Skip to content

“Tarihi Geriye Çeviremeyiz, Eşitlikten Başka Seçenek Yok”

Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak, Yusuf Kaplan’ın “aile çöküyor” uyarısının muhatabı olan Kadem (Kadın ve Demokrasi Derneği) ekibiyle görüşmesine atıf yapan bir yazı kaleme aldı. Yazıda Yusuf Kaplan’ın “kadınlara tanınan yasal pozitif ayrımcılıkların aileyi yani toplumun temel taşını fesada uğratacağından endişe etmesinin” haklı yönleri bulunduğu ifade edildi. Özlem Albayrak, “kadına pozitif ayrımcılık yapılacak diye erkeğin belinin bükülmesine sebebiyet veren uygulamalara taraftar olmadığını, hele kadının kusurlu olduğu örneklerde, kadına ömür boyu nafaka ödenmesine hükmedilmesini anlayamadığını” belirtiyor.

Albayrak’ın kaleme aldığı bu yazı, tartışmanın bitmediğini de göstermektedir. Yusuf Kaplan’ın gündeme getirdiği hususlarla Özlem Albayrak’ın işaret ettiği konular birbirinden farklı mecralarda akmaktadır.

Özlem Albayrak’a göre kadının haklarının teslimiyle ailenin yıkılacağını zannetmek yanlış. Bunu aşağıdaki dört argümanla ileri sürüyor: 1) Kadın haklarını teslim etmek ailenin yıkılışına sebebiyet vermez. Çünkü aile sadece tek bir modelden oluşmuyor. Kadınların eşitlik talebiyle sarsılan bir aile modeli var evet; ama bu da literatürde “ataerkil aile” diye adlandırılan model, yani anne baba ve çocuklardan oluşan, babanın çalışıp evin geçimini üstlendiği, annenin de evde oturup çocuklarını büyüttüğü “ataerkil aile.” İşte bu model çatırdadı. Üstelik bu sadece Türkiye’de değil, ABD’sinden Avrupa’sına, İran’ından Japonya’sına dek her yerde kadınların iş hayatında aktif rol aldığı Müslüman ülkeler dahil tüm dünyada böyle oldu; 2) Pederşahî ailenin yıkılması şimdi değil, kadınların çalışma hayatına katıldığı zamandan bu yana, yani sanayileşme döneminden sonra, 200 yıldan uzun bir süreçte gerçekleşti. Yani? Ahlanıp vahlanmak için çok geç; 3) Diğer yandan sadece ataerkil aile sarsılmış da değildir. Tüm alanlarda ataerkil düzenin bizzat kendisi krize girmiştir. Krizin nedeni de kadın değil, toplumsal, ekonomik, teknolojik nedenler başta olmak üzere onlarca sebeptir. Geleneksel ya da ataerkil diye adlandırılan aile modelinin çatırdamasına yol açan yeni sosyolojik durum, aile modellerinin çeşitlenmesinden kaynaklanmaktadır: a) Tek ebeveynli aileler çoğalmıştır; b) Cinsellik aile dışına çıkmış, üreme gerekçesiyle değil sadece haz amacıyla hedeflenen bir olgu haline gelmiştir. Bunun adına tüketimci yani eğlenceye/liberter dönük cinsellik denmektedir; c) Cinsel özgürlük diye çıkılan yolda, insanlık esnek cinsiyetlerle tanıştı, heteroseksüellik hala ana akım olarak kalmakla birlikte, meşru kabul edilen tek seçenek değildir. Bugün pek çok ülkede LGBT sadece meşru sayılmıyor, seçmenin gönlünü hoş tutmak adına destekleniyor; 4) Kent hayatında düzgün hayat standartlarına ulaşabilmek için kadınların gelirine gereksinim duymayan erkek kalmamıştır. Çünkü kentler de buna göre yapılandırılmıştır. Kentlerin bu yapılanması, tek kişinin çalışmasıyla bir aile idare edilmesine müsaade etmemektedir.

Özlem Albayrak kadına pozitif ayrımcı “eşitlik” getiren mevzuatların haklılığını bu dört argümanla savunduktan sonra Batı uygarlığının tekno-tarihçi gelişimini onaylayarak der ki: “Geldiğimiz noktada o eski ataerkil aileye geri dönmenin içinde bulunduğumuz şartlar sürdükçe, mümkün olduğunu sanmıyorum. Tarihi geri çevirmeye çalışmak gibi bir beyhude bir uğraş olur bu. Bir zamanlar ebedi, doğal, hatta ilahi sayılan değerlerin artık kaba kuvvetle kabul ettirilmeye çalışılması bile ataerkil ailenin içinde bulunduğu kriz durumunu anlatmaya yeter, sanıyorum. Aileyi ayakta tutmak için ne yapılabilir sorusuna gelince: Cevap, eşitlik. Eşlerin ekonomide, ev sorumluluğunda, çocukların büyütülmesinde ve birbirlerine sağladıkları duygusal destekte eşit olması.”

Özlem Albayrak, İslâm ve Doğu toplumlarının Batı toplumlarına ait gelişme süreçlerini izlemesini bir “sosyal kader” olarak görüyor. Bu yaklaşıma göre kentleşme süreci, ataerkil yapıyı parçaladı. Kırsal yapının çözülmesi kentsel yoğunlaşmayı kaçınılmaz kıldı. Kentleşme, aile modellerini de çoğullaştırdı. Üreme amaçlı değil tüketim/haz amaçlı bir cinsellik ortaya çıktı ve bu homoseksüaliteden intersexe varan bir çeşitliliğe ulaştı. Albayrak’a göre, “Batı’da ortaya çıkan ve tüm diğer uygarlıklara (Hint, Japon, Çin, Asya, Afrika uygarlıklarına) sirayet eden bu tarihsel gelişmeye direnmek söz konusu değildir.”

Albayrak’ın bu teslimiyetçi kent-uygarlıkçılığı, Yusuf Kaplan tarafından kabul edilmiyor. Özlem Albayrak, aslında Yusuf Kaplan’ın ikaz ettiği ve konuştuğu yerden söylem üretmiyor. Çünkü Yusuf Kaplan’a göre “Bizim dünyaya vereceğimiz en önemli değer, kurum ailedir. Bu konuda Batı’dan alabileceğimiz hiçbir şey yok!”

Özlem Albayrak’ın “Batı’da artık heteroseksüellik ana akım değil” derken ve bu süreci kaçınılmaz karşılarken, Yusuf Kaplan diyor ki: “Cinselliğin putlaştırılması, son kertede, cinselliği de cinsiyeti de bitirdi. Cinsellik, hak arayışından çıkıp salt haz arayışına dönüşünce, cinsiyet dengesi bozuldu; er-kişi olarak adlandırdığım kişi zuhûr etti.”

Özlem Albayrak, Batı’da görülen homoseksüalitenin bir olgu olduğunu, “İslam’da heteroseksüel olmayan ilişki biçimleri açık biçimde ayetlerle yasaklandığı için, Müslüman ülkelerde çok fazla neşvü nema bulmadığını” ifade ediyor. Yusuf Kaplan tam da bu noktada Albayrak’a diyor ki, eğer İstanbul Sözleşmesi’ni iptal etmezseniz, Batı’nın tarihsel gelişimi İslâm toplumlarına da yayılacak ve bir determinizme yol açacak: 1) Kadın hareketinin, kadını sokağa sürmesi, erkeksileştirmesi, erkek gibi güç ve iktidar kavgasının eşiğine sürüklemesi, kadını sadece evinden uzaklaştırmakla kalmadı, kadınlığından da uzaklaştırdı; 2) Kadın hareketinin kadın haklarını, kadının bedeni ve cinsellik özgürlüğü üzerinden tanımlamaya ve aramaya kalkışması, kapitalist sistemin bütün mekanizmalarının kadının bedeni, teni ve cinselliği üzerinden kadının bedenini talan etmesine, paraya, güç aracına, haz nesnesine dönüştürmesine yol açtı. Yani kadının çalışması bir özgürlük değil, “eşitlik” adında bir kölelik getirmektedir; 3) Kadın hareketinin kadın haklarını, kadın bedeni ve cinselliği üzerinden yürütmeye kalkışması, sadece kadının değil erkeğin de bedenini yitirmesine, üçüncü bir cinsiyetin zuhûr etmesine ve insan türünün varlığını tehdit edecek bir çöküşün, dekadansın, yokoluşun temellerini döşemesine ve ayartıcı bir güzellik endüstrisinin zuhûr etmesine neden oldu. Güzelliğin beden üzerinden tanımlanması, ahlâk, davranış, kişilik güzelliklerinin anlamını ve hayattaki yerini yitirmesiyle sonuçlandı.

Özlem Albayrak “tarihi durduramazsınız” derken evrensel bir yasanın tüm yeryüzü insanlarını evrimleştirdiği, Batı tarihinin bu evrimde en üst hamleyi gerçekleştirerek “erken uygarlaşma” gösterdiği fikrine dayanıyor. Oysa Yusuf Kaplan, “Öyle değil. Tarih evrensel bir yasa değildir. Her milletin kendi kaderi vardır. Biz Batı’nın tarihini yaşamak zorunda değiliz” diyen Kemal Tahir’in, Baykan Sezer’in, Korkut Tuna’nın durduğu yerden konuşuyor.

200 yıl önce Batılılaşmacı aydınlar “Batı uygarlığının her şeyini alalım” derken İslâmcılar buna itiraz ediyordu. Osmanlı’nın Batılılaşmacı aydınlarının yerini 200 yıl sonra “eşitlik” taraftarı kadın hakları savunucuları dolduruyor.

Özlem Albayrak, aslında bu yazısında “ataerkil aile”den bile bahsetmiş olmuyor. Zira Albayrak, ataerkil diye adlandırılan aile modelinin temel vasfını “heteroseksüellik” olarak belirtmiş. Oysa İslâm fıkhında “heteroseksüel ilişki” “aile” anlamına gelmiyor. “Heteroseksüalite” zina edenleri de içeriyor. Dolayısıyla Albayrak’ın tartıştığı konuyla Yusuf Kaplan’ın nikâhlı birliktelikten hareketle bahsettiği toplumun temeli olan “aile” aynı değil. Yusuf Kaplan, açıkça Türk milletinin örneğin tımar sisteminde, ahilik sisteminde ortaya çıkan bin yıllık aile modeline atıf yapıyor. Oysa Albayrak, “ilahi sayılan değerlerin artık kaba kuvvetle kabul ettirilmeye çalışılması bile ataerkil ailenin içinde bulunduğu kriz durumunu anlatmaya yeter” şeklinde kurduğu bir cümleyle başka bir yeri işaret ediyor.

Türk milletinin Batı toplumlarının cinsellik tarihini aynısıyla yaşayacağını düşünmek hatalıdır. 200 yıl önce Batılılaşmacı aydınlar Batı uygarlığının her şeyini alalım derken İslâmcılar buna itiraz ediyordu. Osmanlı’nın Batılılaşmacı aydınlarının yerini 200 yıl sonra “eşitlik” taraftarı kadın hakları savunucuları dolduruyor.

Comments are closed.