Skip to content

Türkiye Kendisiyle İstiklâl Harbi Verdiği Nüfusu Kaybediyor (I)

Hürriyet Gazetesi, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2015: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2015 yılı evlenme-boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 2015 yılında 602 bin 982 oldu. Kaba evlenme hızı ise binde 7,71 olarak gerçekleşirken, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 131 bin 830 oldu. Kaba boşanma hızı ise binde 1,69 olarak gerçekleşti.”

TÜİK Haber Bülteni, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2016: “Ülke genelinde evlenen çiftlerin sayısı 2015 yılında 602 bin 982 iken 2016’da yüzde 1.4 oranında azalarak 594 bin 493 oldu. 2015’te 131 bin 830 olan boşanan çiftlerin sayısı da 2016’da yüzde 4.3 azalışla 126 bin 164 olarak saptandı. Rapora göre, Türkiye genelinde ilk evlenme yaşı erkekte 27.1, kadında 24 olarak belirlendi.”

TRT Haber, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2017: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. 2016’da evlenen çiftlerin sayısı önceki yıla göre yüzde 4,2 azalarak, 569 bin 459’a geriledi. Evlenme hızı binde 7,09 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde, boşanma sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak,128 bin 411’e yükseldi. Boşanma hızı binde 1,6 oldu.”

Anadolu Ajansı, Evlenme ve Boşanma İstatistikleri- 2018: “Türkiye İstatistik Kurumu, 2018 yılına ilişkin evlenme ve boşanma istatistiklerini yayımladı. Türkiye’de 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”



Yıl


Evlilik


Boşanma

Doğum
Hızı


Doğan çocuk


Nüfus artışı
2015602.982131.830 2,15 1.333.32978.741.053
2016594.493126.164 2,11 1.309.77179.814.871
2017569.459128.411 2,07 1.295.78480.810.525
2018553.202142.448 1,99 1.248.84782.003.882

Yukarıdaki verilerden de görüleceği üzere Türkiye’de 2015’de evlenenlerin sayısı önceki yıllara göre artmakta iken 2016’dan itibaren evlilik sayısı azalma eğilimine girmiş, boşanmalar ise artmıştır. Nüfusun yaklaşık 78,5 milyon olduğu 2015’te doğan çocuk yaklaşık 1,35 milyon iken nüfusun 82 milyon olduğu 2018’de doğan çocuk sayısının yaklaşık 1,25 milyona düştüğü anlaşılmaktadır.

Gökçen Tuncer’in haber-yorumunda şu değerlendirme yapılmıştır:

“TÜİK’in nüfus verilerine bakıldığında ‘yaşlı’ sayılan 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfusa oranı 1990’da yüzde 4,3, 2000’de yüzde 5,7 iken 2018’de yüzde 8,8’e yükselmiş durumda. 15-64 yaş arası grup ise toplam nüfusun yüzde 67,8’ini oluşturuyor. Bu oran 2000 yılında yüzde 64,5’ti.”

Gökçen Tuncer’in de ifade ettiği üzere doğumu artırmak için Nisan 2015’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaşan “Aile Paketi”nin ilk kısmında Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 lira, ikinci çocuğu için 400 lira, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 lira doğum yardımı yapılması düzenlenmiştir. Ocak 2016’da yasalaşan “Aile Paketi”nin ikinci kısmında ise doğum sonrası çalışma saatleri düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre doğum yapan memurlar, analık izni sonrasında birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay, sonraki doğumlarda ise 6 ay boyunca yarım gün çalışabilecek; kadın işçiler de analık izni sonrasında birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün, günlük çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin kullanabilecekti. Ancak Tuncer’in de ifade ettiği gibi çocuk sayısı arttıkça maddi destekleri artıran, çalışan anneye izin kolaylığı sağlayan hükümet teşvikleri, 2015 ve sonrasında nüfusun hızla düşmesine engel olamadı.

Türkiye’nin sosyal-iktisadî hayatının “kadının hem çalışması hem doğum yapması” esasına dayalı bir “kadın felsefesi” ile belirlenmesiyle verimli (rantabl-prodüktif) neticelerin alınamayacağı ifade edilmelidir. Kural olarak devletin kadın istihdamının artırılmasıyla çok çocuklu anne kimliğini bağdaştıramayacağını öngörmesi gerekir. Zira zaten mevcut resmi tatil uygulaması nedeniyle yılın yaklaşık 1/3’ü çalışanlara tatil olarak verilmektedir. Örneğin 2019 yılında hafta sonları ve bayram tatilleri ile toplamda 121 gün tatil yapılmıştır. Hal böyleyken özel sektörde “çalışan kadın” ile “çok çocuklu anne” kimliğinin tercih edilmesi imkânı istisnai sayılmalıdır. Nüfusun kendini yenilemesi için “doğuran kadın”a ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda çalışan kadının doğurmasını teşvik edip eve çekmektense, ev kadınının doğurmasını sağlayarak ona topluma kazandırdığı nüfus sayısınca “doğum ve bakım tazminatı” verilmesi daha pratik ve verimli addedilmelidir. Zira, ev kadınının doğurduğu çocuğa bakması, devleti personel, bina, özlük hakları gibi pek çok külfetten de kurtarmaktadır. Ayrıca Türkiye, kendi kurucu nüfusunun doğum hızındaki düşme nedeniyle “göçmen-sığınmacı” nüfusa da muhtaç kalmaktadır. Nitekim yukarıdaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye’nin kurucu nüfusu artık kısırlaşma denilebilecek değişime (tağyir) uğramış görünmektedir.

Türkiye kurucu nüfusunu kaybediyor:

Yukarıda aktardığım verilere göre Türkiye’nin resmi nüfus kayıtlarına Suriyeli sığınmacıların katıldığı ve ülkenin kadim nüfusunda büyük bir erozyon olduğu söylenebilecektir. Ülkemiz kadın, kentleşme, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku politikaları ile hızla Ortadoğululaşma etkisi altına girmiş, kültürel yapısı değişmiştir. Türkiye, “kurucu nüfus” dediğimiz “kafirlere (emperyalistlere) karşı Milli Mücadele veren nüfus”unu, diğer ifadeyle Batılı sömürgecilere karşı İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmektedir. Ortadoğululaşan bir Türkiye nüfusunda ise mücadele ruhunun “Müslümanlar arası” bir karakter kazanacağı açıktır. Ortadoğu Osmanlı’dan ayrılarak kurulan devlet sistemleriyle mezhebî ve kabilevî ayrılıklara dayanarak bitmez-tükenmez “kardeş savaşları”na yakalanmış durumdadır. Şimdi bu kavgaların Türkiye’ye taşınması tehlikesi bulunmaktadır.

Türkiye’nin İstiklâl Mücadelesi veren nüfusunu kaybetmesinin temelinde “aile” tasavvurunu yitirmesine dair ekonomik, meslekî-sosyal, zihnî, hukukî, mekânsal tedbirler bulunmaktadır. Bu beş başlıkta belirtilen tedbirler

a) Yapısal (ekonomik, meslekî-sosyal, mekânsal),

b) Kültürel-ideolojik (hukukî, zihnî) olarak nüfusu yoğurmakta ve mahiyetini bozmaktadır.

Yapısal olarak:

1) Kentleşme süreci,

2) Eğitim:

a) ahilik modelinin (usta-çırak ilişkilerinin) kaybedilmesi,

b) meslek ediniminde zorunlu eğitim modeline geçilmesi ve üniversite diplomasının adeta mecburi kılınması Türk ailesini hızla çözmektedir.

Kültürel ve ideolojik olarak: üst yapı olan hukuk-mevzuat sistemi ve insan hakları (eşitlik-özgürlük) ideolojileri, medya söylemleri, sivil toplum çalışmalarıyla hayata geçirilen “dayanışma” tasavvurları da manevî-kültürel anlamda “aile olma” bilincinin kaybedilmesinde oldukça etkili zihin yönlendiriciler olarak hareket etmektedir. Özellikle muhafazakâr kesimde “öğrenci yetiştirme”ye ayrılan fonlar ve imkânlar gençleri “aile hayatı”ndan koparmakta, “aile bilinci”ne yabancılaştırmaktadır. Görünüşte “hayır” sayılması gereken öğrenci yetiştirme faaliyetleri yani STK çalışmaları, müzmin bekârlık üretmenin yanı sıra, Türkiye’nin kurucu nüfusunun emeğini tüketerek ekonomik anlamda verimsiz-âtıl kalan bir kütleyi imal etmektedir. Ülkeyi zorunlu eğitime yönlendiren uluslararası anlaşmalar ve iç hukuk düzenlemeleri gençliğin üniversiteye yönelişini kaçınılmaz kılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) 07.09.2019’da açıklanan verilere göre, Türkiye’de örgün eğitim alan okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci bulunuyor. Yine Yükseköğretim Kurulunca açıklanan istatistiklere göre, Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde, 7 milyon 740 bin 502 öğrenci eğitim alıyor. 2018-2019 eğitim öğretim yılında görev yapan öğretmen sayısı ise 1 milyon 77 bin 307 olarak bildirilmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye’de eğitime bağlanmış nüfus yaklaşık 27 milyon kadardır. Eğitime bağlanmış nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3 olması ve mezun öğrencilerin % 30 oranında işsiz olup, çalışan mezunların da büyük kısmının eğitimleri dışındaki mesleklerde çalışması büyük bir insan kaynağı israfı ile muhatap olduğumuzu göstermektedir.

Genç kesim meslek edinmek için 12 yıllık zorunlu eğitimden sonraki dönemde çalışma hayatına katılamamakta, üniversite mezunu olarak yoluna devam etmek istemektedir. Milli Eğitim Bakanı dahi bu eğitimin uzun olduğunu röportajlarında belirtmektedir:

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sunduğu Başkent Kulisi’nde programında konuştu. Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi: Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye’de var, 12 yıllık eğitim süresi. Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar.”

Ancak Milli Eğitim Bakanı tespiti istikametinde yani 12 yıllık eğitimin düşürülmesi yönünde bir “çözüm programı” açıklamamıştır: “Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.”

Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitim müddetini kısaltmaya değil, zorunlu müfredatları eksiltmeye yönelik bir programla Türkiye’nin “geçim ve aile” dengesini sağlayacak yol açmamış olmaktadır.

Oysa Türkiye’nin kurucu nüfusunun değerlerine ruh üfleyecek yapısal düzenlemeler öncelikle “iş, aş, eş” deyişinin tahakkukunda saklıdır.

(Devam edecek)

Kaynaklar:

Comments are closed.