Skip to content

Türk Milleti Kimliği Nasıl Tanımlanacak?

Şaban Teoman Duralı, Türk Milleti kimliğini Devlet teşkilatına bağlanan bir “millî din” ile tanımlayıp, “millî din” olarak da Hanefî-Mâtürîdî akaide işaret etmesi, Türkiye’nin kendisini bağladığı uluslararası sözleşmeler ve iç hukukta en üst norm olan T.C. Anayasası bağlamında “Ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesi” (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 14. Madde ve 1982 Anayasası 10. Madde)’nin ihlali sayılabilir mi?

Eğer böyle bir cevabı haklılaştıran dinamiklere yol açacaksa, Şaban Teoman Duralı’nın “Türklük” teklifinin pratik olarak uygulanma ihtimali bulunmamaktadır.

Böylece Duralı’ya ait teori kaçınılmaz olarak Türk milli kimliğini Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlığı ile tanımlamaya mecbur kalacaktır.

Duralı’nın “Türk ülküsü”nü “devlet kurup yönetme hüneri” (Duralı, 2010: 57) olarak anladığına daha önce işaret etmiştik. Tarihte “Türk” adını ilk kez sadece Göktürk’ün kullandığını da belirten müellif, bu devletin Türkçe konuşan boylar ile urukları kendi siyasî hâkimiyetinde toplayıp birleştirdiğini ve bu âmil nedeniyle tekmil Türkçe konuşan boylar ve uruklara “Türk” denildiğini ifade eder (2010: 34).

Duralı’ya göre “Göktürk” devletinin adının da Türkçede Kök/Gök’ün “semâ”, “semâvî” anlamı taşıması nedeniyle ilahî/Tanrısal olana bağlılığını ifade etmektedir. Teoman Duralı, “En eski devirlerden beri Türkler, kandaş bireylerden oluşmamış veya böyle bir şeye inanmamışlardır” der (2010: 36).

Yukarıdaki ifadesini daha da genişleten Duralı, “Devlet, Han’ın şahsında kâimdir. O, devletin kutsal ve tanrısal ortasıdır, merkezidir. Bu devlet anlayışı Osmanlılara değin sürmüştür. Han ve savaşan yoldaşları, devlet olmanın ta kendisidir. Ordu, ‘orda←orta’dır. Ayrıca otağ kelimesi de ‘oda’ ile ‘od’un (ateş) dahi, ortayla kökdeştir” (s: 38-39) ifadesiyle eski Türk devlet-millet kimliğine dair bir izah getirmektedir.

Duralı’nın “Millet, kandaşlığı esas alan kavimlilikten (ethos) ziyade, halk (demos) anlamına gelmektedir. Bu yapı, bir kavmî (ethnikos) öbek değil savaşçılar topluluğudur. Türkler kavmî esaslı toplum (kun) değildir” (Duralı, 2010: 40-41) ifadesi ile “Tarihte Göktürkler dışında Türk adıyla anılan özge bir devlet yoktur.  Osmanlı’nın kaynaklandıkları Oğuzlar, Türktüler (…) ‘Oklar’ demek olan Oğuz, bir boylar birliğidir (Ogur). Değişik Türk oymakları ile boylarının birliğine ‘Oğuz’ denmiştir. Türklüğün bir ucunda Göktürk, öbüründeyse Osmanlı durur. Bu iki tarihi birbirine bağlayan hat, Oğuz’dur” (Duralı, 2010: 46) şeklindeki beyanı, Göktürk’ten Osmanlı’ya evrilen tarih açısından Türk kimliğini izah ediyorsa da modern zamanlar Türklüğü bakımından bu tanımın üzerinde durduğu bir zemin bulunmamaktadır.

Dolayısıyla Teoman Duralı’nın paradigması, 21. yüzyıla eski Türk tarihinden “devlet şeklinde teşkilatlanmış toplum” kavramından başka bir kimlik kriteri taşıyamamaktadır. Bu paradigma, “Devlet tarafından tasarımlanmış halk” tasavvuruna sıkışmakta ve “milleti vatandaşlık ekseninde ve belli bir coğrafi sınırda” tanımlamaya mecbur kalmaktadır. Böyle bir tanım, Türkiye Cumhuriyeti’nin coğrafî sınırları içinde yaşamayan veya yaşasa da vatandaş sayılmayan ama aynı dil/din/kültür/tarih/mefkûre sahibi olan nüfusu “Millet-dışı” kabul etmeyi zarurî kılmaktadır.

Duralı’nın paradigmasında yeni zamanlar bakımından “Vatandaşlık anlamıyla Türklük” için de “Türkçe konuşan Hanefî-Mâtürîdî Müslümanlık” teklif edilmektedir. Fakat sorun şu ki, bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamının “Hanefî-Mâtürîdî Müslümanlık” içinde değerlendirmek de imkân dışı olduğu gibi, bir kısım nüfusun Türkçe bilmemesi de (Suriyeli sığınmacılarla daha da büyüyen bir problem olarak) Duralı’nın “Türk milleti kimliği” hakkında beyanlarının realiteyle bağdaşmasını zorlaştırmaktadır. Anayasal vatandaşlığa evrilmek zorunda kalan bu paradigmanın 21. yüzyıl için Türk kimliği tanımı yapmakta kısmî çözümler ihtiva ettiği söylenebilecektir.

Mustafa Çalık’ın Türk milliyetçilerinin teorik tartışmalarıyla bir sonuç alınamayacağını görerek geliştirdiği tez, Türk Milli kimliğinin “anayasal vatandaşlık” ile tanımlanması gerektiğine dair açık yürekli söyleminde ileri sürülür.

Mustafa Çalık, Nihal Atsız’ın Türk tarih araştırmacılığı ve Türkoloji bağlamında daima şükranla anılmayı hak etmiş bir şahsiyet sayılması gerektiğini teslim etmekle birlikte onun milliyetçilik söylemine itibar edilemeyeceğini belirtir (Çalık, 2016: 68).

Çalık’a göre Atsız’ın “etnik Türklük” telâkisine dayanan milliyetçilik anlayışı, Türklerden çok Türkiye ve Türklüğün felâketi için uğraşanların işine yarar. Müellif, Rıza Nur ile başlayıp Nihal Atsız ile devam eden “saf kan, arı, duru, katışıksız Türklük ve Türk Milleti”nin hiçbir zaman mevcut olmadığını; “Millet” gibi tarihi, medenî, siyasî ve toplumsal bir gerçekliği, saf ve üstün ırkla açıklamanın zorlama olduğunu ifade eder (Çalık, 2016: 67).

Yazara göre etnik menşe, soy bağı ve soydaşların ana dili olarak Türkçe, elbette Türklüğün başlangıç noktasıdır; ancak, Türk ve Türklük, çıktığı yerde donmuş değildir. Onun ham kaynağındaki vasıfları, zaman içinde ürettiği değerler ve beşerî-medenî inkişaflar ile yeni hususiyetler kazanmıştır. İki bin yıl önceki Türklüğün birçok değişkenin tesiriyle dönüştüğünü ifade eden yazar (Çalık, 2016: 65-66), 1924 Anayasası’nın 88. maddesindeki “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” hükmünün, içinden geçilip gelinen tarihi şartlar altında olağanüstü tutarlı ve isabetli bir tanım getirdiğini belirtir. Mustafa Çalık, Türkiye’nin son sivil anayasası olan bu metnin, Milli Kimlik meselesini, ırkî, dinî, mezhebi veya kültürel herhangi bir kritere bağlamadan, doğrudan “vatandaşlık” sıfatına dayandırdığını belirtir (Çalık, 2016: 71).

Ancak, Mustafa Çalık’ın bu tanımdan çok da hoşnut olmadığı kitabının devam eden sayfalarında görülmektedir. Zira, erken dönem Cumhuriyet idarecilerinin kendini en iyi “mübadele pratiği”nde ifade ettiğini belirtir ve Türkiye’nin “Hıristiyan etnik Türk” topluluklarını Yunanistan’a verip, mübadil olarak “etnik Türk olmayan Müslüman” topluluklarını Türkiye’de iskân edip vatandaşlık vermesini Anayasa’nın 88. maddesindeki “vatandaşlık Türklüğü” yaklaşımını somutlaştırdığını belirtir.

Buradan hareketle Cumhuriyet’in Misak-ı Millî dışında kalan Araplar hariç, Osmanlı’nın Müslüman tebâsını “Türk” saydığını belirtir. Çalık’a göre Cumhuriyet’in Diyanet İşleri Teşkilatı kurarak en yaygın mezhebin (Hanefiliğin) akaidine sığınması, “homojenleştirme” adına tek hakikî örnektir.

Ayrıca, Cumhuriyet’in benimsediği mübadele ve muhaceret politikalarının ve “çekirdek vatan” dahilinde “millî inşa” çabalarının isabetli tercihler sayılması gerektiğini ileri sürer. Ancak, devletin inşa sürecinde yaptığı bu gayretlerin “memur inkılâpçılığı” ile akamete uğradığını ve bütün Avrupa’yı etkisine alan “şovenizm” dalgasından etkilenerek Türk kimliğini, etno-kültürel ve pozitivist-Batıcı temalarla tasvir ederek saptığını belirtir (Çalık, 2016: 73-74).

Çalık’a göre Cumhuriyet homojenleştirmesi, Türk Millî kimliği inşa etmek istemişse de bunun içini, Türk soyu, Batılı moral ve toplumsal değerler, kaynağını Fransız İhtilali’nden alan siyasi ideoloji ve Batılı hukuk sistemiyle doldurmuş; böylece din ve dindarlar, komünistler ve Türklük kavramını ırk esasına dayandıran Türkçülük hareketleri, resmî ideolojinin gözünde ideolojik “düşman” kategorisine girmiştir (Çalık, 2016: 102-103).

Mustafa Çalık, her ne kadar Türk Millet kimliğini “vatandaşlık” temelinde inşa etmekten bahsetse de “Müslüman’ı tanımlarken Türk denilmesinden daha yaygın olan, Türk’ü tanımlamak gerektiğinde en kestirme yoldan ‘Müslüman’ denmiş olmasıdır” ifadesiyle 1924 Anayasası’na verdiği referansı (madde 88) ilkesel anlamda bozar (Çalık, 2016: 58). Çünkü bu yaklaşımda müellife göre Türk Milli kimliği artık sadece vatandaşlıkla değil, İslâm-Türk ile tanımlanabilir:

“Devlet-i ebed müddet’in vatandaşları için tarihi ‘kimlik kaydı’ olarak Türklük’ten; Türk kimliğinin tanımlayıcı ve birleştirici âmili, esası olarak da Müslümanlık’tan daha doğru, sahih, hakikî ve sağlam bir manevî terkip, medenî-kültürel bir müktesebât ve demokrasiden, cumhuriyetten daha geçerli ve kabul edilebilir bir siyasî-hukukî çerçeve bulunamaz” (Çalık, 2016: 59).

Çalık’ın Türk Milleti kimliği hakkındaki bu yorumunun içeriğinde yer alan demokrasi-cumhuriyet kavramlarının ve Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası sözleşmelerin referansı “İNSAN” olduğu hatırlanırsa, bununla, “vatandaş, MÜSLÜMAN bireydir” anlamına gelen yaklaşım nasıl bağdaştırılacaktır?

Dolayısıyla “anayasal vatandaşlıkla tanımlanmış Türk” kimliği, “vatandaşlar arasında eşitlik” getirmekte iken, Çalık’ın yukarıdaki alıntıdaki argümanı, bu eşitliği “Müslüman olanlar” lehine bozuyor görünmektedir.

Bu noktada, vatandaşlar arasında “iman etmeme özgürlüğü”nü kullanan kişiler hakkında Millî kimlik bağlamında bir tutum belirlenip belirlenmediği sorusu ortaya çıkmakta, bu sorunun cevabı ise “bunların fikren ve siyaseten ikincilleştirmesi” şeklinde verilmektedir (Çalık, 2016: 60).

Çalık’a göre artık Türk-İslâm sentezi dahi Türk kimliğini inşa etmekte yetersiz kalmakta olduğu ve Türkiye’nin birliğini sağlayacak nirengi noktasının “sentez”le sağlanamayacağı belirginleştiği için “tevhid” kavramına dönülerek “Türk-İslâm tevhidi”nin sağlanması gerekmektedir (Çalık, 2016: 41). Mustafa Çalık, milliyetçilerin bir zamanlar “Biz önce Türk müyüz, Müslüman mıyız” tartışması içinde (2016: 44) arafta kaldıklarını (s: 46), Elmalılı Hamdi Yazır ile Said Halim Paşa’yı dahi nereye koyacaklarını bilemediklerini (s: 47) ve böylece İslâmî cenahtakilerin Türklüğünü, milliyetçilerin ise Müslümanlığını dengeleyici bir kimlik olarak yaşayamadığını belirterek 2053 vizyonunun bu iki ırmağın yatağını kuşatan büyük bir “kanal”a akması gerektiğini ifade eder. Bu büyük kanal Sırât el Mustakîm olacaktır.

Çalık’ın yukarıda kısmen özetlediğimiz bu programının çelişkisi yine atıf yaptığımız kitabındaki “Milliyetçilik ve İktidar” başlıklı makalesinde belirmektedir. Yazara göre “Milliyetçiliğimizin evrensel gerçekliğe katkısı, millet iradesinin üstünlüğü ile millet fertlerinin hak ve hürriyetleri esasına dayanan çoğulcu demokrasiyi vazgeçilmez telâkki etmesidir. Türkiye’deki, ‘halka rağmen halkçılık’ ve ‘milleti adam etme’ türünden jakoben, bürokratik elit milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği arasındaki temel fark budur” (Çalık, 2016: 41). Bu ifadedeki çelişki, müellifin Türk Millet kimliği bağlamında “vatandaşlık=Müslümanlık” formülünü kurması dolayısıyla ortaya çıkmaktadır.

Yazara sualimiz şudur: “Eğer Türk toplumunun çoğunluğu, Müslümanlık değerleri karşısında kayıtsız olmayı seçer ve deist bir düşünce-inanç geliştirirse Türk Milli kimliği nasıl tanımlanacaktır?”

  1. yüzyıla Türk Millet kimliği bakımından başka tanımlamalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
  • Çalık Mustafa, Millî Kimlik – Milliyet – Milliyetçilik, Cedit Neşriyat, 2016
  • Duralı Şaban Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh yayınları, 2010

Comments are closed.