-Batı çatışmasından kaynaklandığını savunur. Batı, hammadde ve zenginlik bakımından kendisinden üstün olan Doğu’nun servetlerini yağmalamaya mecburdur. Ancak İslâmiyet, Doğu-Batı arasındaki bu çatışmada bütün Doğu’yu saran bir dünya görüşü olarak belirmiştir (Sezer, 2011: 101).

Antonio Negri-Michael Hardt, Uluslararası Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi insanî yardıma adanmış STK’ları yeni dünya düzeninin misyonerleri saymaktadır. Bu örgütlerin faaliyetlerini sömürgecilik döneminin Cizvit ve Dominiken tarikatlarının kullandıkları ahlâkî araçlara benzetirler. Seküler görünümlü ahlâkî mücadele, emperyal müdahalenin cepheye sürdüğü kuvvet haline gelmektedir (Negri-Hardt, 2003: 61).

Batı’nın misyonerlik faaliyetleri sadece “insancıl” STK’lar eliyle yürütülmemektedir; kiliseler Asya, Afrika ve Latin Amerika’da evangelizasyon (İncil mesajını öğretme) çalışmaları yapmaktadır. Afrika ve Amerika kıtaları günümüzde emperyal Hıristiyanlığın tebaasıdır.

Kültürel saldırısında Hıristiyanlık artık çatışmacı değil benzeştirici söylem üretmektedir. Bağışlama, diyalog, insan gibi kavramlar “evrensel” değer yüklenerek gündeme getirilmektedir. Batı, küresel karnavallar, dinleştirilmiş kutsal günler, dijital ağ cemaatleriyle “Doğu’da kalan” dünyanın geleneklerini çözmekte, kültürsüzleştirici bir karşı-kültür olarak yayılmakta ve bütün toplumları “evrensel tek halk” formunda birleştirmeyi hedeflemektedir.

Çağımızda Batı’nın sömürgecilikten vazgeçtiği düşüncesi yanlıştır. Dikkat edilirse gerek insan hakları teorisi, gerek uygarlık misyonu “evrensellik” iddiası taşımaktadır. Katolik kelimesinin anlamı da “evrensel”dir. Modern zamanlarda Batı, uygar-hümanist-insancıl söylemleri idealleştirerek Hıristiyan ve Roma-Yunan özünü örtmektedir. Fakat Batılı sömürgeciliğin farklı odaklarının kendi aralarında güç savaşı verdiği unutulmamalıdır.

15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’da yapılmış saldırıyı planlı ve uzun vadeli bir hesaplaşmanın uyarısı olarak görmek imkân dahilindedir. Katliamı gerçekleştiren tetikçinin kullandığı çoklu okumaya müsait semboller ve yetmiş dört sayfalık beyanname metninde yer alan ifadeler önümüzdeki yıllar içinde Batılı ülkelerde İslâm’a ve Müslümanlara karşı geliştirilecek tavrın işaretini vermektedir.

Bu eylem Batı içi hesaplaşmaları ifade etmekte, Batı’nın kendi arasındaki güç mücadelesinde Müslümanlar ve Türkiye üzerinden mesaj ilettiklerini göstermektedir. Batı’da küresel egemenliğin başat ülkesini sırasıyla İspanya, İngiltere, ABD temsil etmişti. Yeni bir şekillenme beklenebilir.

18 Mart 1915 Çanakkale zaferinin yıldönümü öncesinde gerçekleşen bu saldırının Türklerle savaşan Anzakların savaş yenilgisine atıf yaptığı söylenebilecektir. Bu anlamıyla eylem Batı ülkelerine “Türk tehdidi” uyarısında bulunmaktadır. Nitekim eylemci “Turkofagos-(Türk yiyici)” ifadesini kullanmıştır. Terör saldırısı İngiliz sömürgeciliğinin emperyal ve kültürel sahası olan Yeni Zelanda’da gerçekleşmiştir. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Yeni Zelanda üzerindeki etkisi bilinmektedir.

Teröristin ceketindeki “Black Sun-(Kara Güneş)” de dikkate alınması gereken bir semboldür. Bu simge 18 Kasım 2018’de Yunanistan ile Estonya arasında oynanan maçta Türk bayrağının yakılması eylemi sırasında da ortaya çıkmıştı. Black Sun, Alt-Right (alternative right-alternatif sağ) denilen aşırı ırkçı, göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçü, neo-monarşi yanlısı, neo-Nazi yapılar tarafından kullanılmaktadır.

Ancak bu sembol Avrupa’da Rusya’nın desteklediği Slav Birliği’ni savunan örgütlerin de amblemidir. Terör saldırısını gerçekleştiren tetikçinin beyannamesinde “Türkler kendi topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz ve size zarar vermeyiz. Ancak Boğaz’ın doğu tarafında. Avrupa topraklarında yaşamaya çalışırsanız, Boğaziçi’nde, sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e geleceğiz, her camiyi yok edeceğiz ve Ayasofya da minarelerden kurtulacak ve şehir Konstantinopolis olacak” ifadeleri Dostoyevski’nin İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösteren pan Slavcı görüşleriyle benzerlik taşır.

11 Eylül 2001 tarihinde İkiz kulelere yapılan saldırıdan bir ay sonra ABD’nin bu olayı gerekçe göstererek Afganistan’ı ve 2003’te de Irak’ı işgal ettiği hatırlanmalıdır. ABD Başkanı George Bush, bu işgalleri “terörizme karşı Haçlı Seferi başlattığını” söyleyerek gerekçelendirmişti.

15 Mart 2019’daki eylemi, benzer şekilde bir milat saymak mümkündür.

Saldırganın İngiliz havzası ile pan Slav havzasının tarihi mirasına sahip çıkan sembollerle eylem yapması, iki yaklaşımla ele alınabilir:

Birinci olarak saldırganın eylemi, Avrasya merkezli, Çin-Rusya ve Çin-İngiltere eksenli yeni küresel denge arayışı içinde anlamlandırılabilecektir. Bu ihtimal Türkiye’nin İpek Yolu projesi çerçevesinde yatırımlar yapmasının, bazı ülkelerin enerji politikalarıyla çatışmasıyla ilişkilendirilebilir. Nitekim son dönemde Amerikan Exxon-Mobil şirketi Akdeniz’de (Kıbrıs) büyük miktarda doğal gaz keşfetti ve İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan-İtalya arasında EastMed Boru Hattı Anlaşması imzalandı.

İkinci olarak ise eylem istihbarat açığını ortaya çıkarmıştır. Yeni Zelanda saldırısıyla istihbaratı güçlü ülkelere, güvenlik açıklarına dair ikaz verilmiş olabilir.

Netice itibariyle kapitalizmin kendi iç çelişkilerini İslâm’ı bahane ederek yürüttüğü, sömürgeciliğin yeni bir pozisyon aldığı düşünülebilir.

  • Gündüz Ahmet, Sömürgecilik Kavramı ve Sömürgeci Devletlerin Uyguladıkları Taktikler-Ortadoğu Örneği, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Yıl: 9, Sayı: XXV, ss.763-784, 2016
  • Kalın İbrahim, İslâm ve Batı, İsam Yayınları, 2008
  • Kanar Yüksel, Batının Doğusu: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi, Mahya Yayınları, 2016
  • Kurtoğlu Ramazan, Küresel Para Oyunları ve Psiko-Siber Savaş, Destek Yayınları, 2017
  • Latouche Serge, Dünyanın Batılılaşması, Ayrıntı Yayınları, 1993
  • Negri Antonio-Hardt Michael, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2003
  • Pirenne Henri, Hz. Muhammed ve Şarlman, Pınar Yayınları, 2012
  • Sezer Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Kitabevi Yayınları, 2011
  • Sunar Lütfi, XIX. yüzyıl Avrupa’sında Emperyalizm Algısı, Sosyoloji Dergisi, Sayı: 14, 2007